16 Ekim 2017 Pazartesi

EKONOMİ VE SİYASET




EKONOMİ VE SİYASET



Yusuf KÖSE


Siyaset mi ekonomiyi belirler, ekonomi mi siyaseti belirler, hep tartışılır olmuştur. Burjuva düşünce sahipleri, siyasetin ekonomiyi belirlediğini ileri sürerken, Marksist-Leninist-Maoist (komünist) düşünce sahipleri, ekonominin siyaseti belirlediğini savuna gelmişlerdir. Doğru olanda bu son yaklaşımdır.

Siyaset bir üst yapı kurumudur. Onu belirleyen, ortaya çıkaran ve ona geniş bir eylem alanı sunan ekonominin kendisidir, yani toplumsal ekonomik alt yapıdır. Toplumsal ekonomik alt yapıdan bağımsız siyaset yürütmenin olasılığı esasta olamaz. Siyaset ekonominin üzerinde yürür ve belirleyici olanda ekonomidir. Siyaset ekonomiye etki eder mi, elbette eder, ama, o ekonominin yanında ikincildir.

Burjuva siyaset arenasında, genelde siyaset kişilere bağlanır. Bu aslında, burjuva ideolojisinin temel sorunları gizleme ve kitleleri aldatma siyasetinden kaynaklıdır. Onun için kahramanlar vardır ve işleri tek tek kahramanlar yürütür.

Örneğin, her ABD başkanı değiştiğinde, siyasetinde değişeceğini ve ABD siyasetini yeni seçilen başkanın keyfi isteklerine bağlı olduklarını ileri sürerler. Oysa hiçte böyle değildir. ABD siyasetini, ABD ekonomisine egemen tekeller belirler. Siyaset onların çıkarları doğrultusunda yürür ve yürütütlür. Bu hem dış siyaset hem de iç siyaset için geçerlidir. Başkanların değişmesi ve değişen başkanlara göre siyaset yürütülmesi, başkanların kişisel durumlarından değil, onları seçen ve seçtiren ekonomiye egemen güçlerden kaynaklıdır. ABD ya da herhangi bir ülkede başkan ya da burjuva lider siyasetçilerin belirleyicilği oldukça sınırlıdır. Onlar bağlı oldukları ekonomik güçlere göre hareket ederler ve onların sınıfsal çıkarlarını savunur ve korurlar.

Putin Rusya’nın başına geldiğinde, sanki belirleyici olan bu kişi gibi algı yaratılmış ve yaratılmaya devam ediyor. Oysa, Putin’i seçen ve seçtiren Rus emperyalist burjuvazisidir. Onların sınıfsal çıkarlarını en iyi koruyan ve korumasına inandıkları Putin olduğu için, tekrar tekrar başa getirilmiştir.
Almanya’da uzun yıllardır Merkel vardır. Daha önce Kohl vardı ve bunlar, Alman burjuvazisinin çıkarlarını iyi temsil ettikleri için bu kadar süre başta kalabilmişlerdir. Bunlara düşen bir görevde kitleleri peşlerinden sürüklemesini bilmeleridir.

Burjuva siysetçilere iki görev düşer. Biri burjuvazinin ekonomik ve siyasi (genel anlamda sınıfsal) çıkarlarını en iyi şekilde korumak ve bu doğrultuda kitleleri etkilemek, bu çıkarların kitlelerin çıkarı olduğuna ikna etmektir. Yani, geniş yığınları burjuva siyaseti etrafında oyalayabilmek, tutabilmek ve düzenin yürütülmesini başarabilmektir.

Burjuva siyasetçilerini kitleler belirlemez. Burjuvazinin kendisi belirler. Burjuvazi bir bütün olmadığı için, içinde farklı çıkar grupları olduğundan liderlik konusunda, yani siyasal temsilcilik konusunda aralarında farklılıklar çıkar. Bu siyasete yansır. Almanya ya da ABD’de genelde iki parti güçlüdür. Biri “demokrat” görünümlü Sosyal Demokrat Parti diğeri ise “sağ” görünümlü Hiristiyan Demokrat Parti. ABD de ise Cumhuriyetçi Parti ve Demokratik Parti vardır. Bunlar arasındaki siyaset farkı, kendi sınıfsal çıkarlarlarıyla, sömürüden daha fazla pay alama ile doğrudan ilişkilidir. 
 

Erdoğan ve Siyaset

Ülkemizde de AKP, esas olarak da Erdoğan ele alındığında, bu kişi her şeyi tek başına belirleyen ve ülkeyi kendi kişisel çıkarları doğrultusunda yöneten bir olarak öne çıkarılmaktadır. Aynı, Batılı burjuvazinin Putin (ve Trump için de) yaptığı propaganda, “Erdoğan’da diktatör”. Yani, “ülkeyi kendi egosunu tatmin için yönetiyor”. Bunlar, gerçeği gizleyen tipik burjuva siyasal argümanları ve kitleleri yanıltma siyasi bezirganlığıdır.

Oysa, Erdoğan ya da daha önceki askeri cuntalar tek başlarına ülke yöentmedi. Bunların arakasındaki görünmez ya da gösterilmeyen kesim sermayedir. Türk egemen sınıfları, ekonomiyi, devleti elinde bulunduran sınıflardır.

Bugün TC devletini “tek adam” yönetiyor gibi gösteriliyor. Aynı Hitler’in Almanya’yı “tek başına yönetti” dendiği gibi. Bu “çılgınlar”, “yarı akıllılar” ülkeyi yönetti ve yönetiyor. Ekonomiyi elinden bulunduran burjuvazinin hiç mi hiç günahı yok (!) Ülke ekonomisini elinde bulunduran koca koca tekellerin hiç günahı yok(!) O garibanları bu diktatörler dinlemiyor ve onlarda eziliyor (!) Aynen böyle deniyor. Özellikle TÜSİAD kesiminin ezildiği ileri sürülüyor ya da buna yakın düşünceler yayılıyor. Hatta, GEZİ’de neredeyse “direnişçi” gösterilen ve ülke ekonomisinin en azından %10’nu elinde bulunduran ve dünyanın çok uluslu ilk 250 tekeli içinde yer alan KOÇ’un, hiç mi hiç Erdoğan’ın uyguladığı bu politikadan haberi ve eli yok denecek duruma gelindi.

Öyleki “Bonapart Erdoğan”, burjuvaziye rağmen iç ve dış politikaları kendi başına hayata geçiriyor. OHAL’den, KHK’lerden burjuvazi “çok rahatsız”. Erdoğan ve yanına aldığı Bahçeli, TÜSİAD’a rağmen işi götürüyor demeye getiriyorlar. Bunu yazıp çiziyorlar da. 
 
Hitler yenildikten sonra arkasından söyelenlere bakın. “Deli”, “tek başına ülkeyi ve dünyayı mahvetti” vb. Oysa, onu iktidara taşıyanın Almanya’nın en büyük çelik tekeleri ve diğer tekellerin olduğu gizlendi ya da gizlenmeye çalışıldı. Burjuva politikası aklanmaya ve “demokrat” gösterilmeye çalışıldı. Bugün en büyük uluslararası tekellerin arasında yer alan Alman menşeli tekellerin bütünü, Hitler döneminde en fazla “zorla işçi (yani, yahudileri, esirleri, komünistleri, çingeneleri, vd.) çalıştıran”ların arasında yer alırlar. Meşhur mühendislik, eleoktronik, kimya, otomobil, çelik tekelleri vb. leri....

Kenan Evren ve diğer faşist paşalar yönetime el koyduğunda, bütün Türk egemen sınıfları (emperyalist Batı burjuvazisi de dahil) yönetimi kutlamış ve kutsamışlardı. Ne zaman ki, kenan Evren ve şürekasının kullanım süresi doldu, başta burjuva yalakaları liberaller önce saldırıya geçti. Peşinden burjuvazinin kendisi. Hepsi birden “cunta karşıtı” oluverdiler. Oysa, onları o tepeye çıkaranlar kendileriydi. Ve o süreçte, işçi sınıfını susturarak en büyük sermaye birikimini yaptılar. Sermaye bu süreçte yoğunlaşma ve merkezileşmesini en üst seviyeye çıkardı.

Kenan Evren ve şürekası, yani sermayenin askeri cuntası askeri zorla kitleleri susturdu, demokratik hakları yok etti. Erdoğan ise, kitle desteği ve peşinden polisiye güçle bu işi götürüyor. Ama arkasında, büyük sermaye var. Ve yeni palazlanan sermaye güçleri olduğu gibi, eski palazlanmış sermaye güçlerinin de büyümeleri söz konusudur.

Türk egemen sınıflarının hiç bir kanadının, işçilerin susturulmasından, demokratik hak ve özgürlüklerin yok edilmesinden, Kürtlerin katledilmesinden, demokrasi güçlerinin baskı altına alınmasından hiç bir şikayetleri yoktur, tersine oldukça memnundurlar. Arada “demokrasi” laflarının çıkması, görüntünün ötesinde bir şey değildir, sahtedir. 
 
Neden sahtedir? Çünkü, burjuva siyasetçileri yöneten ve yönlendiren sermaye kesimleridir. Sermaye, baskı sürecinde daha fazla büyür. Bütün büyük sermaye kuruluşlarına, yani kapitalist tekellere bakın, büyümeleri bu tür süreçlerde daha fazla olmuştur.

Bir burjuva tekeli, sermayedarı, holdingi vb. en çok nasıl sermaye birikimi sağlıyorsa, o siysal yapıyı, o siyasal yönetimi egemen kılmaya çalışır. Türk egemen sınıfları da büyümek için, genelde askeri ve sivil diktatörlükleri egemen kıldılar. Meşhir “24 Ocak Kararları” ancak ve ancak askeri bir yönetimle (12 Eylül 1980 Askeri Cuntası) topluma, yani işçi ve emekçilere kabul ettirilebilirdi. Öyle de yaptılar.
Daha sonraki süreçler ise, Türk burjuvazisinin büyüme ve serpilme dönemi oldu. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi süreci çalkantılı geçti. Ecevit’in düşürülmesi, Kemal Dervişlerin devreye sokulması ve 2002 seçimleriyle AKP’nin iktidara getirilmesi vb. gibi olaylar, egemen sınıfların denetimi altında gelişen olaylardır. Bu süreçte, burjuvazinin bu politikasına karşı işçi ve emekçi cephesinden güçlü bir karşı koyuş (GEZİ) oldu, ancak, burjuvaziyi geriletmeye yetmedi.

Ayrıca belirtmekte yarar var, ülkedeki her askeri darbe Türk egemen sınıfların (büyük burjuvazinin) isteği doğrultusunda olmuş ve onların ekonomik büyümesine hizmet etmiştir. 
 
Türkiye’de bütün baskı süreçleri, sıkıyönetimler, OHAL ve KHK gibi uygulamlar, kitlelerin baskı altına alınarak, sermayenin büyümesi ve çıkarlarının korunması için uygulanmış ve uygulanmaya devam etmektedir. 
 
