4 Haziran 2026 Perşembe

Burjuvazi, Faşist Saldırganlık Alanını Derinleştirerek Genişletiyor

 

Die türkische Monopolbourgeoisie weitet ihre faschistische Aggression aus
Edirne-Uzunköprü Maden İşçileri

 

 

Emperyalist Türk Tekelci Burjuvazisi


Faşist Saldırganlık Alanını Derinleştirerek Genişletiyor


Yusuf Köse


Türkiye’de muhalefet partisi CHP’ye (son yerel seçimlerden ülkenin birinci partisi) „mutlak bultan“ adı altında açıktan el konulması, uluslararası emperyalist sistem içindeki emperyalist savaş ve faşizmin yagınlaştırılmasından bağımsız değildir.


Türkiye’de ekonomik ve siyasi kriz daha da derinleşmeye başladı. Yeni emperyalist Türk devletine egemen büyük tekelci burjuva klikleri, Erdoğan rejminin devamından yanalar. Çünkü yasal ya da yasal olmayan düzenlemeler tekelci burjuvazini çıkarınadır. „Tek adam diktatörlüğü“ altında ülkeyi, modern faşist diktatörlükle tekellerin çıkarları doğrultusunda yöneten Erdoğan’ın iktidarda kalmasını tekelci burjuvazi istiyor.


Kısacası, emperyalist Türk tekelci burjuvazisi, burjuva demokrasisinin en küçük kırıntılarını dahi kaldıramayacak durumdadır. Sermayenin birikimi ve merkezileşmesinin geldiği boyut, uluslararası üretimin yendien örgütlenmesinin krizi, burjuvaziyi bütünüyle faşistleştiriyor. Bu salt Türk tekelci burjuvazisinin istemi değil, aynı zamanda hemen hemen bütün emperyalist ülkelerin eğilimi ve bazılarının yönetim biçimi haline çoktan gelmiştir. Göstermelik bir burjuva muhalefet, göstermelik „seçim“ ve göstermelik bir „demokrasi“. Ama bütünüyle faşistlşeşmiş bir rejim. Bunun adı modern faşizmdir.


Türkiye’nin en büyük burjuva partisinin genel merkezine büyük bir çevik güç, gaz bombaları, plastik mermilerle girip işgal etmek ve ordakileri dışarı çıkarmak, emperyalist sistemin geldiği noktayı göstermesi açısından da önemlidir. Burjuvazi, ülkeyi yönetmek için, artık göstermelik „demokrasi“ oyunundan vazgeçmiştir.


Erdoğan rejmi, 1 yıldan fazladır CHP’yi bölmek ya da kontrolü altına almak için uğraşıyor. Önce İstanbul Belediye Başkanı İmamoğlu’nu tutukladı ve peşinden CHP’nin büyük şehir belediye başkanlarını ve belediye çalışan bürokratları ve hatta bunları şöforlerini, yetişkin aile üyelerini bile tutukladılar. Ve CHP’ye yönelik bu ağır bu saldırı devam etmektedir. En son CHP’ye kayyum atanması ile sonuçlandı. Bu da yetmedi, niyetleri seçilmiş CHP genel başkanı Özgür Özel ve diğer yöneticileri tutuklamak. Çünkü Ö. Özel’in arkasında büyük kitle var ve direnmeye ve mücadeleye devam ediyor. Bu da, bütün anti-faşist ilerici güçlerin birleşmesini ve güçlenmesini de gerçekleştirme olasılığı vardır. Bu nedenle de olsa Özel ve ekibinin dışarıda olması, Eroğan için tehlikeli olmaya devam edecektir.


Türkiye’de 1982 yılında faşist askeri cunta döneminde kabul edilen bir gerici-faşist anayasa olmasına karşın, Erdoğan rejmi, o anayasayı dahi uygulamıyor. Faşist Erdoğan iktidarı yürülükteki anayasaya göre değil, kendisi nasıl uygun bulursa öyle hareket ediyor. Örneğin, en yüksek mahkeme olan TC Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulamıyor. Oysa, TC anayasa’sında bu mahkemelerin kararları „bağlayıcı“ olduğunu yazar. Özellikle, ülkede, 2015 yılından beri emperyalist tekelci burjuvazinin faşist haydutlar düzeni hüküm sürüyor dense yeridir. Bu durumun sürmesinde, başta ABD, AB, Çin, Rusya gibi emperyalist ülkelerin kendi çıkarları doğrultusunda aktif destekleri de söz konusudur.


Örneğin, yukarıda adları geçen emepryalist ülke Erdoğan yerine CHP’nin gelmesine istemezler. CHP’nin vaat ettiği 1970 sosyal demokrat partilerin „reformist“ politikası onların çıkarlarına terstir. CHP, Türkiye’de kitleleri kazanmak içinde bu tür bir politikayı „vaat etmek“ zorunda kalıyor. Erdoğan rejminin kitlelere, baskıları çeşitlendirerek artırmaktan başka verebileceği bir şey yoktur. Uluslararsı emperyalist bir sistemin devamı olarak emperyalist Türk tekelci burjuvazinin sistemi de çok yönlü olarak tıkanmıştır.


İşçi ve emekçilerin demokratik ve ekonomik haklarından çalarak ve kısıtlayarak tekellere aktarma sistemi, bir yere kadar devam eder ve kaçınılmaz olarak, başta işçi sınıfı olmak üzere kitlelerin büyük bir tepkisi ve giderek direnişleri ile karşı karşıya gelir.


Türk tekelci burjuvazinin temsilcisi Erdoğan rejminin modern faşist politikasının ana göstergeleri:


1- Tekellerin karlarını artırmaları için, her türlü olanağın tekeller lehine kullanılması; kitlelerin ve özellikle de işçi sınıfının baskı altında tutulması ve bunun için Erdoğan rejminin devamını sağlamak…


2- Enflasyonu sürekli yüksek tutarak büyük tekellere sermaye aktarımı sağlamak….


3- Emperyalist yayılmacılığı (sermaye yatırımı, askeri ve yumuşak güç olarak) geliştirmek...


4- İşçilerin ücretlerinin sürekli düşük tutulması, işçi haklarının bütünüyle ksıtlanması ya da yok edilme uygulamaları...

5- Demokratik hak ve özgürlüklerin gasp edilmesi ve baskıların artırılması...

6- Burjuva muhalefet partilerinin Erdoğan’ın iktidarını kabul ederek „muhalefet“ yapmaları ve CHP gibi iktidar adayı partilerin -yasal kılıflar altında- elimine edilmesi...

7- Kürt sorunun „çözülüyormuş“ gibi gösterilmesi ve Kürt ulusal demokratik hareketinin (DEM Parti nezdinde) denetim altına alınması, demokratik hak ve özgürlükler için en aktif kitleyi ikilemde bırakarak pasifleştirdiler ve bu partinin Erdoğan’ın iktidarının stepnesi haline getirilmesi (bunu kısmen başardılar)...

8- Devrimci ve Komünist örgütlenmelerin sisteme zarar vermeyecek seviyede legal çalışmalarına göz yummak… Hafif bir yükselme ve gelişme eğlimi gösterenlere operasyon düzenleyerek tutuklamalara gitmek…


Tekelci Burjuvazinin Cenneti:


Tekelci burjuvazi için Türkiye bir cennet iken, işçi sınfı ve emekçiler için ise tam bir cehenneme dönmüş durumdadır. Demokratik hak ve özgürlükler büyük bir bölümü gasp edilmiş, var olanlar ise ya da kısıtlanıyor ya da keyfi olarak uygulanıyor. Işçi sınıfı ve halkın alım gücü alabildiğine düşmüştür. Büyük tekeller ise karlarına kar aktmıştır. Türkiye’de söz sahibi olan büyük (banka, silah, otomobil, rafineri, kominikasyon, demir-çelik, süpermarket zincirleri vd.) tekellerin 2025 yılınınn ilk dokuz ayında net karları 30-113 milyar TL arasında gerçekleşmiştir. (600 milyon ile 2 milyar avro üzeri). Bankaların 2025 yılı ilk dokuz ayında toplam net karı 340 milyar TL (yaklaşık 6,5 milyar €) olarak gerçekleşmiştir.1 Finans tekellerinin elde ettikleri karlar, insan derisinin soyulmasına örnektir. İşçilerin ve emekçilerin ise yaşam seviyeleri ve reel ücretleri (%29-%35 arası) düşmüş ve düşmeye devam etmektedir. Bir başka hesapla, 2026‘nın ilk üç ayında işçilerin kayıpları tam 400 milyar TL olmuştur.2


Devlet, 2026 bütçesinden, tekellerden alınması gereken (toplam vergilerin %23‘ü kadar) vergiyi almaktan „vergi iadesi“ adı altında vazgeçiyor. Ama, işçilerden „vergi“ adı altındaki kesintileri ise her yıl büyütüyor. Eğitime, yoksulluğu önleme, istihdamı destekleme, kadının „güçlendirilmesi“ adı altındaki soyal harcamalar her yıl azalırken, tekellere destek, yıldan yıla artmaya devam ediyor.


