2 Mart 2017 Perşembe

Birleşmeyin,Bölünün Ki...






Birleşmeyin, Bölünün Ki,
Adımlarınızın Sayısı Artsın(!)


Yusuf KÖSE

Komünistlerin Birliği:

Marx ve Engels, “Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz” demişti. Mao, “Bütün ülkelerin işçileri ve Ezilen halkları birleşiniz” diyerek, işçi sınıfının birliğinin yanına bir de ezilen halkların ve ezilen ulusların birliğinin ekleyerek, burjuvaziye karşı sınıf savaşımında daha fazla çoğalmamızı önerdi. 
 
İşçi sınıfı ve ezilen halkların bölünerek çoğalmayacağını, proletaryanın bütün büyük öğretmenleri ve marksizmin klasikleri biliyordu ve önermelerinide bu doğürultuda yaptılar. Kendi eylemleri de bu yönde oldu.

Sınıflar arası mücadelede, aynıların aynı yerde, karşı safa karşı birleşmelerinin ve çoğalmalarının nedenleri çok nettir. Hiç bir teori ve politika bunun karşısında yerini alamaz. İşçi ve emekçi cephesini bölmek ve parçalamak düşmana has bir özelliktir. Aynı şekilde, işçi ve emekçilerde kendi karşıtlarını bölmek ve parçalamak için mücadele ederler, taktikler geliştirerek, sınıf savaşımında karşıtlara karşım üstün gelmeyi amaçlarlar. Birbirine karşı mücadele eden sınıfların politikalarında, dostları çoğaltmak düşman daraltmak vardır. Küçük burjuva devrimciliği ise, özellikle zor zamanlarda, düşman ile proletarya arsındaki çelişmelerin arttığı ya da burjuvazinin azgınca saldırdığı süreçlerde, bölünmeyi birliğe tercih edici politikaları öne çıkarırlar.

İster demokratik devrim ister sosyalist devrim öncelikli olsun, İşçi sınıfı, önderliğinde bütün devrimlerde, işçi sınıfı ezilen halkların birliğine özel bir önem verir. Devrimden yana olan kesimlerin büyük bir çoğunluğunu kazanmadan devrimin başarıya ulaşamayacağını bilir. 17 Ekim Devrimi öngünlerinde Bolşevikler’in durumunu ve taktiklerinin inceleyeneler bunu net olarak görürler. Bolşevikler, kitleler içinde ve sovyetlerde çoğunluğu ele geçirdiklerinde ayaklanma kararı alıyorlar. Daha önce değil. Daha önce ayaklanma isteyenleri Lenin “maceracı” olarak niteler ve çoğunluğun ayaklanmaya hazır olduğu bir anda ise, ayaklanmaya karşı çıkanları “devrim düşmanları” (Ziyonev ve Kamanev örneğinde olduğu gibi) olarak eleştirmekten geri durmaz.

Lenin, kitlelerin durumunu saati saatine izlerken, aynı şekilde öncünün, yani partinin durumunuda yakından inceler. Devrime önderlik edecek partinin güçlenmesini, ittifaklar yapamasını önerir. Ve bunu uygular. Troçkistelerle yapılan birlik bu anlayışın ürünüdür. Yine, Sosyalist Devrimciler’in sol kanadıyla yapılan birlikler ve ittifaklar bu anlayışın ürünüdür. Anarşistleri Bolşeviklerin önderliğindeki devrime katmak için yer yer verilen tavizler, devrimden yana olanları birleştirme çabalarıdır.

Lenin önderliğindeki Bolşevikler’in ta baştan itibaren parti birliği sorunu en temel sorunlardan biridir. Parti çelik disiplinli bir parti olmasının yanı sıra kitlesel bir yapıyada kavuşması gerekir. Parti, işçi sınıfı ve köylüler içinde (devrimin temel sınıfları arasında) kök salmalı, geniş örgütlenme ağlarına sahip olmalıdır. İşçi sınıfı adına hareket edip, ama işçi sınıfıyla güçlü bağı olmayan partiler çürümeye mahkumdur. Lenin bu temel ilkelerden hareket eder.

Bolşevikler, parti birliğine de çok değer verirler. 1903’ten 1912’e kadar, RSDİP içinde, esas olarak iki farklı akım (hizip) olarak varlıklarını sürdürürler. Bolşevikler 1912’de Prag Konferansı ile ayrı parti kurdular.

Her ülkenin komünistlerin tarihi birbirine az çok benzese de, aynısı olmadığı ve olmayacağı da bir o kadar açıktır. Uluslararası komünist partilerin tarihi çok karmaşık ve zengin deneyimlerle doludur. İşçi sınıfı önderliğinde, burjuvaziden iktidarı alarak sosyalizmi ve nihayetinde komünizmi gerçekleştirmek, bu deneyimleri içselleştirmeyi de gerektiriyor.

ÇKP, AEP, Vietnam İşçi Partisi deneyimleri de oldukça öğreticidir. Özelliklede günümüzde Hindistan Komünist Partisi Maoist’in “birlik” tarihi, kendine komünist diyen herkese örnek olması gerekiyor. HKP(M)’in temelini atan HKP/ML-Halk Savaşı örgütüdür. Birbiriyle çatışan ve komünistleri birleştirmeyi başardı ve her yeni süreçte de yeni komünist grupları bünyesine katmanın mücadelesini veriyor. HKP(M), komünistlerin bölünüp/parçalanmasını değil, birliğini savunuyor ve bunu gerçekleştiriyor da. Bu birlikler, “sınıf uzlaşmacı” bir birlik olmayıp, MLM bir program ve ilkeler etrafında ilkeli birliklerdir. Hindistanlı komünistler “ne olursa ol yine gel” demiyorlar. “Marksist-Leninist-Maoist ilkeleri kabul edenler ve bunun savaşını verenler birleşmelidir” ilkesinden hareket ediyorlar. Ve bu konuda oldukça başarılı oldular ve HKP(M) önderliğinde Hindistan burjuvazisine karşı verilen savaşımı hayli ilerlettiler.

Burada HKP(M) tarihi bu yazının konusu değil. Ancak, HKP(M), Hindistan devleti tarafından “en tehlikeli örgüt” ilan edildi ve her alanda HKP(M) karşı savaş ilan edildi. HKP(M) ise her geçen gün büyüyor. Yani Delhi ve diğer eyaletlerde milyonları yürütebiliyorlar. Genel grevler ile hayatı felç edebiliyorlar. Bunu komünistlerin ilkeli birliklerine borçlular.

Kaypakkaya’nın TİİKP içindeki mücadeleside öğreticidir. O süreçte uzun sayılabilecek zaman içinde Kaypakkaya kendi görüşlerinin mücadelesini veriyor. TİİKP önderliğinin iflah olmazlığına ve o çizgiyle aynı yerde kalınamayacağı görüşüne varınca, yoldaşlarıyla birlikten o örgütten kopup yeni bir örgüt kuruyorlar. Hatta, Kaypakkaya, TİİKP’in yapacağı kongreye de katılmak istiyor. Ancak, TİİKP’in demokrat bir yapısı olmadığını bildiği için, (ve kendisini katletmeye yönelik planlarını da yaşadığından) kendi görüşlerini örgüt içinde daha geniş bir kesime ulaştıramayacağına karar verince, kongreye kadar beklemeyi uygun bulmuyor ve kendi görüşlerini temel alan bir örgütlenme yaratıyor.

Komünistler, DağılmaDeğil, Birliği Esas Almalıdır:

Bazı ayrılıklar kaçınılmaz olur. Bolşevik-Menşevik, TİİKP/TKP/ML gibi. Bazı ayrılıklar ise, birlikte yürünebilme ve birliği güçlendirme koşulları varken, gereksiz ve proletaryanın ve emekçilerin davasına zarar veren ayrılıklar yaşanır. Bugün yaşandığı gibi. Ya da geçmişte irili ufaklı ayrılıkların yaşanmış olması gibi.