Sermayenin birikimi ve merkezileşmesi, büyümesi, devlet yapısında da değişikliğe gitmeyi zorlamış ve burjuvazi devlete yeni bir biçim vermeye başlamıştır. Bugün de AKP’nin iktidarda olması, uygulamaları, başkanlık sistemi, toplumun islamlaştırılması, dinci eğitimin esas hale getirilmesi vb. uygulamalar, TC devletine gemen olan sınıfların, yani sermaye kesimin istekleridir. Bu gelişmeler, devletin yeniden reorganizasyonu için burjuvazi için gerekliydi. Bunu hem ordu içinde direnencek kesimleri ekarte ederek yaptı, hem de bürokrasi içinde ayak direyecek kesimleri ekarte ederek yaptı. Öte yandan en büyük muhalefet olan işçi sınıfının, devrimcilerin komünistlerin iyice ezilmesi, demokratik hak ve özgürlüklerin bütünüyle ortdan kaldırılması ve buna karşı koyacak her hareketin ezilmesini esas aldılar.

Bunun içinde en büyük muhalif örgütlü demokratik güç ise, Kürt hareketiydi.

Kürt hareketinin gelişmesi, salt demokratik hakların genişletilmesi tehlikesini doğurmakla kalmıyor, burjuvazi için bundanda daha büyük bir tehlikeyi, ayrılma ve bütün Kürdistan’ın birleşmesi yolunu açması vardır.

Sonuç olarak Erdoğan-AKP hükümeti, Türk egemen sınıfların (TÜSİAD, MÜSİAD) politikasını yaşama geçiriyor. Türk devletinin iç ve dış politikası Türk egemen sınıfların çıkarlarına rağmen değil, çıkarlarına uygun bir şekilde yürütülüyor. Bunun tersini iddia etmek, Türk sermayesinin durumundan bir haber olanlardır. Ya da devletin kişilerin arzularına göre değil sınıfın arzularına göre yönetildiğini ve devletin sermaye sınıfının “ulvi” çıkarlarını temsil ettiğinden haberi olmayanlardır.

ABD, Türkiye ve AB İlişkileri

Son yıllarda Türk devletinin AB ve ABD dışında hareket etmeye çalışması ya da onlarla ilişkilerini zorlaması ve bir çok isteğini kabul ettirmeye çalışması, bölgesel güç olma isteği ile yakından ilgilidir. Suriye savaşı sırasında önce Rusya’ya karşı cephe alan ve bunu Rus uçağını düşürerek en yükseğe çıkaran Türk devleti, yanında AB ve ABD görmeyince, Rusya ile ilşkilerini yeni baştan gözden geçirip, Rusya lehine düzeltti.

Türk egemen sınıfları içinde uzun süredir bir “ŞANGAY BEŞLİSİ” heveslisi olan kesim var. Bu, yeni pazarlara açılma ve Batı’nın her tarafı kontrol altında tutan tutumundan kaçınma ve kendine yeni pazar alanları bulma isteği, umudu ve çabası olarak okunmalıdır.

Bu bir niyet değil ya da ekonomik gelişmelerden bağımsız bir siyaset izleme değil, ekonomini yönlendirdiği ve dayattığı bir siyaset yoludur.

Rusya, İran ile geliştirilen ilişkiler ve Ortadoğu ve Afrika pazarları Türk egemen sınıfları için cazip alanlar ve pazar bulma çabalarıdır. Koç Holding’in Afrika’daki ekonomik yatırımlarına bakmak bile yeterlidir. (Türk şirketlerinin dış yatırımlarına ilgi duyanların İbrahim Ekinci’nin Dünya Gazetesi’ndeki araştırma-haberine bakabilir) 1

Yeni Osmanlılık” eğiliminin sık sık dile getirilmesi, eski Osmanlı topraklarına sahip çıkılmaya çalışılması, işgalden çok sermaye için pazar alanları olarak kullanılması için dillendirlmektedir.

Almanya ile sürtüşmeler, ABD ile karşılıklı vize restleri, bölgesel güç olma ve bunun önünde engel olunmasına karşı çıkmak olarak okunmalıdır. Ama, asla, anti-emperyalizm olarak değil!

Bütün bunlara rağmen, Türk egemen sınıfları ne AB ile ne de ABD ile ekonomik ve siyasal ilişkilerini kesmeyecektir. Diş göstermenin ötesine geçemeyecektir. Çünkü ekonomik ilişkilerin büyük bir bölümü AB (başta Almanya, Hollanda, Fransa, İngiltere, italya olmak üzere) ülkeleriyle yapılmaktadır. Ayrıca, AB’de Türkiye’ye ekonomik yaptırım uygulamaz. Adını verdiğim ülkelerin Türkiye ile yoğun ekonomik ilişkileri var ve doğrudan yatırımların yanı sıra bir sürü ticari ilşkileri söz konusudur.

ABD’nin vize restinin arkasındaki neden, Türk devletinin ABD’ye danışmadan işler yapmasıdır. Yani, Sarraf, F. Gülen ya da ABD'li Rahip meselesi değildir. Bunlar, esas sorunları perdeleme argümanlarıdır.

Emperyalizm çağında sermayelerin iç içe geçtiği, “kapitalizmin kendi süretinde bir dünya yarattığı” bir süreçte ekonomik ilişkilerin askıya alınması oldukça zor ve kolay kolay başvurulmayan bir yöntemdir. Örneğin, AB ABD'nin istediği her ekonomik yatırımı devreye sokmayabiliyor. Ekonomik yaptırımlarda, sadece yaptırıma uğrayan ülke değil, yaptırım yapan ülke tekelleri de zarara uğruyor.

Türk devleti, dışarıya açılan sermayesi ile, sahip olduğu askeri gücüyle ve dokuzyüz milyar dolara yaklaşan GSMH ile büyük emperyalist güçlerden “payını” istiyor. Bunu da her fırsatta Erdoğan’ın ağzından dile getiriyorlar.

Ortada bir anti-emperyalizm olayı yok ve olamaz. Tekelci burjuvazinin anti-emperyalizmi olamaz. Karşılıklı atışmlar, ekonomik ve siyasal çıkarların korunması, büyütülmesi ve derinleştirilmesiyle ilgilidir. 
 
Kısacası, Erdoğan “bonapartist” olduğundan değil, Türk sermayesi Erdoğan’ı hırçınlaştırdığından işler bu haldedir. Çılgın olan, hırçın olan, agrasif olan, ülkeyi sermaye sınıfı için sömürü ve talan cenentei haline getiren ve neredeyse iki ayda bir çıkarılan “torba yasaları”, Kürt illerini yakıp-yıkan, her fırsatta Suriye’ye girmek isteyen, Kürdistan’ın bütününü yutmak isteyen, tüm demokratik hak ve özgürlükleri ortadan kaldıran, ülkeyi OHAL ve KHK’le idare eden, başkanlık sistemini getiren Erdoğan değil, onun temsil ettiği Türk burjuvazisidir. Sorun böyle okunmalıdır diye düşünüyorum. 16.10.2017

1 Bkz. İbrahim Ekinci, https://www.dunya.com/sirketler/yurtdisindaki-turk-sermayeli-fabrika-sayisi

9 Ekim 2017 Pazartesi

Kapitalizm Vahşettir







Kapitalizm Vahşettir


Yusuf KÖSE

Faşist Türk devletinin artık gizlemeye gerekesinim duymadan, işkence fotograflarını basına servis etmesi, ve iktidar yanlısı faşist basının ise bunları “ovücü” ve bir “zevk aracı” olarak sunmaları, kapitalizmin çürümüşlüğünün resminden başka bir şey değildir. Ayrıca, bu tür görüntüler ilk defa ne Türk devletince servis ediliyor ne de İŞİD vasıtasıyla, ne de CİA/Pentagon’un Ebu Gureyp’inde...

Özel mülkiyetçi toplumların tarihi, ezilenlere zulüm tarihidir. Zulmün, idamın, işkencelerin ezilen binlerce insanın önünde sergilenmesinin de tarihidir. Kapitalizm de bu, daha da resmileştirmiş ve meşrulaştırmıştır. “Demokrasiyi koruma” adı altında kitle gösterilerinin bastırılması, tek tek muhaliflerin yok edilmesi, toplu kırım ve katliamlar, kapitalizm ile yaşıt ve sermayenin birikimine ve merkezileşmesine koşut olarak da bu tür görüntüler, gizli olmaktan çıkıp, açıktan yapılır hale gelmiştir.

En modern kapitalist devletlerde, gizli mahzenlerde işkenceler yapılır. ABD’nin CIA vasıtasıyla çoğu ülkelerde işkence yaptığı ya da işkecenin nasıl yapılacağının eğitimini verdiği bilinen gerçeklerdir. Bunu gizleme ve yalanlama gereksinimi bile duymuyorlar.

Türk devletinin kurulduğu günden bu güne kadar işekenceleri ve katliamları bir bir sıralandığında; bugün yaşananların dünden pekte farklı olmadığı, aynı sistem içinde kanlı vahşetin defalarca sahneye konduğu ve kitleleri korkutmak içinde sistemleştirildiği bilinir.

Muğla’nın Seydikemer ilçesinde 7 Kürt işçisine yapılan işkence görüntülerin yayınlanması ne yeni ne de son olacaktır. Öldürdüklerini askeri cemselerin arkasında sürükleyenler, ölü bedenleri çıplak olarak teşhir edenler, mezarları tahrip edenler, Kürt şehirlerini bombalayıp insanları diri diri bodrumlarda yakanlar aynı sistemin, aynı sınıfın, aynı idarenin ve aynı devletin yönetimi ve denetimi altında olan uygulamalardır. 
 
Seydikemer’de yapılanlar ile 1978 yılında Bahçelievler katliamı arasında benzerlikler çoktur. Burjuva sınıfın aynı kiralık katilleri ve aynı sınıfa ait kurbanlar. Sistem farkı değil, sadece zaman farkı var. Yaşananlar, burjuvazinin kanlı saltanatını kormak için karşıtı sınıfa karşı kanlı uygulamlardır.

Dün bu tür olaylara tepk göstermeyenlerin bugün buna tepki göstermesini beklemek insan olmanın bir gereğidir. Ancak, insanlıkta sınıflara ayrıldığı için, herkes ait olduğu sınıfın ya da etkisi altında kaldığı sınıfın ideolojisine göre hareket eder. Burjuvazi, kendi sistemini korumak için, bu tür vahşetlerini olağan hale getirmiştir. Faşist iktidar, bu olaylara karşı çıkmayı değil, yığınları, en azından, sessiz kalarak kendi vahşetine ortak etmeyi amaçlar.