Örneğin Koç Holding’e bağlı Türkiye’nin en büyük tekelleri TÜPRAŞ (Türkiye’nin en büyük petrol rafinerisi) ve FordOtosan’ın (Koç-Ford ortaklığı otomobil tekeli) 2025 yılında toplam gelirlerinden kesilen verginin oranı; sırasıyla, %0,31 (Tüpraş) ve %0,02 (Fordotosan) gibi komik bir rakam iken, aynı iş yerinde çalışan bir işçinin toplam gelirinden kesilen verginin oranı ise %17,8. Aynı iş yerinde çalışan bir işçiden, tekellerden kesilenin 109 katı daha fazla vergi kesiyorlar.3


Bu nedenle de, demokrasiden, özgürlüklerden, işçilerin alım gücünün yükseltilmesinden, burjuva reformist anayasal düzenden söz eden bir partinin iktidara gelmesini istemezler. Bu bir burjuva partisi de olsada. Tekelci burjuvazi, toplam çalışanların yarısının asgari ücrete mahkum edildiği, açlık sınırının ve enflasyonun altında kalmasını, yıllardır temel bir politika olarak hükümete uygulatıyorlar.



Yapılması Gerekenler;

gerçekleşebilecek hiçbir toplumsal proje, ittifaklar olmadan başarıya ulaşamaz“4


Komünist, devrimci ve tüm ilerici güçlerin CHP’nin bu kanadı ile ortaklaşa mücadeleyi geliştirmeleri zorunludur. Tekelci burjuvazinin iktidarının temsilcisi Erdoğan’ın modern faşist rejmini yıkmak için, demokratik hak ve özgürlükler doğrultusunda en geniş birlikteliği sağlanmalıdır.


CHP-Erdoğan arasındaki çatışma burjuva klikleri arasındaki çatışma“ olarak görüp, birlikte mücadeleye sırt çevirmek, faşist iktidarı güçlendirmek ve ilerici muhalif güçleri ise zayıflatmak ve örgütsüzleştirmektir. Erdoğan, tam 24 yıldır iktidardadır. Devlet adeta AKP ile bütünleşmiş ve tek parti diktatörlüğü vardır. Geçmişte, Türk devleti, 1925-1945 arasında olduğu gibi tek parti (CHP) iktidarı vardır. 24 yıldır iktidarda olan bir parti, iktidarı terk etmemek için her yolu denemektedir. İşçi direnişlerinin bastılması, toplumun, miliyetçilik, şovenizm, Türk-Kürt, alevi-sunni ayrımcılığı ve kışkırtmaları ve diğer alt kimlikler üzerinden alabildiğine kutuplaştırılması bu sürecin temel politikaları haline gelmiştir.


CHP sosyal demokrat reformist bir burjuva partisi ve devletin kurucu partisidir. Buna rağmen bugün farklı bir politika izlemek zorunda kalıyor. Komünist ve devrimciler, CHP’nin sınıfsal niteliğini unutmadan, en geniş anti-faşist mücadele birlikteliğini sağlayıcı politika izlemesi, günün acil politik taktiğidir. CHP’nin reformist yönetimi, kitlelerin daha radikal hareket etmesinden çekiniyorlar. Kitlelerin polis ile karşı karşıya gelmesini istemiyorlar. Ancak, polis ve devletin güvenlik güçlerine karşı koymadan, hareketin gelişmesinin olasılığı zayıftır. Çünkü Erdoğan rejmi, elinedeki tek sopası olan devlet terörüne başvurmaktadır.


Diğer yanda, genel grev ve genel direnişi örğütlemek ve hayatı durduracak eylemler gerçekleşmeden, Erdoğan rejminin geriletilmesi ya da yıkılması olasılığı zayıftır. Tek başına ekonomik kriz yeterli değildir. Kitlelerin harekete geçirilmesi önemlidir. Ve CHP, kitleleri parlamenterist anlayışla örgütlemeye çalışacak, her şeyin seçimlerle değişebileceği propagandasını yapacaktır. Ancak, Erdoğan, yapılacak bir parlemonto seçiminde kendisinin iktidara geleceğini garanti altına almadan seçime gitmez. Bugüne kadar olduğu gibi…


Bu süreçte, devrimci durumda yükselme olasılığı güçlüdür ve marksist-leninistler ve devrimci örgütlenmeler bundan yaralanmasını bilmelidirler. Kitlelerin kazanmak ve örgütlemek için doğru politikalar izlendiğinde bu gerçekleşebilir.


Uluslararası alanda, bir taraftan emperyalist savaş tehlikesi ve faşist saldırganlık aratarken, karşı kutupta da işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesi gelişmektedir. Türkiye’de de işçi sınıfının mücadelesinin daha da gelişmesinin koşulları vardır. Son olarak Edirne-Uzunköprü maden işçilerinin direnişi, 2 yılı aşkındır sendikal hakları için mücadele eden İzmir Serbest Bölge’deki Temel Conta işçilerinin mücadelesi, Doruk Maden işçilerin yeniden (1 Haziran) direnişe geçme çağrıları, Gebze’deki tekstil işçilerinin direnişleri, ülkenin geleceğinin mücadele görüntülerini vermektedir. Görev bu mücadeleyi daha ileri taşımak olmalıdır. Karamsarlığı değil, çoşku ve kararlılık kuşanılarak hareket edilmesinin toplumsal koşulları herzamankinden daha fazladır. 28.05.2026












































4MLPD 10. Parti Kongre belgelerinden








28 Nisan 2026 Salı

Doruk Maden İşçilerine Bin Selam!

 

İşçi Sınıfı Yol Gösteriyor!

Polis, Kurtuluş Parkı’nda Doruk Maden işçileri ve Bağımsız İş Sendikası üyelerinini etrafını çevirdi

Doruk Maden İşçileri Ankara Kurtuluş Parkı'nda




"Holdinglere el pençe madenciye işkence düzenini yıkacağız"
Bir Doruk maden işçisi


Doruk Maden İşçilerine Bin Selam!

Yusuf Köse

Bağımsız Maden-İş önderliğinde, Eskişehir’den Ankara Kurtuluş Parkı’na yürüyen ve burada mücadeleye devam eden Doruk Maden işçilerin onurlu direnişini duymayan kalmamıştır. Kapitalist sistemde, tekelci sermayeye dokunmadan hbir hak kazanılamaz. Doruk Maden işçilerinin gasp edilen haklarını kazanmak için verdikeleri mücadele, uluslararası bir özelliğe de sahiptir. 

İşçi sınıfının mücadelesi, her zaman gündemi belirleyici bir niteliğe sahip olduğu gibi, aynı zamanda, sınıf bilinçli eylemelere dönüştüğünde sınıfsal egemenlikleri de ters yüzeden bir niteliğe sahiptir. Çünkü kapitalist toplumun emek-sermaye çelişmesi üzerinde varlığını sürdürür ve bu çelişme ortadan kalktığında kapitalist toplumda ortadan kalkar. Bu bağlamda, Doruk Maden işçilerinin direnişi, mücadeleye katılan içilerin sayısal niceliği ile değil, eylemin toplumdaki niteliksel yanıyla ölçülmelidir. Direniş etrafındaki Toplumsal dayanışma ve sahiplenmenin giderek büyümesi, onun bu niteliğinden kaynaklanmaktadır. Yakın zamanda başarıya ulaşan Migros işçilerinin direnişi de aynı özelliğe sahipti. Bu direnişler, işçi sınıfının kendisi için bir sınıf olmasının bir gereği ve sınıfsal korkuları yıkan küçük kıvılcımlardır. Ekonomik talepler etrafında başlayan direnişlerin siyasal yönü daha belirgin hale gelir.


