19 Nisan 2020 Pazar

Artı-Değerin Kaynağı ...



Artı-Değerin Kaynağı

Ve 
 
İşçinin Üretim Sürecinin Denetleyicisi ve Düzenleyicisi Oluşunun Tarihi


Yusuf KÖSE


Giriş:

Marksizmin temel ekonomi-politik analizlerine, çözümlemelerine ve bir bütün olarak işçi sınıfının marksist-leninist-maoist dünya görüşüne, ideolojisine ve siyasetine yönelik küçük burjuva kesimlerden eleştiriler gelmektedir. Bu saldırılar, sosyalist devletlerin geriye dönüşünden sonra daha da artarak devam etmiştir. 
 
Bazı küçük burjuvalar, işçi sınıfını öldürüp, burjuva sınıfına karşı sınıfsız bir “prekarya” icat ederlerken (ki, bu yaklaşım 1960’lara kadar geriye gider), bir kısmı ise, dijitalleşmenin artmasıyla, proletaryanın artık üretim sürecinin dışına çıkacağını ve kapitalistlerin artı-değeri, canlı emekten değil makinelerden elde edeceğini ileri sürecek denli, kapitalizmin karakteristiğinden uzaklaşmışlardır.

Bu makalede, metaların değeri ve artı-değerin kaynağının nereden geldiği, kapitalist devletlerin neden işgününü durmadan uzatma eğilimi içinde olduğu ve yüksek teknoloji ile üretim yapan bazı uluslararası tekellerin incelenmesi yer almaktadır.

Koronavirüsü salgının yaşandığı bu günlerde, işçi sınıfının üretim alanından çekildiği anda yaşamın nasılda durduğuna tanıklık ediyoruz ve teknoloji yoğun üretim tekellerinin (örenğin Amazon) daha fazla işçi almak istediklerini de basından izliyoruz. Ve bunlar, makale içinde ele alıp incelenmektedir.

Kapitalist sistemin işçi sınıfı sömürüsüne dayandığı, virüs salgınıyla beraber milyonlarca işçinin işsiz kalmasında kendini daha net göstermektedir. Emek-sermaye arasındaki çelişme; kapitalist sistem var olduğu sürece varlığını koruyacak ve bunun çözümü; özel mülkiyet ilişkilerine dayanan kapitalist üretim ilişkilerinin yıkılıp yerine insanlığın gerçek kurtuluşu sosyalist-komünist bir toplumun kurulmasıyla sonuçlanacaktır.
 
Korona günlerinde; “kapitalizmin eskisi gibi olmayacağının” daha yoğun tartışldığı anda, kapitalizmin varolmasını sağlayan artı-değerin kaynağının nerden geldiğini bir kez daha ortaya koymak, işçi sınıfına olan güveni hep canlı tutumak ve sınıf mücadelesini geliştirmek açısından yararlı olacağı inancındayım.
Kapitalizmin bir yüzyıl daha göremeyeceği gerçeği de; başta işçi sınıfı olmak üzere, kitlelerin kapitalizmin her yönüyle çürümüşlüğüne daha yakından tanıklık etmesinin, yaşandığı günlerin içinde oluşumuz göstermektedir. İşçi sınıfının devrimci dinamiğinin diyalektik gelişimi; çürüyen kapitalist toplumun külleri arasından, ikiyüz yılı aşkın bir süredir çok ağır bedeller karşılığında geliştirdiği yeni bir devrimci toplumun filizlerini, özgürce geliştireceği uluslararası sosyalist toplumu kurmasının bütün nesnel koşulların olgunlaştığı gerçeği ile karşı karşıyayız. Bu iyi bir gelişme.1

Makale, aşağıdaki başlıkları içeriyor:
  • Makinaların Üretim Sürecindeki Rolü ve Artı değerin Kaynağı
  • Metalara Değer Nereden Gelir
  • Sermaye ve Özgür İşçi
  • İnsanın Makine Karşısında “Bekçi ve Düzenleyici” Olması Hali
  • Makinelerin Marifetleri
  • Sermaye Birikim Süreci Proletaryanın Artışı Süreci Olmaktan Çıktı Mı?
  • Kapitalistler İşgücü Arayışında
  • ABD’de Göçmen İşçilerin Rolü
  • Çin’in Gelişmesinde İşgücü Nüfusunun Büyük Olmasının Rolü
  • Uluslararası Yüksek Teknoloji Tekellerindeki İşgücü
  • Dijitalleşme, Tekelci Devlet Kontrolünün Artması ve İşgünün Uzatılması Bağlantısı
  • Üretim Sürecinin Toplumsal Değişimine Bağlı Olarak İşçi Sınıfının Değişimi
  • “Yeni Proletarya Makinalardır, İşçi Sınıfı Artık Belgelerini Alıp Gidebilir” Mi?
  • Robot İş Gücünün Yükselişi ve Kapitalizmin Geleceği



  1. BÖLÜM

Makinaların Üretim Sürecindeki Rolü ve Artı-Değerin kaynağı

Kapitalizmin tarihi boyunca, üretim alanında, teknolojinin daha fazla gelişmesi ve bu gelişmenin sınırsızlığı, robotların üretim alanında daha fazla yer alması, kapitalist sistemde işçi sınıfı üretim alanında devre dışı mı kalıyor sorusunu sık sık sordurdu. Bu nedenle de bir çok “sol” görünümlü burjuva liberalleri; kapitalizmin mezar kazıcısı proletaryanın sınıf olarak ortadan kalkacağı düşüncesinden hareketle, “elveda proletarya” argümanı ile sevinç çığlıkları atmaktan geri kalmadı. Elbette bu liberal argümanlar işçi sınıfı saflarında da epey bulanıklık yarattı ve yaratmaya devam ediyor. Bunun bir örneği de işçi sınıfını “prekarya” olarak sınıfsızlaştırma çabaları içine girmelerinden görülmektedir. Onlar için burjuva sınıfı var, ama işçi sınıfı yok. Kapitalist üretim ilişkileri sürüyor, ama artık burjuvazi işçiye ihtiyaç duymuyor. Makineler, işçi olmadan artı-değer üretiyor! Vb. vb. ... 
 
Oysa, artı-değerin kaynağı makineler değil canlı emektir. Yani, üretim alanındaki işçidir. Makineler işçinin üretimini hızlandırır, yoğunlaştırır, gerekli emek zamanını azaltıp, artı-emek zamanını çoğaltır ve çalışma süresini uzatır. Ancak, makineler, işçi olmadan, işçinin kullanımında olmadan artı-değer üretemez. Burjuvazinin karının kaynağı artı-değerdir ve artı-değeri ise canlı emek (işçi) üretir.

Bu konuyu, Marx, Kapital’in birinci cildinde açıklamıştır.

“... artı-değerin, makinenin yerini aldığı işgücünden değil, makinenin başında çalışan işgücünden doğduğu konusundaki yasa kendisini göstermeye başlar. Artı-değer yalnız değişen sermayeden doğar ve, daha önce gördüğümüz gibi, artı-değer miktarı, iki öğeye bağlıdır: artı-değer oranı ile, aynı zamanda çalıştırılan işçi sayısına.” (abç)

Kapitalist daha fazla kar elde etmek için işçiyi işten çıkarma yolunu seçer. Ya da kriz dönemlerinde işten çıkarmalar artar. İşten çıkarılan işçinin yerine makine koymasına karşın, işverenin karı artmaz, tersine azalır. Daha doğrusu kar oranı düşer. Makineler (günümüzde robot ya da yüksek düzeyde dijitalleşme) işçinin yerini alabilir, ancak işverenin esas amacı olan ve de sermaye birikiminin sağlayacak artı-değer olmaz. Bu da işverini canlı emeksiz işveren yapmaya yetmez. Bir başka söylemle; ortada kapitalizmi sürdürecek ekonomik ilişkiler kalmaz ve ilişki biçimi nitelik değiştirir.

Bugün en yüksek teknoloji ile üretilen telefon ve diğer iletişim araçlarlarının üretiminde robot değil, daha çok işçi çalışır. Ve kapitalist, üretimde aşırı makine kullanmasına karşılık, işçinin çalışma saatini uzatmaya giderek, artı-değer oranını artırma yolunu seçer. 
 
Üretim süreci içinde daha fazla makinenin kullanılması, işgününü kısatlaması gerekirken, kapiatlist tersini yapar. Yani, yoğun sermaye kullanımı işgününün uzamasına neden olur. Bunun temel nedeni; sermayeinin organik bileşiminde değişmeyen sermaye oranının değişen sermaye oranına göre artması, yani, kapitalistin makinelere daha fazla sermaye (para) yatırmasından ileri gelir.

Marx’ın, makinelerin iş sürecine daha fazla tabi olmasıyla işgünün uzamasının nedenlerini tartıştıştığı bölümde, N. W. Senior’den yaptığı bir alıntıyı buraya alalım:

“Sabit sermayenin, döner sermayeye oranının büyüklüğü ... iş saatlerinin uzunluğunu istenilir hale getirmektedir.” Makinelerin vb. daha fazla ölçüde kullanılması ile, “uzun iş-saatlerini uzatma dürtüsünü daha da artırıyor, çünkü sabit sermayenin büyük bir kısmını karlı hale getirmenin tek yolu budur.”2

Makineleşmenin artması işçi sayısını azaltma eğlimi içinde olmasına karşılık, kapitalist, makineleşmenin artmasına koşut olarak çalışma saatlerini uzatma eğlimi içine girer. Kapitalist, değişmeyen sermaye bölümünü ölü yatırım olmaktan çıkarıp daha karlı hale getirmek için artı-değeri artırıcı önlemlere baş vurur. Bunun içinde işgününü mümkün olduğunca en azami sınırına çekmeye çalışır ve bu sınırın nerede sonlanacağı, kapitalist ile işçi sınıfı arasındaki mücadeleyle belirlenir. 
 