Vahşetin kitlelerin gözüne kanlı kanlı sokulması, işçi sınıfı ve emekçilerin, aydınların, demokratların susturulması ve vahşet korkusunun herkesi kuşatması altına almasını isedikleri içindir. Hitler faşizmin insan yakan fırınlarının etrafında faşistlerin çoşuku gösterileri ne ise, işkencelerin aleni bir şekilde kitlelerin gözü önünde yapılması da aynı ideolojinin, aynı sınıfın ve aynı sistemin çürümüşlüğün gösterileridir.

Faşist egemen gericilik, salt geri yığınları değil, “ilerici” görünen birçok kesimleri de kuşatır, kendine benzetmeye, kendini savunmaya zorlar. Muhalif gözüken burjuva partileri, bir çok konuda iktidardaki faşist partiden daha kralcı kesilir. Gericileşmekte ve faşistleşmekte diğeri ile yarışır. Aydın1 gözükenlerin bir kısmı iktidara mehtiyeler düzerken, bir kısmı da ona yakınlaşmanın adımlarını atar. Atol Berhamoğlu’nun eli kanlı faşist M. Akşener’e methiyeler dizmesi, korkunun ve kapitalist sistemin, bir yanı “sol” bir yanı ırkçı, milliyetçi görünen kesimleri de, kendi içine çektiğinin resmdir bu. İnsanın bu türleri, Aydın değil, faşizme ve kapitalizme methiyeler düzen burjuva düşünce kalpazanlarıdır.

Faşizm, küçük burjuva reformistlerini gericileşmenin etkisi altına alır, gericilik ile ilericilik arasında utangaç bir yere oturtur. Yine, “sosyalizm cumhuriyete yakışır” diye bağırmaya çalışanların bu siyasal argümanları, burjuvazinin tarihsel gericiliğine, yani kapitalizme övgüleridir. Sosyalizmin içini boşaltma, işçi sınıfına güvenmemenin son durağı ve burjuvazinin anti-komünist propagandasına teslim olmaktır.

Burjuvaziyle işçi sınıfı arasındaki iktidar savaşımında, ortada olanlar, güçlüden yana tavır alırlar ve bu, bazen, burjuva vahşetini “masum” gösterme şeklinde kendini gösterir, bazen ise açıktan işçi sınıfı ve onun ideolojisine karşı mücadeleye dönüşür.

Kapitalizmin vahşetine karşı çıkmak, kapitalizmin kendisine karşı çıkmakla söz konusu olabilir. Sömürü üzerinde yükselen bir sistemin masumiyeti, hümanizmi olmaz. Sömürü üzerinde şekillenen ve yürütülen bir toplumsal sistem; baskı, vahşet ve katliamla içiçedir. Burjuvazi bunları uygulamadan ayakta kalamaz. Burjuvazinin, “teröre karşı mücadele” adı altında baskı, anti-demokratik ve faşist uygulamalarını olağan göstermeye çalışması bundandır. 
 
Bu nedenle, kapitalizme karşı, sosyalizm için mücadele; işçi sınıfının tüm emekçilerin kurtuluşunun tek yolu ve adresidir. Gerisi, burjuvazinin ehveni şeri olan liberal düzeni ile yine burjuvazinin vahşeti faşizm arasında seçim yapmaktır. Ancak, bunların aynı madalyonun iki yüzü olduğunu unutmadan. Burjuvazi, duruma göre madalyonları ters çevirebilir. 09.10.2017

***
1http://kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/havuc-aydinlar-mayalarin-anisina

19 Eylül 2017 Salı

KÜRTLERİN AYRILMA HAKKI GASP EDİLEMEZ!




KÜRTLERİN AYRILMA HAKKI GASP EDİLEMEZ!



Yusuf KÖSE


Kürtler, Mezopotamya coğrafyasının yerleşik kadim halklarından biri olmasına karşın, son yüzyıllarda bir devleti (Doğu Kürdistan’da kurulan kısa ömürlü Mahabad Cumhuriyeti’ni saymazsak) olmayan ve çeşitli ülkelerden tarafından parçalanarak sömürgeleştiren bir ulus olma haksızlığını, ağır bedeller ödeyerek yaşamaktadır, yaşatılmaktadır.

Kürtlerin yaşadıkları topraklar, yani Kürdistan, Türkiye, İran, Irak ve Suriye egemen sınıfları tarafından işgal edilerek sömürgeleştirilmiştir. Kürdistan’ın bu devletler tarafından parçalanarak sömürgeleştirilmesi ve emperyalistler arası çelişme ve pazar paylaşımı, Kürtlerin kendi kaderlerini özgürce tayin etmek hakkının önündeki engeller olarak durmaktadır. Bu gün, gelinen aşamada, Kürdistan’ın birliğinin önündeki engeller, sömürgeci devletlerdir. Özellikle, Türkiye ve İran burada başat rol oynamaktadır. 
 
Her ulusun olduğu gibi, Kürt ulusunun da kendi ulusal kaderini özgürce tayin etme hakkı vardır. Yani, ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkı vardır. Bu hakkı, sömürgeci devlet ile birlikte yaşamaktan mı yoksa ayrılıp ayrı devlet kurma şeklinde mi kullanacağına kendisi karar verebilir. Buna hiç bir yabancı gücün, özellikle de işgalci sömürgeci devletlerin hakkı yoktur.

Kendi kaderini özgürce tayin edemeyen, yani, ayrılma hakkı zorla gasp edilen bir ulus özgür olamaz. Birinci emperyalist savaştan sonra dört parçaya bölünen Kürtler, kendi topraklarını işgal eden ve sömürgeleştiren devletler ile gönül rızasıyla birlikte yaşamıyor, tersine zorla işgal altında tutulmaktadır. Bu nedenle de, Kürtler, başta Türkiye ,Irka ve İran olmak üzere, bu zapt-ı rapt durumuna karşı silahlı ayaklanmalar düzenlemişler ve uzun süreli gerilla savaşı yürütmüşlerdir ve hala yürütmektedirler.

Kürtler, işgalci devletler tarafından defalarca soykırım amaçlı katlimalarla karşı karşıya kalmışlardır. Kendi ulusal kimliklerini taşıyamadıkları kimi kendi dillerini özgürce konuşamamışlar ve ana dillerinde eğitim almaları yasaklanmıştır. Örneğin, Türk devleti, uzun bir süre “Kürt yok” inkarcılığını sürdürmüştür.

Güney Kürdistan Bölgesel Yönetimi (GKBY)’nin 25 Eylül’de referandum kararı, salt kendisini ilgilendirmiyor. Bütün işgalci-sömürgeci devletleri ve emperyalistleri ilgilendiriyor. Çünkü hepsinin bölgede parmağı var. Hepsinin Kürtlerin sömürgeleştirilmesinde az-çok payı var ve hala kanlı ellerini o bölgeden çekmiş değiler.

GKBY’nin bu kararına en sert tepkiyi, beklendiği gibi, İran, Irak, Türk devletleri verdiler. Çünkü Kürdistan’ı işgal eden ve sömürgeleştiren güçler, dört bir yandan hemen harekete geçtiler. Suriye ise başı büyük belada olduğu için fazla sesini şimdilik çıkarmadı. Ama, bu dört devletin, aralarındaki düşmanlıkları ne olursa olsun, her zaman Kürtlere karşı birleştikleri bilinen bir gerçektir.

GKBY’nin referandum kararının hemen arkasından; “yaptırmayız”, “savaş nedeni sayarız”, “gireriz” ve daha bir dolu tehditler, peş peşe gelmeye başladı. Başta Irka hükümeti olmak üzere, İran ve Türkiye’de bu koroya katıldı. Türkiye ve İran Güney Kürdistan sınırlarına askeri yığnaklar yaparken, savaş tatbiklatlarıda yapmaya başladılar.

Burada, Barzani yönetiminin referandum kararıyla “amacı”nı tartışmak ve bu amaçtan hareketle, kendi kaderini tayin etme hakkını yok saymak, en hafif deyimle sosyal şövenizmindir. Esas olarak da egemen ulus egemen sınıflarının ırkçılığının, işgalciliğinin ve sömürgeciliğinin haklı görülmesi, ezilen ulusun en demokratik ulusal haklarının ise yok sayılmasıdır. Komünistler böyle bir görüşe sahip olamaz. 
 
Ezilen bir ulusun ayrılma hakkını kayıtsız şartsız savunmakla, ayrılma anında ayrılma eylemini yanlış bulup eleştirmek ayrı şeylerdir. Ayrılmanın yanlışlığı ile ayrılmaya karşı zor kullanmak aynı şeyler değildir. Ezilen ulusun ayrılma istemi karşısında zor kullanmak, burjuva egemen sınıfların politikalarıdır. Komünistler, ezilen ulsun ayrılma hakkını savunur, ayrılmayı çeşitli nedenlerle yanlış bulsa bile, zor kullanmaya karşı çıkar, karşısında aktif olarak yer alır ve bu anlayışlara karşı mücadele verir.

Ezilen ulusun ayrılma hakkının yok sayılması, gasp edilmesi çeşitli milliyetlerden işçi sınıfının ortaklaşa mücadelesi önünde de engeldir. 
 
Kürtler, kendilerini parçalayan ve işgal eden devletler içinde özgürce ve isteyerek yaşamadılar. Yok sayıldılar. Kırıldılar ve her türlü şiddete ve baskıya maruz kaldılar ve hala da bu saylanlar devam etmektedir. 
 
Sadece Güney Kürdistan değil, tüm Kürtlerin bağımsızlık ya da kendi kaderini özgürce tayin etmek için referandumu düzenleme hakkı vardır ve bu hakkı kullanan Kürtlere karşı zor kullanmanın karşısında yer alınmalıdır. Ulusal özgürlük, ulusal kölelikten her zaman iyidir. 19.09.2017

***

27 Temmuz 2017 Perşembe

Tasfiyeciliğin ABC’sinin Başladığı Yer







Tasfiyeciliğin ABC’sinin Başladığı Yer

Bir öğretinin en üst ve tek ölçütünün gerçek toplumsal ve ekonomik gelişme sürecine uygunluğu olduğu yerde, dogmatizm olmaz.” Lenin

Yusuf KÖSE
Bir devrimci ya da komünist hareket içinde tasfiyeciliğin birçok çeşidi vardır. İlk başta, Markisit genel görüşler ve teorik doğrulamalar kabul edilse de, bir hareketin marksist olması için bu yeterli olmaz. O hareketin var olduğu ülkedeki strateji-taktik ve bunların teorik belirlemeleri de bir o kadar önemlidir. 
 