İşçi sınıfının mücadelesi, karanlıkları hep aydınlata gelmiştir. Zulümün karşısına öncelikle işçiler çıkmıştır. Çünkü, kapitalist sistemin en ağır zulmü, işçiler üzerinde başlar ve toplumun diğer kesimlerine doğru genişletilir. Bu da, işçi sınıfına dayanmayan, işçi sınıfı içinde örgütlenmeyen hiçbir komünist örgütlenmenin, sosyalizm mücadelesinde başarıya ulaşamayacağının yalın, bir o kadarda temel göstergesidir.


Kapitalist sistemin ekonomi politiği gereği, sistem, işçi sınıfının sömürüsü üzerine kuruludur. Bunun adı; ücretli kölelik sistemidir. Toplumsal çelişmelerin kaynağı ve sınıfsal kavgaların nedeni, kapitalist devletin sermayenin birikimi ve merkezileşmesinin büyüklüğüne koşut olarak, baskıları devamlı artırma yönündeki mutlak eğilimi, bu ücretli kölelik sisteminin korumak ve devam ettirmek içindir. Bu nedenle de önceklikle işçi sınıfının baskı altında tutulması ve sömürünün en azami bir şekilde sürdürülmesini hedefler.


Tek tek kapitalistlerin var olmasının ana kaynağı işçi sömürüsü olduğu için, her zaman öne çıkan işçi-sermaye sınıfı kavagasıdır. Marksist literatürde doğru olarak belirtildiği gibi, kapitalist toplumun temel çelişmesi emek-sermaye arasındaki çelişmedir. Bu çelişme kendini pratikte açık sınıf mücadelesi olarak gösterir. Dün Migros İşçilerinin direnişinde, bugün Doruk Maden İşçilerinin mücadelesinde olduğu gibi.


Kapitalist devlet, „egemen sınıfılar“ dediğimiz bir avuç sermaye sınıfının (esasta, toplumun %1 azınlığının) devletidir ve kapitalisti, toplumun ezici çoğunluğuna karşı koruyan bir baskı aracıdır. Bu nedenle o, Doruk Maden işçilerinin de söylediği gibi, ücretlerini ödemeyen kapitalisti değil, işçileri tutuklar, baskı uygular, tekmeler ve haklı oldukları halde „suçlu“ ve hatta „terörist“ mumalesi ile karşılaşırlar. Devletin zulüm barikatları, alacaklarını isteyen işçilerin önüne kurulur. Patron-kapitalist ise koruma altına alınır ve „yasalara“ rağmen onun haksız olduğu bilindiği halde o el üstünde tutulur. Çünkü, kapitalist devletin yasaları kapitalistlerin çıkarlarını, işçilere ve emekçilere karşı korumak için düzenlenmiştir. İstisnasız TC yasaları, TC devletinin kurulduğu günden beri böyledir.


Faşist Erdoğan rejmi, tekelci burjuvazinin isteği doğrultusunda ülkeyi yöentmesine karşın, artık yönetilemez bir rotaya girmiştir. Türk tekellerinin büyümesi ve uluslarası emperyalist bir nitelik almaları, özellikle son 15 yıldır ülkede uygulanan işçi sınıfı üzerindeki aşırı sömürü ve baskılarla doğrudan bağlantılıdır. Toplumdaki bir avuç azınlığın dışında tüm ekonomik ve demokratik hakların zorla gasp edilmesi, bu ağır sömürü ve baskı koşullarında toplumun islamlaştırılarak yönetilmeye çalışılması, „modern“ gözüken tekelci burjuvazinin çıkarlarından ve onların aşırı sermaye birkiminden ayrı değildir. Oysa, toplumdaki en gerici, en faşist ve en baskıcı ortamı yaratan ve uygulayanlar bu „modern“ lakaplı cellatlardır. Devletin uyguladığı terör, baskı, sömürü onların gerçek yüzleridir.


Türkiye’deki son yıllardaki işçi direnişleri, küçük fabrika çaplarında olsa da, hemen hemen hepsi dişe dişe çetin bir kavgayı gerektirmiştir. Sarı sendikaların tüm engelleme ve manipülasyonlarına rağmen, işçiler, kendi sınıf çıkarları doğrultusunda mücadeleye atılmışlardır. Tekelci burjuva yasalarının işçileri raptı-zapt altına alma yasaları olan „Kod 4,“ ve diğer „Kod 29, Kod 46, 47, 48, 49, 50 ...“ adı altında (kısacası 1‘den başlayarak çift rakamlı sayıların tümü işçi düşmanı Kod maddeleri içine alınmış) sıralanan sayısız işçi düşmanı „maddeler“, işçilerin mücadelesini engelleyerek ve aşırı üretim ve aşırı sermaye birikiminin sağlamak amaçlı çıkarılmıştır. Ve mücadelenin büyüme ve çeşitlenmesine koşut olarak, bu maddelere her geçen gün yenileri eklenmektedir.


İşçi sınıfının düşmanı sarı sendika temsilcileri, işçilerin haklarını koruma yerine, sermaye snıfının çıkarlarını korumayı öneclikelemişlerdir. Sınıfın, yer yer sarı sendika önderliğini çiğneyip geçmesine karşın, bütünüyle bunu başarabilmiş değillerdir. Devlet, ilerici ve işçi sınıfından yana olan sendika temsilcileri üzerinde sopasını eksik etmemektedir. Örneğin, Birtek-Sen genel başkanı Mehmet Türkmen’in tutuklanması, yine Başaran Aksu gibi sendikacıların sık sık tutuklanması, bunlar sadece bir örnek. Daha bir çok sendikacıların ve işçilerin tutuklanmaları, ev hapsi almaları vb. tekelci burjuvazi „dikensiz gül bahçesi“ istemektedir.


İşçi sınıfının sendikalaşması oldukça önemli ve mücadelenin ileri boyutlara varması için bir o kadarda gereklidir. Çünkü sendikalar sınıf mücadelesi okullarıdır. Bunu bilen burjuvazi, mümkün olduğunca sendikasızlaşmayı teşvik ettiği gibi, sendikalaşmanın önüne engeller çıkarmaktadır. Var olan sendikaların büyük bir bölümü de (Türk-İş, Hak-İş vd.) tekellerin çıkarlarını korumaktadır. Bu bağlamda sendikalar içinde (sarı sendikalar da dahil) komünistler örgütlenme ve çalışmaya özel bir ağırlık vermelidir. Küçük sendikalar kurma yerine, büyük sendikalar içinde (zor olmasına karşın) çalışma esas alınmalıdır.


Teknolojik gelişiminin tersine, işçilerin çalışma saatleri (en gelişmiş kapitalist-emperyalist ülkelerde dahil) uzatlımıştır. Bazı iş yerlerinde 16 saate kadar çıkarılmıştır. Tekelci burjuvazi, teknolojik gelişmeleri işçi sınıfı lehine değil, tersine, köleleleştirici bağları daha da geliştirmek ve güçlendirmek için kullanmaktadır. Bu karanlığı ancak ve ancak işçi sınıfının sınıf bilinçli örgütlü mücadelesi yıkabilir ve yıkacaktır. İşçi sınıfı, sömürü ve baskıyı ortadan kaldırmak için sosyalizm için eninde sonunda ayağa kalkacaktır. Bu bir ütopya değil, toplumsal gerçekliğin diyalektiğidir. Tüm küçük burjuva güvensizliğe ve karamsarlığa rağmen, Doruk Maden işçilerin direnişi, bu ateşi güçlendiren bir adımdır. Uzaktan bakar durumunda kalmadan, dayanışmayı ve mücadeleyi birlikte güçlendirelim! Doruk Maden işçilerinin zaferi Türkiye ve Kuzey Kürdistan işçi sınıfının zaferi olacaktır. 28 Nisan 2026 ***

 

Not: Okuyuculardan özür diliyorum. Doruk Madenciliğin,  Murat Ülker'in  sahibi olduğu Yıldız Holding'e ait olduğunu biliyordum. Bu yanlış bir bilgi. İsim benzerliğinden dolayı karıştırdım. Oysa dikkatlice araştırmam gerekirdi. Yazıdaki yanlışlığı düzelttim. Y.K. 