Bir örgüt içinde ayrılıkları oluşturan teorik etmenlerin başında farklı çizgi sorunu gelir. Örgüt içinde tartışmalar sonucu, birbirinden farklı iki uzlaşmaz çizgi (ya da daha fazlası) oluşmuşsa, bunları bir arada tutan ilkelerde ortadan kalkmış olur. Ne kadar zorlanırsa zorlansın, bir arada yürümeleri ve hareketin gelişmesi önünde engel olmayı önleyemezler.

Böylesi ayrılıklar desteklenir. Bu tür ayrılıklara karşı çıkmanın bir anlamı da olmaz. Uzlaşmaz çizgilerin oluşması iradi müdahaleler ile ortadan kalkabilecek bir olgu değildir. Sınıf mücadelesinin seyri içinde ya dönüşür ya da değişmlere uğrayarak kendi mecrasını yaratır.
Örneğin, 1976 yılında yaşanan ayrılık. Çizgi ayrılığıydı. Ancak, örgüt içinde ciddi boyutta tartışılmadan gelişen bir ayrılık oldu. Sanki emirvaki gelişti. Oysa, farklı çizgiler örgüt içinde enine boyuna tartışılıp bir kongre ya da konferans ile yapılan iç tartışma sonuçlandırılabilseydi, ayrılan taraflar daha zengin deneyimler elde edebilirlerdi. Bu yapılamadı. 
 
Örgütün 45 yıllık tarihindeki ayrılıkları buraya almaya gerek yok. Buraya kadar verdiğimiz örneklerde, “son ayrılık”ın bunlara uymadığını, ne denli zorlanırsa zorlansın, “uydurulamadığı” ortaya çıkıyor. Daha önceki bazı “ayrılıklara” benzeşen yanları olabilir. Ancak, bir çizgi ayrılığı üzerine olmadığı ortaya çıkıyor.

Her şeyden önce tartışılan teorik konular yok. Yani, ayrılan tarafların birbirinden farklı oldukları teroik-siyasal tartışma ya da ilke yok. Çünkü kamuoyuna bu yönlü yansıyan bir tartışma yok. Bu tür tartışmalar olmadığı gibi, birbirini “hizip” ilan edenlerin çizgilerinde de bir ayrım söz konusu olmadığı ortaya çıkıyor.

Her iki tarafta Kaypakkaya’nın görüşlerine bağlı olduklarını söyledikleri gibi programatik görüşlere yönelik bir eleştiri ya da farklılıklarda ortaya koymuyorlar. Zaten her iki tarafta, özellikle de bir tarafı “hizip” ilan eden ve “merkezin” kendidisi olduğunu duyuran kesminde diğer tarafa “çizgi” eleştirisi yoktur. Ne var? “Disiplin”!

Birliğe ve böyle bir ayrılığa karşı çıkan ve parti içi demokrasinin işletilmesini savunan kesim ise, birliğin korunmasından yana gözüküyor. Parti içi sorunun demokratik mekanizmanın işletilerek çözülmesini istiyor. Bunları, kamuoyunu bilgilendirme açıklamalarında var.

Ortada bir çizgi sorunu ve uzlaşmaz bir çizgi (programatik görüşler temelinde) sorunu yoksa, “ayrılığın” anlamsızlığı da kendiliğinden ortaya çıkıyor. Yani, iki tarafın bir arada yürüyememesi için henüz dışa yansıyan hiç bir teorik sorun olmadığı ortaya çıkıyor. Ama, tüzük ve demokratik işleyiş sorunu var. Demek ki örgütsel ağırlıklı bir çizgi, ancak bu da henüz kamuoyuna açık yürütülmüyor. Bunun giderilmesi gerekiyor.

Böylesi durumlarda, bazı örgütsel avantajları kullanarak “irade”yi, bu iradeye kuşkuyla yaklaşanlara dikte etmek mi gerekiyor yoksa, demokratik işleyişi mi harekete geçirmek gerekiyor?

Örgütsel birlik sorunu olan, örgütün bölünmesinden rahatsızlık duyacak sorumluluk sahibi örgüt üyelerinin, kayıtsız şartsız ve tereddütsüz yapması gereken, demokratik işleyişin yerine getirilerek, örgütsel nedenlerle bunalım yaşayan örgütün bunalımını çözmek ve bunalımı sağlam bir birliğe dönüştürmek olmalıdır.

Örgüt içi demokrasi, en temel ilkelerden biridir. Bu yoksa ya da zaafa uğramışsa, orada sağlam bir yoldaşça güven ve birliğin oluşması bir yana, sağlam olan hiç bir şeyde olmaz. Savunduğu görüşler ne denli doğru olursa olsun, çürüme örgütsel bünyeyi bütünüyle sarar.
Komünist partiler ya da komünist partilerin tüzüklerini kendi tüzükleri olarak kabul eden devrimci örgütlenmeler, örgüt içi demokratik merkeziyetçiliğe birinci dereceden önem vermek ve kolektif tarafından kabul edilen tüzüğe harfiyen uymak zorundadırlar. “Tüzüğün bir kerede olsa delinmesinden bir şey olmaz” dendiği yerde, ya da böyle düşünüldüğünde parti ve yoldaşlık ilişkilerini dinamitler, ortada güven bırakmayacağı için birlik olamaz. Ne demokrasi olur ne de merkeziyetçilik. Demokratik merkeziyetçilik ilkesi, merkeziyetçiliğin ağır basması, demokratik yanın ise birincisine göre tali durumda kalması anlamını da taşımaz. Demokrasi işletilmeden ve yerine getirilmeden güçlü bir merkeziyetçilik oluşturmak ve örgütü bir orkestra şefi gibi kusursuz yürütmenin de koşulları ortadan kalkar.

Ayrılıklar Kolay, Birlikler Zor Olur:

Uluslararası burjuvazinin yumruğunu yemiş devrimci bir yapılanmanın yapması gerekenler aslında çok basit: Bu darbenin bünyede yaratacağı tahribatları en aza indirmektir. Önderlik böylesi durummlarda kendini gösterir. Bu operasyonun nedenleri, niçinleri bütünüyle ortaya çıkarılıp, ona göre örgütsel tahribatlar giderilip onarma yolları öne çıkarılır. Burjuvazinin amacı, yapının birliğini bozmak olduğu çok net olarak ortaya çıkmıştır. Bunu görmemek ya da görmezden gelmek, devrimci sorumluluk bilinciyle doğrudan bağlantılıdır. Ve bu ayrılık, bu operasyonun ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

Operasyonun neden yapıyı hedef aldığı, teorik-siyasal-örgütsel boyutları deşifre edilerek çözüm yolları aranır ve bu konuda örgütsel yapının zaafları açığa çıkarılıp onarılma yoluna gidilir. Söz konusu uluslararası saldırı dalgası, bireysel yetkileri öne çıkarmaz. Tersine demokratik iç işleyişi daha bir öne çıkarır, çıkarmalıdır.

Ancak, bunun böyle gelişmediği, geliştirilemediği ortaya çıkıyor. Son gelişmeler, kendiliğindenci ve keyfiyetçi çalışma tarzı ve örgütlenme anlayışının egemen olduğunu ve bunun terk edilmek istenmediğini ortaya koyuyor. Sorunda bu hastalıklı anlayışın kabul ettirilmek istenmesinden çıkıyor. Hastalıklı bünye, hastalıklı bir çalışma tarzı ve demokratik olmayan politik müdahalelere yanıt vermez. Tersine, yeni hastalıklar üretir ve çürümeyi derinleştirir.
Bu yazının amacı, bu durumun nedenlerinin teroik analizi1 amaçlı olmadığından, varolan durum üzerinden hareket etmektedir. Ancak devrimci bir hareketin, kolayca çözümlenebilecek çelişmelerden dolayı bölünme yaşaması, bu harekete emeği geçen, emekçisi olan, yakın gönül bağı olan işçi ve emekçileri de üzmektedir.