Marksizm, teorinin sosyal pratikten çıkarılması gerektiğini ve toplumsal gelişmelerin doğru analiz edilerek, buna uygun mücadele tatiklerinin belirlenmesini özellikle vurgular. Toplumsal koşulları dikkate almadan yaşama geçirilmeye çalışılan siyasal taktikler, toplumsal pratik tarafından reddedilir. Çünkü marksist teori ve siyaset, koşulları işçi sınıfı lehine değiştirme mücadelesidir. Yani, kapitalist çelişmeleri doğru analiz etmenin zorunluluğu, proletaryanın sınıfın mücadelesini geliştirmeyi amaçlamasından ileri gelir.
Bu görüşlerden hareketle, teorik tasfiyeciliğin yanı sıra siyasal taktiklerin yanlış belirlenmesi de tasfiyeciliğin bir başka yanıdır.
Kitlelerin ilerisinde ya da gerisinde siyasal taktikler belirlemek, kitlelerden kopmayı beraberinde getirir. Subjektizvizmin ve dogmatizmin bir düşünüş halini aldığı ve bunun kronikleştiği bir siyasal yapıda, devrim tasfiyeciliği ve çürüme iç içedir. Özellikle “sol” dogmatik anlayışlar, “devrimcilik” adı altında tasfiyeciliği o kadar ileri götürüler ki, kendilerini ayakta tutan tüm yapı artık işlevsiz hale gelir. Savundukları teori sınıfın teorisi olmaktan çıktığı gibi, örgütsel yapıları da devrimci bir mücadele örgütü olamaktan çıkar ya da kuruluş amacından oldukça uzaklaşır.
Teorik ve siyasal tasfiyecilik, görüşlerin diyalektik materyalizm ışığında değiştirilmesi ve geliştirilmesi değil, diyalektik materyalizme direnmekle olur. Teori, toplumdaki canlı sosyal ve siyasal yaşamı kavrıyamıyor ve kendini bu yaşamın içinden çıkarmıyorsa, ölü teoriler mezarlığının koruycusu olur, bunu savunan örgüt ya da partiler. Tasfiyecilik tam da burada başlar ve giderek örgütsel bünyeyi sarar. Teorik ve siyasal çürüme, (siz buna toplumsal gerçekliklerden uzaklaşma deyin) direkt ideolojik ve örgütsel çürümeyi de beraberinde getirir.
Özne, kendini hem nesne ve hemde özne yerine koyduğunda dogmatik ve subjektif değerlendirmeler de kaçınılmaz olur. Nesnellik, öznenin varoluş nedenidir, ama özne nesnelliğin varlık nedeni değildir. Bu bağlamda özne, değerlendirmelerini, analizlerini ve çözümlemelerini nesnenin hareketinden çıkarmalıdır. 
 
Özne, toplumdaki gelişmeleri, madde-düşünce belirlenimi diyalektiği içinde ele almalıdır. Düşünce, kendisinin var eden maddenin hareketini içermiyorsa, onun maddeyi yansıttığı söyelenemez. Burada, özne-nesne diyalektiği, parti-kitle diyalektiği de aynı içkinliğe sahiptir. 
 
Soyutlamanın soyutlamasını yaparsak, komünist partisi (kp), hem bir nesne hem bir öznedir. Ancak o, kitlelerin karşısında ve daha özelde ise işçi sınıfı karşısında bir öznedir. Komünist Parti-kitle ilişkisinin diyalektiği, partinin kitleleri kucakladığı ölüçüde gerçekliğini bulur. Parti, burada kendini var etmiş olur. Somutlaştırırsak, partinin görüşleri kitleler içinde ete kemiğe bürünür. Daha özelde ise, parti gerçek bir kitle partisi haline gelir. Ve yine teori-pratik birliği, pratiğin teoriyi, teorinin pratiği zenginleştirmesinin soyutlamasının somut halidir, partinin kitleselleşmesi. Ve bu aynı zamanda bir siyasal hareketin en yüksek oranda kendini somutlaştırmasıdır.
Özne olan komünist partisini, kitlelerin somut gerçekliğinden soyutlamak ya da onlardan farklı bir şekilde ele almak, teorik belirlemeleri kitlelerin içinde bulunduğu yakın ve uzak toplumsal somut gerçekliğinden koparmak, daha baştan kitlelerden kopmanın teorisi yapılmış olur. Çünkü, kp kitleler olmadan olamaz. KP, işçi sınıfı ve onların sınıfsal gerçeklikleri bağlamında eylemliklere girişmeden ve onların somut sınıfsal gerçekliklerini, gerilemelerini, ilerlemelerini ve mücadele durumlarını dikkate almadan teorik-siyasal belirlemelerde bulunması, parti-kitle birliği diyalektiğini koparır. Parti böylesi durumda yanlızlaşır ve siysal varlık amacının dışına çıkar ya da buradan hızla uzaklaşır. Kitleler partiye, parti kitlelere yabancılaşır.
Teori ise pratiğin soyutlanmasıdır. Soyut, yüksek bir biçimde somutlaşırsa ve gelişmenin yönünü belirlerse, partikte kendini doğrulamış olur. Pratikte doğrulanmayan teorinin bilimsel bir iddiası olamaz. Onun bilimselliği, pratikte yaşam hakkı bulduğunda gerçekleşmiş olur.
Pratik, bir anlamda deneyim, kp için önemlidir. Kp, kendi teorilerinin doğruluğunu pratiğinden çıkarır. Bu bağlamda, pratik-teori özdeş denebillir. Teori ile pratiğin birleştiği ve kendilerini somutlaştırdıkları yer toplumsal partiğin kendisidir. Ya da teorinin kitleler tarafından benimsenmesi, pratiğe uygulanması ve tekrar teoriye dönmesidir. Bir başka söylemle, teorinin kitleler nezdinde ete kemiğe bürünmesidir. Teori pratik özdeşliği burada kendini gösterir. Teori pratik ile birlik sağlayamıyor ve ona yön veremiyorsa, burada sorgulanması gereken teori olmalıdır. Çünkü teori pratiğin ürünüdür. Pratiğin ürünü olmayan teori, pratiğin dışında kalmaya mahkumdur. Pratik teoriye, teori pratiğe dönüşmüyorsa, somut eylemlilikte gerçekleşemez. Bu kitlelerden uzaklaşmayı da beraberinde getirir.
Kp’nin bilgi ufku, toplumun toplumsal faaliyetlerinin toplamını aşacak düzeyde olamaz. Dar anlamda, hitap ettiği kitlelerin toplam faaliyetini içerirken, geniş anlamda evrenselliği de kapsar. O, mücadele deneyimleriyle toplumsal bilgisini de genişletir. KP, teorik çözümlemelerini ve pratiksel eylemliklerini bulunduğu ülkenin kitlesinin faaliyetinden çıkarırken, diğer ülkelerin kitle faaliyetlerinin pratiğini de kendi teroisine aktararak, yerelden evrensele, evrenselden yerele, ya da tekilden çoğula, çoğuldan tekile bir soyutlama içine de girer.
Mücadele biçimleri ve genel anlamda siyaset soyut değil, somuttur. Kitlelerin genel ve öznel durumuyla doğrudan bağlantılıdır. Burjuvaziden iktidarı almak için kitleleri sosyalizm için bilinçlendirme, örgütleme ve harekete geçirme gerçekleşmeleri, doğru siyasetler etrafında olasılık dahilindedir. Kitleler, önceden belirlenmiş ilkeler etrafında harekete geçirilemez, o ilkeler kitlelerin hareketinden çıkarılmak durumundadır. O zaman o ilke kitleler için bir anlam ifade eder ve kitleler onu sahiplenir. Kitlelerin sahiplenmediği mücadele biçimlerin de ya da siyasal taktiklerde diretmek, kitlelerden yalıtılmanın kaçınılmazılığı olur.
 
Kitle, kendilerini tanımayanlarla ilişkiye girmez, giremez. Ve kitleler, kendilerine ait olduğu teorinin pratiğini kendi deneyimleriyle sınayıp, bunun kendi istemleriyle birleştiğini gördüklerinde onu sahiplenirler. 
 
Devrimci durumun olduğu dönemler ile devrimci durumun olmadığı dönemlerde uygulanan mücadele taktikleri arasında önemli ayrımlar vardır. Birinci durumda kitlelerin mücadele ruh hali yüksektir. Ama ikinci durumda ise oldukça geridir. Bu iki farklı durumu gözetmeden ve dikkate almadan belirlenecek taktik, ciddi yanlışlara ve kayıplara neden olur. Birinci durum, daha ileri mücadele biçimlerini öngörürken, ikinci durum daha geri mücadele biçimlerini zorunlu kılar.
Örneğin, parlamentoya katılma koşulları varken ona katılmamak ve ondan yararlanma yoluna gitmemek, kitlesel olarak daralmanın siyaseti olur. Genel grev koşulları yok iken genel grev önermek, işçilerden uzaklaşmak olur. Legal olanakları sonuna kadar kullanmamak, genişletmek için taktikler geliştirmemek yine kitlelerle olan bağların zayıflamasına neden olur. Ya da legal olanakların oldukça darldığı süreçte, illegal örgütlenme ve mücadele biçimlerine önem vermemek ve hala eski siyasal taktiklerden hareket etmek, daha baştan ağır kayıp vermenin zeminin hazırlanmış olunur. Vb. vb.
 
Kitleler ile bağ kurmanın binbir yolu vardır. KP’i her fırsatı, her olanağı, burjuvazinin her açığını kullanarak kitlelere ulaşmanın ve kitleselleşmenin, kitlesel bir parti olmanın taktiklerini uygulamak zorundadır. Kitleler ile bağ kurmanın yolunu aramayan ve buna uygun taktikler geliştirmeyen bir parti marjinelleşmenin girdabını aşamaz. Kitleler ile bağ kuramayan ve kitleselleşemeyen bir parti de kendini geliştiremez, yenileyemez ve ilerleyemez. Özellikle “yaşını başını” almış denebilecek partilerin hala belli bir fasit daire içinde dönüp dolaşmasını, teori-pratik ilişkisi içinde ele almak gerekir. Bunlar, genellikle de, kendi pratiklerinden öğrenmemeyi siyaset belliyenler sınıfına dahildir. Bu, aynı zamanda, kendi özne-nesne diyalektiğinin reddidir.
Toplumsal gerçekliklerden hareket etmeyen ve adeta cetvel ile çizilen düz siyaset, hayatın gerçeklerine çarpar. Bu tür mücadele taktikleri mücadele taktiği olmaktan çıkıp, bunu uygulayanların ayaklarına pranga olur. 
 
Pratik en iyi öğretmendir. Bir komünist partinin, bir kitle örgütünün ya da bir insanın kendi pratiği kendisi için en iyi öğretmendir. Söz konusu bu pratik, salt özgüllüğün ortaya çıkardığı bir olgu olmayıp aynı zamanda zamanda evrenselliği de içinde barındırır.
Kitlelerin ve kitle faaliyetlerinin öğrencisi olmayanlar, kitlelerin öğretmenleri olamaz. Kitleleri kazanmak isteyen ve kitleselleşmek isteyen, marksizmin bu evrensel ilkesinden hareket etmek durumundadır.27.07.2017

15 Temmuz 2017 Cumartesi

Küçük Burjuva “Sol”culuğun Açmazları





Küçük Burjuva “Sol”culuğun Açmazları


Yusuf KÖSE

Küçük burjuva “sol”culuğu birleştirici değil, dağıtıcı ve yıkıcıdır. Onun bu nitelikleri, sınıfsal karakterinden ileri gelir. Kapitalist sistem içinde, o her şeyini yitirmiştir. Burjuvaziye kin duyar ve kinini bazen anarşist bir şekilde ortaya koyarken, bu, bazen ise sınıf uzlaşmacılığı şeklinde ortaya çıkar. 
 