12 Nisan 2026 Pazar

"KOMPRADOR BURJUVAZİnin SERMAYE İHRACI YAPIYOR GİBİ GÖRÜNMESİ"

 



 
"KOMPRADOR BURJUVAZİnin

 SERMAYE İHRACI YAPIYOR GİBİ GÖRÜNMESİ"
 
 
Yusuf Köse
 

Not: Bu yazımın bir bölümü, MLPD'nin Teorik Yayın Organı "Revolutionärer Weg (Devrimci Yol)" online sitesinde yayınlandı.*


(J P James’in „Imperialism Today“1 Adlı Yazıdaki Görüşlerinin Eleştirisi )(01.01.2026)


Giriş:


Uluslararası işçi sınıfının güncel, kısa vadeli ve uzun vadeli taktik ve stratejik mücadelelerini geliştirmek için, emperyalist sistem içindeki gelişmeleri ML bir dünya görüşü temelinde analiz etmenin ML için önemi büyüktür. Marksist Lenininstler (ML), işçi sınıfının kapitalizmi yıkıp sosyalizmi kurması için, emperyalist burjuva sistemi içindeki her gelişmeyi teorisine yansıtmak zorundadır.


Her gelişme ve her değişim karşısında yapılan analizlerde de de büyük farklılıklar olmaktadır. Elbette bu farklılıkları belirleyen, gelişme ve değişimlere karşı hangi sınıfın bakış açısıyla baktığınız gibi, MLM açısından da hangi dünya görüşü açısından bakıldığı önemlidir. Somut durumun analizi, ancak materyalist diyalektik bakış açısıyla ele alınırsa doğru sonuçları verir. Bu bakış açısının dışındaki yaklaşımlar, analizleri burjuva sınıfın analizlerine yaklaştırır ya da tam olarak onların çıkarlarına hizmet eder.


Emperyalist Sistem İçindeki Değişimler


Emperyalist sistem içindeki değişimlerin başında yeni emperyalist ülkelerin oluşumu gelmektedir. 1900‘lerin başında emperyalst olmuş ülkeler varken, 1990‘lardan sonra, kapitalizmin enlemesine ve derinlemesine gelişmesiyle ve üretimin uluslararası yönünün esas hale gelmesine doğru orantılı olarak, sermayenin birikim ve yoğunlaşması sonucu, yeni emperyalist ülkeler ortaya çıkmıştır.


Emperyalist sistem içindeki en büyük değişim, yeni emperyalist ülkelerin ortaya çıkması ve bunun devam etmesidir. Bu, emperyalistlerin keyfi ya da iradi olarak ortaya çıkardığı bir gelişme olmayıp, emperyalist ekonomik yapının kaçınılmaz diyalektik işleyişinin bir sonucudur. Çünkü, kapitalizm emperyalist (tekelleşme) aşamaya ulaşmasıyla birlikte de gelişmeye devam etmiştir. Ekonomik olarak her geçen gün büyümektedir. Empeyalist ekonominin büyümesi, sermayenin birikimi ve yoğunlaşmasının büyümesi demektir. Emperyalist sermayenin aşırı kar için aşırı üretim eğilimi, kapitalizmi dünyaynın en geri bölgelerine ve ücra köşelere kadar geliştirmiştir ve geliştirme eğilimindedir.


Emperyalist ekonomik sistemin bu devasa gelişimi, yeni emperyalist ülkelerinde gelişimini beraberinde geliştirmiştir. Yeni emperyalist ülkelerin ortaya çıkmasıyla beraber, emperyalistler arası çelişmeler alabildiğine keskinleşmiş ve keskinleşmeye devam etmektedir.


P.J. James'de („Hindistan Komünist Partisi (Marksist-Leninist) Kızıl Yıldız“, partisinin Genel Sekreteri) emperyalist sistemin değişimini kabul ediyor:

Tüm olgular gibi, emperyalizm de bir sosyal sistem olarak değişim yasasına tabidir. Önceki tüm sistemler gibi, emperyalizm de statik olamaz ve sürekli olarak yeni ve daha yeni biçimler alarak evrim geçirir.“ (S.1)


Bunu söylemesine karşın, yeni emepryalist ülkelerin ortaya çıkışını kabule yanaşmıyor. Oportünizmin karakteridir, genel doğruları kabul eder gibi hareket eder, peşinden bir „ama“ ekleyerek, somut değişimin bir değişim olduğunu kabule yanaşmaz.


Aşağıdaki alıntıda da görüleceği gibi, „...miş gibi“yi ekliyor:



Günümüzde durum oldukça karmaşık; örneğin, …. finans kapitalinin uluslararasılaşması çağında sermayenin hem birikimi hem de dolaşımının karmaşık boyutlarına uygun olarak, Lenin'in emperyalizmin temel özelliklerinden biri olarak tanımladığı "sermaye ihracatı", "bağımlı" ve ezilen ülkelerden bile gerçekleşiyor gibi görünüyor. Bu durum, sol kampın bazı kesimlerini bu eğilimi, birçok "neo-sömürgeci bağımlı" ülkenin "yeni emperyalist ülkelere" dönüşümü olarak yorumlamaya yöneltti.„ (S.1) (aç Yk)


Birincisi, sınıf bilinçli bir proleter devrimci için „.. günümüzde durum oldukça karmaşık“ değil. Emperyalizmin ekonomik özü, siyaseti ve genel karakteri çok açık. Yaptıkları ve yapabilecekleri, sermayenin birikimi ve azami kar eğilimi, emperyalistler arasındaki kıran kırana rekabet ve bundan hareketle emperyalist savaş eğiliminin her zaman bu sistemin temel eğlimlerden birisi olması, sermayenin birikim ve yoğunlaşmasına bağlı olarak kapitalizmin derinlemesine ve enlemesine genişlemesi ve kapitalizmi dünyanın en ücra köşelerine kadar yayılması... Emperyalizmin durumu „karmaşık“ değil, ama küçük burjuva düşünce tarzı, emperyalist sistem içindeki bu gelişmeler karşısında yetmezliği, onu „karmaşık“ olarak algılamakta ve yanlış sonuçlara varmaktadır. Çünkü, somut gelişmeleri diyalektik materyalist anlayışla ele alamamaktadır.


Emperyalizmin en temel karakterlerinden biri sermaye ihracıdır. Her emperyalist ülkenin ve her tekelin sermaye ihraçları miktarında bir eşitlik söz konusu olamaz. Eşitsizlik, eşitsiz gelişme emperyalizmin temel karakterleri arasındadır. Bu nedenle de emperyalist ülkeler arasında mutlak bir eşitsizlik vardır.


Ancak James’in emperyalizmi Leninin emperyalizminden farklı. O, „ezilen ve bağımlı ülkelerden bile sermaye ihracı gerçekleşiyor gibi görünüyor“ diyerek, Lenin’in emperyalizm tahlilini tahrif ediyor. Ezilen ve bağımlı ülkelerde sermaye ihracı varsa, o ülke „ezilen ve bağımlı“ olma vasfından çıkmıştır.


Hindista’nın 1990 öncesi pek bir sermaye ihracı yoktu. Yine, yeni emperyalist ülkler olan Türkiye, Brezilye, S. Arabistan, Arjantin, Meksika, G. Kore’ini sermaye ihraçları esas olarak 1990‘lardan sonra gerçeklşemeye başldı. Bu durum, emperyalist sistem içinde yeni bir gelişmenin somut verileridir. Ayrıca sermaye ihracı, ülke içinde üretimin toplusallaşması, tekelleşmenin gelişmesi, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesinin bir sonucudur.


Öncellikle, nasıl ki, kapitalizm döneminde bütün ülkelerin kapitalist olma olasılığı kaçınılmazsa, teorik olarak, bütün ülkelerin emperyalist aşamaya ulaşması da mümkündür. Teorik olarak mümkün olan, pratikte de mümkündür. Emperyalist sistem üretimin toplusallaşması, banka ve sanayi sermayesinin bileşimi ve şirketlerin tekelleşmesidir. Üretimin bütünüyle tekelci karakter alması ve tekelleşmenin uluslarası alana açılmasıdır.