Toplamda işçi sayısı azalmasada, makineleşmenin yoğun olduğu yerde işçi sayısında nispi azalma görülür. İşçi sayısı verileri, sermayenin artışına göre nispi, ama sayısal olarak mutlak artışı, net olarak göstermektedir. Kapitalistler işçi sayısının azaltılmasından doğan artı-değer oranı eksikliğini, iş gününü uzatarak giderme eğilimi içine girerler.3

Örneğin, Google LLC, dünya çapında toplamda (2019 yılı için) 220 bini aşan işçi çalıştırıyor. Bunun 102 bini direkt kendi elemanı, diğer 120 bin çalışan ise geçici olarak çalıştırılıyor.4 İsviçre’de Google için çalışan 3.000 kişi var. Eğer, makineler artı-değer üretseydi, yüksek teknoloji şirket Google bu kadar işçiyi çalıştırmazdı. Microsoft’un çalışan sayısı ise 148 bindir. Bir başka teknoloji devi Samsung Group’un toplam çalışan sayısı ise 489.000’dir. (2018 yılı için)
Sermayenin nasıl artırıldığını Marx kısaca şöyle özetler:

“Sermaye, sadece emek gücü karşılığında değiştirilmek süretiyle, sadece ücretli emeği yaratması süretiyle arttırılabilir. Ücretli işçinin emek gücü, sermaye ile, ancak sermayeyi artırarak, kölesi olduğu gücü kuvvetlendirerek değiştirebilir. O halde, sermayenin artması demek, proletaryanın artması, yani işçi sınıfının artması demektir.”5

1800’lerin ilk çeyreğinde söylenen bu sözler, günümüzde de geçerlidir. Daha ilerde işgücü artışını istatistiki verilerle görüleceği gibi (bkz. Tablo-1), sermayenin artışı proletaryanın artışıdır. Ve sermayenin artması, esas olarak ücretli işçinin işgücünün meta olarak kullanılması ve değişim değeri olmasıyla doğrudan ilişkisi vardır. 
 
Tekenolojinin gelişmesi ve üretim sürecinde artık robot ve yapay zekaların (yüksek seviyede dijitalleşme, bir başka söylemle; informasyon teknolojisinin üretimdeki rolünün artması) kullanılmasına karşılık, işçinin işgünün kısalması yerine, daha da uzatılmıştır. 2020 yılında olduğumuz bu günlerde, kapitalistler çalışma saatlerini 12 saate ve daha bir çok ülkede 16 saate (Çin)6 çıkarmışlardır.

Çünkü kapitalistin çalışma işgünün uzatması durumunda değişen sermayede bir değişim olmamasına karşın, üretim hacminde ve artı-değerde bir artış olur.

Kapitalist pazarların büyük markaların üretilmesinde kölelik düzeyinde işçi çalıştırdığı bilinmektedir. Örneğin, Apple7, Samsung, Amazon, Huawei, Nestle, büyük ototmobil tekelleri ve daha niceleri ... AB burjuvazisi, teknolojinin gelişmişlik düzeyinin tersine, çalışma saatlerini 12 saaate çıkarmaya çalışıyor. Fransa, Avusturya ve daha bir çok ülke bunu yasallaştırdı.

Bunun nedenini Marx şöyle açıklıyor:

“... Makine daha önce işgücüne yatırılmış bulunan değişen sermayeyi, değişmeyen sermayeye olan makineye dönüştürdüğü için artı-değer üretmez.”8
Ve peşinden ekler:

“Örneğin, 2 işçiden, 24 işçiden sızdırıldığı kadar artı-değer sızdırmak olanağı yoktur. Eğer bu 24 kişiden herbiri, 12 saatte, yalnız bir saatlik artı değer sağlasa, 24 işçi bir arada 24 saatlik artı-emek sağlar, oysa 2 kişinin toplam emekleri, 24 saat eder. Demek oluyor ki, makinenin artı-değer üretimine uygulanması, içinde taşıdığı çelişkiyi de beraberinde getiriyor.”9

Marx, bu çelişkiyi şöyle açıklıyor:

“Belli bir sanayi kolunda makinenin yaygın olarak kullanılmaya başlanması üzerine, makine ile üretilen bir metanın değeri, aynı türden bütün metaların değerlerine yön verici değeri haline gelmesiyle bu çelişki ortaya çıkar; kapitalisti, bilincinde olmaksızın, işçilerin nispi sayısındaki azalmayı yalnız nispi artı-emekteki bir artışla değil mutlak artı-emekteki bir artışla da telafi edebilmek için işgününü alabildiğine uzatmaya sevkeden işte bu çelişkidir.”10

Sermayenin organik bileşiminin artması ve kapitalist, daha da ileri giderek işçiyi üretimin dışında bırakıp salt makineler ile üretim yapması, üretilen ürünlerinde bir değişim değeri kalmayacaktır. Ve böylece ortada bir artı-değerde söz konusu olmayacağı için, kapitalist üretim ilişkileri içinde bir kapitalist, canlı emeği üretim süreci içine sokmadan bir üretim yapamaz. Yaptığı anda üretim ilişkileri kapitalist üretim ilişkileri olmaktan çıkacağı gibi, ortada sermaye birikiminin sağlayacak bir artı-değerde olmayacaktır.

Makineleri üretici güçlerin içine sokan ve onu üretim sürecinin bir parçası yapan canlı emektir. Çünkü kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu kapitalist toplumda, işçi sınıfının yaratıcılığı olmadan makine de üretim aracı olarak üretim süreci içinde yerini alamaz. 
 
Üretim sürecinin artan ölçüde makineleşmesine karşın, kapitalist canlı emekten vaz geçmiyor, tersine işçinin işgünü süresini devamlı uzatma yoluna gidiyor. Günümüzde bunu daha somut olarak görüyoruz. Bütün kapitalist ülkelerde kapitalistlerin dayatmasıyla iş saatleri uzatılma yoluna gidiliyor. İşçi sınıfı 8 saatlik işgününü yüz yıllık bir mücadele ile ve ağır bedeller ödeyerek kazanmasına karşılık, bugün yeniden eskiye (makineleşmenin en geri olduğu dönemdeki gibi) dönülme eğilimi içine girilmiştir. Çin’de 99611 formülü altında buna başlanmıştır.

Öte yandan, bazı ülkelerde hala 8 saatlik iş günü yasal olsa da, biliniyor ki, işçilerin büyük bir bölümünün “fazla mesai” adı altında 10-12 saat bazı yerlerde ise 14-16 saat çalıştırılıyor.
Kapitalizmin somut gerçekliği karşısında, “yapay zekalı robotlar işçi sınıfının yerini alacak” gibi retoriklerin ileri sürülmesi, kapitalizmin kendisi tarafından reddelimektedir. Canlı emek olmadan salt makineler ile artı-değer elde edilseydi burjuvazi canlı emeği, çoktan üretim sürecinin dışına çıkarırdı. Ve o zamanda nüfus artışı da üretim sürecine uygun giderdi ve bugünkü gibi fazla olmazdı. Zaten insana gereksinim kalmazdı.
“...nüfusun gelişmesi –der Marx- tüm üretici güçlerin gelişmesini özetler ”12

Bugün, bütün kapitalist ülkeler, sermaye kesimleri, nüfusun artması için propaganda yapmasının nedenlerinin başında canlı işgücüne (işçiye) gereksinimleri olduğu içindir. Burjuvazi, 1970’lerde nüfusun azalması yönünde “nüfus planlaması” yaparken, 1990’lardan sonra bu planı, nüfus artışı yönünde yapmaya başladı. Ancaki, kapitalizm, her şeyi yıpratıp tahrip ettiği gibi insan nüfusunu da tahrip etmiştir.

Makinenin canlı emeğin yerini aldığı tezi Marx’tan öncelere dayanır. 1759-1839 yılları arasında yaşamış İngiliz politikacı ve ekonomisti James Maitland Lauderdale, makinenin emeğin yerini aldığını ileri sürenlerdendi. Marx bunu, “büyük bir buluş yaptığını sanıyor” diye eleştirir.13

Ve ekler:

“Sabit sermaye (değişmeyen sermaye –YK-) en uygun biçimi makine olan üretim araçları belirlemesinde ancak değer üretir, yani ürünün değerinin iki yönde çoğaltır:
  1. Değere sahip olduğu ölçüde; yani bizzat emeğin ürünü olduğu, nesneleşmiş biçimde belirli bir emek niceliği olduğu ölçüde;

  2. Emek-gücünün sürdürülmesi için gerekli ürünleri daha büyük ölçüde daha kısa zamanda yaratacak duruma getirerek, emeğin üretken gücünü artırdığı, artı-emeğin gerekli-emeğe oranını büyütebildiği ölçüde.”14
Burada da görüldüğü gibi, makine artı-emeği büyütebildiği ölçüde, sermaye üretimi süreci içinde kapitalist için bir anlamı vardır. Ve unutulmaması gereken diğer önemli bir nokta ise; makinelerin nesnelleşmiş emek oluşudur.

Ve Ekler Marx:

“Makine, eksik emek gücünün yerini almak için değil, yığınlar halinde var olan emek- gücünü gerekli ölçüye indirmek için işe karışır. Ancak emek gücünün yığın halinde bulunduğu yerde makine işe karışır”15

Mesele bu kadar açık olmasına karşın, makinelerin artı-değer üreteceğini ileri sürmek ya da makinelerin işçinin (canlı emek) yerini alacağını ileri sürmek, kapitalist üretim ilişkilerinin karakteristiğini çarpıtmanın yanı sıra kapitalistin karının esas kaynağını gizlemeye yöneliktir. Bunu kapitalistlerin ve onların siyasal ve idelojik sözcülerinin yapması normal, ama kapitalizm tarafından ezilen küçük burjuvaların yapması anlamsız.


Metalara Değer Nereden Gelir

Metalara değerin nereden geldiğini, Marx, Kapital’in birinci cildinin ilk sayfalarında, her işçinin anlayabileceği bir şekilde sade bir dille anlatır.

“... değerin özünü teşkil eden emek, türdeş insan emeğidir, bir biçimli (üniform) işgücü harcamasıdır.”16
 
Demek ki, işgücünün harcanmadığı nesnede değer yoktur. Demir madenin topraktan çıkarılmasından tutunda binalarda ve başka şeylerde kullanılmasına kadar yapılan bütün işlemlerde bir emek vardır, yani, işgücünün harcanması sonrası oluşan bir değer vardır. Maden toprak altında kaldığı sürece bir değeri olamaz. Onun meta olması için hem kullanıma hem de değişime sokmak gerekiyor. Bunun içinde bir emek harcanması gereklidir. Maden kendiliğinden kullanım değeri ve değişim değeri kazanmaz. 
 
Bir şey kullanım değeri olabilir, ama değişim değeri olmaz. Hava gibi. Ama hava paketlenip satılmaya başlanırsa kullanım değerinin yanında değişim değeri de kazanmış olur ki, böylece bir meta haline gelmiş olur. Onu meta haline sokan ise ona harcanan emektir. 
 