Hele hele, sosyalist bir gazetenin bürosunu basarak onu işlemez hale getirmek devrimci bir yöntem olmadığını herkes kabul eder. Kendini “merkez” olarak kabul eden kesimlerde, daha önce başka devrimci örgütlerin dergi bürolarının basılmasını kınamış ve bu tür tavırların karşı-devrime hizmet ettiğini, halk içi çelişmelerin demokratik bir şekilde çözülmesini ve şiddet içermemesini yazmışlardır. Ne yazık ki, bu şiddet tavrı bile, birliğin değil ayrılığın öne çıkarıldığını göstergesi olarak ortada duruyor.

Sonuç olarak, aynıların aynı yerde arıların ayrı yerde olması doğaldır. Ama aynıları bölme ve zayıflatma girişimi komünistlerin tavrı olamaz. Çözüm, işletilmeyen demokratik işleyişi kusursuz ve kesintisiz bir şekilde, yapının tüzüğüne uygun olarak yaşama geçirmektir. 02.03.2017

***


1 Bu konudaki bütünsel eleştiri ve düşüncelerim: “Tarihin Önünde Yürümek” adlı kitabımda yer almaktadır.

27 Ocak 2017 Cuma

Faşizme Ve Tek Adam Diktatörlüğüne HAYIR!




Faşizme Ve Tek Adam Diktatörlüğüne HAYIR!


Yusuf KÖSE

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da kitlelere yaşatılanlar, tam da burjuvaziye özgü despotizmin, işçi ve emekçileri ise aşağılamanın trajedisidir. 

Çeşitli milliyetlerden Türkiye ve Kürdistan halkları, son 93 yıllık tarihin içinde bunlara tanıklık etti ve yaşadı. “Tek vatan - tek millet - tek bayrak - tek din, tek devlet” ırkçı-faşist-dinci politikaların cenderesi içine alındı. Salt, burjuvazi sömürüsünü rahat yapsın, palazlansın ve içinde eşitlik, özgürlük ve demokrasinin olmadığı diktatörlüğünü sağlamlaştırsın diyedir.

Türk egemen sınıfları, siyasal ve ekonomik kriz içinde nasıl bir düzen tutturacaklarını bilemez duruma geldiler. Sınıflar mücadelesinin keskinliği ve üzerinde oturdukları ekonomik-politika, onların rotasını belirsizleştirmektedir. Tek bildikleri; sömürü düzenini koruma için devlet terörünü arttırma-azdırma olmaktadır. 
 
Emperyalist-kapitalist ekonomik sisteme bağlı olan Türk egemen sınıfları, 12 Eylül 1980’den bu yana, baskıları yumuşatma değil, daha da ağırlaştırma, demokratik hak ve özgürlükleri yok etme politikası izleye geldi. Olağan bir dönem değil, olağanüstü dönemler içinde, “demokrasicilik” oynadılar. İşçi sınıfı tarihsel devrimci rolünü bu süreç içinde oynayamadığı için, burjuva sistemi, kendini tek adam diktatörlüğüyle sürdürme savaşı içine girdi. 
 
Ekonomik ve siyasi kriz nedeniyle parçalanmışlık ve zayıflama egemen sınıfları tek adam diktatörlüğünde buluşturdu. Ortada ne siyasi ne de ekonomik istikrar var. Her kesim ve her tarafla savaş içindeler. “Vatandaşım” dediği Kürtlerle, azınlıklarla, alevilerle, işçisiyle, akademisyeni ve aydınıyla, gazetecisiyle, sanatçısıyla, yazarı-çizeriyle, kadınıyla, öğrencisi ve gençliğiyle kavga içindedir.

Dost” diyebileceği bir komşusu kalmadı. Hepsiyle şu veya bu şekilde kavgalı. Emperyal amaçlarla, saldıramayacağı ve yapamayacağı bir şey kalmadı. Burjuvazinin en temel ilkesi, ilkesizliktir. Çünkü kapitalist sömürü ve yağma ekonomisinin ilkesi, niyetlerden bağımsız olarak, kaçınılmaz olarak kaos ortamı yaratır.

Türk egemen sınıfları, (ABD ve AB emperyalistlerin politikalarına bağlı olarak da) işçi sınıfının devrimci ideolojisine karşı, “ılımlı islam” modelini öne çıkarması da dertlerine deva olmadı. Kelimenin tam anlamıyla, ülke karanlık bir kuyunun içine atıldı. Irkçı-dinci iktidar eliyle; ne ülkede, ne Kürdistan’da ne de Suriye’de, “Kuşların da şarkı söyleyemeyeceği”1 bir ortam yaratıldı. İşçi sınıfı ve halkların demokratik kazanım ve bilinçleri, dinci, ırkçı söylem ve uygulamalarla içiçe geçen faşist devlet terörünün kuşatması altına alındı.

Faşist Türk egemen sınıfların “ılımlı islam” modeli, tek adam diktatörlüğünü kaçınılmaz kıldı. Nereye adım atacaklarını bilemez durumdalar. Bir taraftan Kürt ulusunun ulusal kazanımları; katliamlar, toplu tutuklamalar ve yıkımlarla geriletilemeyecek bir sürecin içine girdi. Öte yandan kapitalist soygun ekonomisinin yürütülemez hali, dış borcun ekonomideki kaldırılamaz yükü, ulusalararası alanda sıkışmışlık ve dışatalanmışlık durumu, kapitalizmin krizini derinleştirici faktörler olarak öne çıktı.

Ancak, “tek adam diktatörlüğü”, tüm devlet terörünün harekete geçirilmesine karşın, devrimci, ilerici ve demokrat muhalefet cephesinin bastırılamamış, ezilememiş ve susturulamamış olması, faşist diktatörlüğü uygulamalarıyla daha da uçuruma itmektedir. Bunlara ek olarak, sendikaların yasak ve baskılarla işlevsizleştirilmiş olması gerçeğine karşın, işçi sınıfının sınıf bilincini bütünüyle yok edemediği ve edilemeyeceğini, metal işçilerin son grev ve direniş kararlılığı; burjuvazinin (grev yasaklarının derhal devreye sokulması) korku hanesindeki yerini korumaya devam ettiğini gösterdi.

Köklü bir mücadele deneyimlerinin yanında, yüzyılı aşan sınıf bilinçli örgütlülüklere sahip olmuş ve nicel olarak gelişmiş işçi sınıfının varlığı karşısında, tek adam diktatörlüğünün uzun süre ayakta kalması oldukça zordur. Burjuvazinin bütün kutuplaştırıcı, islamlaştırıcı, ırkçı ve cinsiyet ayrımcı politikalarına karşın, güçlü bir sınıf varlığı gerçeği karşısında daha fazla tutunamayacaktır. 
 
Burjuvazinin, “insan hakları”, “demokrasi” vb. aldatmacaları, kitlelerin küçümsenmeyecek bir kesiminin gözünde, artık, faşizmin birer demogoji araçları olduğunu daha net ortaya koymuştur. “Anayasa değişikliği”, yeni hukuksal kılıflar, KHK’ler ve Türk parlementosundaki “demokrasi” oyunları, kapitalist sistem içindeki ülkelerin sıradan birer muz cumhuriyetlerine dönüşebildiğinin en yakın örnekleri olmuştur. 

“Anayasa değişikliği”ni içeren maddelerin içeriği, İŞİD’in “emirliği”nin” benzerinin Türkiye’de yasallaşmasını kapsadığını söylemek yanıltıcı olmayacaktır. Ve bunun uygulamaları okullardan başlatılmıştır.
 
Önümüzdeki Nisan ayı başlarında yapılacağı söylenen “anayasa değişikliği” referandumu, tek adam diktatörlüğünün yasal kılıfı olmasının yanında, faşist-dinci devlet terörünün daha da tırmandırılmasının oylanması anlamını taşımaktadır. Bu nedenle de, en büyük zararı gören ve görecek olan işçi sınıfı başta olmak üzere bütün ezilen kesimlerin buna karşı koyması ve HAYIR demesi en doğru olanıdır.

