![]() |
1 eylül hatay |
Suriye ve Politikalar
Yusuf KÖSE
Türkiye’nin, başta ABD olmak üzere
batılı emperyalistlerinin „savaş üssü“ olduğunu bir yıl önce 03.09.2011
tarihli yazımda dile getirmiştim. Gelinen aşamada ise bunun gizlenecek bir yanı
olmadığı gibi, açık bir şekilde Türk egemen sınıfların siyasal temsilcileri
tarafından dile getirilmektedir. Şu anda Türkiye hem PKK ile hem de Suriye ile bir savaş içindedir.
Suriye’ye kendisi asker göndermese de, Suriye’ye yönelik paramiliter güçlere,
kendi topraklarında askeri üs de dahil her türlü desteği vermektedir. Bu
durumun ise her an daha büyük bir çatışmaya dönüşmesinin koşulları hızla
oluşmaktadır.
Türk egemen
sınıfların, ABD emperyalizmin yönlendirmesi doğrultusunda hareket ettiği en
sıradan liberal burjuva aydınların dahi kabul ettiği bir gerçektir. Elbette Türk burjuvazisi, bunu,
kitlelere, kendi bağımsız politikası olarak göstermeye çalışıyor. Başbakan
Erdoğan’nın sık sık muhalif basına yüklenmesi, ilerici, demokrat ve bazı
burjuva yazarların dahi üzerinde baskı oluşturulması, işlerinden atılmaları ve
aynı zamanda devrimci-demokrat muhalif gazetecilerin yoğun bir şekilde
tutuklanması; kitlelerin, emperyalist ve işbirlikçi burjuvazinin savaş politikasına
hazırlanması içindir. Kısacası, kitleler ve onların ileri unsurları üzerinde bir
korku imparatorluğu yaratılmaya çalışılıyor. Öbür yandan ise, geniş yığınlar
içinde, her türlü dini ve ulusal ayrımlar öne çıkarılarak, ezilen yığınların
birliğinin önüne suni (sınıfsal olmayan) ayrımlar çıkarılıyor.
Suriye’de
süren „iç savaş“, iç savaş olmaktan öte ABD ve batılı emperyalist güçlerin Esad
yönetimini yıkma savaşıdır. Bunu, esas olarak da, (Suudi Arabistan, Katar’da
dahil olmak üzere) Türk egemen sınıfları üzerinden yapıyorlar demek yanlış
olmayacaktır. Batılı emperyalistlerin derdi, demokrasi olmayıp, Suriye’yi
bütünüyle kendi denetimleri altına almaktır. Onların, „Suriye halklarının dostu“ olmak
bir yana, Suriye halklarının düşmanı ve katili oldukları ise ayan beyan
ortadadır.
Suriye
üzerindeki savaş, batılı emperyalistler ile Çin ve Rusya arasındaki egemenlik
hesaplaşmasıdır. Emperyalistler arasındaki bu egemenlik savaşında, Esad rejimi,
elbette işçi ve emekçiler tarafından desteklenecek bir rejim değildir. Buna
karşın, emperyalistlerin buraya yönelik her türlü baskı ve müdahalelerine karşı da aktif
mücadele edilmelidir. Çünkü bu savaş, emperyalistlerin çıkarlarına yönelik bir
savaş olduğu gibi, Başta ABD olmak üzere batılı emperyalistlerin Ortadoğu’yu
kendi çıkarları doğrultusunda şekllendirme savaşımıdır. Bu savaşı kazanmak için
de, halklar arasındaki, tarihin derinliklerinden gelen/getirilen dinsel, mezhepsel ve ulusal ayrımları kullanarak, kendi
çıkarlarına uygun bir ortam hazırlamaya çalışıyorlar.
Esad
rejiminin „Nusayri-alevi“ olması, ülkemizdeki alevi kesimlerin Esad rejiminin
desteklenmesi yönünde tavırları söz konusudur. Esad rejimi alevi de olsa, bu
rejim işçi ve emekçi düşmanı bir rejimdir. Suriye devleti, Suriye
burjuvazisinin Suriye halkına karşı kurulmuş bir devletidir. Nasıl ki, Türk
devleti için sünni Türk işçi ve emeçilerin devleti demek yanlışsa, Suriye
devletini de „alevi“ devleti olarak adlandırmak yanlıştır. Bu tür adlandırmalar,
burjuvazinin kitleleri aldatma, yanlış yönlendirme ve sınıfsal kimliğin üstünü
kapatıp dini yönü öne çıkaran idelojik argümanlarıdır. Bu tür sınıflandırmalar
ya da ayrımların komünistlerin kullandığı termonolojinin içinde yeri olamaz.
Komünistler, soruna sınıfsal yönden, esas olarak da işçi sınıfının çıkarları
yönünden bakarlar. Sınıfsal bakış açısını, özellikle de proletaryanın bakış
açısını gözardı eden yaklaşımlar, her zaman kitleleri burjuvazinin yedeği
haline getiren yaklaşımlar olmuştur.