“Bugüne dek –der Engels, Marx’ın Kapital’i birinci cildine yazdığı önsözde- ekonomi politik, bize, emeğin bütün zenginliklerin kaynağı ve bütün değerlerin ölçüsü olduğunu, öyle ki, üretimleri aynı işzamanına malolan iki nesnenin aynı değere sahip bulunduğunu ... sermaye adını verdiği biriktirilmiş bir emek türünün varolduğunu, bu sermayenin içerdiği kaynaklar aracılığıyla, canlı emek üretkenliğini yüz kat, bin kat artırdığını...”17

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da 50 yaşın üstündekiler anımsar. 1970’lerde lokantalarda yemeğin yanında bedava su da verirlerdi. Ve hatta yemeğin yanında bol ekmekte verirlerdi. 1980’lerden sonra sular şişelenmeye ve yemeğin yanındaki ekmek ise dilim sayısıyla getirlmeye başlandı. Yani, su, kapitalist gelişmenin zayıf olduğu yıllarda parasızdı. Çünkü kapitalizmin kanlı eli, onları değişim değeri kazandıracak kadar daha oralara uzanmamıştı. Kısacası kapitalist meta üretimi her yerde aynı düzeyde değildi. O su parasız olduğu zaman da emek harcananarak masaya geliyordu. Ama bir meta değildi. Kullanım değeri vardı, fakat değişim değeri yoktu. Paketlenmeye (şişelenmeye) başlar başlamaz pazarda satılan bir meta haline geldi. Yani, kullanım değeri yanında değişim değeri de kazandı.

Burada Marx’tan uzun bir alıntı alarak sorunu daha da netleştirelim.

“ Bir şey değere sahip olmadan da bir kullanım değerine sahip olabilir. Bu, o şeyin insana yaralılığı emeğe bağlı olmadığı zaman söz konusudur. Hava, işlenmemiş toprak, doğal çayırlar ve otlaklar vb. böyledir. Bir şey meta olmadan da, yararlı ve insan emeği ürünü olabilir. Gereksinmelerini kendi emeğinin ürünü ile doğrudan doğruya karşılayan kimse, gerçekte, kullanım değeri yaratır ama meta yaratmamıştır. Meta üretmek için, o kimsenin yalnızca kullanım değerleri değil, başkaları için kullanım-değerleri, toplumsal kullanım değerleri üretmesi gerekir. 
 
- Ve Engels, Marx’ın anlatımına bir parantez açar –(YK)

“(Ve sırf başkası için üretmesi de yetmez. Ortaçağ köylüsü, feodal bey için ürün-rant-tahıl, papaz için öşür-tahıl üretirdi. Ama, ne bu ürün-rant-tahıl, ne de öşür-tahıl, bir başkası için üretilmiş olmaları gerçeğine karşın, meta haline gelmemişlerdi. Bir meta olabilmesi için, kullanım değeri olacağı başka bir kimseye, değişim yoluyla devredilmesi gerekir.) Nihayet hiç bir nesne, yaralı bir şey değilse, değere sahip olamaz. Eğer o şey yararsız ise, onda bulunan emek de yararsızdır; bu emek, emek sayılmaz, ve bu yüzden değer yaratmaz.”18

Burayı kısaca özetlersek; bir şeyin değeri olması için insan emeği harcanması gerekiyor. Bu da tek başına yetmiyor, o şeyin kullanım değerinin yanında değişim değeri olması gerekiyor.
Burada değerin büyüklüğü ya da küçüklüğüne, nicelik ve niteliğine değinmeyeceğiz. Bu konumuzun dışında. Makinelerin tek başına artı-değer üretmediğini daha analaşılır kılabilmek için, metalara değerin nereden geldiğine ilişkin Marx’ın görüşlerine baş vurduk.

Kapitalist toplumda, metanın bu iki niteliği (kullanım ve değişim) olmazsa olmazdır. Özellikle, kullanım değerinin yanında değişim değeri olmazsa o bir kapitalist meta olamaz. Pazara götürülüp satılamazsa, bir nesne ( ya da ürün) meta olma niteliğine sahip değildir. Ya da Marx’ın ifadesiyle söylersek, bir nesnenin yararlı olması, onun meta haline getirmeye yetmez. İlla da değişm değeri olması gerekir.

Kapitalist toplumun, ödenmemiş emek üzerinde yükseldiği, Engels’in, aynı önsöz’de özellikle vurguladığı gibi; “mevcut tüm toplumsal düzen ödenmemiş emeğe dayanır.” Yani, işçiden alınan artı-değere dayandığı bir gerçektir. Bu nedenle de kapitalist sistem, işçinin yarattığı artı-değere el koymadan varlığını sürdüremez. Bir şeyin meta olmasını sağlayan ve ona değer veren canlı emektir. 
 
Kısacası, makinelerin görevi canlı emeğin üretkenliğini artırmaktır. Metaların değeri makineden değil, canlı emekten gelir. 
 

Sermaye ve Özgür İşçi

Makine özgür değildir. Kendi başına, kullanım değeri ve değişim değeri olan meta üretemez. Bunun için bir tarafta sermaye bir tarafta ise işgücünü özgürce satabilecek işçi olması gerekir. Bu kapitalist sistemin temeli ve olmazsa olmazıdır. Sermayenin karşısına “özgür makine” çıkması halinde, kapitalistin sermayesini büyütecek artı-değer üretecek ve metaya değişim değeri kazandıracak bir üretim süreci çıkar mı? Elbette ki hayır. Bu artık kapitalist sistem olmaz bir başka bir şey olur. Sermayenin yerine “yapay zeka” ya da makine koyan anlayışlar, kapitalist sistemin özünü unutuyorlar. Artı-değer olmadan sermayenin sermaye olarak kalabileceğini sanan ilk klasik iktisatçıların izinden yürüdüklerinin farkına varmadan.

“Yalnız başına para –der Marx- ve meta dolaşımı, sermayenin varoluşunun tarihi koşullarının doğmasına yetmiyor. Onun doğabilmesi için, ancak üretim ve tüketim araçlarını elinde bulunduran kimse ile işgücü satan özgür emekçilerin pazarda karşı karşıya gelmesi gerekiyor. Ve bu tek tarihi koşul, bir dünya tarihini kapsıyor. Onun için sermaye, ilk ortaya çıkışı ile, toplumsal üretim sürecinde yeni bir çağın başladığını ilan ediyor.”19

Nesnelere üretim sürecinde kullanım ve değişim değeri niteliği veren emek olmadan sermayenin sermaye olması olası değildir. Kapitalist sistemin kapitalist sistem olması için bir tarafata sermaye bir tarafta ise kapitalistin işçinin gerekli emek dışındaki artı-emeğinin, yani artı-değerine el koyması gereklidir. Bunun dışındaki bir üretim ilişkisinin adı kapitalist üretim ilişkisi olamaz. 
 
Burada kendimize soru soralım. Kapitalist üretim ilişkilerine toplumsal bir karakteristik kazandıran sermaye-özgür işçi ilişkisi değişti mi? Kapitalist artık, işgücünü satacak işçiye gereksinim duymuyor mu? İşçinin işgücünün yerini “yapay zeka mı” aldı? Meta pazarında tek tek kapitalist ile “yapay zeka” mı karşı karşıya geldi ya da gelecek? 
 
Kapitalist üretim ilişkilerinin özünün, yani karakteristiğinin değişmesi için, burjuvazinin ve işçi sınıfının değişmesi, farklılaşması ya da bunlardan birinin ya da ikisinin birlikte farklı bir niteliğe bürünmesi gerekir. Ve biri niteliksel olarak değişirse diğeride değişir. Ve bunları tarihsel olarak karşı karşıya getiren sermaye-emek ilişkisinin artık ortadan kalkması ve bu ilişkinin yerini bir başka şeyin alması gerekir. Çünkü ikisi de özdeştir. Bir olmadan diğeri olamaz. Ve Mao’nun dediği gibi, biri diğerine dönüşebilir.20

Ama biz biliyoruz ki, bu toplumsal sistemde hala işçi sınıfı da burjuva sınıfı vardır. Emek sermaye çelişmesi ve kapitalist üretim ilişkileri bu çelişme üzerinde varolmaya devam ediyor. Nasıl, genişleyerek, üretim hacminin alabildiğine gelişmesi, sermayenin büyümesi ve merkezileşmesi, işçi sınıfının nicel olarak büyümeye devam etmesi vb. Bu gerçek olgular ortada dururken, subjektif niyetlerle ne işçi sınıfı ne de burjuvazi ve bu iki sınıfı yaratan kapitalist toplum yok sayılabilir. Kapitalist toplumun diyalektiği, liberal burjuva ve küçük burjuva dünyasının dışında nesnel bir olgudur.

Kapitalizmin bir üst aşaması olan emperyalizmin ortaya çıkması, kapitalist üretim ilişkilerinin niteliğini, sermaye-emek ilişkisini değiştirmedi. Kapitalist üretimin daha fazla merkezileşmesini, tekellerin yapsını, sermayenin merkezileşmesini büyüttü. Ama, üretim araçlarına sahip olan ile üretim araçlarından yoksun olanların birbiriyle kurduğu ilkşkinin niteliğini ve biçimini değiştirmedi. Üretim araçlarına el koyan tekelci burjuvazi ve üretim araçlarından yoksunlaştırılmış ve sadece işgücüne sahip işçi sınıfının üretim süreci içindeki ilişkisi aynıdır. Emperyalizm sürecinde de meta üretimi esastır. Kapitalist için meta üretiminin tek bir amacı vardır; sermayesini büyütmek ve büyütmek. Bu nedenle meta üretimi sermaye üretimidir ve işgücü de bir metadır.


İnsanın Makine Karşısında “Bekçi ve Düzenleyici” Olması Hali

Bir kapitalistin metayı, salt başkalarına yaralı olsun, kullansınlar diye burjuva hümanist duygularla üretmez. Onun meta üretmekteki amacı, kar (artı-değer) elde etmek, sermayesini büyütmektir. Bunu da çalıştırdığı işçinin ödenmemiş emeğini gasp ederek yapar. Tek amacı budur: Sermayesinin her üretim sürecinde katlayarak büyütmektir.

Canlı emek olmadan makinelere meta ürettirenler, elbette ki, kapitalistin amacını da unutmuş olmalılar ki, bir tarihsel toplumsal yapının varoluş niteliğini görmezden gelebilecek denli ya körleşmişlerdir ya da burjuva sınıfı lehine bilinçli bir çarpıtma içine girmişlerdir.

“Kapitalist, bir metayı, ne sırf meta üretmiş olmak için, ne de, onu, kullanım değeri ya da kendi kişisel tüketimi için üretmez. Bir üründe kapitalisti gerçekten ilgilendiren şey bizzat somut ürün değil, üründeki, üretim için tüketilen sermayenin değerini aşan değer fazlasıdır.”21

Kapitalist üretim sürecinde yatırdığı sermayesini daha fazlasını elde etmek için üretim yapar. Bunu da ancak canlı emeğin sömürülmesiyle elde edebilir. 
 