Anayasa değişikliği referandumu”nda kitleleri sandık başına gitmelerini ve HAYIR oyu vermelerini söylemek, faşizmi onaylamak anlamına da gelmez. Referandum sonucu, iktidar partisinin istediği doğrultuda çıksın çıkmasın, değişen bir şey olmayacaktır. Faşist diktatörlük yıkılana kadar devlet teröründen vazgeçmeyecektir. Hayır oyları fazla da çıksa, Erdoğan kendiliğinden o koltuğu terk etmeyeceği gibi, faşist-dinci baskıları tırmandırmaktan da geri durmayacaktır. Referanduma katılmak, faşizmin oynuna gelmek ya da ona meşru bir statü vermek anlamına da gelmez.
 
Bütün bunlara rağmen, HAYIR kampanyasının örgütlenmesi, kitlelerde demokrasi bilincini artırma ve faşizmi teşhir etmeye hizmet edecek olmasıdır. Referandum sonucu “Evet” çıktığında, tek parti rejmine geçilmesi ve şu anda var olan bazı demokrat ve ilerici yayınlarında kapatılması ve yasaklanması beraberinde gelecektir. Yani, sistem, baskılara karşın ayakta durmaya çalışan işçi ve emekçilerin tüm demokratik soluk borularını tıkama yolunu seçecektir. ABD-AB’deki iç faşistleşme bu olguyu fazlasıyla destekleyeci rol oynayacaktır. Ancak, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan ezilenlerin çoğunluğu, bu devlet terörünü daha fazla taşıyamayacak ve toplumsal kalkışma bir yerden patlak verecektir.

Faşizme ve Tek Adam Diktatörlüğüne HAYIR” kampanyasının örgütlenmesinin zorluklarla dolu olduğu bir gerçektir. Çünkü, iktidarı elinde tutanlar bunu her yönüyle etkisizleştirmeye ve önlemeye çalışıyor ve çalışacaklardır. Ancak, tüm olanaksızlıklara karşın bu konuda çabaları artırarak, birleşilebilecek tüm kesimlerle ortaklaşa mücadeleyi yükseltmek önem taşımaktadır. HAYIR kampanyası, hareketlenmenin, örgütlenmenin, sessizleştirilmiş ve sindirilmiş kitlelerin sokaklara taşımanın aracı olursa, kitlelere, önümüzdeki mücadele günleri için güçlü deneyimler kazandırmış olacaktır. 27.01.2017

***
1 “Kuşlar Şarkı Söylemez”, Nazi faşizminin Leningrad kuşatması sırasında söylenen bir sovyet şarkısı.

14 Ocak 2017 Cumartesi

Burjuvazinin Cumhuriyeti Kendini Tekrarlıyor


Burjuvazinin Cumhuriyeti Kendini Tekrarlıyor

Yusuf KÖSE

TC’nin dünü ile bugünü arasındaki benzerlikleri yeni kuşak bilmeyebilir, ama araştırırsa kolayca öğrenebilir. 
 
Türkiye Cumhuriyeti kendini tekrarlıyor. AKP iktidarı boyunca yaşanan ve yaşadıklarımız, TC açısından yeni bir olgu değildir. Bunlar daha önce Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarından 1946 yıllarına kadar neredeyse birebir ya da benzer şekilde yaşanan olaylardır. Sadece, mekan aynı, zaman farklı. Devlet aynı devlet. Burjuvazi, ortağı feodal toprak ağalarını sırtından atıp tek başına egemenliği ele geçirmiş. Bugün, sanayi-finans burjuvazisinin bütünüyle egemen olduğu has burjuva cumhuriyeti var karşımızda.

Türkiye ve Kürdistan halkları, bugün yaşadıklarını dün de yaşadı. Bütün anti-demokratik uygulamalardan tutunda faşizmin her türlüsü, katliamların, kırımların, sürgünlerin, asimilasyon-inkar politikalarının en vahşileriyle karşı karşıya kaldı. Biraz sonra örneklerini vereceğim, dün ile bugünün benzerliklerin arasındaki tek fark, birincisi “vatan-millet-sakarya” adına yaparken, AKP bu söylemlere, “toplumun yaşam biçiminin islamlaştırılmasını” eklemiştir. Kısacası, egemen sınıflar, dönemlere uygun olarak, ihtiyaç duydukları ve koşulların dayattığı sloganları ileri sürmüşlerdir, 
 
Bugün demokrat kesilen bir çok liberal yazar ve entellektüellerimiz, 1925-1945 arasındaki faşist uygulamalara gerekçe olarak “cumhuriyet yeniydi” kılıfını getirirken, günümüz AKP’si ise “yeni Türkiye” adı altında faşist islamcı bir yönetimi egemen kılmanın savaşını veriyor. İslamcı-faşist yönetimi pekiştirmek için anayasa değişikliği adı altında, her türlü despotizmi uygulamaktan kaçınmıyor.

TC’nin kuruluşu ve resmiyet kazanmasından sonra, yani kemalistlerin iktidarı sağlamlaştırmalarınin peşinden uyguladıkları rejmin adı faşizmdi. Bütün örgütlenmeleri, yasaları ve uygulamaları o dönem Avrupa ülkelerinde güçlü bir şekilde esen faşizm rüzgarını kendilerine örnek almışlardı. 
 
Kemalistler, yanı başlarında 1917 Rus Eim Devrimi’ni örnek alacaklarına, Avrupa faşizmini, Türkiye ve Kürdistan topraklarına getirmişlerdir. Oysa, Kurtuluş Savaşı sırasında en büyük desteği ise Bolşevikler’den almışlardır. 
 
Şeyh Sait İsyanı bahane edilerek, “Takrir-i Sükun Kanunu”nu (Huzurun Sağlanması Yasası) çıkardılar. Bu yasanın en temel özelliği; Hükümete, “huzuru sağlamak” amaçlı, her türlü olağanüstü yetkiyi vermiş olmasıydı. Yani, bütünüyle anti-demokratik ve faşist uygulamaların yaşama geçirilmesi amaçlıydı. Aynı bugün Erdoğan’ın Kanun Hükmünde Kararname’leri (KHK) gibi. Dün, bugün olduğu gibi yüzden fazla üniversite ve buna denk düşen bugünkü gibi binlerce akademisyen olmadığı için, bugünkü gibi bir akademisyen kırımının olanağı da yoktu. Ayrıca, o dönemde komünistlerin dışında demokrasiyi savunan kesimlerde yoktu. Ülkenin burjuva birikimi oldukça azdı. İşçi sınıf ise nicelik olarak yeni yeni güçlenmeye başlamıştı. 
 
Mahkemeler ise, bugünkü gibi “bağımsız” ve “tarafsız”dı(!) Yani, hükümetin emrindeydiler. Hükümet ne derse “bağımsız ve tarafsız yüce mahkemeler” adaleti (!) derhal yerine getiriyorlardı.

Bunlarda yetmedi, 1921 yılında kurulan İstiklal Mahkemeleri yeniden yürürlüğe sokuldu ve bu mahkemeler 1929 yılına kadar çeşitli gerekçelerle uzatıldı. Mahkemelerin en önemli özelliği ise; bu mahkemelerin verdiği karara itiraz edilemiyor olması yani temyiz yolunun kapalı olmasıydı. İstiklal mahkemelerin verdikleri idam kararı sonucu, idam edilenlerin saysı; 1630. 
 
Uğur Mumcu’dan tutunda günümüze kadar bir çok kemalist, bu mahkemeyi “devrim mahkemeleri”, kararları ise, oldukça “adil ve demokrat” olarak lanse ettiler. 1937-38 Dersim’de katliam yapan Türk devletini “demokrat ve adil” buldukları gibi. 
 