Batılı
emperyalistlerin ve Türk hükümetinin „Alevi Esad rejimi Sunni çoğunluk üzerinde
baskı uyguluyor“ şeklinde bir propaganda yapmaları, özellikle Türkiye’de, sünni
çoğunluk üzerinde kendi çıkarları doğrultusunda etki yapmak içindir.
Suriye’ye
yönelik her türlü emperyalist müdahaleye karşı mücadele etmek, karşı çıkmak,
nesnel olarak iktidardaki Suriye burjuvazisine destektir. Böyle bir nesnelliğin,
emperyalist müdahale ya da işgali desteklemeyi getirmez ve getirmemelidir.
Burada, esas sorun, emperyalizm ve mücadelenin ana yönünü emperyalizme
çevirmektir. Bazı küçük burjuva kesimlerin ileri sürdüğü gibi, emperyalizme
karşı Esad rejimini desteklemek ilericilik değildir. Böyle bir yaklaşım, Suriye işçi ve
emekçilerini yanlış yönlendirme ve kendi cellatlarına karşı
silahsızlandırmadır. Başta işçi sınıfı olmak üzere, ezilen
yığınları, emperyalizmin „mağduru“ burjuvazinin kuyruğuna takmak, onun
destekçisi durumuna getirmek, Marksist bir yaklaşım olmadığı gibi, işçi
sınıfının sınıfsal politikasını yok saymak demektir. İşçi sınıfı, ülke
emperyalist işgal altındayken, emperyalist işgale karşı çıkan ülke burjuvazisi
ile bağımsız örgüt yapısını korumak koşuluyla,
ittifak yapabilir. Ancak, ülke burjuvazisini, işçi ve
emekçilere karşı güçlendirecek taktiklerden uzak durmanın ilkesel taktiklerini
de asla unutmadan!
Suriye
konusunda, batılı emperyalistlerin piyonu olarak başat rol üstlenen Türk egemen
sınıflarına karşı, sınıf bilinçli proletaryanın ve emekçilerin görevi;
egemenlerin savaş politikasına karşı çıkmak, mücadele etmek ve her alanda
emperyalist işgal ya da müdahaleyi teşhir etmek ve bunu geniş protestolarla
dile getirmek olmalıdır. Bu konuda birleşilebilecek en geniş güçlerle birleşmek
ve anti-emperyalist savaş ittifakını geliştirmek olmalıdır. Bu durumda, sınıf
bilinçli proletaryanın en yakın müttefiki, Türk egemen sınıflarına karşı ulusal
hakları için savaşan Kürt ulusal hareketiyle beraber alevi kesimlerdir. Türk egemen sınıfların bu savaşta üstün
gelmesi, Kürt ulusal hareketinin de (ve elbette bütün işçi ve emekçilerin de)
aleyhine olduğu gözden ırak tutlmamalıdır.
Egemenler,
bu savaşı kazanmak için, demokrat bir muhalefet olan alevi kesimleri de
sindirmek için her türlü çabayı harcadıkları gibi, halk arasında alevi-sunni
çatışmasının ortamını da hazırlıyorlar. Ezilen yığınları, Kürt-Türk,
alevi-sunni çatışmaları içine sokarak, kendi egemenliklerini sürdürmenin çabası
içine girmişlerdir. Bu tür politikalar; burjuvazinin, kitleleri aşağılatmanın ve de sınıf
mücadelesini geriletmenin en alçakça politikalarından biri olarak sık sık gündemde tutlmaktadır.
Türk egemen sınıflarına bu konuda geri adım
attırmak, geniş yığınların sokaklara dökülme oranıyla doğru orantılıdır.
Dinci-faşist AKP hükümetinin en küçük muhalefeti dahi susturmak için her türlü
şiddeti ve tehditi kullanması, kitleleri emperyalist çıkarların arkasına almak
içindir. Bu savaşa karşı geniş yığınların örgütlenmesi ve harekete geçirilmesi,
Türk egemen sınıflarının politikasını boşa çıkaracak yegane güçtür. Bu potansiyel
güçlü bir şekilde var ve bunu iyi bir şekilde örgütlemek en başta komünist ve
devrimcilerin görevidir. Burjuvazi de bu gücü yanına çekmek ya da en azından
belli kesimini tarafsız bırakmak için
çalışıyor. Oysa, kitlelerin çıkarı burjuvazinin çıkarlarıyla ters düşerken,
komünist ve devrimcilerin politikalarıyla uyuşmaktadır. Bu avantaj, iyi bir
şekilde değerlendirildiğinde devrimci-demokrat cephe karlı çıkacaktır.
Şu anda güçlü gibi gözüken AKP hükümeti ve onun
arkasındaki sermaye güçleri en zayıf
günlerini yaşamaktadır. Dış koşullar bunların aleyhine geliştiği gibi,
iç koşullarda bunların lehine değildir. İçte bunlara karşı çıkan güçlerin baskı
ve tehditlerle sindirilmiş olması söz konusudur. Biraz güçlü kitle hareketi
bunların bütün çelişkilerini ortaya çıkararak geri adım atmalarını da beraberinde getirebilecektir.08.09.2012
***
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder