23 Temmuz 2026 Perşembe

Türkiye ve NATO

 

Türkiye ve NATO


Yusuf Köse


7-8 Temmuz 2026‘da Ankara’da yapılan NATO 36. Toplantısı, sözde „demokrasi savunucusu“ ülke liderlerinin gözleri önünde, büyük baskı, yasak ve gözaltılar eşliğinde gerçekleştirildi. a işçi sınıfını ve ezilen halkları manipüle etmek için bütün ikiyüzlülüklerini sergilediler.


Türkiye Şubat 1952 yılında NATO’ya üye oldu. Anti-Komünist temelde emperyalist bir savaş örgütü olarak kurulan NATO’ya kuruluşundan beri anti-Komünizmi bayrak edinmiş Türk devletinin ve özellikle de komşusu SSCB’nin bütün devrimci haşmetiyle varlığı devam ederken, üye olmaması eşyanın tabiyatına aykırı olurdu. O dönemin yarı-sömürgesi Türk burjuvazisi de, komünizme karşı kendine bir koruyucu, ABD emperyalizmi de kendisi için Kore’de 23 cente mal olan asker buldu.1


Ankara’da yapılan NATO toplanatısında Türk devleti, 74 yılın öncesinden çok farklı bir durumdadır. Ne yazık ki, bazı değerlendirmeler, bu farkı hiç dikkate almadan, „uşak“ edebiyatını tekrarlamaya devam ediyorlar. Nedense, aynı „uşak“ değerlendirmelerini, ABD karşısında AB’nin adeta „yalvaran“ tutumuna, uygun bulmuyorlar. Diğer yandan dünün „uşaklık“ ile Türk tekeleci burjuvazinin bugünkü „uşaklığı“ arasında nitelik bir fark var. Bu fark gözardı ediliyor. Eşitsiz gelişmiş emperyalistler arası ilişki tek yanlı olarak değerlendiriliyor, Türk devletinin emperyalist niteliği gözardı edilerek, işçi sınıfı ve emekçilere yanlış bir aktarım yapılıyor. Her şeyden önce de, emperyalizmin ekonomik özü ve kapitalizmin bir üst aşaması olduğu gerçeğini inkara varan saptamalar yapılıyor. Ve emperyalist güçler arasındaki ilişkiyi belirleyenin sahip olunan sermaye ile doğru orantılı olduğu unutuluyor.


Türkiye emperyalist bir ülkedir. Bu nedenlede bugüne kadar izlediği iki emperyalist kamp arasındaki çelişmelerden yaralanarak büyüme ve yayılma taktiğini, şimdilik daha fazla tek yanlı olarak NATO’dan yana çevirmiş gibi „gözüküyor.“ Buna rağmen, iki kamp arasındaki çelişmelerden yaralanma taktiğini esasta terk etmediği gibi, kendi emperyalist çıkarları ne ile örtüşüyorsa ona göre hareket etme kabiliyetini de korumaya devam ediyor.


„Kürt sorunundan“ dolayı, AB ve ABD’ye „kızgın“ olan Türk devletinin bu konuda „kızgın“ olmasının koşulları kalkmıştır. Öcalan örgütü tasfiye ederken, Türk devletinin isteği doğrultusunda, ABD’de Öcalan'ın yardımıyla Rojava’yı kolayca „tasfiye“ etmiştir. Burada kazanan ve yayılmacılığı genişleyen emperyalist Türk devleti olmuştur.


Türk devletini dıştalamaya çalışan ve bir çok alanda (Akdeniz gaz havzası, Kıbrıs, Balkan ülkelerinde yayılmacılık vb. gibi) çelişmeleri olan AB, özellikle Ukrayna savaşının başlamasıyla Türk devletine daha fazla ihtiyaçları olduğunu hatırladılar. Emperyalist AB’nin emperyalist Türk devletini yanına çekmek istemleri, Trump’ın AB ile arasını açmasından sonra daha da arttı. Çünkü AB, Rusya’yı kendisi için „varoluşsal“ bir tehdit olarak değerlendiriyor.2 Ayrıca, Türkiye’nin AB ve ABD ile arasındaki çelişme, Rusya ve Çin ile olan çelişmelerden daha fazladır.


AB ile ABD arasındaki çelişmeler, faşist Trump’ın „herkes beni seviyor“ demesine bakmamalı. Aralarındaki ilişki, esasta, birbirini „bir kaşık suda boğacak“ niteliktedir.


ABD’nin AB’ye karşı tavrı, bu ülkeledeki askerlerinin bir kısmını çekmesi ve kalanları da „çekerim“ diyerek tehdit etmesi, Görland isteğini devamlı yinelemesi, AB burjuvazisinin „güvenlik açığı“ ile karşı karşıya bıraktı. İşte, Türk devleti „ABD olmazsa güvenliğinizi biz sağlarız“ diye öne çıkması, Dış işleri Bakanı Hakan Fidan’ın ağzından uluslararası resmi toplantılarda bunu sıkça dile getirmesi, Türk devletinin neye soyunduğunun da açık bir göstergesidir. Rusya karşısında „güvenlik“ konusunda „sıkışmış“ Avrupa’nın koruyucu-jandarma rolünü üstlenmek istiyor.3 Bu durum, Türk tekelci burjuvazisinin çıkarları ile örtüşen ve hatta onu geliştirici bir işleve de sahiptir. Kar oranı azalan sermayenin, yoğunlaşma ve yayılma eğlimi ile doğru orantılı olduğu gibi, savaş sanayi üzerinden sermayeyi büyütme amaçlıdır.


Türk devletinin NATO’dan çıkma gibi bir tavrı ve niyeti bugüne kadar olmadı. Tersine, bu çelişmeli birliktelik, Türk burjuvazisini güçlendirici bir koruma sağladı. Ve en önemlisi; Türk sermayesinin dış yatırımlarının en az %60‘ı Avrupa ülkeleri içindedir. İkincisi, NATO, Türk burjuvazisinin bölgesel yayılmacılığı için bir kaldıraç ve arka bir güçtür. Ve asgari düzeyde de olsa emperyalistler arası çatışma ve çelişmelede bir güvenlik şemsiyesi olarak görmektedir.


Ankara’daki NATO toplantısında ABD ve Türkiye’nin sıkı „birlik“ görüntüleri vermeleri, AB’ye bir „gözdağı“ niteliğini de taşımasının yanında, Trump ve Erdoğan’ın faşist karakterlerinin her yönüyle uyuşmasıyla ilgisi vardır. Bu tür görüntü ve çıkışlar, ABD’nin AB’yi sıkıştırma ve kendi isteği doğrultusuna getirme siyasi şovları olarak da okunabilir. Ancak bu „sıkı dostluk görüntülerine“ karşın, ABD’nin F-35 kararı olduğu yerde duruyor. „Kaan“ motorlarının gelip gelmeyeceği de belli değil. Yani, iki emperyalist ülkelerin çıkarlarının bütünüyle uyuştuğu söylenemez.


Faşist Erdoğan rejminin, NATO toplantısını bir şova dönüştürmesi de, esas olarak içerde kitleler nezdinde kaybettiği „gücü“ yeniden elde etme şovları olarak öne çıktı. Tüm faşist yöneticiler içi boş bu tür siyasi şovları bayılırlar. Erdoğan yönetimi içerde kitleler nezdinde kaybettiği „güveni“, dış destekle sağlamaya çalışıyor ve bu tür uluslararsı olanakları kendi siyasal iktidarını güçlendirmenin bir aracı gördüğü de açıktır. Ayrıca, emperyalist ABD ve AB’nin Erdoğan rejminin desteklemesi ve hatta „müşfik monarşi“ yönetimlerini önermeleri, emperyalizmin siyasal gericilik karakteri ile uyum içindedir. Gelinen aşamada, tekelci burjuvaziden „demokrasi“ beklemek saflıktan öte aptallıktır. Mümkün olsa hepsi, Körfez ülkelerinin yönetim biçimini alacaklar. Böylece, „işçi direnişi“ , „demokratik haklar“ vb. gibi ulluslararası sermayeye ters gelen semaye birikimini zorlaştırıcı “sıkıntılardan” kurtulmuş olcaklar. Sermaye aynen böyle düşünüyor. Ancak asla kurtulamayacakları da bir gerçektir.


F-35‘lerin Türk devleti üzerinde demoklesin kılıcı gibi salandırılmasının -özellikle Suriye’deki yönetim değişikliğinden sonra- esas nedenlerinin başında İsrail’in güvenliği ile ilgili doğrudan bağlantılıdır. Çünkü İsrail ve Türkiye, bölgede çıkarları ortaklaşmayan yayılmacı, çatışmacı, işgalci ve saldırgan faşist yönetimli emperyalist ülkelerdir. İki emperyalist ülkede, Suriye’den (Somaliland özgülünde) Somaliye kadar çıkar çatışması içindedir. Kullanılmayan S-400‘ler, F-35‘lerin verilmeme nedeni olmaktan çoktan çıktı. Diğer yandan, Yunanistan’ın da F-35‘lerin Türkiye’ye verilmemesinde direttikleri bir gerçektir. Ayrıca, Yunanistan ve İsrail bir çok konuda birlikte hareket etmekte, enerji ve savunma konularında birçok anlaşmaları vardır. Ve bu iki ülkede (AB'de dahil) Türk devletinin „mavi vatan“ projesinin karşısında duruyorlar.


Rusya ve Çin’e karşı „güçlü NATO“ görüntüsü verenler, içten içe birbirinin de kuyusunu kazamaya devam ediyorlar. NATO toplnatısında ABD Çin’i düşünürken, AB ise Rusya’yı düşünmeye devam etti. Çünkü AB Rusya ile ABD ise Çin ile bir savaşı kaçınılmaz görüyor ve buna göre hazırlanıyorlar. Emperyalist paylaşımda, savaş dışında diğer seçenekler bitirilmiş durumdadır. Her iki emperyalist kampta savaş öncesi saflaşmaları, hesaplaşmaları (Ukrayna ve İran savaşı örneğinde olduğu gibi) hazırlıkları hızla yapma evresi içine girmişlerdir. Ancak, ABD-AB arasındaki çelişmeler, Batı emperyalist cephesini zayıflatan bir öğe olarak durmaktadır. AB'nin bütün çekincesi ABD'nin kendilerini “yalnız” bırakmasıdır.


Ve 3. emperyalist savaşın koşulları her geçen gün artmaya devam ediyor. Emperyalist burjuvazi, işçi sınıfı ve emekçilerin kaynaklarını silahlanmaya aktarmak için, baskı ve sömürüyü ağırlaştırarak ve faşizmi güçlendirek cevap vermeye çalışıyor.


Buna karşın uluslararası işçi sınıfı ve emekçilerinin mücadelesi gelişme evresi içine girmiştir. Yeni bir emperyalist savaşın yeni devrimlerin yaratmasının koşullarını yaratmasıda büyük bir olasılıktır. Çünkü kitlelerin kapitalizme karşı güvensizliği oldukça artmıştır ve artmaya devam etmektedir.


Türk devletinin Rusya ile ilişkilerinin zayıflaması, Rusya’nın Ortadoğu’da özellikle de Suriye’de güç kaybetmesiyle doğrudan ilişkisi vardır. Türk devleti Rusya ile bir çok alanda karşı karşıya gelmiye başlamıştır. Kafkasya, Ukrayna, Libya ve Afrika Sahel bölgesi4 bu çelişmelerin başında gelmektedir.


Rusya ile „iyi ilişkiler“ sürdürmesinin de esas nedeni Suriye sorunuydu. Türk devleti, Rusya’dan, orada istediğini aldı. Suriye’nin önemli bir bölümünü işgal ederken, daha sonra ise ülke yönetiminin HTŞ gibi faşist-dinci bir örgüte devri ile Türk devleti umduğundan fazlasını elde etti ve güçlü bir Kürt özerk bölgesinin oluşmasına izin vermedi.


Sonuç olarak, NATO toplantısına gelen sermaye ve savaş baronlarının siyasal temsilcileri „rahat etsin“ diye, halk tam bir ablukaya alındı. Bütün gösteri ve yürüyüşler yasaklandı. Yoğun gözaltılar yapıldı. Ama tüm bunlara karşın, protestolar durmadı. Bir çok şehirde kan emici emperyalistler protsto edildi. İşçi sınıfı ve emekçiler; maviye boyanmış kanlı NATO brandaları arkasında, kitlelerin öfkesini ve yoksulluğunu ve NATO’nun bir savaş örgütü olduğunun gizlenmesine izin vermedi! 23. 07.2026

1Kore savaşı sırasında ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles: „En ucuz askeri Türkiye’den temin ediyoruz, bir Türk askerinin maliyeti 23 cent.“ www.evrensel.net/haber/152003/23-centlik-askeri-unuttular 28.06.2004

3H. Fidan’ın 7 temmuz-2026‘da Dışişleri Baknalığı Stratejik Araştırmalar Mekezi (SAM) ve Chatham’ın ortak düzenlediği toplantıdaki konuşması.

4Bkz. https://africanperceptions.org/fr/2026/06/lexpansion-turque-au-sahel-africain-comment-le-mali-est-devenu-la-porte-dentree-dankara-vers-un-nouvel-ordre-securitaire/


2 Temmuz 2026 Perşembe

Tekelci Burjuva Diktatörlüğünün „Devlet Aklı“

 

 

                                      Madımak Katliamını Potesto 2023

 

 

 Tekelci Burjuva Diktatörlüğünün „Devlet Aklı“ 

Yusuf Köse


Son günlerde „devlet aklı“ kavramı daha sık kullanılmaya ve dillendirilmeye başlandı. Daha önceleri „derin devlet“ diye sıklıkla kulanılan kavram, bugün daha meşru bir duruma çevrildi: „Devlet Aklı!“ Yani, devletin çıkarları her şeyin üstünde der gibi. Burjuvazi bunu bilerek kullanıyor ve kullandırıyor.

Esasta ortada gizli bir „derin devlet“ yoktur. Devletin, ordusu, polisi, mahkemesi, bürokrasisi, hapishaneleri vb. dışında, aparat ve devamlı yedek bir güç olarak kullandığı askeri ve politik araçlarının yanısıra kendi bilgisi dışında „gizli“ gibi göstermeye çalıştığı aparat örgütlenmeleri vardır. Zaman zaman o gününü koşullarına göre öne çıkarılan isimler (örneğin, M. Ağar, V. Küçük vd. mafya/çete örgütlenmeleri vb. gibi) devletin kullandığı aparatların dışında başka bir şey değildir. Bugün de belli isimleri öne çıkarıyorlar. Bunlar, ekonomiyi bütünüyle ellerinde tutan tekelci burjuvazinin üstünde değil, onların hizmetinde olan, katiller sürüsü, mafyatik yapılar, faşist ve dinci-faşist örgütlenmelerdir.

Burjuva devletin görünüşte, yürürlükteki yasaları ile „makul bir devlet“, yani, „herkese eşit“ davranan, „yasadışı işlere karşı“ çıkan gibi bir görüntü sergiler. Ne yapıyorsa „yasalara uygun hareket“ ediyor imajını vermeye özen gösterir. Sermayenin palazlanmasına (birikim ve merkezileşmenin artmasına) koşut olarak, faşist Erdoğan rejmi, çıkarına göre yasa yapıp, kendi hukuklarına göre bütün hukusuzluğu uzun zamandır aleni yapıyor.  Son günlerde  hukuku olmayan „hukusuzluğu“ daha bir üst aşamaya çıkardı.

Burjuva sınıfı, bir avuç tekelci burjuvazinin geniş yığınlar üzerindeki diktatörlüğünü,  bilinçli olarak gizlemek için, „derin devlet“, „devlet aklı“ gibi, kavramlar üreterek, sanki devleti bir başkaları yönetiyormuş algısını yaratamaya çalışıyor.

Oysa, burjuva devleti, özünde, en pis işleri yapan, yaptıran, her yönüyle kokuşmuş ve sermayenin birikimi için her türlü işçi ve emekçi düşmanı işleri yapan, örgütleyen bir mekanizmadır. O barışçı gösteri yapanların üstüne kurşun sıkar, tek tek ve toplu kıyımlar yapar, öldürür, ama o asla sorgulanmaz ve yargılanmaz. „Adalet mülkün temelidir“ der, ama, halkın tarlasına, merasına, deresine, evine, malına, çeşitli gerekçeler altında el koyar.

Sözde kabul görümüş „anayasa“da yazılı yasal grev hakkını kullanan işçilerin üzerine kolluk güçlerini sürer, haklarını arayan öğretmenleri yerde sürükleyerk dağıtmaya çalışır vs. İşçilerin ve diğer çalışanların haklarını vermeyen, ücretlerini aylarca ödemeyen kapitalistleri ise korur. Ama en vahşi saldırı ve şiddeti kullanan devlet „terörist“ değil, barışçı gösteri yapanlar „terörist“ olarak topluma lanse edilir. Ana dilini konuşan Kürde, Kürtçeyi yasaklar. Her ne yaparsa yapsın devletin yaptığı en kirli/pis işler „yasal“ olarak gösterilir, anayasa’da yazılı hakkını kullanan işçi ve emekçiler „yasadışı“ ve „devlet (yani tekelci sermaye) düşmanı“ olarak mahkemelerin karşısına çıkarılır. Ya da derhal tutklanarak, hapishanelere tıkılır.

Bir avuç burjuvazinin egemen olduğu devlet, işçi sınıfı ve emekçilerin devleti değildir. Devlet, egemen sınıf olan emperyalist tekelci burjuvazinin bir diktatörlük aracıdır. Böyle bir devletin „aklı“ (çıkarları), halkın aklı (çıkarları) ile her zaman terstir. Ancak o, burada küçük burjuva düşünce öğretisini devreye sokarak, kendi çıkarlarını halkın çıkarları, yani işçi ve emekçilerin çıkarları olarak göstermeye özen gösterir. 

„Devletin ulvi çıkarları“ olarak ileri sürülen çıkarlar serisi, esasta Türk tekelci burjuvazinin ve uluslararası sermayenin çıkarlarını içerir. Türk tekelci burjuvazinin kendisi de uluslararsı emeperyalist sermayenin bir bileşeni haline gelmiştir. Hem onunla içiçe hem de onunla karşıt çıkaraları bağlamında rekabet halindedir.

Türk devletine gemen olan Türk tekelci burjuvazi arasındada bitmek bilmeyen çıkar çatışmaları vardır. Bu ölümüne bir çıkar çatışmasıdır. Kendi aralarında, sömürüden daha fazla pay alma, egemenlik alanlarını genişletme, sermaye birikimlerini, diğer rakplerini gerileterek ve de yutarak büyütme ve ülkenin en büyüğü (ekonomide, siyasete belirleyici) olma savaşımı verirler. Bunun için her türlü kirli işleri çevirmekten geri kalmazlar ve siyaseti de belirler ve yönlendirirler. Devlet ihalelerinin daha fazla alınması, devletten sağlanan kredi dilimlerinin büyütülmesi ve kendi sermaye birikminin önünün daha fazla açılması için birbirleri ile kıyasıya bir rekabet (esasta savaş) içindedirler. Borsa spekülasyonları içinde vb. finans oyunlarında ölesiye savaşırlar. Her sermaye çevresinin siyaset üzerinde, esasta, sermayesi oranında etkisi vardır. Kapitalist sistemde, ülkeyi „siyasetçiler yönetiyor“ görüntüsü, görüntüden ibarettir.