Örneğin, İstiklal Mahkemeleri kararları arasında, firari askerlere, halk arasında 40-100 civarında sopa cezasının yanında, evlerini yakma ya da ailesinden birisini firarinin yerine askere alma gibi cezaları da vardı. Bugün AKP, özellikle Kürdistan’da benzeri uygulamaları yapıyor. AKP, Kürtlere ceza olarak Kürt yerleşim yerlerini ve büyük Kürt şehirlerini yerle bir etti. Yığınca Kürdü tutukladı ve tutuklamaya devam ediyor. Sadece Kürtleri tutuklamakla kalmıyor, muhalif gördüklerinin tümünü tutukluyor ve kamu görevlerinden men ediyor.

Kemalistler, 1925-1945 arasında da hiç bir muhalefete göz açtırmadılar. Kürtlere, azınlıklara ve komünistlere savaş açtılar. Alevilerin tüm ibadet yerlerini yasakladılar. Aleviler üzerindeki bu yasaklar hala uygulanmaya devam etmektedir. “islam dışı”, “ucube” vb. adlar altında dıştalanmaktadırlar.

1920-1940 arası Kürt ayaklanmaları kanlı bir şekilde bastırıldıktan sonra, toplumu Türkleştirmek, tekleştirmek ve dizayn etmek için yeni bir düşman gerekliydi. Bunlar Nazilerden ithal edilen Yahudilerden başkası olamazdı. Yahudiler, “Türk olmadıkları” gibi, “müslüman”da değillerdi. Toplum, uzun bir süre “Yahudi düşmanlığı” ile oyalanabilirdi. Milli Şef İnönü temsilciliğinde Türk egemen sınıfları aynen öyle yaptı. Ayrıca, Türk egemenleri soykırıma ve azınlık mallarına el koyma konusunda tecrübesizde değillerdi.

1915’lerin devamı olarak, 1920’lerden başalayıp 1970lere kadar Hıristiyan ve diğer azınlıklardan ülkeyi adeta temizlediler. İnsanları yüzyıllardır yaşadıkları topraklarından kovdular, kaçamayanları, gitmeyen ve gidemeyenleri katlettiler. Düşünsel yapısıyla olduğu gibi fiziksel yapısıyla da Hitler özentili olan Başbakan Şükrü Saraçoğlu başkanlığında ve İnönü tasdikli, 1942 yılında “Varlık Vergisi Kanunu”nu (Nazilerin Yahudi politikasının benzeri) çıkardılar.
Ülkedeki azınlık uluslara mensup insanları toplama kamplarına doldurdular.1 Bütün burjuva basını, “stokçu ”, “yolsuzluk yapan”, “vurguncu”, “kaçakçı”, “vatan haini Yahudi” vs. vs. manşetleriyle çıkıyordu. Göbbels’in gazete manşetleri, olduğu gibi kemalist basında yer alıyordu. Gazetelerin ilk ve son sayfasına kadar “pis Yahudiler” hakkında haberlerden geçilmiyordu.2 O zamanın gazeteleri, “Yahudileri” öne çıkarsa da, 1942 Varlık Vergisi Kanunu, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler ve diğer müslüman olamayan azınlıklara ve az sayıda “müslüman”lara uygulanmıştır. 
 
Nazilerin yolunda giden hükümet, yoğun bir Yahudi aleyhtarı kampanya başlattı. Bugün AKP yandaşı medyanın muhaliflere karşı başlattığı kelle avcılığı kampanyasını, dünde CHP yandaşı medya (baştada bugünün Cumhuriyet Gazetesi) Kelle avcılığı başlatmıştı. 1925-1938’lerde “şaki (Kürt) kelle avcılığı” yapanlar, Avrupa’da Nazizmin egemen olmasıyla, Yahudi ve diğer azınlıkların kellelerini istiyorlardı. Dünün Milli Şefçi (İnönü) ve tetikçi Cumhuriyet Gazetesi, bugünün Reisçi (Erdoğan) tetikçi Akit Gazetesi’ydi. O dönemin Cumhuriyeti ile günümüzün Akit’in karşılaştırın, pek bir fark göremezsiniz. Ayrıca, Nazilere ve İtalyan faşistlerine yapılan övgüler ve işgallerinin övücü sözlerle süslenmesi ise, burjuva riyakarlığının ve yalanlarının ne denli dibe vurduğunun tarihi örnekleridir. 
 
1925-1946 arası hiç bir muhalif gazeteye yaşam hakkı tanınmamıştır. 1925 yılında Şeyh Sait İsyanı’nı “gerici” diye bastırılmasını onaylayan, “Aydınlık, Orak Çekiç ve Bursa’da çıkan “Yoldaş” dergileri, kapatılmaktan kurtulamamışlardır. Ayrıca, hükümetin izni dışında çıkan tüm gazeteler, ilerici-gerici hepsi kapatılmıştır. Bu konuda, şu söylenebilir: Dünün yasak ve sansürleri bugünde devam ettirilmektedir.

Kelle Avcısı gazetelerin yanı sıra, kelle avcısı “şair”lerde vardı. Aynı bugün olduğu gibi. Her dönem kendi sanatçısını, gazetecisini, entellektüelini vb.de yaratır. Sanıldığı gibi, faşizm, öne çıkarılan soytarı kılıklı bir diktatörün işi değildir. Başta egemen sınıflar olmak üzere egemen sınıfların sömürüsünden pay almak isteyen toplumun ileri çıkan önemli bir kesimin ortak hareketidir.

Kelle İstiyorum! Ben ki bir tavuk bile kesilirken bakamam; karıncaları, sinekleri öldüremem, kelle istiyorum. Yumruklarım sıkılmış, dişlerim kısılmış, at meydanında kazan kaldıran yeniçeriden daha hiddetli bir sesle kelle istiyorum, vurguncunun kellesini! 
 
Onun, mülevves (pis) kafasının bir çürük kavun gibi önümde yuvarlandığını görsem ferahlıyacağım. Onun, iğrenç vücudunun boş bir çuval gibi karşımda süründüğünü görsem rahatlıyacağım. Böyle, dünyayı sarmış bir ölüm kalım mücadelesi içinde ben, vurguncuya karşı merhamet tanımam, şefkat tanımam, adalet tanımam, kanun, nizam, usul, hiç bir şey tanımam! Bence onun cezası, para değil, hapis değil, dükkân kapamak değil, neyif (sürgün) değil; müsadere, yağma, falaka, işkence, zindan veya ölüm olmalı!” (Orhan Seyfi Orhon)3

Sinek öldüremeyen bu “şair”, Yahudi kanı içmekten zevk alacak denli ırkçılaşmıştı. 1950-1960 Demokrat Parti dönemi olsun ve askeri cuntalar dönemi olsun, her faşist ve baskıcı dönem kendi yandaş yazar-çizerlerini ve Cem Küçük gibi tetikçilerini yaratmıştır.

Göbbels’in öğrencilerinden Başbakan Ş. Saraçoğlu, “Devrim Kanunu” olarak adlandırdığı Varlık Vergisi kanunu uygulamaya sokulduğu günlerde şunları söylüyordu:

Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal (en az onun kadar) bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz ve her vakit bu istikamette çalışacağız!” Ayşe Hür (aynı yer)


1942 “Varlık Vergisi” temizliği yetmeyince 1955’te 6-7 Eylül yağmasını yaptılar. Bu kez Rum’lara yöneldiler ve onların mallarını yağmaladılar. Katliam, yağma ve kırım burjuva Türk egemen sınıfların “alamet-i farika”sı olmuştur.


CHF’den AKP’ye Uzanan Tekçi Faşizmin Yolu

CHP (Ozaman, Cumhuriyet Halk Fıkrası –CHF-ydı. 1935 yılından sonra CHP oldu.) 1927 yılında yaptığı tüzük değişikliği ile, ülkenin yönetimi; Fıkra Başkanlık Divanı’na4 devr edilmiştir. Yani, devlet parti devleti olmuştur. O süreçte Türk egemen sınıfların buna gereksinimi vardı. Hem palazlanmak hem de demokratik koşulları ve olanakları yok ederek sermaye birikimi sağlamak için, tek parti diktatörlüğü onlara uygundu. Ayrıca, Avrupa’da da böyle bir gelişme vardı. 1922 yılında Mussolini İtalya’da başa gelmişti ve Almanya’da ise Hitler güçleniyordu. Yani, bugün AKP politikaları karşısında, “kaygıyla izliyoruz” yarım ağızlı demokrasi vurguları, dünün Avrupasında yoktu. Çoğu faşist ya da faşzime teslim olmak üzereydiler.

CHP’nin tek partili ve tek şefli partisinde olduğu gibi AKP’nin de tek şefli partisinde (ve aslında ülkede tek bir parti var. Çünkü HDP’yi baskı ve tutuklamalarla işlevsiz hale getirdiler. Diğer burjuva partiler ise tek bir parti gibi hareket ediyorlar) liderler, tanrı tarafında, “milleti ve “ümmeti kurtarmak” için gönderilmişlerdir. Kitlelere bu empoze edilir. İtalya’da Duçe (Mussolini), Almanya’da Führer (Hitler)’de kurtarılmayı bekleyen ulusa tanrı lütuflarıydı. 
 
AKP’nin yandaş medyası, Erdoğan’la yatıp-kalkıyor. İslam ümmetine tanrı tarafından peygamber olarak gönderilmesinden tutunda “Türk’ün gücünü bütün dünyaya göstermek içinde tek şanstır.” Vs. vs. bütün gerici ve faşist nitelemeler Erdoğan üzerine sıralanarak, kitlelere “kurtarcı” olarak gösterilmeye çalışılıyor.
Bugün Erdoağan’a dizilen mehtiye ve “kurtarıcı” sıfatlar, dün M. Kemal ve İnönü için, 1950-1960 arası ise Menderes-Bayar ikilisi için sıralanmıştı.

Ve bugün, AKP’nin Erdoğan’ı “Milli Reis” yapmak için Anayasa değişikliği yapması ile M. Kemal ve İnönü’nün tek kişi ve tek parti (1925-1946) dönemlerinin benzerlerinin yaşandığı daha net görülebilir. 
 
M. Kemal’in CHP adına milletvekillerini belirlediği Tamimleri;

Aziz Vatandaşlarım,
Cumhuriyet Halk Fırkası namına bütün memlekette Türkiye Büyük Millet Meclisi azalığı için mebus namzedi olarak tesbit ettiğim zevatın heyeti umumiyesini ıttılaınıza arzediyorum. Her vatandaş için yeni devrede beraber çalışmağı münasip gördüğüm arkadaşların heyeti umumiyesinin birlikte görülmesini faideli addettim. Bunlardan her dairei intihabiyeye tefrik edeceğim mebus namzetlerini ayrıca imzam tahtında arzedeceğim. Gazi Mustafa Kemal,H.M.: 31 Ağustos 1927“5

Aziz Vatandaşlarım!
İntihabat (seçimler. YK) neticelendi. Cumhuriyet Halk Fırkası namına takdim ettiğim namzetler memleketin her tarafında aziz vatandaşlarımın müttefikan umumi tasvip ve intihabına mazhar oldu. Aziz vatandaşlarımın tezahuratındaki asil manayı yüksek mesuliyet hissile ve lâyıkıle ihata ediyorum. Gazi M. Kemal“6

Bunları kısaca buraya almamızın nedeni, bugünkü dönemi faşist diktatörlük olarak görüp, dünkü dönemi „demokrat“ görenlerin ikiyüzlülüğünü ortaya koymak içindir. Birinci dönem „laiklik“ adına yapılırken, bugünkü dönem ise „islamlaşma“ adına yapılmaktadır. M. Kemal ölünce yerine milli şef olarak İnönü geçmiştir. Politika ise aynı kalmıştır.

Tarih tekerrür etmiyor, ama, burjuva cumhuriyetinde, burjuvazi, ülkeyi aşağı yukarı aynı yöntemlerle yönetiyor. Bu tür yöntemler, kitlelerin bilinçlerinin bulandırılmasında önemli rol oynuyor.

AKP’nin 18 maddelik anayasa değişikliği de, aynı CHF’nin uygulaması gibidir. Oradan örnek alınmaktadır. Tek parti ve tek şef yönetimi. Kriz içindeki burjuvazinin, kriz süresince ülkeyi yönetme yöntemlerinden biridir. Kendi faşist tarihine toz kondurmayan CHP’nin AKP’ye karşı “mücadelesi” ise, gece mezarlıktan geçerken ıslık çalmaya benziyor.

M. Kemal, kendine “izmir Suikastı” gerekçe göstererek, elindeki yetkileri dahada güçlendirerek bütün muhalifleri elimine etmiştir. Erdoğan’da, “FETO”cuları gerekçe gösterek, aynı yöntemi izlemektedir. Ve böylesi süreçlerde, ülke “vatan haini” bolluğundan geçilmez olur. Yandaş gazetelerin tümü “vatan haini avcılığına” çıkarlar. 
 
Kemalistler döneminde de “vatan hain”leri boldu, bugünde “vatan hainleri” boldur. Cumhurbaşkanını, başbakanı ve de diğer devlet yetkililerini eleştirmek “vatan hainliği” ile eşitlenmiştir. Her iki dönemde de bunun örnekleri yığınladır. Bugünkü örnekleri günlük yaşadığımız için çoğu kimseye yabancı gelmez. Ancak, dün çok gerilerde kaldığı için, o günün anti-demokratik ve faşist uygulamaları pek bilinmemektedir. Ya da unutulması istenmiş ya da ”Kadro Harekatı”nın devamcıları, anti-demokratik ve faşist uygulamaları cilalıyarak “devrim çabaları” olarak karşımıza çıkarmışlardır.

Örneğin, Erdoğan bugün “başkan” olmak istiyor. “Ya başkanlık ya kaos” diyerek, şimdi burjuva meclisinde kendi yasasını kabul ettiriyor. Yani, İsmet İnönü’den sonra ikinci “Milli Şef” olmaya aday. İnönü 1938 yılından 1945 yılına kadar CHP’nin değişmez genel başkanı olduğu gibi, ülkeninde tek sorumlu şefiydi. Ülkeyi ise CHP yönetiyordu. Aynı bugün AKP’nin yönettiği gibi. Milletvekillerinden, valilerden muhtarlara kadar bütün atamaları ve belirlemeleri CHP teşkilatı yapıyordu. Faşizm sevicileri, bunları “o günün koşulları”na bağlıyarak, kitlelerin hoşgörüsüne sunuyorlar.

Parti devletle birlikte çalışır. Sınıf farklarını göz ardı eder. Toplumun manevi varlığının ifadesi olan ulus, Parti içinde toplanmakta ve Parti ulusla, dolayısıyla devletle bir olmaktadır. Bunada ek olarak ulus, devlet ve Partinin “önder”in kişiliğinde somutlaştığı, devletin “Atasıyla bütünleşmiş millet” demek olduğu noktasına varılmıştır.”

Atatürk ilkeleri” adı altında anti-demokratik ve faşist yasalar, değişmez anayasa maddeleri arasına alınırken, İnönü’de değişmez “milli şef” olmuştu. Halkımızın, o dönemde söylediği; “Geldi İsmet Kesildi Kısmet” tekerlemesi, kendiliğinden ortaya çıkmamıştı. Bir uygulamanın dışa vurumuydu.