Örneğin, Hindistan, P.J. James’e göre „yeni sömürge“ bir ülke. Ama, Hindistan’ın büyük bir sermaye ihracı var ve Hindistan’lı tekellerin dış ülkelerde yatırımları var ve diğer uluslararası tekellerle rekabet etmektedirler. Ve yatırım yaptıkları ülkelerdeki işçileri sömürmektedirler. Hindistan’ın emperyalist aşamaya geldiğini kabullenmemek için, James, „ezilen ve bağımlı ülkelere“ de „sermaye ihracı gerçekleştiriyor gibi görünüyor“ demek zorunda kalıyor. „.. gibi görünüyor“ ne demek acaba? Demek istiyor ki, bunlar gerçek değil! Aşağıdaki rakamlar bize, Hindistan’ın sermaye ihracı ettiğini ve her geçen yıl arttığını ve bunun gerçek olduğunu göstermektedir.


Hindistan’ın sermaye ithalatına ve sermaye ihracına kısaca göz atalım. 2000-2024 yılları arasında Hindistan’a gelen yabancı sermaye stoku: 2000 yılında 16,3 milyar, 2010‘da 205,5 milyar, 2024‘de 547,6 milyar ABD doları olarak gerçekleşiyor. Hindistan’ın aynı yıllar içinde sermaye ihracı stoku: 2000‘de 1,7 milyar, 2010‘da 96,9 milyar, 2024 yılında ise toplam 260,2 milyar ABD doları olarak gerçekleşiyor.2


Hindistan’ın ihraç ettiği sermaye ile 100 yılı aşkındır emperyalist bir ülke olan ABD, Almanya, Japonya gibi ülkelerin sermaye ihracı ile kıyaslanamaz. Ancak, Hindistan’ın son 25 yılda yaptığı sermaye ihracı oldukça büyüktür. Ve her geçen gün artmaya devam etmektedir. İstatistiklere mi inanalım, yoksa James’in süpjektif hayal dünyasına mı? Elbette ki birincisi doğrudur ve somut bir gerçeklik vardır. Hindistan, sermaye ihrcı oranında da bağımsız hareket edebilen ve uluslararsı alanda diğer emperyalistler ile pazar mücadelesi veren bir ülke konumundadır.


Hindistan 1995 öncesi dış sermaye ihracı yoktu. O zaman, Hindistan’a „emperyalist“ olarak adlandırılmıyordu. Çünkü emperyalist bir karaktere daha ulaşmamıştı. Ne zamanki sermaye ihracı çoğaldı, emperyalist ülkeler ile pazar mücadelesine başladıktan sonra emperyalist bir ülke haline geldi. Bugün Hindistan „yeni-sömürge“ bir ülke değil, kendisi sermaye ihraç eden emperyalist bir ülke haline gelmiştir ve emperyalist ülkeler içinde ekonomisi en fazla büyüyen bir ülkedir. Bu nedenle de, uluslararası sermayenin yatırım yaptığı ve yapmak istediği ülkelerin başında gelmektedir. Ve Hindistan, ekonomik olarak Almanya ve Japonya’yı da bir kaç yıl sonra geçerek ABD ve Çin’in ardından dünyanın 3. büyük ekenomisi olacaktır. Böyle bir „yeni sömürge“ ülke nasıl oluyor da eskinin en büyük emperyalist ekonomilerini geçebiliyor? Yoksa bu gerçeklik de mi „gibi görünür“ durumda? Jemes’in dogmatik analyışına göre, gerçek değil „gibi.“ Kendilerini işçi sınıfının öncü partileri olarak adlandıran bir kurumun sekreterinin bu gelişmeleri „sanal“ gibi göstermeye çalışması teorik bağnazlıktır.


Emperyalist sistem içindeki bu gelişmeler, „ ... sol kampın bazı kesimlerini bu eğilimi, birçok "neo-sömürgeci bağımlı" ülkenin "yeni emperyalist ülkelere" dönüşümü olarak yorumlamaya …“ yöneltmesi kadar doğal bir şey olamaz. Bu gelişmeleri, hala „yarı-sömürge“ ya da „yeni sömürgecilik“ olarak yorumla tarzı, gelişmelelere kulaklarını tıkayan ve gözlerini kapatan küçük burjuva dogmatizmidir. Bu yaklaşım insana, Lenin’e „Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi“ni yazdıran diyalektik yaklaşımla, Rusya’daki kapitalist gelişmeye gözlerini kapatan Narodniklerin dogmatik yaklaşımını anımsatıyor.


Bir taraftan, „emperyalist sistem sosyal değişim yasasına tabi“ olduğunu kabul edeceksin, ama iş pratiğe ve özellikle kendi ülken söz konusu olunca, bu „sosyal değişimin“ dışında tutacaksın, bu küçük burjuva ulusalcılığı ve sosyal şovenizmdir.



Sermaye İhracı ve Sömürü


Kendini ML olarak nitelendiren bir teorisyenin savunduklarına bakalım:


ABD, AB, Japonya vb. ülkelerden çokuluslu şirketler Latin Amerika, Afrika ve Asya işçilerini aşırı derecede sömürürken, Brezilya, Güney Afrika veya Hindistan burjuvazisinin emperyalist ülkelerdeki proletaryanın benzer şekilde gasp ve sömürüsüne katıldığına dair hiçbir rapor bulunmamaktadır.“ (S.5)


Sermayenin niteliği, ulusal kimliğine göre belirlenmez. Hindistanlı tekellerin sermaye birikimi, sermayenin oluşumu ve birikimi ile, diğer emperyalist ülkelerdeki tekellerin sermayesinin oluşumu ve birikimi de işçi sınıfının sömürüsü üzerinde olur. Sermayenin oluşumunun özü budur. Ve sermaye, sınıfsal karakterine göre hareket eder ve sermaye, nerde olursa olsun, hangi ülkeye ait olursa olsun, o işçilerden gasp edilen artı-değer sömürüsü üzerinde oluşur ve birikir. Artı-değer sömürüsü olmadan sermaye olmaz. Sermaye toplumsal bir ilişki yaratmasına karşın, sermaye demek sömürü demektir. Bu sömürü ilişkisi esasta aşırı sömürüdür.


Bir marksist şunu yazamaz ve yazmamalıdır da; “ABD sermayesi sömürüyor, ama Hindistan sermayesi sömürmüyor, gittiği ülkelerin (bu ülkeler, ABD, İngiltere, Japonya vb. gibi emperyalist ülkelerde olabilir) işçilerini benzer şekilde sömürmüyor” demek, bir burjuva liberalin bile söyleyemeye cesaret edemeyeceği bir argümandır. En azından burjuva liberali, “sömürüyüyor” demeyebilir, ama “kar elde ediyor” der. Sermayenin kar için dış ülkelerde yatırım yaptığını net olarak açıklar.


James, bu konuda, bir burjuva liberalinden bile daha gerici durumda kalmıştır. “Brezilya, Güney Afrika veya Hindistan burjuvazisinin emperyalist ülkelerdeki proletaryanın benzer şekilde gasp ve sömürüsüne katıldığına dair hiçbir rapor bulunmamaktadır diyebilecek denli Marksizmin en temel ilkesinden uzaklaşmıştır.


Adını saydığı ülkelerin burjuvazisinin emperyalist ülkelerdeki işçileri sömürdüğüne dair bir “rapor” yokmuş. Teorisyenimiz kimden rapor bekliyor acaba! İMF, DB, WTO, UNCTAD gibi kuruluşlardan mı “sömürü” raporu bekliyor? Bu emperyalist kuruluşlar ya da emperyalist burjuvazinin hizmetindeki kuruluşlar, hiçbir zaman böyle bir rapor vermezler. Ama, uluslararatekellerin sermaye yatırımı yaptıkları ülkelerde ne kadar kar elde etiklerini, yatırdıkları sermayeyi ne kadar büyütükleri üzerine yığınca raporlar vardır. Burjuvazi, doğduğu ülkenin işçillerini sömürerek sermayesini büyüttüğü gibi, sermaye yatırımı yaptığı dış ülkelerin işçilerinin de sömürür. Gittiği ülkelerde sermayesini büyütemiyorsa (bu aşırı sömürü koşulu yok anlamındadır) o ülkeden çıkar. Bunun binlerce örneği vardır.


James, Hindistan Tekellerinin emperyalist ülkelerdeki sömürüsünün raporunu “bulamamış”. Ben, Hindistan Tekellerinin İngiltere ve Afrika ülkelerindeki sermaye yatırımları sonucu işçileri nasıl sömürdükleri ve bu sömürüden nasıl pay aldıklarının “raporunu” sunabilirim. Elbette, benim okuduğum “raporları” James’de okuyor, ancak O Hindistan tekellerinin, örneğin İngiltere gibi emperyalist ülkelerin işçilerini sömürdüğünü red edecek kadar sosyal şövensitleşmiş ve hatta sosyal emperyalist bir çizgiye gelmiştir.