Kitlelerin ve paroleteryanın mücadelesine güvenmez. Bunlardan sıkça söz etmesine karşılık, izlediği “sol” taktikler onu kitlelerden uzaklaştırır. O uzun soluklu mücadele yerine, ani vuruşlarla burjuvazinin yıkılacağını öngörür. Sabırsızdır. Ancak, değişimler karşısında da bir o kadar duyarsızdır. Sınıf mücadelesi içinde onun için tek bir yol ve tek bir mücadele biçimi vardır.

O burjuvaziyi ve proletaryayı kaba bir şekilde görür. Bu iki sınıf arasındaki derin ekonomik ve siyasal çelişmeleri ve bundan kaynaklı mücadele biçimlerinin binbir türlü oluşunu göremez ve kabullenemez. Toplumsal yapının niteliği, içindeki iç çelişmeleri, kitlelerin ruh hali, ekonomik ve siyasal yapıları ve bunların düzeyi, onu fazla ilgilendirmez. Onun için toplum, ne ilerler ne de geriler.Her şey durağan ve aynı tempoda bir devamlılık gösterir. Burjuvaziye karşı savaşımda, bellediği taktiğin dışına çıkmayı sınıfsal karakterine uygun bulmaz. Bunu “geri” bir adım olarak görür. Çünkü, onun iktidar perspektifi yoktur. Varmış gibi yapar. Ancak, burjuva diktatörlüğünü yıkmak için, burjuva diktatörlüğü altında ezilen kitleleri, başta da işçi sınıfını görmezden gelir. Onda “vurduğu zaman kitleler gelir” anlayışı yaygın ve yerleşiktir. Kitleler ile öncüyü birbirine karıştırır. İzlediği taktikler kitlelere göre değil, öncüye göredir. Bu nedenlede kitleselleşemez. 
 
Bu bağlamda, küçük burjuvazinin mücadele diyalektiği, dogmatizm ve subjektivizm arasında gider gelir. Ya çok esner sınıf uzlaşmacılığına kadar işi vardırır ya da “dik durma” adı altında taktiklerde esnemeyi kabul etmeye yanaşmaz. Ama her halde de kitlelerden uzaklaşmanın teorisini yapar, pratiğini uygular.

Küçük burjuvazinin iktidar perspektifi olmadığı için, toplumsal yapının ekonomik ve siyasal durumunu tekleştirir. Onun için gelişmeler durmuştur. O, “somut koşulların somut tahlili”ni ne teorisine ne de pratiğine aktarır. Teoriyi somut olgulardan çıkarmaz. Teori bir kere ortaya konduktan sonra gerisinin geleceğine inanır ya da öyle görür. Pratiği başka tarafa, teorisi başka tarafa gider. Teori pratikte tökezlediği zaman, suçu teorinin sosyal olguları yansıtmadığına yormaz, karikatürize ederek söylersem, kendi “kötü kaderine” yorar. 
 
Aslında, küçük burjuva “sol”culuğun militan bir yanı da vardır. Ama, bunlar gerçekten “sol”dur. Küçük burjuvazinin ezik hırçınlığını burjuvaziye karşı vuruşuyla ortaya koyar. Bunun anarşist bir yanı vardır. Yiğittirler. Ancak, koşulları değiştirecek doğru taktiklere sahip olmadıkları için yanlış yere yumruk sallamış olurlar.

Fakat bazı küçük burjuva “sol”cuları ise, teoride “sol” pratikte ise tipik bir sağcı ve zımni uzlaşmacıdır. Bunlara “bohem ‘sol’cuları” demek daha doğru bir adlandırma olur. Teori dogmatik, pratik ise dogmatik teroinin sağ versiyonu haline dönüşmüştür. Bu anlamda bohemik bir özellik arzeder. Yani, küçük burjuva hayaller dünyasında dünyayı fethederler. Ama gerçek pratikte ise “sol” teorik belirlemelerden eser yoktur.

Bohem “sol”culuğu, burjuvaziye karşı teoride yiğit gibi gözükmesine karşın, militan değillerdir. Militanlığı ve yiğitliği, kendisi gibi ezilenlere karşı göstermekte daha cömerttirler.

Örneğin, bunlardan biri bir yazısında, “Veli Saçılık gibi olunmalı” der. Yani, Veli Saçılık ve onun gibi direnenlere hayranlık duyar. Ama, bu anlayışta olanlar, her gün polisin baskı yaptığı, muhabir ve yazarlarını tutukladığı, mahkeme kapılarında süründürdüğü sosyalist bir gazetenin bürolarını basmaktan da kendini alamaz. Madem, düşmana bu kadar kininiz var, o zaman, düşman baskısı altındaki sosyalist bir gazeteyi tehdit etme yerine, bu tehditçiler Veli Saçılık’ın yanına gidip ve orada direnelerle dayanışma gösterse daha devrimci bir eylem olmaz mı? Çünkü, sizin baskı ve tehdit ettiğiniz gazeteye göz açtırmayan bir develt var. Bu nedenle, sizlerin baskın ve tehditlerle “ele geçirme” eylemine ihtiyaç yok. O görevi devlet çok iyi yapıyor. Burada ilginç olan, polisin bu olaylara kesinlikle müdahale etmediği. Erdoğan’ın “Yeni TC”sinin “demokrat” bir polis teşkilatı varmış!

Dogmatik bohem “sol”cularımızın bu tavırlarının nereye vardığını düşünmeleri gerekir. 
 
***

Benim, CHP’nin “adalet” yürüyüşünu değerlendirdiğim yazımı eleştiren sevgili arkadaşımız, 1920-30’ların Alman Sosyal demokrat Partisi(SPD)’nin bugünkünden farklı olduğunu söylüyor. Herhalde 1923 Weimer Cumhuriyeti’ni “ilerici” görüyor olmalı. Yani, tekelci burjuvazinin partisi değil de, reformist bir parti mi acaba?

O dönemin KPD (Almanya Komünist Partisi)’nin, SPD’i değerlendirmesi, sermayenin partisi şeklindedir. 1935 yılında Komminterin (VII. Kongre) değerlendirmesi yine aynı şekildedir. Bunlar, Dimitrov’un Faşizme Karşı Birleşik Cephe kitabında bulunabilir. SPD, sermayenin partisi olmasına karşın, faşizme karşı birleşik cephe içinde yer alması önerilir. KPD, 1932 yılına kadar SPD’i, “sosyal-faşist” olarak değerlendiriyordu. 1929 yılında, SPD hükümeti, Berlin’de 33 komünist işçiyi gösteri sırasında katletmesinden sonra, KDP, “sosyal-faşist” değerlendirmesini yaptı. 1932 yılı Mayıs ayında Ernst Thälmann, bu politikalarının yanlış olduğunu söyler ve KDP’nin aynı yanlışını Komintern 7. Kongresi’de eleştirir.

Konumuz bu olmadığı için geçiyorum. Buradan CHP’ye geliyorum.

CHP, Türk egemen sınıflarının bir kesiminin partisidir. Yani, sermayenin partisidir. Devletin temel partilerinden biridir. Bir başka söylemle burjuva partisidir. Ancak faşist bir parti değildir. İktidara geldiğinde faşizmi uygulayabilir ya da faşist bir nitelik kazanabilir. O zaman bu partinin değerlendirilmesi farklı olur. CHP’nin 1950 öncesi faşist bir partiydi. O dönemde de komprador burjuvazi ve toprak ağalarının faşist partisi olmasına karşın, günümüzde burjuvazinin sosyal demokrat partisidir. Yani, egemen sınıfların sadece sermaye kesiminin partisidir. Esas olarak sosyal demokrat özelliğini 1973 sonrası aldığı söylenebilir. CHP’nin bu hale gelmesinin ülkedeki kapitalizmin gelişmişlik oranıyla doğrudan ilgisi vardır. Aynı zamanda uluslararası ve Türkiye’deki 1968 olayları ve peşinden gelen 15-16 Haziran İşçi Hareketi ve diğer devrimci demokratik gelişmeler, burjuvaziyi daha ileri adım atmaya, yani bujuva demokrasisine zorlamıştır. “Ortanın solu” politikası, o dönemdeki işçi hareketlerinin gelişmesiyle doğrudan bağlantısı vardır. Burjuvazi, kitleleri kontrol altında tutabilmek için taktiklerini değiştirebilir.

CHP, toprak ağaların partisi değildir. Günümüzde feodal bir toprak ağası kalmadığı gibi, bunların devlet iktidarına ortaklığı da söz konusu değildir. Ekonomik olarak olmayanların iktidarda siyasal olarak yer alamaları da olası değildir. (Benim en son tanıdığım feodal toprak ağası, “Züğürt Ağa” idi. O, feodal toprak ağalarının “Son Mohikan”ıydı. Varsa ülkemizde feodal toprak ağası, isimini veririseniz beni ve okuyucular aydınlatmış olursunuz.)1

Burjuva diktatörlüğü altında iki rejim uygulanır. Biri burjuva demokrasisi, diğeri faşizm. Bugün ülkemizde AKP eliyle faşist bir rejim hüküm sürmektedir. Türkiye’de faşizm sürekli değildir. “Sürekli” görmek, var olan gelişmeleri tek düze ele alarak, proletarya partisinin uygulayacağı taktikleri somut koşulardan çıkarmamaktır. Mücadele taktiklerini belirleyen somut olgulardır, öznel niyetler değildir. Burjuvazi de, diktatörlüğünün bekası için, yerine göre daha saldırgan olurken yerine göre ise daha “yumuşak” baskılarla proletaryanın mücadelesini geriletmeye çalışır.

Ezbere tanımlama yapmanın devrimci mücadeleye hiç mi hiç yararı yoktur. Özellikle ekonomik verilerden kaynaklı tanımlamalar somut olmalıdır.

Engels’in, çok sevdiğim bir sözünü buraya almak durumundayım.

İlkeler, araştırmanın çıkış noktası değil, sonucudur; doğaya ve insanların tarihine uygulanmazlar, bunlardan soyutlanırlar; doğa ve insan dünyası ilkelere uymaz, ilkeler ancak doğa ve insan tarihine uydukları ölçüde doğrudur. Sorunun tek materyalist anlayışı budur.

Bu kadar analşılır ve net. Kafamızdaki öznellikleri somut koşullara uyarlayamayız. Teoriyi somut olgulardan çıkarmak, doğru mücadele taktiklerinin ortaya çıkması için önemlidir. Öznelci ya da dogmatik düşüncelerden hareketle uygulanacak mücadele taktikleri proletaryanın sınıf mücadelesine zarar verir. Bunu uygulayan örgüt ya da partiyi kitlelerden uzaklaştırır. Bu konuda çok uzaklara gitmeye gerek var mı?