“Yatırmış olduğu değişen sermayenin değerini, daha büyük değere çevirebilmesi için tek yol, bu değişen sermayeyi canlı emek karşılığında değiştirmek ve bu canlı emeği sömürmektir.”22

Marx’ın görüşleri çok net ve bilimsel. Bugüne kadar bu görüşleri eleştiren burjuva liberal ekonomistlerin doğru bir şey ortaya koyabildikleri görülmedi. Çünkü onların eleştirilerinin kökleri yine Marx’ın eleştirdiği ilk klasik iktisat okulundan yetişen iktisatçıların tekrarından öteye gidemedi.

İşçinin, işgücü olmadan makinelerle yapılan üretim burjuvaziye karı nereden getirecek? Makinelerin artı-değer ürettiğini varsayan kimi küçük burjuva ve de liberal burjuva iktisatçıları, sermayenin karının satıştan, yani meta dolaşımından kaynaklandığını ileri sürerler. Elveda proletaryacı ya da prekaryacılarda aynı burjuva iktisatçıları gibi düşünüyor olmalılar. Ama biz biliyoruz ki, karın tek kaynağı işçinin ödenmemiş emeği olan artı-değerdir.

Devam edecek ...

1 Bu yazı uzun olması nedeniyle 4 bölüm halinde yayınlanacaktır.

2 Marx, kapital C.1, sf. 435. Dipnot 69.
3 Dünya’da iş saatleri ile ilgili tablo bu makalenin “Dijitalleşme, Tekelci Devlet Kontrolünün Artması ve İşgünün Uzatılması Bağlantısı” son bölümünde yer alıyor.
4 de.wikipedia.org
5 Marx, Ücret ve Sermaye, Cilt 6, sf.410, almanca. 1970, Dietz Verlag Berlin. Aktaran, Stefan Engel, “Küreselleşme” Tanrıların Günbatımı, Uluslararası Üretimin Yeniden Örgütlenmesi, sf,112, Umut Yayımcılık.
6 Çin’deki çalışma koşulları için China Labor Watch’ın raporlarına bakın. Bu konu, bu makalenin, “Uluslararası Yüksek Teknoloji Tekellerindeki İşgücü” bölümünde geniş bir şekilde ele alınmıştır.
7 Apple’nin Çin’deki üretim yerlerinde işçiler tam bir modern köle olarak kullanılmaktadır. Ve çalışan işçiler, Nazi Almanya’sı dönemindeki gibi tahta barakalar da değil ama, kapalı kamplarda tutulmaktadır. Bkz. BBC, 2014, “Apple’nin tutulmayan sözleri”,, “korona günlerinde sinema” bkz. Sendika63.org
8 Marx, age, sf. 435-436
9 Marx, age, sf. 436
10 Marx, age, sf. 436
11 996= sabah 9 akşam 9 ve haftada altı gün çalışma iş saati uygulması. Bu konuda, Çin’in işlendiği bölümde daha geniş bilgi vardır.
12 Marx, Grundrisse Cilt 2, sf. 89, Sol Yayınları Birinci Baskı.
13 Marx, Grundrisse Cilt 2, sf. 172
14 Marx, Grundrisse Cilt 2, sf. 171. (abç)
15 Marx, age, sf. 172
16 Marx, Kapital Cilt 1, sf. 61, Sol Yayınları, Birinci Baskı.
17 Marx, Kapital C. 1, sf. 46-47, Engels’in önsözü. (aç YK)
18 Marx, Kapital Cilt 1, sf. 63
19 Marx, Kapital, Cilt 1, sf. 194. (açYK)
20 Yusuf Köse, Marx’tan Mao Zedung’a Marksist Düşünce Diyalektiği, sf. 76, El yayınları.
21 Marx, Kapital cilt 3, sf. 43
22 Marx, age, sf. 43

15 Mart 2020 Pazar

Korona Günlerinde İsyan!

Türkiye-Yunanistan sınırını yıkmaya çalışan mültecileştirilmiş emekçiler


Korona Günlerinde İsyan!


yusuf köse

Korona virüsü günlerinde1 kapitalizmin aşkı; yine sermaye birikimidir. Ve her kapitalist birey ya da tek tek tekeller için, bu krizden etkilenmemek ve etkileneleri hızla yutmak ve sermayenin daha da merkezileşmesini sağlamaktır.

2018’in ortalarından beri kriz içinde olan kapitalizmin krizi, dünya sağlık örgütünün Covid-19 olarak adlandırdığı Korona virüsü nedeniyle daha da derinleşecek ve sermayenin önemli bir bölümü imha olurken, bir bölümü de batanları, tökezleyenleri, sallananları ve ölmek üzere olanları yutarak, sermayelerine sermaye katacaktır. Ve sermaye, salğın hastalık korkusunu; işçi sınıfının daha ağır koşullarda çalışmasına ve sömürülmesine razı etmek için kullanacaktır. Sendika ağaları ve patronlar daha şimdiden kol kola verdiler: “Üretimi devam ettirme” adı altında, işçilerin kendi haklarından kısıtlanmaya razı olmalarını istiyorlar.

Burjuvazi hiç bir koşulda işçi sınıfına karşı mücadeleyi bırakmaz ve her toplumsal felaketi –ki, bunları kendileri yaratmış olmalarına rağmen- işçiler aleyhine kullanmak ve artı-değer sömürüsünü artırmak için kullanırlar.

Bazı liberallerin ileri sürdüğü gibi, kapitalist sistem, pandemi nedeniyle sağlık sistemini kitleler lehine düzeltme yoluna gitmeyecektir. Sağlık sistemini sosyalistleştirmeyecek, tersine, yine kapitalist tekellerin çıkarları doğrultusunda ve halkın sağlığının zararına yenileme yoluna gidecektir. Ve onun genel eğilimi; salgın hastalık nedeniyle, kitlelerin sağlık koşullarını daha da tehlikeli duruma getirip, sermayenin büyümesi için kullanmaktır. 
 
Kapitalist sistemde sağlık sistemi, sermaye birikiminin hızlandırmanın bir aracı olmaktan öteye gidemez. 
 
Liberal aydınların ileri sürdüğü gibi kapitalizm, -bu virüs nedeniyle- “akıllanmayacak”. Onun aklı –sistemin karakteristik işleyişi gereği-, sermaye birikimini büyütmek ve hızlandırmak yönünde çalıştığı için, halkın sağlığını düşünecek kadar işçi sınıfın lehine çalışmaz. Kapitalistin, işçilerin ve emekçilerin sağlığını düşünmesi gibi bir kaygıları yok ve olamaz. Böyle bir kaygıları olsa, kapitalizm olmaz, sosyalizm olurdu.

Koronavirüs salgını nedeniyle, kapitalizm değişmeyecek, halkın lehine reforme olmayacak, tersine, daha bir acımasız ve sömürü ağını yaygınlaştırmış, derinleştirmiş ve ağırlaştırmış olarak, bu krizden çıkacaktır.

1918 İspanyol Gribi salgınından milyonlarca yoksul öldü. Ama kapitalizm kendini işçi ve emekçilerin lehine reforme etmedi, tersine, sermayenin merkezileşmesi olarak yoluna devam etti. Bazı istatistiklerin yüzmilyon “ölü” olarak kayıtlara geçtiği ispanyol gribi yoksul kıyımının, burjuvaziyi, daha fazla, daha hızlı sermaye birikimi politikasından vazgeçirmedi.

Bugün de, aynı şekilde, burjuvazi yoluna devam edecektir ve kriz nedeniyle bir kısmı büyücek bir kısmı ise batacaktır. Özellikle küçükler, tekelci devlet kapitalizmin desteğinden yoksun olanlar batacak, onların sermayeleri ayakta kalanların sermayelerine eklenerek, kapitalizm kendi yoluna, kendini yenilemiş olarak devam edecektir.

Daha bugünden Alman tekelci devletinin hükümeti açıklama yaptı: Koronavirüs krizi için 500 milyar Avro ayırmışlar. Bu elbette, sağlık sisteminin kitlelerin lehine olarak dönüştürmek için değil, kriz nedeniyle büyük tekellerin yardımına koşmak içindir.

Kapitalizmin yarattığı bütün krizler, işçi ve emekçileri vurmuştur. Bu ister salgın hastalık olsun ister ekonomik kriz olsun, fark etmez. Kapitalist sistem altında bütün felaketler halk içindir. Öncelikle işçi ve emekçileri vurur. İşçiler ve yoksullar ölürken, kapitalistler merkezileşir ve büyürler. Bu, kapitalist sistemin değişmeyen bir yasasıdır.

Küçük burjuva düşünce tarzına sahip olan liberal ye da ondan etkilenen küçük burjuva “sol”cularına söylenecek söz; kapitalizm, halkın lehine “akıllanmaz” ve kapitalizm kendiliğinden asla yıkılmaz. Kapitalizm krizlerden kendini yenileyerek çıkar.

Kapitalist krizi devrimci krize dönüştürmek gerekiyor. Aynı Korona Günlerinde İsyan2 diye sokaklara dökülen Fransız emekçilerinin –sarı yelekliler- yaptığı gibi, kapitalizme karşı mücadeleyi sönümlendirme değil, daha da yoğunlaştırmak ve kitleselleştirerek yagınlaştırmak gereklidir.

Burjuvazi’nin istediği gibi sessiz sedasız ölümü bekleme, demokratik hak ve özgürlüklerin gasp edilmelerine razı olmak değil, virüsün yagınlaşmasına karşı önlemler alarak, emekçiler arasındaki dayanışmaları geliştirerek, kapitalist sisteme karşı örgütlü mücadeleyi yükseltmek şarttır. 

 15.03.2020 (Korona günlerinde Grev)  italya
 
Korona günlerinde kapitalizmin aşkı; sermaye birikimini merkezileştirerek hızlandırmak ve büyütmek olurken, işçi sınıfını koronavirisüne karşı mücadelesi, kapitalizme karşı mücadeleye dönüştürülmelidir. Çünkü, salgın hastalıkların yayılmasından birinci derecede kapitalist sistem sorumludur. Ve bu sistem, ayakta kaldığı sürece işçi sınıfı ve emekçiler daha büyük felaketlerle karşı karşıya kalacaktır. Ekonomik krizler, çevre feklaketleri, işçi ve emekçilerin artan ölçüde mültecileştirilmesi vb. krizler gidrek büyecek ve işçi sınıfı ve emekçiler için daha büyük yıkım felaketlerine dönüşebilecektir.