CHP’nin, Ahmet Davutoğlu ve Binali Yıldırım’larından biri olan Recep Peker, İtalya’da aldığı faşizm derslerinden sonra şunları söylemiştir:

Liberal devlet tipinin çekiştirici, çarpıştırıcı ve yurtiçinde ulus birliğini bozucu ruhunu her gün yeni bir tedbirle ortadan kaldırarak bunun yerine ulusal devlet tipindeki birlik ve beraberlik zihniyetinin tatbikatını hayatımıza aşılıyoruz.”7
Bugün, bu söylemi, farklı ve islam soslu bir şekilde Erdoğan ve AKP söylüyor. Bunun adına da: “İleri demokrasi” diyorlar.

İşçi sınıfının mesleki ve sınıfsal bütün örgütlenmeleri yasak olmasına karşın bir de buna; Peker’in İtalyan (1936) gezisinden dönmesinden sonra, “milli duygulara aykırı propaganda suçu” adı altında, Türk Ceza Kanununa 141-142 maddelerini eklemişlerdir. Ve bu maddeleri, 1991 yılına kadar, işçi sınıfının mücadele örgütlerinin tepesinde demoklesin kılıcı gibi sallandırmışlardır.

Dün, “devlet Ata’sı etrafında birleşmiş millet”, iken, AKP döneminde ise, “Erdoğan bu milletin 300 yılda bir başına gelen Reis”e dönüşmüştür. Bilinen milliyetçi ve islamcı-faşist tekrarlar. Aynı burjuvaziye hizmet eden iki farklı siyasetçinin, iki farklı görüntüleri var ortada.

Burada bir not düşmek gerekiyor; Elbette M. Kemal ile Erdoğan’ın islamcılığı aynı değil, M. Kemal daha pozitivist. Erdoğan ise ülkülerini islam dinine dayandırıyor. Ancak bu söylem düzeyinde kalıyor. Yani, kitleleri aldatma amaçlıdır. Erdoğan’ın kapitalizm koşullarında işi hurafelerle yürütmesinin koşulu yoktur. O, hurafeleri, siyasal-ideolojik olarak kitleleri uyutma amaçlı ortalığa salmaktadır. 
 
Her iki sürecin, faşist devlet yönetimi, tek parti anlayışı, muhalifleri yok etme biçim ve uygulamaları, demokratik hak ve özgürlüklerin yasaklanması, işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki baskı vb. vb. aynıdır. Erdoğan, islamcılığı öne çıkararak ve bunun uygulamasını yaparak kitleleri oyalarken, diğeri, Türk milliyetçiliğini daha fazla öne çıkarmıştır. Ama ikisi de (İnönü’de dahil), tek liderlik olgusunu putlaştırmışlardır. Burjuva demokrasilerinde görülen görüntü bunlarda olmamıştır. Erdoğan, iktidarının ilk yıllarında “demokrasi” oyunları oynamış, iktidara egemen oldukça, “demokrasi”yi ötelemiştir. Aslında, TC’nin ilk beş yılında da kısmi olarak burjuva demokrasisine hayat hakkı tanınmıştır.8 1925 ile birlikte demokratik haklar bütünüyle ortadan kaldırılıp, faşist iktidar biçimi öne çıkarıldı.

Kemalizm döneminde işçilerin hiç bir örgütlenme hakkı yoktu. Türkiye’de yasal olarak sendikal örgütlenmelere 1947 yılında izin verildi. Ancak hiçbir hakları yoktu. Toplu sözleşmeli, grevli haklar 1961 Anayasası’nda yer aldı. İşçi sınıfının sendikal örgütlenmesinin yasakladığı bir rejimi “ilerici” ya da “demokrat” olarak adlandırmak, burjuvazinin ilk çıkış felsefesine dahi terstir. İşçi sınıfı örgütlenmelerinin yasaklandığı yerde burjuva demokrasisini aramak, küçük burjuvaziye özgü faşizm seviciliğidir.

Laiklik konusunda ise, kemalistler, gerçek anlamda bir burjuva laikliğini uygulamadılar. Sistem, hiç bir zaman dini devletin dışında tutmadı. Sünnileştirmeyi esas aldılar ve diğer mezhep ve dinlere ise yaşam hakkı tanımadılar. Başta Kürt ulusu olmak üzere, diğer azınlık uluslarında asimile edilerek Türkleştirme politikalarını hayata geçirirken, dini de devlet kontrolü altına alarak sünnileştirme politikası izlediler. Sünni Diyanet İşleri Başkanlığı, 1924 yılında bu amaçla kurulmuştur.

Erdoğan, kamunun tümünü ve yaşam biçimini sünnileştiriyor. Yani, İslamı kamusal yaşamın tüm alanlarında hakim kılmak istiyor ve hızla yerine de getiriyor. Egemen burjuvazinin önemli kesminin de buna pek bir itirazı yoktur.

Kürt ve diğer azınlık ulus politikasında ise devletin 94 yıllık yoketme ve sindirme politikası hala geçerliliğini koruyor. 94 yıllık TC tarihinde, “Takrir-i Sükun’ların, “Örfi idare”lerin, “Sıkıyönetim”lerin ve “Olağanüstü Hal”lerin olmadığı dönem hesaplansa, bir on yılı bulmayabilir. Burjuvazinin çok övündüğü kapitalist sistemin gerçek anti-demokratik yüzü. 
 
Bazı ayrım noktalarını ve farklarını ileri sürerek, sözünü ettiğimiz tarihler içinde dün-bugün arasında nitel fark çıkarmak, demokratik olmayan yönetim biçimlerini aklamaktır. Kendine “sol” diyen bazı kesimlerde bunu yapmaya çalışarak, iki faşist yönetim biçimi arasında bir tercih yapılmasını istiyorlar. Faşist rejimler arasında tercih yapılmaz. Faşizm ile burjuva demokrasisi arasında, eğer bir tercih yapılacaksa bu burjuva demokrasisi olur.9 Çünkü sosyalizm için, işçi sınıfının örgütlenmesinin burjuva demokrasisi koşullarında faşizme göre daha avantajlıdır.

İşçi sınıfının haklarının olmadığı yerde, komünistlerin varlığına ve örgütlenmelerine de izin verilmiyordu. TC tarihi “Komünist Tevkifatı”ıyla doludur. TC’nin komünist avı hiçbir zaman bitmemiştir. Her fırsatta komünistleri ezme ve yok etme politikası izlemiştir. 1991’lara kadar komünist propagandayı yasaklamış ve ağır cezalar getirmiştir. Daha sonraları ise “Terörle Mücadele Yasası” adı altında anti-demokratik ve faşist uygulamalar bugüne kadar devam ettirilmiştir.

İşte, TC tarihinin genel ve kabaca görünümü budur. Bu topraklar üzerinde yaşayan çeşitli milliyetlerden işçi ve emekçilerine, burjuva sistemini korumak amaçlı, çeşitli gerekçeler ileri sürülerek reva görülen yaşam biçimi...

Biz yıkmadan üzerimizden kalkmayacak çürümüş bir sistemin enkazı!
1 Nazi hayranlığı bu dönemde taban yapmış durumdaydı. Babası, Aşkale Toplama Kampı’ndaki 6-8 bin kişiden birisi olan İshak Alaton şöyle anlatıyor; “Anti-semitizm güçlü bir havaydı. Şişli Terakki Lisesi‘nde okurdum. Okula Türk subayların refakatinde Nazi subayları gelir ve Nazizmin propagandasını yaparlardı.” Rıdvan Akar, age, sf. 243. Bugün İŞİD’çilerin okullarda dinci propaganda yapmasının bir başka biçimi.
2 Rıdvan Akar, Aşkale Yolcuları-Varlık Vergisi ve Çalışma Kampları, Belge Yayınları
3 Ayşe Hür, 1942 Varlık Vergisi Kanunu, 10.05.2015 Radikal.
4 Mete Tuncay, Tek Parti Dönemi
5M. Kemal’in seçim öncesi C.H.P. adayları hakkında vatandaşlara yayınladığı mesajı. 3 Agustos 1927
6M. Kemal’in seçimden sonra vatandaşlara yayınladığı mesajı, 7 Eylül 1927
7 M. Tuncay, Tek Parti Dönemi
8İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Umut Yayımcılık
9 İbrahim Kaypakkaya, age.