Egemen sınıflar aynı sınıfın temsilcileridir. Ama, bazen aralarında farklar olabilir. Bu egemen sınıfların içinde bulunduğu ekonomik ve siyasal kriziyle doğrudan ilişkilidir. Kendi aralarında çıkar çelişmeleri ve çatışmaları vardır. Bu çelişmeler bazen silahla (darbelerle) çözülür.

Sosyal medyada, “CHP kemalizmin temsilcisi, nasıl faşist olmaz” diye sert çıkışlar da olmuyor değil. Evet, dün faşist idi bugün değil. Ama o hala kemalizmin temsilcisi. Ancak, 1925-45 arası kemalizm ile sonraki süreçler aynı değildir. Kemalizm denen şey, bir burjuva cumhuriyetidir. Cumhuriyetin başında kapitalistlerin yanında feodal toprak ağaları varken bugün sonuncusu yoktur. Çok şeyler gelişmiş ve değişmiştir. Bu, belirttiğim tarih içinde kemalizmin niteliğini değiştirmez. O özgülün uygulamaları ile günümüz uygulamaları her yönüyle aynılaştırılamaz. Süren bir burjuva diktatörlüğü vardır. Burjuvazi, içerdeki işçi ve emekçilerin mücadelesinin boyutuna göre kendini konumlandırır. Demokratik hak ve özgürlüklerin alt ve üst sınırını ise işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesi belirler. 1927-46 arası arası ile günümüz AKP iktidarının ortak yanları çok. Faşist tek parti diktatörlüğü vb. gibi...
 
Bütün burjuva partileri kendi sınıf çıkarlarını savunurlar. Burjuva devletini korumak için, devletin tüm baskı mekanizmasını harekete geçirirler. Yerine göre katlimalar, yerine göre ağır baskı koşullarını yaratırlar. Yerine göre ise demokratik hak ve özgürlükler üzerindeki baskıları gevşetirler. Ülkemizde bu durumlar yaşanmıştır. Olmadı demek, 1923’ten bu yana aynı demek olur ki, bu verili tarihsel gerçeklerle uyuşmaz. Örneğin, 1961-1971 12 Mart ve 1974-1980 12 Eylül’e kadar süreler burjuva demokrasisinin olduğu süreçlerdir. Buradaki burjuva demokrasisinin demokratik genişliği ile Avrupa ülkelerinde uygulananlar birebir aynı değildi. Bunun en temel etkenlerden biri, burjuvazinin zayıflığı ve bu süreçte işçi hareketindeki gelişme ve Kürt ulusal sorunun varlığıdır.

CHP’nin Kürt düşmanı bir parti olması, şovenist ve ırkçılığa varan (Kürt ve diğer azınlık uluslar karşısında) uygulama ve görüşleri savunması, onun faşist olduğunu değil, bir burjuva partisi olduğunu ortaya koyar. Ayrıca burjuva partilerinin faşizmle uzlaşmadığını ya da uzlaşmayacağını söylemek gerçeği yansıtmaz. Onlar faşizmle uzalaşabilir. Bunun örnekleri çoktur. Almanya’da SPD ilk başlarda komünistlere karşı Hitler’le uzlaşmıştır. CHP’nin AKP ile uzlaştığı gibi. CHP, AKP’nin bir çok politikasını desteklemiştir. Başta da Kürtlerin ezilmesi konusunda. Bu konuda “milli mutabakat” sağlamışlardır. Ayrıca, AKP’nin bu kadar güçlenmesinde CHP’nin payı büyüktür. Bugün istediği “adalet”in hemen hemen hepsini bir tepsi içnde AKP’ye sunan CHP’dir. CHP’nin böyle yapması, onun sınıfsal karakterinden kaynaklıdır. Bu tür partilerin en büyük korkuları kitlelerin kontrolsüz sokaklara çıkması, demokratik hak ve özgürlükleri istemesidir. GEZİ’ye karşı CHP’nin parti olarak tavrı nettir. Direnişi daha baştan durdurmak istedi, ancak kitleler onu dinlemedi. Bunların en büyük korkuları ise işçi sınıfı önderliğindeki sosyalist bir devrimdir.

Faşist olmayan burjuva partileri ile faşist partiler arasında fark vardır. İkisini aynı kefeye koymak yanlış mücadale taktiklerine neden olur. Örneğin, İngiliz burjuvazisinin Kuzey İrlanda’daki uygulamalarını gözden geçirin? Ülke dışı uygulamalarını ise buraya almaya gerek yoktur. Ya da adı “sosyalist” olan Fransız sosyalist partisinin uygulamaları? Afrika’daki uygulamaları... Burjuva demokrasisini şu veya bu şekilde uygulayan ve savunan partiler faşist değildir. Burjuva demokrasisini rafa kaldırp en ağır baskı koşullarını getiren, sendikaları ve işçilerin her türlü örgütlenmelerini yasaklayan ve bu tür uygulamaları savunan partiler faşistir.

Bazıları, faşist olmayan (bugün Almanya’daki Angela Merkel’in partisi CDU’ya ya da kardeş partileri CSU’ya faşist diyen yok) partilerin burjuva partisi olamayacağı düşüncesinde olmalı ki, bir burjuva partisine “faşist” demeyince, o partiye “ilerici” olarak nitelindirildiğini sanmaktadırlar. 7-8 Temmuz’da G20 toplantısının yapıldığı Hamburg’un eyalet başbakanı (“en demokrat”lardan olduğu söylenir) SPD’lidir. Göstericilere uygulanan vahşeti ise bütün dünya seyretti. İşte, burjuva demokrasisinin gerçek yüzü budur!

Örneğin, zaman zaman, Almanya’da SPD ve CDU ile Hitler faşizmini ya da neo-nazi eylemlerini aynı miting içinde yer alarak lanetliyebiliyoruz. 1 Mayıs yürüyüşlerinde, emperyalist sermayenin köklü partilerinden SPD ile aynı kortejde yürüyebiliyoruz. Keskin “sol”cularımızda bu durma hiç itiraz etmiyorlar. Onlarla birlikte bu tür eylemlikler içinde olmayı çok istediğimizden değil, kitleler bunların gerçek yüzünü göremedikleri içindir.

1978 öncesi CHP’nin (Ecevit’in mitingleri) mitinglerine katıldığımızı hatırlıyorum. Kendi pankartlarımızla katılıyorduk. Hatta CHP’nin bazı ilçe bürolarında çalışma yapıyorduk. Örneğin İstanbul-Kadıköy’de. Ayrıca, o zaman içinde yer aldığım Parti, CHP ve Ecevit’i “faşist” olarak niteliyordu. Buna rağmen “faşist” bir lider önderliğindeki “faşist” bir partinin mitingine katılım sağlayıp kendi sloganlarımızı haykırıyorduk. Bu pratik, savunulan teoriyle çelişmiyor mu? Ama, aynı bizler, AP-Demirel mitinglerine katılmıyorduk ya da katılamıyorduk. AP’nin hiç bir il, ilçe hatta kasaba bürosunda çalıştığımızı (diğer devrimcilerinde) duymadım. 
 
Burası da düşünülmelidir: İlerici, demokrat gördüğümüz bir çok insan CHP içinde yer alıyor. Direkt yönetiminde yer alamasalarda milletvekili olarak ya da il ilçe yöneticileri olarak yer alıyorlar. Bunların bir çoğu da devrimci saflardan gitmiş arkadaşlarımız ya da hala selamlaştığımız insanlar. Faşist bir parti içinde bunlar var mı? Örneğin, AKP ve MHP, içinde “demokrat”, “ilerici” diyebileceğimiz milletvekili var mı? Ya da VP içinde? Yok. Bu, basit gibi gözükebilir, ancak bir göstergedir. Faşist bir parti içinde demokrat bir kişinin “demokrat” niteliğini koruması söz konusu olamaz. Demokrat, ilerici (genel anlamda reformist) olanların bir burjuva partisi içinde yer alması bir sınıf uzlaşmacılığıdır. Bu onların sınıfsal doğasına ters değildir. Ancak bir komünist bir burjuva partisinin içinde yer alamaz. Aldığı andan itibaren onun komünistliğinden harhangi bir eser kalmamıştır. O, saf değiştirmiştir. Yine CHP’ye oy veren kitlelerin küçümsenmeyecek bir bölümü devrimci ve demokratlara yakın duran kesimdir. Bu verili durumda bir gösterge olmalıdır. Ancak diğer partilerin (AKP, MHP vb.) tabanı devrimci ve demokratlara hiç de yakın değildir. Hatta bu kesimler CHP gibi bir burjuva partisine “komünist” diyen kesimlerdir.

Sınıf mücadelesi ilerlediğinde ve bu gelişme bir devrim sürecine girdiğinde, eğer iktidarda CHP ya da herhangi bir sosyal demokrat parti olduğunda, devletin tüm gücüyle işçilerin üzerine yürüyecek ve devrimi bastırmak için hiç bir vahşi uygulamadan çekinmeyecektir. 1918-20 arası Almanya buna örnektir. İşte burjuva partileri bu denli katliamcı ve vahşidir. Burjuva diktatörlüğünün en has savunucularıdır. Almanya ve Fransa’da en büyük sendikalar (sosyal demokrat nitelikli) söz konusu bu sosyal demokrat partilerin yanında yer alıyorlar.

Kapitalist ülkelerde faşizme karşı birleşik cephe’de, faşist olmayan ve faşizme çeşitli nedenlerle karşı çıkan partiler ile komünistler geçici ittifak kurabilirler. Bu ne sınıf uzlaşmacılığıdır ne de bir burjuva partisinin kuyruğuna takılmaktır. Bu konuda Avrupalı komünistlerin tarihsel deneyimleri vardır ve örneğin Almanya Komünist partisi KPD, başlarda sekter bir politika izlemiştir. Sonraları bu hatalarını düzeltmelerine karşın, Hitler çoktan “Üsküdarı” geçmişti. Ve o süreçte Fransız Komünist Partisi’nin sosyal demokratlarla ittifakı vardır, vs. 
 
***

Sağcılığa dalış” olarak nitelendirilen görüşlerimden biri de, 16 Nisan Referandumu’na “HAYRI” demekmiş. Aslında 16 Nisan Referandumu’na karşı, kendine en asgarisinden demokrat diyen dahil olmak üzere bir komünistin alacağı tavır, HAYIR’dan başka bir şey olamazdı. Çünkü faşizm çok güçlü bir şekilde kendine karşı olanların üzerine kar topu gibi yukarıdan aşağıya iniyor. Ve bu kartopunun altında kalmaktan kurtulmanın yolu yok. Ya bunu durduracağız ya da altında ezilip öleceğiz. Kartopu, işçilerin, emekçilerin, kadınların, Kürtlerin, Alevilerin, diğer azınlıkların, komünistlerin, devrimcilerin, demokratların, CHP gibi sosyal demokrat partilerin üzerine üzerine geliyor. Kısacası tüm muhalif kesimlerinin üzerine bütün olanca gücüyle geliyor. 
 