Kapitalizmin her türlü krizine karşı, sosyalizm için devrimci krizleri geliştirerek, uluslararası alanda sosyalist devrimleri gerçekleştirmek artık bir elzemdir. 15.03.2020

***
1 Gabriel Garcia Marquez’in dev eseri “Kolera Günlerde Aşk”ı bu vesileyle anmış olalım.
2 Paris’te binlerce sarı-yelekli hükümetin politikalarını protesto etti. 15.03.2020 günlük haber ajansları ve gazeteler

22 Şubat 2020 Cumartesi

Faşizmin Adını “Popülizm” Koydular!

bugün    dün






Faşizmin Adını “Popülizm” Koydular!


Yusuf KÖSE


Almanya’nın Hanau kentinde 9 göçmen insanın öldürülmesiyle sonuçlanan son faşist katliam, bir kez daha, bu ülkedeki faşizmin ve faşist terörün münferit olayalar olmadığını, sistemli olarak geliştirilen ve derinleştirilen toplumsal bir olgu olduğunu daha da netleştirmiştir.

Bir ülkede 9 kişi katlediliyor ve faşist ideolojiye sahip Alman federal içişleri bakanı Horst Seehofer, Hessen eyalet başbakanı Volker Bouffier ve Hessen eyalet içişleri bakanı Peter Beuth hala koltuklarında oturabiliyor. Bu makamlarda oturanlar kılını kıpırdatmıyor ve bunların istifaları toplumun büyük bir kısmı tarafından istenmiyorsa, bu faşist eğilimin güçlü olduğunu ve devletin ise faşizmi beslediği ve faşist terörü koruduğu net olarak söylenmeli ve bunun bilincinde olunmalıdır.

Bu ilk değil çünkü. 
 
Bir şehrin (Kassel) valisi öldürülüyor ve faşist katil için, “bireysel terörist” olarak adlandırılıyor ve arkasındaki faşist örgüt gizleniyor. Ya da faşist katiller için sık sık tekrarlandığı gibi “piskomanyak” damgası vurulup, “hasta” olduğu ilan ediliyor. 
 
Mölln, Solingen katliamları çok gerilerde kalmadı. Onlara yenileri ekleniyor ve eklenecektir. Gelişmeler bunu net olarak gösteriyor. 2000-2007 arası aralarında bir polisin ve diğerlerinin yabancı (bir Yunanlı diğerleri Türkiye vatandaşı) olduğu toplam on kişiyi katleden faşist NSU (Nationalsozialistischer Untergrund) örgütünün içinde Alman istihbaratı olmasına karşlık, hiç bir önlem alınmadığı gibi, tersine, destek verilmiştir. Bu mahkeme kayıtlarına geçmiştir. Ve bu katliamı yapan faşist katillerde “şaibeli bir şekilde” ortadan kaldırılmıştır.

Faşist NPD (Almanya Miliyetçi Partisi) yöneticileri devletin gizli servisinin adamlarıydı. Hatta o zaman Almanya’da gündem olmuştu. “Alman devleti istihbarat görevlileriniı çekerse NPD yöneticisiz kalacak” diye. Bunu açıklayan 1968’lerin gençlik liderlerinden olan ve önce Yeşiller partisinin kurulmasında yer alıp sonra SPD’ye geçip Schröder-Fischer döneminin (1998-2005) federal içişleri bakanı olan Otto Schily açıklamıştı.1 Federal içişleri bakanının ağzından yapılan bu açıklama, faşist yapılanmalar ile devlet güvenlik güçlerinin içiçe olduğunun resmi belgesidir.

Bu devlet, faşizmi koruyor. Çünkü, bütün faşist örgütlenmeler, başta da AfD (Almanya İçin Alternatif) partisine karşı en küçük bir soruşturma açılmadığı gibi, parti faşist değil “sağ popülist” olarak adlandırılıyor. AfD ve diğer küçük faşist parti ve örgütlenmelerin kendilerine örnek aldığı parti ve ideoloji Hitler’in NSDAP (Nationalsozialistische Deutsche Arbeitepartei –Almanya Milliyetci Sosyalist İşçi Partisi)’dir. Bunu pek gizlemiyorlarda.

Burjuvazi, bu partilerin yasaklanmasını önledi. Almanya Marksist Leninist Partisi (MLPD)  bu sorunu, defalarca gündeme getirmesine karşın, Alman tekelci devleti, faşist örgütlenmeleri koruma altına aldı. Alman tekelci burjuvazisinin faşist örgütlenmeye ihtiyacı var. Ve onu giderek geliştiriyor. Bütün bunlar, Alman İstihbarat Servisi ve Anayasayı Koruma Örgütü (BfV) gözetiminde olduğu da bir gerçek.

Bunu nereden biliyoruz: NSU davasından ve son olarak 2018 Agustos ayında Chemnitz’de faşistlerin Yahudi ve göçmenlere saldırıları olayları arkasından, olayın “basit bir tepki” olduğunu açıklayan o dönemin Anayasayı Koruma Örgütü (BfV) başkanı Maaßen’dı. “Faşist örgütlenmeleri gizliyor ve küçük göstermeye çalışıyor” diye, bu açıklama kamuoyunda tepki çekti. Bunun üzerine bu görevinden alındı, peşinden ise ödül gibi içişleri bakanlığında dengi bir göreve atanmıştı. O, Nazi faşist terörünü tehlike değil, islamcı örügtlenmeleri tehlikeli2 görüyordu. Oysa, Chemnitz olayı3, faşistler için şehirleri tek tek ele geçirme provasının bir ilk denemesiydi.
 
Alman basının bazılarında, ordu ve polis teşkilatları içinde nazi örgütlenmelerinin ciddi boyuta vardığının haberleri ara sıra yer aldı. Ancak, burjuva hükümeti, faşist terör örgütlenmeleri hedef alma yerine, komünistleri, devrimcileri, demokratik kitle örgütlenmelerini ve Kürt yurtseverlerini hedef aldı. 
 
Hanau’daki faşist katlimadan sonra ise, devlet yetkililerin ve diğer burjuva partilerin temsilcilerinin ağzından “faşist terörü kınıyoruz”, “bu bir faşist terördür” sözü çıkmamıştır. “Sağcı terör eylemi” ya da “popülist çıkışlar”. Burjuvazi, faşistlere faşist demeye kıyamıyor. Ama, Kürtlerin kitap evini kapatabiliyorlar. Almanya ve Avrupa Birliği içindeki hiç bir ülkede yasak olamayn TKP/ML’nin, “üyesi” diye bir çok komünisti tutuklayıp yargılayabiliyorlar. MLPD’nin (Almanya Marksist-Leninist Partisi) yöneticilerini tehdit ve terörize edip, merkezi binalarını sudan gerekçelerle kapatabiliyorlar. Grup Yorum konser’lerini yasaklayabiliyorlar. 
 
Bunlara karşın, faşist terör ülkede kol geziyor. Devletin güvenlik güçlerinin gözü önünde katliamlar yapıyorlar. Faşist partiler açıktan, yahudileri, göçmenleri ve komünistleri ölümle tehtid ediyor. Almanya’da faşist terör sadece göçmenleri hedef almıyor. Başta Alman komünistleri olmak üzere bir çok tanınmış demokrat ve hatta burjuva liberal kesimleri de hedef alıyorlar. 
 
Sadece 2019 yılının ilk altı ayı içinde ırkçı-faşist saldırı sayısı 8 bin 605’dir. Bunun 179 yaralama, 363 şiddetli suç ve diğerleri ise tehdit ya da doğrudan saldırıdır.4
 
Demirel’in bir zamanlar: “Bana, sağcılar adam öldürüyor detirtemezsiniz” dediği gibi, şimdiki Alman emperyalist burjuva (CDU-SPD) hükümeti de aynı şeyi faşist neonaziler için yineliyorlar: “Bize, bunlar faşistir dedirtemezsiniz!”

Faşistlerin yabancıları hedef almasının esas nedeni, Alman halkı içinde yabancı düşmanlığını geliştirerek, faşizme bir kitle tabanı oluşturmak ve aynı zamanda göçmenler üzerinden Alman işçi ve emekçilerine korku salarak onları teslim almaktır. 1930’larda Alman faşzimi Yahudileri hedef alırken, esas olarak, Alman işçi sınıfı ve emekçileri faşist baskı yöntemiyle denetim altına almaktı. 
 
Bugün de, göçmenler üzerinden dünün taktiği izleniyor. Bu, burjuvazinin, işçi sınıfına karşı geliştirdiği tarihsel olarak bilinen faşist saldırı taktiğidir. Almanya’da yoksullaşmanın (nüfusun %19’u yoksulluk sınırı ya da altında yaşıyor) artışıyla beraber, yabancı düşmanlığı da toplumda bilinçli olarak geliştiriliyor. Ve, yabancı düşmanlığını geliştirme oranı ile demokratik hak ve özgürlüklerin gaspı da paralel yürütülüyor.

Bütün bunlar:
 
Almanya’da sadece faşist bir terör tehlikesinin olduğunu değil, devlet düzeyinde de bir faşist yönetim eğilimin egemen olduğunu ve bunun giderek faşizme doğru kaydığını göstermektedir. İşte esas tehlike budur. Adeta Weimer Cumhuriyeti’nin son günlerinin yaşandığı bir durum söz konusu ve kapitalist-emperyalist sistemin içinde bulunduğu kriz ve uluslararası konjonktürde buna uygun. 22.02.2020
***

1 Spigelonline. 26.01.2002
2 Oysa, 19 Aralık 2016 yılında Berlin’in göbeğinde kurulu neol pazarına TIR ile saldırıp 12 kişinin ölümüne neden olan dinci faşist katili ise Alman istihbaratının “iyi” tanıdığı ortaya çıktı. 209 agiústos azinin son

3 2018 Agustos aynın son haftası içinde faşist neonazilerin yahudi ve göçmenlere saldırısı. Polis, faşist saldırılara karşı çıkan halka saldırırken, neonazileri koruma altına almıştır.
4www.watson.de/deutschland/rehtsextremismus.


19 Şubat 2020 Çarşamba

paylaşılmış alanları yeniden paylaşmak



Türk tekelci devleti, paylaşılmış alanları yeniden paylaşmak istiyor

Yusuf KÖSE

Somut durumun açıklanması yöntemi

Marksist-Leninistler, somut durumu daha gerçekçi bir şekilde diyalektik materyalist yöntemle yeniden üreterek, verili somut durumun çelişmelerini açığa çıkarıp bunun devrimci tarzda değiştirilmesi için mücadele ederler. Ve bu bir marksist analiz yöntemidir. Küçük burjuva oportünizmi ise, liberal “sol” burjuvaların argümanlarıyla somut durumları açıklamaya çalışırlar. Böyle bir yaklaşımla ve metafizik yöntemle somut durumların devrimci tarzda değiştirilmesi amaçlı doğru açıklaması yapılamaz. Küçük burjuvazi, bilimsel olmayan ya dogmatik ya da subjektif analizlerle, işçi sınıfı ideolojisine karşı burjuvazinin ideolojisini besleyici politikaların yeniden üretmine hizmet ederler.