James, aşağıda alıntılayacağım “rapor” 2017 yılında yoktu” diyemez. Çünkü bu kuruluş 2014 yılından itibaren İngiltere’deki Hintli tekellerle ilgili raporunu düzenli çıkardığını söylüyor.


Haziran 2025 tarihli bir rapora göre ("İndia Meets Britain Tracker" adlı kuruluş, hazırladığı ve yayınldığı Rapor’u, çoğu ekonomi gazeteleri refarans olak vermişlerdir), bu tarihe kadar İngiltere’de faaliyet gösteren Hindistan’lı 1197 tekel (Rapor, tekel yerine şirket kelimesini kullanıyor) var. Bu tekellerin sayısı 2024 yılında 971 imiş. Yani bir yıl içinde İngiltere’ye sermaye yatırımı yapan şirket sayısı %23 artmıştır. Aşağıdaki veriler; 2025 itibariyle en az %10 ve üzeri büyüyen 74 Hindistan’lı tekelle ait. Bu tekeller bir yıl (2025) içinde ortalama geliri %42 büyüme (2024 yılında %48 ) göstermiştir. Toplam ciroları 32,6 milyar Sterlin, ödedikleri kurumlar vergisi ise 67,3 milyon Sterlin olmuştur.3 Söz konusu 74 tekelin işyerlerinde çalışan sayısı 56,456’dır.


İngltere’deki bütün Hindistanlı tekellerin yıllık gelirleri 72 milyar Sterlin, toplam 126.720 kişiyi istihdamı ediyor ve sadece 2024 yılında Hintli tekeller 8 bin’den fazla iş imkanı yaratılmış.

Adı geçen Rapor’da Hindistan’ın en büyük uluslararası tekellerinden biri olan Wipro tekelinin İngiltere’deki "Wipro IT Services UK Societas" tekeli’in gelir artışı %448, Zoho Corporation Limited tekelinin gelir artış ise %197. P J James’in bunları “aşırı sömürü” olarak görmüyor olmalı.4 Bu kadar yüksek oranda bir gelir artışı, söylem yerindeyse, adeta işçinin derisinin soyulmasıyla elde edilebilir.

Aynı Rapor’a göre, Hintli tekeller 2022’de İngiltere’ye 10,2 milyar, 2023 yılında ise %28,5 artışla 13,1 milyar sterlin sermaye yatırımı yapıyorlar. İngiltere ile Hindistan arasında serbest ticaret anlaması yapılmış ve bu anlaşmanın İngiltere GSYİH’sına 4,8 milyar sterlin katkısı olacağı ileri sürülüyor.5


Aynı rapora göre; Hindistan’lı tekellerin İngiltere’deki toplam sermaye yatırımları (Eylül 2024’e kadar) 19 milyar ABD doları kadardır. İngiltere’nin Hindistan’daki yatırımlarının toplamı ise (Eylül 2024’e kadar) 35 milyar ABD doları kadar. Hindistan Dışişleri Bakanlığı’na ait bu (India-UK Bilateral Brief) raporda, daha detaylı bilgiler mevcuttur. Hindistan’da sermaye yatırımı olan 667 İngilz tekelinin toplam istihdamı ise 500 bin gibi yüksek bir rakama sahiptir.6


Temmuz 2025’de İngiltere ile Hindistan arasında serbest ticaret anlaşması imzalanmasının ardından, İngiliz başbakanlığı şöyle bir basın açıklaması yapıyor:


Başbakan Keir Starmer, 23 July 2025 İngiliz-Hint serbest ticaret anlaşmasının imzalanmasının ardından -sevinç içinde- bir basın açıklması yapıyor:


Hindistan ile imzaladığımız tarihi ticaret anlaşması, İngiltere için büyük bir kazançtır. Bu anlaşma, Birleşik Krallık genelinde binlerce İngiliz vatandaşına istihdam sağlayacak, işletmeler için yeni fırsatlar yaratacak ve ülkenin her köşesinde büyümeyi teşvik ederek Değişim Planınımızı hayata geçirecektir.“


Ve devam ediyor ve özetle şöyle diyor:


Hindistan ile tarihi ticaret anlaşması imzalandıkça en az 2.200 kişilik istihdam yaratacak 6 milyar sterlinlik yatırım ve ihracat kazandı.Ve bu Hindistanlı tekeller; “... havacılık, teknoloji ve ileri imalat gibi yüksek büyüme gösteren sektörlerde istihdamı artıracak...”7


Böyle bir anlaşma karşısında İngiliz emperyalizmin siyasi temsilcisi sevinmesinde kim sevinsin? Ve K. Starmer, “bizim eski sömürgemiz nasıl bize yatırım yapabilir” diye bakmıyor, gelecek sermayenin büyüklüğüne ve ülke içinde sağlayacağı gelişmeye bakarak sevinç çığlıkları atıryor. Hindistan emperyalizminin bu sermaye yatırımlarına James nasıl bakıyor: “ ... sermaye ihracı gerçekleştiriyor gibi görünüyor.”gibi değerlendiriyor. Yani, İngilizlerin Hindistan’daki sermayesini, emperyalist sermaye görürken, Hindistan’ın İngiltere’deki sermayesini “emperyalist sermaye” olarak görmediği gibi, “sermaye” olarak da değerlendirmekten kaçınıyor. O, Hindistanlı tekellerin iş yerlerinde çalışan yaklaşık 126 bin İngiltereli işçilere şöyle sesleniyor: “Bizim Hindistanlı tekellerin sizi sömürdüğüne dair elimizde bir rapor yok!O, Hindistanlı tekellerden “sömürü belegesi” bekliyor. Ama, işçiler sömürüldüklerini çok iyi biliyorlar.


Hindistanlı tekellerin İngilterede yatırımlarını artıracak olması, İngiliz başbakanını böyle sevindiriyor. Ancak, James’e göre bu tekeller “komprador” olmaya devam ediyor. İngiltere gibi sanayi ülkesinde “yarı-sömürge” bir ülkenin “komprador” burjuvazisi ne amaçla yatırım yapar! İngiliz burjuvazisine “iyilik” olsun diye mi, yoksa, aynı İngiliz tekellerinin Hindistan’da ne amaçla yatırım yapıyorlarsa, onlarda İngiltere’de aynı amaçla, emperyalist amaçla, daha fazla kar elde etmek için, bunun içinde İngiliz işçilerini daha fazla sömürmek için sermaye yatırımı yapıyorlar.


Yani, Hint tekelleri, İngiltere’de yatırım yapıyorlar, sermaye birikimi sağlayarak büyüyorlar, büyük miktarda gelir elde ediyorlar, ama P J James’e göre, bunlar diğer emperyalist tekellerin sömürüsü gibi “aşırı” değilmiş. Bir Marksist, çok iddialı bir şekilde bu tür liberal görüşleri ileri sürebiliyor! James’e göre Hindistanlı tekeller “komprador nitelikli” oldukları için, işçileri sömürü konusunda çok insaflıymışlar(!) Bu tür argümanlar, işçilerin sık sık duydukları liberal burjuvaların -sömürüyü gizlemek için öne sürdükleri- zırvalamalarının ötesinde bir anlamı yoktur.


İngiltere’de yatırım yapan Hindistanlı tekellerin %31’i teknoloji, medya ve telekomünikasyon, %22’si ise ilaç ve kimya sanayinde, hizmet sektörü ve finans sektöründe yatırımları var.8 Yani, Hindistan, Türkiye, Brezilya, Meksika ve diğer yeni emperyalist ülkelerin burjuvazisinin hala “komprador” olarak niteleyenler, bu ülkelerin tekellerinin en gelişmiş sanayi dallarında ve finans alanında dış ülkelere yaptıkları sermaye yatırımlarını ve bu ülkelerin işçilerini aşırı sömürdüklerini kabule yanaşmıyorlar. En gelişmiş sanayi ülkelerinden en geri kapitalist ülkelere kadar yatırım yapan tekeller “komprador” nitelikli değil, emperyalist nitelikli olurlar. Mao’nun söznü ettiği, emperyalizme bağımlı, kendi öz sermayesi fazla olmayan, esas olarak emperyalist ülkelere ya da emperyalist tekellere bağlı “komprador” ticaret tekelleri ile İngiltere’ye büyük sermaye yatırım yapacak bir duruma gelmiş bir tekel “komprador” olamaz.