Kapitalist sistemin önüne geçemediği ve geçemeyeceği gerçeklerden biri, toplumun dinamik yapısı çürütülür. Büyük tekeller, toplumun bütünüyle çürütülmesi, sermayenin büyümesine hizmet ediyorsa, bunu bilerek desteklerler. İşçi sınıfının sömürülmesi, aşağılanması, işsizliğin ve yoksullaşmanın artan oranda büyütülmesi, sistemin çürütülmesinin temelini oluşturur.

Toplumun dinamik öğelerini uyuşturmak, gerçekliklerden saptırmak için, işçi sınıfını ve daha çok da gençliğin dinamik ve duyarlı özünü çürütmek için yoz burjuva kültürünü en üst seviyeye çıkarmayı da ihmal etmezler.

Öte yandan ilerici, devrimci olan herşeyin karşısında yer alırlar. Sömürü sistemini en „kutsal siştem“ olarak öne çıkarırlar. Sömürerek yoksunlaştırıp yoksullaştırdıkları milyonları, „çalışmıyorlar, tembeller, kafaları çalışmıyor, yeteneksizler“, „har vurup harman savuruyorlar“ vb. Küçültücü sıfatlarla, kendi sömürü sistemlerini, yani ücretli köleliği haklı ve tek doğru toplumsal sistem olarak göstermeye özel bir çaba harcarlar. Okullardaki eğitim sistemiyle bu siyasal ve kültürel kötülüklerin temelini atarlar. Ve din asla dillerinden düşmez. Toplumu uyutma, tekelci burjuva diktatörlüğüne boyun eğme aracı olarak kullanmaya özel bir çaba harcarlar. Çünkü din de kapitalizmde, sermaye birikim aracı haline getirilmiştir. Bunlar, devletin denetimi, bilgisi ve gözetimi altında olur. Bu yöntem, burjuva devlet aklının ta kendisidir.

Kısacası, burjuva devletin ve ona hakim olan tekelci sermayenin her adımı yalan, her adımı kirli, her adımı kanlıdır. 

Devlet ve sermaye alabildiğine örgütlüdür. Devlet, işçi sınıfı ve emekçileri bütünüyle dar bir cendere içine sıkıştırmış ve onun dışına çıkılmasına izin vermez. „En demokrat“ ülkelerde dahi,İşçileri örgütsüzleştirmek için her yolu dener. Yasal olarak sendikal örgütlenme „hakkı“ olmasına karşın, işçilerin sendikasızlaşmasını teşvik eder, gerekirse zor kullanır, olmuyorsa kendi güdümündeki sendikalarda örgütleyerek daha baştan işçileri denetim altına almaya çalışır. Ancak, bu örgütlenme, esas olarak zora dayandığı için işçi sınıfının devrimci örgütlülğü karşısında koftur.

Devlet, yani, Tekelci burjuva diktatörlüğünün aklı, işçilerin demokratik hak ve özgürlükleri için örgütlenmesine en sert tepkiyi verir. Çünkü işçilerin örgütlenmesi, sınıf bilincine sahip olması sermayeyi ürkütür. Varlıklarını, sömürdükleri işçilere borçlu olanlar, sömürdükleri sınıfın (işçilerin) örgütlü uyanışlarının, örgütlü mücadelelerin düşmanıdır ve bunu anında „yasa dışı“ sayarak, devletin kolluk güçlerini devreye sokarlar.

İşçi sınıfının da sınıf olarak kendi sınıfsal aklı vardır. Bu sınıfsal akıl (sınıf billinci), örgütlü karşı-devrimci sınıf gücüne karşı, örgütlü bir mücadele vermeyi koşullar. İşçi sınıfı, sömürüsüz, sınıfsız, sınırsız özgür bir sosyalist (ve komünist) dünyada yaşamak için, bütün gücüyle sınıfın bilincini kuşanmalı ve örgütlenerek devrimci mücadele vermelidir. Başka da, ücretli kölelik sisteminin ürünü olan bu burjuva aklından ve diktatörlüğünden kurtulmanın yolu yoktur. 2 Temmuz 2026