Türk egemen sınıfların içinde bulunduğu durumu, kendi aralarındaki çelişmeleri ve bu çelişmelerden kaynaklanan çatışmaları; emperyalist ülkelerle olan egemenlik alanları için çatışmaları, somut olarak ortaya koyup analiz etmek, ancak ve ancak bu durumların diyalektik materyalist yöntemle açıklanmasıyla olabilir. İşçi sınıfının sosyalizmi gerçekleştirmek için mücadele taktikleri, daha doğru bir şekilde bu yöntemle sağlanabilir.

Bugün, Türk egemen sınıfların geldiği aşama, diğer emperyalistlerle aralarındaki çelişme ve yine kendi aralarındaki çelişme ve çatışmaların ne niteliği ne de pratik ve politik yöneliminin nedenleri doğru olarak analiz edilememektedir. Bu nedenle de emperyalist Türk tekelci devleti, işçi sınıfı ve emekçilere yanlış tanıtılmaktadır. Emperyalist bir devletin niteliği “emperyalizm” olarak konmuyor ya da konmaktan kaçınılıyorsa, orada sosyal şovenizmin etkileri söz konusudur. Özünde bu yaklaşımın içeriğinde; diğer emperyalistlere karşı, kendi ülke burjuvalarını - küçümseme görüntüsü altında- koruma eğilimi saklıdır.

İzlenen dış politikalar nedeniyle, burjuva liberaller, “devletimiz zarar görecek” diye avaz ederlerken, gerçekte kapitalist devletin zarar görmesinden çekinirler. Marksistler ise, kapitalist devletin izlediği bütün politikaları, ekonomik ve politik durumlardan ayrı ele almaz; burjuvazinin saldırganlığının ya da o an için “barış”çılığının toplumsal ekonomik yapıyla doğrudan bağını kuraralar. İzlenene politikalara hangi ekonomik ve politik çelişmelerin yön verdiğini marksist bilimsellikle açıklarlar.

Emperyalizmin saldırganlığı, işgalciliği, pazarlar uğruna ve egemenlik alanlarını genişletmek için birbirleriyle savaşları keyfi değil, tekelci kapitalist ekonomik yapıdan kaynaklanan çelişmelerin onları böyle bir eyleme, politikaya itmesinden kaynaklanır. Yani, bu, iradelerden bağımsız olarak kapitalist ekonomik politikanın önlenemez bir gelişmesidir. Türk egemen sınıflarının da işgalci, ihlakçı politikaları sahip oldukları ekonomik yapının iç çelişmelerinden kaynaklanan –kişilerden bağımsız- kaçınılmaz emperyalist "serüvenidir." Bu serüven, “uşak-efendi” ilişkisi ile açıklanacak kadar basit olamaz. Bu tür açıklamalar; çelişmeleri ve çelişmelerden kaynaklanan çatışmalı gelişmeleri keyfi ve iradi olarak açıklamak ya da nedenleri öznelciliğe indirmek olur ki, tam da idealist-metafizik yöntem budur.


Paylaşılmış alanların yeniden paylaşımı savaşı

Türk Tekelci burjuva devleti, emperyalist amaçları doğrultusunda her fırsatı, büyük emperyalist devletler arası her çelişkiyi değerlendirip, kendi amaçları için kullanma politikası izliyor. Bu, burjuva politik temsilcilerinin çok “kurnaz” oluşundan değil, sermayenin yayılmacılığının devlet politikasını buraya zorlamasından ve yönlendirmesinden kaynaklanmaktadır. Sermaye büyüyüp merkezileştikçe, genel eğilimi yeni pazaralar bulmak olur. İzlediği dış politika da buna uygun olarak gelişir ya da geliştirmeye çalışır.

Emperyalistler arası ilişkilerde (bütün kapitalist devletler içinde bu geçerlidir), “dostluk” ilişkisi olmaz, çıkar ilişkisi olur. Yine emperyalistler arası bloklaşma da emperyalist çıkar ilişkileri üzerine kurulur ve dağılır. Bugün bir blok içinde olan, yarın bir başka blok safında ya da daha sıkı ilişki içinde olabilir. Keskin çıkar çelişmeleri nedeniyle, emperyalist bloklaşmalar da sık sık değişiklik gösterir.

Birinci dünya ve ikinci dünya savaşları farklı bloklaşmalara tanıklık etmiştir. Daha sonraki süreçte de bloklaşmalar, bloklar arası ilişkiler, bazılarının katı bazılarının gevşek olması ve özellikle günümüzde de, bir blokta yer alanın diğer blokla daha sıcak ilişki kurması (Türkiye) ve AB içindeki değişik ülkelerin değişik bloklarla ilişki kurması, yine Hindistan’ın BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) ve Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) içinde yer alıp, ABD ile sıkı ilişki kurması... 
 
AB içinde yer alan ülkelerden Fransa ve İtalya’nın (ve son yıllarda Almanya’nın) ABD ile ilişkilerinin hep soğuk olması ve özellikle Fransa’nın ABD ile bir çok alanda ciddi çelişkiye düşmesi ve ABD’den bağımsız olarak, AB’nin kendi emperyalist amaçlarını yerine getirecek işgal ve saldırı ordusunu kurmaya zorlaması vb. 
 
Ancak, geçmişte olduğu gübi günümüzde de hem savaş (ve çelişme) vardır ve hemde barış, birbirleriyle sıkı ilişkileri vardır. Kapitalist emperyalist ülkeler arasındaki bu ilişki, giderek daha da sıklaşmıştır. Sermayenin büyümesi ve merkezileşmesine ve de üretimin uluslararasılaşmasına bağlı olarak, ekonomik ilişkiler daha fazla iç içe geçmiştir. ABD ile Çin arasında dünya egemenliği konusunda büyük bir rekabet olmasına karşın, birbirlerinden kopmaları, ekonomik ilişkileri kesme ve hatta azaltma gibi bir eğilimleri söz konusu değildir. Her bir ülke, emperyalizmin ortaya çıkmasıyla, emperyalizmin birer halkaları haline gelmiştir. Ve son yıllarda “milli”cilik, “ulusal pazar” sözlerinin dile getirilmesi, kendi iç pazarlarına kapanma, sınırlara, göçmenlere kurdukları dev sınır (gümrük) duvarlarını örmek değil, tersine, sermayenin hiç bir zorlanmayla karşılanmadan sınırdan sınıra serbestçe geçebilmenin yollarını örmüşlerdir. Emperyalist sermaye için bunun geriye dönüşü söz konusu olamaz. Kapitalizm ayakta durduğu sürece bu ilişki daha da gelişecektir. Ancak, bu ilişkiler, savaşları, çatışmaları, bloklaşmaları ortadan kaldırmayacak, tersine emperyalistler arası çelişmeleri keskinleştirerek ilerleyecektir. Bu sermayenin çelişmeli doğasından, eşitsiz gelişme yasasından ve easas olarak da emek sermaye çelişmesinin her geçen gün yeniden ve yeniden üretilmesinden kaynaklanmaktadır.

Türk devletinin NATO, ABD, AB, Rusya, Çin vb. gibi ülkelerle çelişmeli ilişkilerine de bu çerçeveden bakılmalıdır. Bugün “dostum” dediğine, yarın rahatlıkla “düşmanım” diyebilir. Onun dorstunu ve düşmanını belirleyen, sermayenin politik temsilcisinin kişiliği değil, sermayenin genel çıkarları belirler. 
 
Türk tekelci devlet kapitalizmin politik temsilcilerinin son 17 yıllık süreçlerine bakıldığında, dost ve düşman sıkça yer değiştirmiştir. AKP iktidara iyice yerleşmek için, (bu süreç, aynı zamanda, Türk tekelci burjuvazinin emperyalist amaçları doğrultusunda devleti yeniden dizayn etme sürecidir de) önce AB “dost” olmuştur. AB dost olurken, ABD “düşman” olmuştur. Rusya, önce “düşman” (uçak düşürme olayı ve bundan kaynaklı iki ülke arasındaki sert söylemler ve diğer gelişmleri anımsansın), daha uçağın enkazı kalkmadan en sıkı “dostum”a dönüşebilmiştir. Suriye devlet başkanı Beşar Esad ile aile dostluğundan “ebedi düşmanlığa” dönüşmeyi ise burada açıklamanın bir gereği yoktur. Ve elbette ki, bu “sıkı düşmanlığın” yarın “sıkı dost”luğa dönüşmemesinin hiç bir garantisi de yoktur. Ve bu “dostluk” ve “düşmanlık”lar, yayılmacı siyaset ile doğrudan ilişkilidir. Türk egemen sınıfların emperyalist çıkarlarına engel olanlar “düşman”, çıkarlarına hizmet edenler ise “dost” olarak adlandırılmıştır.
 
Bu ilişkiler içinde burjuva politik temsilcilerinin öne çıkması, sorunun özünü, yani siyaseti belirleyen sermayenin kendisi olduğu gerçeğini değiştirmez. Bugün Putin, Trump, Şi Cinping, Erdoğan, yarın bir başkaları olur. Ama sermayenin eğilimi somut bir gerçeklik ve belirleyici olandır.

Kısacası sermaye kesimi için dost ve düşman taktik bir sorundur. Sermaye güçlendikçe dost ve düşmanları da sık sık yer değiştirir. Çünkü, sermaye büyüdükçe yeni pazarlar isteyecektir ve pazarlar ise bir öncekiler tarafından çoktan tutulmuştur. O zaman paylaşılmış pazar kavgasının yeniden paylaşılması kavgası burada sıklaşır ve sertleşir. Bu silahlı savaşıma kadar varabilir. Bugün, Afganistan’da, Irak’ta, Yemen’de, Libya, Suriye ve dünyanın diğer bölgelerinde süren savaşlar, emperyalistler arası egemenlik savaşının bölgesel yanıdır. Bugünkü emperyalist konjonktürel durum; doğrudan, emperyalistlerin kendileri arasında silahlı savaşıma dönüşmesinin olasılığı her geçen gün artmaktadır.