10 Ocak 2017 Salı

KİMSE KOMÜNİSTLERİ SUÇLAMASIN!

Endonezya İşçileri


KİMSE KOMÜNİSTLERİ SUÇLAMASIN!

Yusuf KÖSE

Komünizm, teorik ve pratik olarak burjuvazi için tehlikeli olmaya başladığından bu yana, burjuvazinin en büyük düşmanı komünistler olmuştur. Çünkü, burjuvazinin bütün çürümüşlüğünü, kokuşmuşluğunu ve büyük bir haksızlık üzerinde kendini var ettiğini ortaya koyan komünistlerdir.

Komünistler, sadece teorik-siyasi olarak burjuvaziye karşı olmakla kalmamış, pratik olarak da burjuvazinin karşısında yer alarak, onu yıkma ve yeni bir toplumsal sistem inşa etme başarısını göstermişlerdir. 17 Ekim 1917 Rus Devrimi bunun en gerçekçi örneklerinden biridir.

Komünistler, çok basit bir gerçeği ortaya koymuşlardır: Kapitalizm var olduğu sürece, insanlar barış içinde yaşayamayacaklardır. Barışın, kardeşliğin ve özgürlüğün bir numaralı düşmanı kapitalist sistemdir. Ve kapitalist sistem ne kadar uzarsa toplumsal çürüme ve kaos da bir o kadar artarak yaygınlaşır. İnsanın insana yabancılaşması, insanın insanı yok etmesine dönüşür. Bugün olduğu gibi...

Komünistlerin kapitalizme karşı sosyalizmi savunmaları, kapitalist savunucuları komünistlere karşı düşman etmiştir. En liberal burjuva demokratlarından küçük burjuva revizyonistlerine kadar ele ele vererek, komünistleri teşhir, tecrit ve yok etme ereğinde birleşmişlerdir.

Oysa, komünistlerin savundukları oldukça insani önermelerdir: Sömürü olmasın! Ezen ve ezilen olmasın! İnsanla insan arasında ne sınıf ne de sınır olsun! Ortaklaşa üretiklerimizi ortaklaşa tüketelim!

Bütün kavga, komünistlerin bu önermeleri üzerinde çıkmaktadır. Komünistler bu ilkeleri, 1848 yılında Komünist Manifesto’da ortaya koydular. Ve o günden beri bu ilkeler üzerinde kavga devam etmektedir. Bu kavga, sınıf kavgasıdır. 
 
Komünistler, burjuvaziyle işçi sınıf arasındaki tarihsel kavgada, işçi sınfının temsilcileri olarak burjuvazinin karşısında yer almışlardır.

Ülkemizde de en büyük zulmü komünistler görmüştür. Çünkü komünistler tüm haksızlıkların karşısında yer almıştır. Ezilen ulusların, ezilen sınıfların, ezilen etnik mezheplerin demokratik haklarının savunucuları olmuştur. 

 
Sermayenin tek kişi faşist diktatörlüğünün resmileştirilmesinin gündemde olduğu içinde bulunduğumuz günlerde, bunun sorumlusu elbette başta sermaye sınıfıdır. Onların buna bir itirazları yoktur. Sermaye sınıfı ekonomik ve siyasal krize girdikçe, kazanılmış toplumsal özgürlüklere daha fazla saldırır.

Sermaye sınıfı, işçi sınıfını ve emekçileri daha fazla sömürmek ve karlarını artırmak için, Erdoğan şahsındaki faşist tek kişi diktatatörlüğün savunucuları, koruyucuları ve gerçek sahipleridir.


Ancak, bugün islamcı faşist diktatörlükten zarar gören, ona muhalefet eden liberal aydınların, liberal entellektüellerin ve burjuva devletin ortaklarından sosyal demokratların payları da birincilerden az değildir. Birinciler planlayıp yönlendirmişler, ikincilerde toplumu adım adım sessizleştirmişlerdir.

Bunu, “yetmez ama evet”, diyerek yapmışlardır. ABD ve AB emperyalist haydutların “ılımlı İslam” modelini, topluma “demokrasi modeli” olarak sunmuşlar ve benimsetmek için yoğun bir çaba harcayarak, toplumun demokratik bilincini manipüle ederek, siyasi islamın gerici ideolojisinin güçlü bir şekilde yerleşmesinin koşullarını hazırlayarak yapmışlardır. 
 
İslamcı iktidara düşen ise, boşluğu hızla, iktidarda olma avantajını ve zorunu kullanarak doldurmak olmuştur. Komünizme karşı, her türlü gericiliği destekleyenler, siyasi islam cihadının kurbanları arasına katılmaktan kendilerini de alamamışlardır.

Bu kesimler, Türk sermaye devletinin ezelden beri ezilen ve azınlık ulusların, özellikle de Kürt ulusunu yok sayma, Türkleştirme politikalarına büyük ölçüde destek vermişlerdir. Bazıları ise, “Biz PKK teröristlerine karşıyız, Kürtlere karşı değiliz” diye sahtekarlık yaparak, bir ulusun hak alma mücadelesini yok saymanın teorisini yaparak topluma empoze etmişlerdir.

Bir ulusun, bir başka ulus tarafından ulusal haklarının gasp edilmesi, daha baştan burjuva demokrasinin en temel “politik özgürlük” önermelerinin yok edilmesi olduğunu göremeyecek denli, ezen ulus ırkçılığının şampiyonluğunu yapmışlardır. 
 
Kapitalizme, emperyalizme, ırkçılığa, ezen ulus milliyetçiliğine, şovenizme, karşı çıkmayanların faşizmin kurbanı olmaktan kurtulamayacaklarını bilmeleri gerekir.

Laiklik bizim yaşam biçimimiz” diyenlerin başında CHP gibi burjuva partileri gelmesine karşı, laik Kürt Ulusal Hareketi’nin bastırılması ve yok edilmesi için, İŞİD gibi düşünen ve uygulamalara sahip olan AKP’ye destek olmuştur.

Demokrasiden yanayız”, “Hukukun üstünlüğü temel prensizbimiz” diyen sosyal demokratlar, HDP milletvekillerin zindanlara tıkılması için oy vermişler ve devletin demokratik kamuoyuna yönelik sürek avına destek olmuşlardır. Deyim yerindeyse, kılını bile kıpırdatmamıştır. Sadece, başkanlık yasalarının onaylandığı gün, göstermelik olarak meclisin önünde kısmi bir protesto yapılmasıyla yetinmiştir.

CHP, “AKP PKK gibidir” diyerek, siysal sorununun, burjuva demokrasisi değil, esas olarak, Kürt ulusunun ulusal hak mücadelesinin bastırılması olduğunu her fırsatta tekrarlamıştır. Aynı, 1930 seçimlerinde SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi), Hitler’in partisini değil, Alman Komünist Partisi’nin teşhir ve tecrit etmeyi esas alması gibi... Çünkü büyük sermaye böyle istemiştir.

Komünistler, burjuvazinin tüm teşhir, tecrit, yok etme, her türlü zulmü uygulama pahasına mücadelelerine devam etmişlerdir. Her zaman ve her yerde bütün gericiliğin ve gericiliği yaratan kapitalist sitemin karşısında durmuşlardır.
 
Burjuva "aydınlanmacıları", ne zaman ki, burjuvazinin toplumu aydınlatacak ne bilgisi, ne kültürü ne de toplumsal sistemi kalmadığını gördüklerinde, işçi sınıfı ve emekçiler, burjuvaziyi toplumun sırtından daha erken bir zamanda atarak, sömürüsüz ve savaşsız bir dünya inşa edeceklerdir. 

Kimse komünistleri suçlamasın. Komünistler, işçi sınıfını hala kazanamadıkları için kendilerini suçluyorlar. 10.01.2017

***