2025 yıl sonunda tahmini rakamlara bakılırsa, Hindistan’ın GSYH 4,1 trilyon ABD doların üstündeyken, İngiltere’nin GSYH’ı 3,9 trilyon ABD doları kadardır. Hindistan’ın dünya GSYH içindeki payı %3.52, İngiltere’nin payı ise %3.38 düzeyindedir.9 P J James’in “Yeni-sömürge Hindistan’ı” bütün eski emperyalistleri geride bırakarak öne doğru çıkıyor. Hindistan, bir zamanların 2. büyük ekonomisi olan Japon emperyalizmini de geride bırakarak şu an dünyanın 5. büyük ekonomisi sırasına yerleşmiştir.


Tarihin gerisinde kalmış teorilere sarılmayı “MLM” olarak kabul eden dogmatizmin emperyalist sermaye karşısında anti diyalektik duruşunun simgesidir, emperyalist tekelci burjuvaziyi “komprador” yapmak!


Afrika’daki Hindistanlı Tekeller


Burada, Hindistan’ın Afrikadaki bütün faaliyetlerini almayacağız. Sadece, konumuzla ilgili olan bazı Hintli tekellerin Afrika’daki faaliyetlerine yer vereceğiz. Yine, Hindistan ile çeşitli Afrika ülkeleri arasındaki sürdürülen askeri anlaşmalara da yer vermeyeceğiz.


Hindistan ile Afrika Ortaklık Zirvesi Toplantısı (20th CII India Africa Business Conclave 2025) 27-29 Augustos 2025 tarihleri arasında Yeni Delhi’de gerçekleşti. Hindistan ile Afrika ülkeleri arasında ortak toplantılar diğer emperyalist ülkelere göre daha sık olduğu söylenebilir ve bu toplantıda “Hint-Afrika Ekonomik Koridoru”nun açılması da kararlaştırılıyor.


2019-2020’de 56 milyar ABD doları olan Hint-Afrika ticaret (ithalat-ihracat) hacmi, 2024-2025 yılında (beş yıl içinde) yaklaşık iki katı olan 100 milyar doları aşmıştır. Hindistan’ın Afrika ülkelerindeki toplam sermaye yatırımı ise 1996-2024 yılı itibariyle toplam 75 milyar ABD doları kadardır. Ve sadece Güney Afrika’da 150’den fazla Hintli tekel faaliyet gösteriyor ve bunların toplam yatırımı 10 milyar ABD dolarına yakındır.10 Demek ki, Hindistan’ın sermaye yatırımı “sermaye yatırımı gibi görünüyor” değil, emperyalist bir ülkenin tipik sermaye yatırmıdır. Sanal değil gerçektir.


Hintli birkaç büyük uluslararası tekelin Afrika’daki sermaye yatırımlarını -konun daha iyi anlaşılması için-, kısca buraya alalım:


Reliance İndusstries; Gana merkezli Next-Genf İnfraCO (NGIC) tekeli ile ortaklık kurarak, burada 5G telekomünikasyon yatırımları yapıyor.


Adani Group, “Doğu Afrika Geçidi” girişimi adı altında, Abu Dabi Limanları ile Darüsselam’da bir konteyner limanı satın aldı. Burası Doğu Afrika’ya açılım için önemli bir ticaret kapısı. Kenya’da kenaylı bir tekel ile ortaklık kurarak 736 milyon dolarlık yüksek voltaj iletim hattının yapımını tamamladı Ve 30 yıldır bunun faaliyetini sürdürdü. Ve Adani Group, Tanzaya’da elektrik güç aktarım ağına yatırım yaparak 900 milyon dolarlık yatırım yaptı.


Aditya Bırla Group: Gine’de boksit madeni ve alüminyum rafinerisi aytırımı var. ayrıca bu tekelin, Etiyopya, Tanzanya, Mozambik yatırımları var.


Bharti Enterprises: Küveyt’in en büyük telekomünikasyon tekeli olan Anin Africa’yı 2010 yılında 10 milyar dolara satın alarak, adını Airtel Africa koymuş ve bugün Nijerya, Gana, Kenya gibi ülkelerde faaliyet sürdürüyor. Nijerya ve Londra Borasına kayıtlı ve Londra Borsasındaki değeri 3,1 milyar sterlindir.


Tata Group: 1969’dan beri Afrika ülkelerinde faaliyeti var. 1977 yılında Tata Zambiya’yı kurdu. 1994 yılında, tata Group’un Afrika’daki merkezi faaliyetlerini yürütmek için Tata Africa Holdings G. Afrika’da kuruldu. Bu Holding, Gana, Kenya, Malavi, Mozambik, Nijerya, Sebegal, G. Afrika, Tanzanya, Uganda, Zambiya ve Zimbabve’de tarım, inşaat, alt yapı yatırımları, otelcilik ve batarya ile çalışan elektirkli otomobillere de bu ülkelerde yatırımları vardır. Ve kıta’daki yüksek gelirli kesimler için, sahibi olduğu Jaguar Land Rover araçlarını da pazarlamaktadır.


Mahindra ve Mahindra: Mumbai merkezli bu grup, dünyanın en büyük araç üreticilerindendir. Havacılık, temiz enerji, inşaat, danışmanlık, otelcilik ve telekomünikasyon branşlarında faaliyet sürdürüyor. 2000’lerin başında Afrika ülkelerine girdi. Nijerya, Kenya, G. Afrika ve Etiyopya’da elektirikli arça üretim ve dağıtımının yanı sıra bunların montaj üretim tesislerini kurdu.11


Ayrıca Hindistan devlet tekeli ONGC Videhs Limited (OVL), Mozambik’in gaz rezevlerinin konsorsiyum üyesi ve %16 hisseye sahip, ayrıca by bu rezerv’de Bharat Petroleum Corparatin %10, Oil India ise %4 paya sahiptir.12


Hindistanlı tekellerin Afrika’daki sermaye yatırımlarını iharacatını esas olarak , ilaç-kimya, enerji ve alt yapı, telekom, elektrikli araçlar (EV), otomotiv, inşaat alanında daha yoğundur.13 Bu konuda diğer emperyalist ülkelerle kıran kırana bir rekabet sürmektedir.


Uluslararası tekel haline gelmiş ve uluslararası alanda büyük yatırımları olan diğer tekelleri almaya gerek yok. Ayrıca, Hindistan devletine ait bir çok büyük banka ve petrol tekelleri var. Araştırmak isteyen bakabilir.


Bu somut veriler, Hindistanlı tekellerin diğer emperyalist ülkelerdeki tekeller gibi, sermaye ihraç ettiğini, gittikleri ülkelerde sermayelerini büyüterek, pazar paylarını artırmak amaçlı hareket etiklerini gösteriyor. Aşrırı sermaye birikimi aşırı sömürüyü koşullar. Hindistanlı tekeller, kendi ülkelerindeki işçileri sömürerek sermaye biriktirdikleri gibi, yatırım yaptıkları ülkelerin işçilerini de sömürerek sermaye birikimlerini ve pazar paylarını artırıyorlar. Sermaye ihraç eden ve bu aşamya ulaşmış, başka ülkelerde sermaye yatırımları olan tekeller, “komprador” değil, emperyalist niteliklidir.


Afrika ülkelerinde faaliyet gösteren Hintli tekeller, buradaki işçileri, Hindistan’daki işçileri sömürdüğü orandan (elde ettiği artı değerden) daha az mı sömürüyor? Hindistan’lı tekeller Afrikalı işçilere karşı çok mu “insaflı” davranıyor acaba? Ya da buradaki Hintli tekeller, Çin, Japon, ABD’li tekellere göre daha insaflı mı? James’e göre “daha insaflı”lar. Kapitalist sistemde, küçük bir bakkal dükkanı da olsa, onun amacı da büyümek, etrafındaki rakiplerini yok ederek, pazarların tek hakimi olmaktır. İlk okul son sınıf çocukalarının bile bileceği kapitalist sistemdeki şirketlerin genel eğlimlerini bilmemek ya da bilmezden gelmek, en yalın söylemle bir burjuva aymazlığıdır.