Liberal burjuva yazarlar ve onların etkisinde kalan kimi küçük burjuva “sol”cular, sorunu, burjuvazinin politik temcilerinin kişiliklerine bağlarlar. Böyle yaparak kapitalist-emperyalist sistemin özünü işçi sınıfından gizlemeye çalışırlar. Örneğin, ikinci dünya savaşını çıkaran olarak Hitleri gösterirler. Ya da Almanya’yı yönetenin Hitler olduğu izlenimini yaratıp, Hitler’in arakasındaki sermaye güçlerini (günümüz ThyssenKrupp, Siemens, BMW, Henkel, Bayer, BASF, Höchst AG, IBM vd.) gizlelerler. Burjuva liberal aydınları Trump’ı, Erdoğan’ı Putin’i ve diğer siyasi liderleri öne çıkarıp, kapitalizmin işçi sınıfı düşmanı karanlık yüzünü, yani, toplumsal çelişmelerin ana kaynağını gizlemeye özel bir önem verirler. Sanki, dünya bir kaç “siyasi manyağın kişisel kaprisleri” yüzünden karışıyormuş izlenimini yaratmaya çalışırlar. Tekelci sermayenin liberallerden istediği tam da böyle bir retoriktir.

Türk tekelci devletin esas sahipleri Koçlar, Sabancılar, Kalyonlar, Şahenkler, Enkalar, Rönesaslar, Yıldız Holdingler, Tosyalılar, Çalıklar, Baykarlar, Eczacıbaşılar, Cengizler, Kolinler, Zorlular, BİM'ler,  Anadolu Grubu, İş Bankası ve diğerleri özellikle gizlenmeye çalışılır.

Türk tekelci devleti, bölgedeki en zayıf noktaları, işgal ve ilhak ederek emperyalist egemenlik alanlarını genişletmeye çalışıyor. Irak, Suriye ve Libya şimdilik bu çemberin içine girmiş durumda. Özellikle Suriye’deki işgal ettiği bölgelerden çıkmak istemediği gibi, işgal alanlarını büyütüp ilhak etmeye ve hatta “ milli vatan sınır”larını buralara kadar genişletmenin politik-askeri savaşını veriyor. Bunu gizlemiyorda. Cumhurbaşkanları Erdoğan’ın ağızından açık açık dile getiriyorlar. İşgal ettiği Suriye (Güney Kürdistan’ın bir çok bölgesi) yerleşim bölgelerine kendi kaymakamlarını ataması, polisi gücünü ve diğer devlet kurumlarını kurması, ilhak siyasetinin kendisidir.

Bugün İdlip üzerinde çıkan kavga, aslında Türk Tekelci sermaye devletinin, Kuzey Süriye’yi (Güney Kürdistan’ı –Rojava-) bütünüyle işgal ve ilhak etme amacından ileri gelmektedir. Türk burjuvazisinin hedefi, “misak-i milli” sınırları, Musul ve Kerkük’ün de içinde olduğu alanlara kadar uzatmak. Petrol bölgelerine ulaşıp, buraları sermayenin hizmetine sunmaktır. İngiliz emperyalizminin, yüz yıllardır Kuzey İrlanda düşmanlığı ne ise, Türk devletinin Kürt-Kürdistan düşmanlığıda aynı içeriktedir.

Türk emperyalist sermayesi, Ortadoğu ile yetinmek istemiyor. Egemenlik alanlarını Doğu Akdeniz’den Libya içlerine kadar uzatmanın savaşını veriyor. Ve buralara asker gönderiyor, askeri üsler açıyor, askeri manevralar yapıyor ve buranın pazarlarını önceden kapmış emperyalist ülkeleri zorlayıcı politikalar izleyerek pazardan pay almayı zorluyor. Bu zorlayıcı politikalar salt politikayla sınırlı kalmayıp, askeri olarak da politikasını destekliyor.

Türk devletinin İdlip’ten çıkmak istemeyip, tersine, kendi paralı askeri durumuna getirdiği faşist-gerici dinci örgütlerle burada kalıcı olmak istiyor. Bu nedenle yerine göre ABD ile yerine göre ise Rusya ile ilişkileri geren politika izlemekten çekinmiyor.

Türk devletinin, Ortadoğu, Doğu Akdeniz,1 Balkanlar ve Libya’da karşısındaki güçler yarı-sömürge ya da bağımlı ülkeler değil, ABD, AB, Rusya gibi büyük emperyalist (ve İran) güçlerdir. Bu büyük güçler ile paylaşım savaşı içine girmiştir. Türk Tekelci devleti, yeni bir emperyalist devlet olarak paylaşılmış alanların yeniden paylaşımını zorluyor ve zorladıkça çelişmeleri keskinleştiriyor. Şimdilik bu paylaşım direkt emperyalistler arası silahlı savaşıma dönüşmemişse de, dönüşmesi için bütün koşullar eleverişli durumdadır. Ve giderek keskinleşen bu çelişme, daha büyük bir emperyalist savaşın kıvılcımı olabilecek içeriktedir.

Bütün bu somut gelişmelerin ortaya koyduğu bir gerçek: Türk emperyalist sermaye devletinin bölge halklarının en büyük düşmanları arasında yer aldığı ve barışın düşmanı olduğudur. 19.02.220
***

1 Doğu Akdeniz’de , “Libya da silahsızlanmayı korumak ”gerekçesiyle, AB’nin havadan ve karadan askeri devriye çıkarması, esas olarak Türk devletinin yayılmasını sınırlama ve önleme amaçlıdır. Ayrıca, Münih’de yapılan “Münich Güvenlik Konferansı 2020”de, AB burjuva temsilcileri, Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’de Türkiye ve Rusya ile kapıştıklarını açıktan dile getirmişlerdir.

13 Şubat 2020 Perşembe

Kapitalizm Virüsü






Dünya Gezegeni Üzerinde Yaşayan Tüm Canlılar Ve İnsanlık İçin
En Büyük Tehdit: 
 
Kapitalizm Virüsü

Yusuf KÖSE

2019 Aralık başında tespit edilip, ama 2020 Ocak ayı başından beri en çok konuşulan konu, hiş şüphesiz, Çin’in Wuhan kentinde çıkıp dünyaya yayılan Korana virüsü. İnsanlık tarihi bir çok yaygın ve bulaşıcı hastalıklara maruz kaldı ve bir şekilde, bu tür virüslere karşı mücadele yöntemleri geliştirdi ve başarılı oldu.

Ancak, virüslerin bu kadar kısa sürede binlerce insana bulaşması ve hatta anında denebilecek bir süre içinde dünyaya yayılması, kapitalist toplumsal sistemle doğrudan bir ilişkisi vardır. Yani, virüslerin kısa zamanda yüzlerce hatta binlerce can alması, yine kapitalist soyguncu sistemle ilişkisi vardır.

Virüsler insanlık için, kapitalizm kadar korkutucu ve can alıcı olamaz. Ama kapitalizm daha gerçekci, daha büyük ve korkunç sonuçlar doğuran bir toplumsal sistemdir. Acil önlem alınması gereken, acilen yok edilmesi gereken en tehlikeli virüsler, mikrobik bulaşıcı virüsler değil, kapitalist toplumsal virüsün kendisidir.

Korona virüsünün Çin'de kısa zaman içinde  bu denli hızlı yayılması ve can alması, Çin emperyalişst burjuvazisinin, halkın sağlığını değil, sermayenin çıkarını ve emperyalist emellerini esas almasındandır.

Mikrobik virüslerinlerin çok can alması, kapitalist devletlerin sömürü ve egemenlik analyışları ve uygulamalarından kaynaklanmaktadır. Toplumun sağlığına ayrılan paralar ile silahlanmaya ayrılan paralar aynı değildir. Silahlanmaya daha büyük bütçeler ayrılmaktadır. Yine, bilimin ve teknolojinin gelşmesine karşın, insan sağlığına yönelik yatırımlar ise devede kulak kalır. Özellikle insan sağlığın ilaç tekellerinin elinde olduğu bir sistemde, tekeller, insanların sağlıklı değil, kontrollü bir şekilde sağlıksız olmasını ister. 
 
Örneğin Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’nün 2019 verilerine göre ilk on emperyalist ülkede kişi başına yıllık beş bin ABD doları harcama yapılırken, en yoksul son on ülkede ise bu rakam 30 ABD doları kadar. Dünyanın en zengin (dünya nüfusunun %20’si) ülkelerinin sağlık harcamaları toplam sağlık harcamalarının %80’ni oluştururken, dünyanın geri kalan nüfusun %80’i ise dünya sağlık harcamalarının %20’sini yapabiliyor. Dünya nüfusunun %20 isi ile %80’i arasındaki uçurum bu denli derin. Türk tekelci burjuva faşist hükümeti ise, 2020 yılı için bütçeden savunmaya (yani savaşa) %12,8 pay ayırdı. Bu işin görünen yanı. Bu pay içinde savaş için harcanan ve de harcanacak olanlar ise bu oranın yarısından fazladır.1

Kapitalist sistemin karakteri, insan sağlığına uygun değil, tersine, onu her yönden bozucu, fiziksel ve ruhsal yapısını tahrip edici ve hasta edici toplumsal ilişkilere sahiptir. İnsanların aç kalması, işsiz kalması, iş bulsa da aldığı ücretle geçinememesi, iş yerindeki baskılar, her gün işten atılma korkusu ve salt geçinmeyi düşünmesi, insan için en sağlıksız ortamdır. Ücretli kölelik sistemin geçerli olduğu ve özgürlükleri hemen hemen bütünüyle elinden alınmış toplumların sağlıklı olması söz konusu olamaz. 
 
“Dünyanın en zengin 8 kişinin serveti dünya nüfusunun yarısına eşit” ve dünya nüfusunun yarıya yakın bir bölümünün günde 2 ABD dolarının altında “kazandıran” bir toplumsal yapıda, insanlığın kendisi için daha büyük tehlike ne olabilir? En tehlikeli virüsün kendisi, bu durumu yaratan kapitalizmin ta kendisidir!

Ya da şöyle soralım: İnsan yaşamı için en büyük virüs kapitalizmden başkası olabilir mi?
SARS, MERS, Ebola, domuz gribi, kuş gribi ve daha adını sayamadığımız diğer hastalık yaratan virüslerin insan ve doğa kırımı ile kapitalizmin insan ve doğa kırımı bir ve aynı kefeye konabilir mi? Birincilerin, ikincilerinin yanında sözü bile edilemez. 
 
Sadece 20 ve 21.yy ele alıp, kapitalist sistemin egemenlik ve kar hırsından kaynaklı savaşlarda öldürülenleri rakamlara vurursak, insanlığın yerleşik düzene geçtiği son 10-12 bin yıllık tarihinde bulaşıcı hastalıktan ölenlerin sayısından çok daha fazladır. Hatta, 1918 yılında ortaya çıkan İspanya Gribi’nden (20 milyon)2 ölenlerin sayısı da bu rakamın içindedir. 
 
Burada, İspanyol Gribi ile ilgili bir ayrıntıyı –bu ayrıntı-, kapitalizm ile sosyalizm arasındaki nitelik farkını gösteren bir ayrıntıyı kısaca aktaralım.