Burada yapılması gereken bu kartopuna karşı çıkan herkesin gücünü birleştirip, zararı ve ölü sayısını en aza indirmektir. Bu hareketi yapmak için siyaset bilmeye ya da siyasetçi olamaya da gerek yok. Yapılacak bundan başka bir şey yoktur. Ama buna karşın, kartopunun altında ilk önce ezileceğini bilmene rağmen, diğer insanlar gibi omuz vermeyip, “BOYKOT ediyorum” diyerek kenara çekilip ölümü beklemek, “sol” çocukluğun ötesinde başka bir şeydir! Bu olması gerken bir taktik değil, düpe düz, faşizme, “gel beni ez!” demektir. Bu tavır sadece senin ezilmenle kalsa iyi. Senin omuz vermemenin yüzünden daha bir çok muhalif insan yok olup gidecektir. Küçük burjuva dogmatik bohem “sol”culuğun bu basit mücadele taktiğini düşünebilmesi ne yazık ki çok zor. Boykot taktiği, faşist diktatörün “atı alıp Üskidar’ı” geçmesine hizmet etmiştir. Kitleleri faşizmle başbaşa bırakmıştır.
 
Burjuva Partileri Demokrasinin Teminatı mıdır?

Burjuva partilerinin hiç biri ne burjuva anlamda demokrasinin ne de demokratik hak ve özgürlüklerin teminatı değildir. Demokratik hak ve özgürlüklerin teminatı işçi sınıfıdır. İşçi sınıfının mücadelesiyle elde edilebilir. Burjuvazi, eğer demokratik hak ve özgürlükler üzerinde baskı uygulamıyorsa, bu yine işçi ve emekçilerin güçlü mücadeleleri sayesindedir. İşçi sınıfı tarafından kazanılşmış hiç bir hak, burjuvazinin lütfu değildir. Tersine burjuvaziye karşı dişe diş verilen bir mücadeleler sonucu kazanılmıştır. Bu hakların korunması ve daha ileri taşınması yine işçi sınıfının mücadelesiyle olabilir. İşçi hareketinin gerilediği yerde ise kazanılmış demokratik hak ve özgürlükler üzerinde baskı artar ve burjuvazi adım adım bunları geri almaya çalışır. Özellikle burjuvazinin ekonomik kriz dönemlerinde hak gaspları daha fazla olur. Bütün dünyada 2008 krizinden sonra olduğu gibi.

Bu bağlamda CHP gibi partilerr de burjuva demokrasisi sınırları içindeki “adalet”in bile teminatı değillerdir. Sorun, egemen sınıflar arsındaki çelişmeden yaralanmak ve kitle hareketleri ile demokratik hak ve özgürlükleri genişletmek ve var olan baskıcı (faşist) iktidarı gerileterek demokratik hak ve özgürlükler ortamını genişletmektir.

Adalet”, güçlü bir kitle hareketi yaratılmadan sağlanamaz. Faşist rejime karşı işçi hareketi geliştirilmeden, faşizmin geriletilmesi ve demokratik hakların kazanılmasının olanağı yoktur. Çünkü, faşizm öncelikle işçileri vurur. İşçi haklarını kısıtlar ve hatta yok eder. Bugün Erdoğan yönetimindeki Türkiye'de olduğu gibi. En büyük düşmanı işçi sınıfı olan burjuvazi için, bundan doğal bir hareket tarzı olamaz. 
 
İşçi hareketi reforumcu haklarla da yetinemez. Ancak faşizm koşullarında öncelikle bu hakların kazanılması ve faşizmin yıkılması için faşizme karşı çıkan devrimci-demokrat-komünist güçlerin birliğini sağlamalıdır. Daha sonra ise burjuva partilerin kendi aralarındaki çelişkiden yaralanarak faşizme karşı çıkan burjuva kanadı zorlamalı ve egemenler arasındaki çelişmeleri derinleştirmelidir. Faşizme karşı cephe oldukça genişletilmelidir. Kendine komünist diyenlerin izleyeceği taktik bu olmalıdır. Ne yazık ki, devrimci güçler içinde ciddi bir parçalanmışlık ve işçi sınıfı içinden yalıtılmışlık, faşizme karşı güçlü bir mücadelenin örgütlenmesini zorlaştıran etmenler olarak öne çıkmaktadır. 
 
Faşizme karşı birleşik cephe örgütlemek ya da güçlü demokratik birlikler örgütlemek ve oluşturmak, aynı zamanda kapitalizme karşı ve sosyalizm için bir mücadeledir. Faşizmi bir adım geriletmenin sosyalizm için olduğunu kavramayanların işçi sınıfının gerçek davasıyla ilgileri olduğunu düşünmek yanılgıdır. 14.07.2017




1 Bu konuda size, Abdullah Aysu’nun yazısı yardımcı olabilir. https://tr.boell.org/tr/2015/06/23/turkiyenin-toprakla-imtihanı-bir-mülksüzleştirme-tarihi

3 Temmuz 2017 Pazartesi

“Adalet Yürüyüşü” Üzerine






Adalet Yürüyüşü” Üzerine



Yusuf KÖSE



“ “Sol” komünistler, biz bolşevikleri pek övüyorlar. Ara sıra insanın onlara söylemesi gerekiyor; bizi biraz az övün de, bolşevik taktiğini daha çok inceleyin, o taktiği daha çok benimseyin!” Lenin




Lenin’in Avrupalı “sol” komünistlere söylediği sözle başlamamızın nedeni, ülkemizde de bu tür “sol”ların oldukça fazla olmasından kaynaklanıyor. Her ne kadar kitleler içinde fazla olmasalarda, “sol” taktiklerle kitlelerden uzaklaşmış olsalarda, gelişmlere uzaktan bakıp, ama “keskin sol” söylemlerle “bize ne”ci tavır takınmaktan ve marksizmi kimseye kaptırmamakta da oldukça kararlılar.
#
Devlet partilerinden CHP’nin iki haftayı aşan bir “uzun” adalet yürüyüşü sürüyor. Bu konuda birçok “sol” akım buna yanıt verdi. Kimi katılıyor, kimleri ise “CHP’nin kuyruğuna takılmak” olur diye, uzaktan seyrediyor. 
 
CHP’nin ne menem bir parti olduğunu tartışmaya bile gerek yok. Bir burjuva partisidir. Erdoğan’a karşı “adalet yürüyüşü”nü başlatmasının bir nedeni de kendisidir. Çünkü, AKP’yi iktidarda tutan, faşist rejmin ülkede güçlenmesine ve çöreklenmesine destek olanlarin başında bu parti vardır. Başka nedenlerin yanında esas neden, Kürt düşmanı olmasındandır. Kürt Ulusal Hareketi’ne karşı “milli uzlaşma” sağlamışlardır. Milli uzlaşma, ülkede burjuva demokrasinin çok az bir şekilde var olan kırıntılarını da ortadan kaldırmış, bütün halk kesimlerine karşı tam bir faşist diktatörlüğe dönüştürülmüştür. 
 
CHP, artık kendisinin de tehlikede olduğunu anlayabilmiştir. Çünkü, ortadan adı olup kendisi olmayan bir parlamento var. Yasama ve yargının hiç bir işlevi kalmadı. Bütün yetkiler Erdoğan’ın elinde. O da sermayenin çıkarına ve kendi keyfine göre yönetmektedir.

16 Nisan hileli referandum akşamı, muhalif kesimler için bir fırsat vardı. Bu fırsatın önünü tıkayan CHP’nin kendisi oldu. Kitlelerin sokaklara dökülmesinin önüne geçti.

Ancak, gelinen aşamda, CHP, varlık-yoklukla karşı karşıya kaldığı için ve kendi tabanın zorlamasıyla en pasif eylemi seçti. Ankara’dan istanbul’a kadar yürüyerek, iktidarı uzlaşmaya zorlamaya çalışmaktadır.

CHP’nin bir burjuva partisi olarak niteliği, bugüne kadar ne yaptığı ve ne yapabileceği komünistlerce çok açıktır. Ancak, ortada bir gerçek var, ülkde burjuva anlamda da bir adalet yoktur. Politik özgürlükler bütünüyle gasp edilmiştir. Kürtler üzerinde muazzam bir baskı ve terör vardır. Kitlesel Kürt katliamlarının yanında, birçok Kürt yerleşim yerlerinin demografik yapısı da değiştirilmek istenmektedir. Kürtlerin siyaset yapması adeta yasaklanmıştır.

Ülkede, burjuva hukukunun en kaba yanları dahi kalmamıştır. Bütün muhalif kesimlere karşı, liberal aydınlardan, devrimci, demokrat ve barış isteyen kim varsa ya hapise atılmakta ya da sorgusuz sualsiz işten atılıp açlığa mahkum edilmektedir. Kitlelerin yaşam hakkı elinden alınarak zorla biat etmeye zorlanmaktadır. Etnik ve dinsel kutuplaştırıcılığın yanı sıra, cinsiyetçi baskı ve tehditler adeta yaşamın bir parçası haline getirilmiştir ve toplum hızla islamlaştırılıyor.

İşçi grevleri yasaklandığı gibi, çok uzun yıllardır mücadele edilerek kazanılmış haklar birer bire işçilerin elinden alınmaktadır. Artık işçiler hafta sonu tatili de yapamayacaktır. Her şey patronların insafına bırakılmıştır.

Kısacası, işçi sınıfı ve emekçiler açısından ortada oldukça ciddi bir durum vardır. İktidarı ele geçiren güçlerin normal seçimlerle gitme gibi bir niyetleri olmadığı gibi, artık seçimler yapılırsa da göstermelik olacaktır ve iktidardaki faşist klik seçimleri “kazanacak” ve “atı alan Üsküdar’ı geçti” nakaratını tekrarlayacaktır.

Haydut Erdoğan diktatörlüğü, iktidarı bırakmamak ve muhalifleri ezmek için özel ordular kurmaktadır. Paramiliter güçleri uzun zamandır var ve bunu daha da geliştirmeye ve yaygınlaştırmaya çalışmaktadır. Zaten ordu ve polisi bu görevi yapmasına karşılık, bunların dışında özel silahlı kuvvetler oluşturmuş durumdadır. Bölgedeki durum ve emperyalistler arası çelişmelerde Haydut bir devlet ve haydut bir yönetimin koşullarını iyice olgunlaştırmıştır.