İspanyol gribi ortaya çıktığında -her zaman olduğu gibi- ölüm, bütün kapitalist ülkelerde daha çok yoksulları yakaladı. Ancak yeni kurulmuş olan SSCB, daha devrimin başında halk sağlığını esas aldığından ve özel mülkiyeti ortadan kaldırıp, eğitimi ve sağlığı parasız yaptığından, bu grip nedeniyle ölenlerin sayısı, gelişmiş emperyalist kapitalist ülkere nazaran çok az oldu. Nedeni, sosyalist bir sağlık sisteminin uygulanmasıydı. 
 
Kapitalizm virüsü, hayvanlardan ya da başka nedenlerle insanlara bullaşan salgın hastalıkları yok edemediği ve de önlem almadığı için insanların ölümüne neden olurken, kapitalizm aynı zamanda dünyayı, yani yerkürenin ekolojik dengesinide bozmuştur. Kapitalizm kendi krizi yanında bir de iklim krizi, ekolojik dengenin bozulması anlamında bir kriz yaratmıştır. Bu kriz, insanlığı ve diğer canlıların dünyada yaşayamaz hale getirmeye de başlamıştır. Uzak olmayan gelecek bir süreçte, gelecek kuşaklar çok büyük acılar çekecek ve kırımlar yaşayacaktır. Bu günümüz bilim insanlarının ortak öngörüsüdür.

Salgın hastalıkları ve doğanın katliamını bir kenara bırakıp, 21.yy’da kapitalist sistemin çıkardığı savaşlarda ölenler rakamlara vurulursa, daha korkunç gerçekliklerle karşı karşıya kalırız. Ve virüsün en büyüğü ve tehlikelisi de ortaya çıkar.

Sermayenin, doğaya ve üzerinde yaşayan tüm canlılara verdiği zarar ve yıkım, kendi merkezileşmesi ve büyümesiyle orantılıdır. Bir tarafta sermaye büyürken, öbür yanda ise insan (işçi/emekçi) ve doğa yıkımı büyür.

Yemen’de son üç yılda, beş yaşın altında açlıktan 85 bin çocuk öldü (Save the Children).

Ayrıca, Irak’la ilgili şöyle bir gerçeklikte var: sadece 1990-2009 yılları arasında ambargo, ABD ve diğer emperyalistlerin işgal ve saldırıları sonucu toplamda 6 milyon insan yaşamını yitiriyor. Bu ölülerin yaklaşık iki milyonu, beş yaşın altındaki çocuklar. 2009’dan günümüze kadar ise iki milyonu aşkın savaş nedeniyle bir ölüm gerçekliği var Irak’ta. Suriye, Libya, Yemen, Afganistan’da ve bir çok Afrika ülkesinde süren savaşlarda ölenlerin (öldürülenlerin) sayısı ise belirsizdir. Kapitalizmin yarattığı toplumsal yıkım nedeniyle göç yollarında ölenleri, yitenleri ise buraya eklemek gerekiyor.

Son 20 yıl içinde Ortadoğu’da emperyalist işgal ve savaşlarda ölenlerin sayısı; kapitalizmin, insanlık ve doğa için ne denli tehlikeli bir virüs oluğuna tanıklık eder. 
 
Virüslerin insanlık sağlığını tehdit eder duruma gelmesi, yine kapitalist sistemin eseridir. Savaşlar, ırkçılık, yoksulluk, işsizlik, göçler, salgın hastalıklar, toplumsal dıştalanmalar, cinsiyetçilik bütünüyle kapitalizmin eseridir. Kapitalizm yaşamaya devam ettiği sürece bu toplumsal olgular gelişerek ve derinleşerek devam edecektir.

Kapitalizm virüsü yıkılmadan doğa ve insan kurtulamayacaktır: İnsanlık, daha özelde ise işçi sınıfı ve emekçiler bir karar verecek: daha fazla ölüm ve yok olma mı, yoksa kapitalizmi yıkıp sosyalizmi kurarak, insanlıkla beraber gezegenin üzerinde yaşayan diğer canlıları kurtarmak mı? 20.02.2020



1 OECD 35 ülkenin 2018 yılı sağlık harcamalarının oranı yaklaşık 4 bin ABD doları. Türkiye’nin ise aynı yıl için kişi başına sağlık harcaması 1.227 ABD doları. Veriler; www.de.statista.com ‘a ait.
2 İspanyol gribinden ölenlerin sayısı bazı kaynaklarca tahmini olarak 75-100 milyon olarak gösteriliyor. Ölümlerin bu kadar çok olmasının esas nedeni, yine kapitalist sistemin sağlık politikası nedeniyle olmuştur. Kapitalist sistem, halk sağlığını değil, sermayenin büyümesine yönelik bir karaktere sahip olduğu için, bugünde basit hastalıklar nedeniyle binlerce insan ölebiliyor.

30 Aralık 2019 Pazartesi

Sermayenin İştahı

Sermayenin İştahı;
Doyumsuz ve Korkunçtur!


Yusuf KÖSE

Türk emperyalist tekelci devletinin iştahı oldukça kabardı. Sermaye birikimi için karşısında doğal ve toplumsal yıkım tanımamamak için çırpınıyor. Bunun en son örneği; “Kanal İstanbul Projesi”dir. Emperyalist iştahının kabardığı diğer bir nokta ise Libya’dır. Ve elbette bir de Doğu Akdeniz meselesi var.

“Kanal İstanbul Projesi”

Proje haliyle doğanın tam da kalbine saplanan bir paslı bıçak gibi duruyor. Sadece doğanın kalbine değil, İstanbul ve çevresinde yaşayanların kalbine de saplanan sermayenin kanlı hançeri olacaktır. 
 
Kapitalist kitlelerin istemlerine göre değil, kendi çıkarına göre hareket eder ve etmek ister. Amaç; nereden, nasıl olursa olsun sermayenin büyümesidir. Toprağın ve işçinin bitesiye ve ölesiye soyulması, doğanın katliamı, ekolojik dengenin geriye dönüşümsüz bozulması vb. gibi eylemlerle sermaye büyorsa – ki böyle büyüyor-, bunlardan kaçınmadı ve kaçınamaz. Katliamlarının üstüne yeni ve daha büyük katliamlar yapmaktan çekinmez. Bu onun varlık nedenidir. Çünkü sermayenin iştahının doyum sınırı yoktur. 

Sermayeye evreni de versen doymaz. Sermaye doyduğu anda kapitalizm kapitalizm olmaktan çıkar. Ama onun karakteri doyumsuz olduğu için, işçi sınıfının ona dur demesi gerekiyor.

Türk tekelci burjuvazisi’nin “Kanal İstanbul Projesi” için “ağızı sulanıyor” dense, yalan olmaz. Az buz değil, kaba taslak yüz milyar ABD Doları’na yakın bir sermayeden söz ediliyor. En büyüğünden en küçüğüne kadar bütün tekeller, bu proje gerçekleşirse bize ne düşer diye, leş kargaları gibi beklemeye girmiş durumdadırlar. Beklemekten de öte, bunun gerçekleşmesi için yoğun çaba da harcadıkları kesindir. Aynı zamanda en büyük payı almak için de kıyasıya bir biriyle yarışıyorlardır. Tabi ki, bu proje gerçekleşirse, en büyük pay yine hükümete en fazla destek verenler alacaktır. Ancak bu denli büyük bir projeden herkese bir pay mutlaka düşer ya da öyle ayarlayacaklardır.

Ne var ki, sorun niyetlenmekle olmuyor. Kapitalizmin kendi nesnel gerçeklikleri de var. Kapitalizm demek sermaye demek ve sermayenin iktidarı demektir. Türk tekelci devlet kapitalizmin sermaye gücü, daha büyük bir emperyalist devlet ya da tekellerden kredi desteği almadan bunu gerçekleştirmelerinin olasılığı yoktur. Erdoğan’nın “ yap-işlet” ya da “milli bütçemizle yaparız” demesi, şimdilik boş. Özellikle “milli” olanı bütünüyle yalan ve hamasi bir propaganda. “Yap-işlet” olabilir. Bu da yine bir emperyalist devletin desteği ile olabilir. Adı sıkça öne çıkan Çin sosyal emperyalizmi bu fırsatı kaçırmak istemeyebilir. Ancak, onlarında Türk devletinden isteyecekleri bedeller olacaktır. Emperyalist sermaye hiç bir zaman “hayır işi” için gelmez. Hiç bir sermaye hayır işi için sermaye harcamaz. Ancak, kaz gelecek yere tavuk bağışlayabilir.

Faşist Erdoğan hükümeti’nin bu projeyi hayata geçirmek istediği açık. Ancak, sermaye bulamazsa seçim yatırımı olarak kazma vurma “açılışı” yapabilirler. Geçmişte hocası Erbakan’ın yaptığı gibi. “Kanal İstanbul” ve “milli araba” projeleri, birazda seçim yatırımlarına benziyor. Gerçekten istemediklerinden değil, istiyorlar, ancak her ikisi de büyük sermaye gerektiren yatırımlardır ve şu anda ciddi bir ekonomik kriz içinde olan Türk tekelci devlet kapitalizminin boyunu oldukça aşıyor.

Kapitalistin mantığını belirleyen sermayedir. Kapitalist normal bir insan gibi düşünemez. Onun mantığını belirleyen kapitalist sistemin işleyiş biçimidir. Zaten kapitalist normal bir insan gibi düşünebilseydi, kapitalizm diye bir şey olmazdı. Kapitalizmin ahlakı ve vijdanı kanlıdır. Başkasının malını (işçinin emeğini) çalarak varolan bir sistem ve sahiplerinden toplumun genel çıkarlarını düşünmesi beklenemez.

“Üretimin sınırlarını –der Marx- kapitalistin karı belirler, asla üreticilerin gereksinimleri değil.” 
 
Sermaye çalışanların emeğine (artı-değer) zorla el koyarak sermaye olmuştur ve çalışanların refahını değil, kendi karının katlanmasını düşünür ve ona göre hareket eder. Doğanın ekolojik dengesinin bozulması onu hiç ilgilendirmez. Ve hatta ekolojik dengenin bozulmasıyla kendisinin de yok olacağını bilse dahi, yine de o eylemi yapmaktan çekinmez.

Bu katliamın durdurulmasının tek bir yolu var: sermayenin bu kanlı saldırısına karşı, kitlelerin top yekün direnişe geçmesidir. 30.12.2019

Yeni yılda, işçi sınıfı ve emekçilerin, kapitalizmin tüm yıkımlarına karşı birleşerek; kapitalist sömürüye, dünya çapında gelişme eğilimi içinde olan faşizme ve emperyalist savaş tehlikesine karşı sınıf mücadelelerini geliştirmeleri dileğiyle...