Önümüzdeki sürecin daha kanlı geçeceği çoktandır söylenip yazılmasına karşın, buna karşı, en asgari demokratik talepler etrafında birleşik devrimci-demokrat hareket yaratılamamıştır. Özellikle de ilerici, demokrat ve devrimci kesimler, hala kendilerini normal bir burjuva demokrasisi altında yaşıyorlarmış gibi davranmaları ve düşünmeleri, içinde bulundukları durumu doğru okuyamamalarından kaynaklanıyor olmalıdır. 
 
Kitlelerden uzaklaşmış ve marjinalleşmiş güçlerin böyle davranmaları normal karşılanabilir, ama, devrim derdi, kitleleri kazanma derdi ve en azından faşizmi geriletme derdi olanların, sorunlara kayıtsız kalmaları ya da hiç bir şey olmuyormuş gibi yapmaları bağışlanamaz.

Bugüne kadar faşizme karşı geniş bir birlik oluşturulamamıştır. Bu birlik kendiliğinden oluşamaz. Bunun gerçekleşmesi için, öncelikle demokrat, devrimci ve komünistlerin (Kürt Ulusal Hareketi de dahil)faşizme karşı birleşik cephe oluşturmaları elzemdir.

Faşizm iktidardayken, kitleleri örgütlemenin, devrimci mücadeleyi ilerletmenin zor olduğunu, burjuva demokrasisinin ise devrimci komünistler için daha olumlu koşullar yarattığının farkında olmayanların, şu andaki duruma kayıtsız kalmaları ve muhalefetteki bir burjuva partisinin “adalet” yürüyüşüne bu kadar uzak durmalarının nedeni de budur. Küçük burjuva “sol”culuğu.

CHP’nin “adalet” yürüyüşüne katılma sorunu bir ilke sorunu değil, taktik bir sorundur. Adalet’i isteyen, ülkede faşizm olduğunu söyleyen ve sıranın CHP’ye geleceğini de dillendiren devrimcilerdi. Çünkü faşizmi en iyi tanıyan devrimci ve komünistlerdir. Özellikle tabandan gelen faşizmi Mussolini İtalya’sından, Hitler Almanya’sından ve daha nicelerini yaşayarak öğrenmişlerdir. 
 
Burjuva partileriyle ittifak yapılmaz diye bir şey yok. Koşullara göre komünistler, faşizme karşı burjuva partileriyle, geçici uzlaşma ve ittifaklar yapabilir. KPD (Almanya Komünist Partisi), Hitler faşizmine karşı SPD’ye (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) ittifak önermiştir.1 1932’nin Mayıs ayından itibaren daha fazla tekrarlanmasına karşın, burjuva partisi SPD, komünistlerin cephe politikasına sıcak bakmamıştır. Ne yazık ki, SPD’de Hitlerin faşist tırpanından kendini kurtaramamıştır. Türkiye’de CHP’nin yaptığı gibi bütün dünyada sosyal demokrasi faşizmin koltuk değnekliğini yapmış, onu iktidara taşımıştır.

SPD, 1918-1920 arası Almanya’da devrimi önleyen, Karl Liebknecht ve Rosa Lüksemburg başta olmak üzere 20 bin işiçi ve komünisti katleden bir partidir. Amaç bu partileri kazanmak değil, bu partilerin etkisi altındaki kitleyi kazanmak ve onları direnişe sürükleyebilmektir. Ayrıca, faşizme karşı, burjuva egemen sınıflar arasındaki çelişmeden yaralanmak ve bir kanadını faşist iktidara karşı çıkmasını sağlamak, işçi ve emekçilerin yararınadır. 
 
Bugün CHP ile iktidardaki AKP kliği arasındaki çelişmeden yaralanarak, CHP’yi faşist diktatörlüğün baskı politikalarına karşı çıkmasını sağlamak ya da en azından burjuva demokrasinin ilkelerini uygulatmaya çalışmak, CHP’nin kuyruğuna takılmak ya da sınıf işbirliği değil, devrimci bir taktiktir. İktidarın dışında kalmış burjuvaziyi zorlamamak ya da bunu sınıf işbirlikçiliği olarak görmek, ülkede ne olduğundan haberi olmayandır.

a) her bir ülkede, bu ülkelerin işçi hareketleri için Komintern’in yön gösterici talimatları hazırlanırken, ulusal özelliklerin ve ulusal özgüllüklerin mutlaka dikkate alınması ilkesi;
b) proletarya kitlesel bir müttefik –bu müttefik geçici, yalpalayan, emniyetsiz ve güvenilmez de olsa- sağlamak için her ülkenin Komünist Partisi tarafından en küçük imkandan bile mutlaka yaralanma ilkesi;

c) milyonlarca kitlenin politik eğitimi için tek başına propaganda ve ajitasyonun yetmeyeceği, bunun için kitlelerin bizzat kendi politik deneyimlerinin gerekli olduğu doğrusunun mutlaka dikkate alınması ilkesi.

Leninizmin bu taktik ilkelerinin dikkate alınmasının vazgeçilmez önkoşul olduğunu düşünüyorum.”2

Stalin, 1927 yılında, “Savaş Tehlikesi Üzerine” makalesinin “Çin Üzerine” bölümünde, bu genel taktik belirlemeleri yapıyor. O dönemde, Çin’de KP’nin Çin burjuvazisiyle ittifak yapmasına karşı anlayışlar vardı. Bunun başını da Troçki ve yandaşları çekiyordu. Tarih, Stalin ve ÇKP’yi doğrulamıştır.

Ustalardan bu konuda yığınca alıntı yapılabilir. Hatta, Lenin’in taktikleri ve uzlaşmaları incelendiğinde, günümüz “sol”cuları Lenin’i “sağcılıkla” suçlayabilirlerde. Nitekim Lenin, “Sol” Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı adlı kitabında bunları anlatır ve “Hiç Uzlaşma Olmayacak Mı? Diye sorar ve yanıtlar. Bu kısa makalede bunlara yer vermenin yeri olmadığı için geçiyorum

CHP’nin istediğini “adaleti” bizde istiyoruz. Bugün burjuva demokrasisinin “adaletine” gereksinimiz var. Tercihimiz, faşizme karşı burjuva demokrasisi sınırları içindeki “adalet” olur. Ancak, biz komünistler burjuva adaletiyle sınırlı kalmıyoruz. Biz sosyalizmi kurmak istiyoruz. Ne var ki, buraya varana kadar çok işler başarmamız gerekiyor. Kitleleri kazanmamız gerekiyor. Kitlelerin olduğu yerlerden uzaklaştığımızda ve onları burjuvazinin çeşitli kanatlarıyla baş başa bıraktığımızda, kitleleri kazanma şansımız olamaz.

CHP ile şu anda bir ittifak söz konusu olamaz. Zaten CHP de böyle bir şeye yanaşmaz. Özellikle Kürtlerin ve komünistlerin içinde yer aldığı bir bloğun yanına dahi yanaşmaz. Ancak, komünist ve devrimciler CHP’yi daha ileri noktalara zorlamalı ve egemen sınıflar arasında var olan çelişmeleri keskinleştirerek, işçi ve emekçiler lehine yaralanmasını bilebilmelidir.

Bugün CHP’nin yürüyüşüne katılan kitlenin azımsanmayacak bir kısmı demokrat ve Kürt sorunun demokratik bir şekilde çözülmesini isteyenlerden oluşmaktadır. Ne var ki, CHP yönetimi karşı devrimci ve ırkçı. Buna rağmen kitle baskısıyla bu yürüyüş gerçekleşmektedir.
CHP, devrimci ve komünistlerin bu yürüyüşe kendi flamalarıyla katılmalarına karşı çıkacaktır. Buna rağmen zorlanmalıdır. Özellikle Kocaeli ve İstanbul’a kadar gelmesine izin verirlerse, burada daha yoğun bir kitle katılımı olacaktır. Yürüyüşün kitleselleştiği bölgelerde katılım sağlanıp, kitlelere yönelik adalet ve özgürlük propagandası daha ileri noktalara taşınabilir.

Bu bu özgül durumdan yararlanılarak bütün illerde benzer yürüyüşler düzenlenebilir. Devrimciler ve komünistler etkin oldukları yerlerde yürüyüşü daha ileri noktalara çekebilecekleri gibi, atılan sloganlarla kitlelerin daha ileri taleplere sahip çıkmaları sağlanabilir. Bu sloganlar, ADALET, BARIŞ, ÖZGÜRLÜK olmalıdır. Faşizme karşı kitleler örgütlenirken, faşizmle uzlaşan CHP yönetiminin gerici yüzü teşhir edilebilir. Ancak, uzaktan seyrederek ne kitleler kazanılabilir, ne de karşı devrimci burjuvazinin gerçek yüzü ortaya çıkarılabilir.

Şu anda CHP önderliğinde yürüyen her kesimden kitlelerin önemli bir kesimi faşizme karşı adalet istemektedir. Bu bir ileri harekettir. Ve kitlenin adalet talebi demokratik içeriklidir. Bu isteme karşı çıkılamayacağı gibi, sessiz ve duyarsız da kalınamaz. Ancak, CHP’nin kitleler için gerçek adaleti, barışı ve özgürlüğü savunmadığı da teşhir edilmelidir.

Bir çok devrimci akım, “CHP’nin kuyruğuna takılmak” ya da kitleleri CHP’nin “kuyruğuna takmak” endişesiyle uzak duruyor. Oysa, devrimden çıkarı olan kitlelerin çok büyük bir kesimi zaten AKP, MHP ve CHP gibi egemen sınıf partilerin peşinde. Biz, bu kitleleri kazanmakla yükümlüyüz. Komünistler, kendi kitlelerini gerici bir burjuva partisinin peşine takmıyor, gericilerin peşinde giden kitleleri kazanmaya çalışmalıdır. Devrimci ve komünistler, böyle bir yürüyüşü gerçekleştirebilecek güçleri olsaydı bunu çoktan yaparlardı. Bu nedenle “kuyruk” gerekçesi, olsa olsa iyice marjinelleşme taktiği olabilir.

Eğer, bugün GEZİ ya da benzeri kitlesel bir eylem olsaydı ve buna rağmen “adalet yürüyüşü” gerçekleştirilseydi, o zaman sınıf uzalaşmacılığı ve ileri bir hareketi geriye çekmek olabilirdi. Oysa, bugünkü durum çok açık ve şu anda en ileri kitle hareketi bu yürüyüştür. Bu yürüyüşün istediği “adalet”, burjuva demokrasi sınırları içindeki adalettir. Bugün buna da büyük ölçüde gereksinimiz vardır. Çünkü, şu anda ülkemizde koyu bir faşist rejim hüküm sürmektedir. Buna karşı çıkan tüm muhalif kesimleri birleştirmek, en azından eylemsel bir birliği, en asgari “adalet” talebiyle bir araya getirebilmek bile büyük bir başarı ve devrimci bir görev olacaktır. 02.07.2017

***

1 Geschite der Deutschen Arbeiterbewegung (Alman İşçi Hareketi Tarihi), Cilt 4, sf. 577-578
2 Stalin, C. 9, sf.261, İnter Yayınları