Sermayenin birikimi işçiden gasp edilen artı-değer üzerinde olduğuna göre (bunu her marksist kabul eder), her sermaye sahibi, sermayelerini büyütmek (esaslı amaçları budur) için, işçileri ağır şekide sömürmek için tüm olanaklarını zorlar. Bu ister “komprador” burjuvazi olsun, isterse emperyalist burjuvazi olsun. Ve Sermaye nerede olursa olsun, her gittiği ülkede işçileri aşırı sömürmeyi amaçlar. Bu eğilim, ABDli tekel içinde geçerli, Hintli tekel içinde ve diğer tüm tekeller içinde geçerlidir. Marksist-Leninistler açısından, işçilerin artı-değerin gaspı üzerinde varlığını sürdüren bir tekelin, “sömürüyor-sömürmüyor” tartışmasının yapılması söz konusu olamaz, olmamalıdır.



Emperyalist Aşamaya Gelmiş Kapitalizm’de, Komprador Kapitalizmde Beklemeyi Sürdürmek


Hindistan, Türkiye, Meksika, Brezilya ve daha bir çok yeni emperyalist ülke komünistlerinin bazıları, hala bu ülkelerin burjuvazisinin “komprador” olarak değerlendirp, tekelci burjuvazi olduğunu kabul etmeye yanaşmıyorlar. P J James’de, Hindistan’ı “yeni-sömürge” olarak değerlendirdiği gibi, Tekelci Hint burjuvazsini “komprador” olarak nitelemeye devam ediyor. Bu Hindistan’ın İngiliz sömürgesi dönemine takılıp kalmaktır.


Komprador burjuvazi, emperyalizme bağımlı bir burjuvazidir. Yani, ülkede kapitalist gelişmenin olmadığı, feodal ağırlıklı ya da yarı-feodal ağırlıklı bir kapitalist gelişmenin olduğu, kapitalist sanayinin gelişip ülkeye damga vurmadığı ve bundan hareketle, emek (işgücü) sömürüsünün esas hale gelmediği bir ülkenin burjuvazisi “koprador” nitelikli olabilir. 1920’lerin Çin burjuvazisi buna örnektir. O dönemde Çin’de kapitalizm gelişmemişti ve birkaç şehirde kapitalizm vardı. 400 milyonluk bir ülkede 2 milyon işçi vardı. Çin burjuvazisinin bir ayağı feodalizm de iken bir ayağı kapitalizmdeydi. Ancak, burjuvazi emperyalist sermayey bağlıydı, çünkü kendi kapitalist sermayesi yoktu. Bu nedenle Mao, Çin’i “yarı-sömürge yarı-feodal” değerlendiriken, ülkeye egemen olan burjuvaziyi de emperyalizme bağımlı “komprador burjuvazi” olarak niteliyordu. Mao’nun o dönemin Çin değerlendirmesi doğruydu. Ve nüfusun büyük bir bölümü köylüydü ve köy ekonomisi ağırlıklı olarak feodal nitelikliydi.


Komprador nitelikli burjuvazinin sermaye ihracı olamaz, tersine, kendisinin emperyalist sermayeye gereksinimi vardır. Ayrıca, ülke içinde kapitalist gelişmeye bağlı olarak da ülke burjuvazisinin niteliğinde gelişme olur. Kapitalizmin geliştiği, işçi nüfusunun arttığı, kapitalizmin ülkenin her yanına yayıldığı ve belirleyici bir hal aldığı bir ülkede “yarı-feodalizm”den söz edilemiyeceği gibi, bu ülkenin burjuvazisi de “komprador” olarak nitelendirilemez.


Emperyalizm koşullarında, bütün ülkelerde kapitalist gelişme, serbest rekabetçi dönemdeki gibi değil, tekelleşme temelinde olur. Yarı-sömürge (yeni-sömürge) ya da yarı-sömürge yarı-feodal ülkelerdeki gelişmeler, emperyalizmin ortaya çıkmasından bu yana kapitalist gelişme, kapitalizmin tekelleşmesi üzerinde yükselmiş ve gelişmiştir. Çünkü, emperyalist burjuvazinin girdiği ülkelerde kapitalist gelişme kaçınılmaz olmuştur ve bu gelişme tekelleşme temelinde olur. Emperyalizm bir yarı-feodal ülkeye giriyorsa, orada feodal üretim ilişkilerini koruyamaz, bu onun ekonomik niteliği ile çelişir. Kapitalist gelişme kaçınılmaz olarak burada gelişir. Çünkü emperyalizm kapitalizmin en üst aşamasıdır ve sermaye feodal üretim ilişkileri üzerinde değil, kapitalist üretim ilişkileri üzerinde büyür ve gelişir. Bu, kapitalist üretim ilişkilerinin gelişim diyalektiğidir.


Emperyalizm, girdiği en geri ülkelerin egemen sınıfıyla (bunlar toprak ağası ve tüccar/ticaret sınıfı olabilir) siyasi ilişkiye girer, ama, kendisi değil, onlar dönüşür ve emperyalist ekonominin (kapitalizmin tekelleşmiş hali) bir parçasına dönüşürler. İleri olan ekonomik ilişki, geri olan üretim ilişkilerini kendisine benzetir.


Bugün, kapitalist gelişmişlik oldukça yüksek düzeydedir. Emperyalist sistem, kapitalizmi sokmadığı hiçbir ülke bırakmadığı gibi, kapitalist üretim ilişkilerin egemen olmadığı ülke sayısı parmakla sayılacak kadar azdır. Bunu, dünya GSYH’nın gelişim boyutundan anlayabiliriz. 1950’de 5,3 trilyon ABD doları, dünya GSYH’ı 2025’de 117 trilyon ABD dolarına yükselmiştir.14 Bu, birkaç ülkede kapitalizmin gelişmesinin değil, dünya çapında kapitalizmin derinlemesine ve enlemesine genişlemesinin rakamlarıdır. Bu rakamlar, uluslararası sermayenin de boyutunu bize verir.


Hindistan, Türkiye, Brezilya, Meksika ve daha bir çok yeni emperyalist ülkeleri, hala “yarı-sömürge”, “yeni-sömürge” ve bu ülkelerin emperyalist burjuvazisinin “komprador” olarak işçi sınıfına sunmak, dünya işçi sınıfının mücadelesini zayıflatmaya neden olur. Ve aynı zamanda bu ülkelerin işçi sınıfının kendi burjuvazisinin karşısında silahsızlandırmaya yol açar. P J James ve aynı görüşe sahip olanların işçi sınıfı içinde oynadıkları oportünist rol de budur.


Kapitalizmin uluslararsı gelişmişliğini, üretimin uluslararasılaşmasını James’de yarım-yamalak kabul ediyor. Ama, onun vardığı sonuçları net olarak söylemekten çekiniyor.


İşte James’in görüşü:


Komprador burjuvazisinin bu yapısal zayıflığına rağmen, üretimin uluslararasılaşması, ulusal ekonominin sınırlarını aşmaları ve küresel düzeyde faaliyet göstermek için çokuluslu şirketlerle lisans anlaşmaları, ortak girişimler, birleşme ve devralmalar yapmaları için yeni fırsatlar yaratmıştı.


Jemes’e güre, komprador burjuvazi, uluslararsı alana açılmış... Diğer ülkelerde yatırım yapıyor. Birleşme ve satın alımlar yapıyor...


Ancak bu -diye devam ediyor James-, yeni sömüürge (neo-kolonyal) ülkelerin emperyalist ülkelere dönüşmesi için henüz yeterli bir koşul yaratmamıştır.


Bir ülkenin emperyalist olması için koşul” ne ola ki acaba? Emperyalist ülkelerin tekelleri de, dış ülkelere yatırımlar yapıyor, sermaye akışı sağlıyor, satın alamlar ve birleşmeler yapıyor ve hatta teknolojik lisan anlaşmaları15 yaparak, başaka bir tekelin lisansı altında üretim yapıyor, aynı Hindistanlı tekellerin yaptığı gibi. Ve Hindistanlı tekellerin sahiplerinin bazıları dünyanın önde gelen zenginleri içinde yer alıyor ve uluslararası en büyük (Fortune Global 500) tekelinin içinde -2024 yıl sonu itibariyle- 9 Hindistanlı tekel yer alıyor. Bu tekeller, Lenin’in “emperyalizm” standartlarını “başarıyla” aşıyorlar, ama, bir türlü Jemes’in koyduğu “emperyalistleşme” standartlarını (bazılarının yıllık geliri 125 milyar ABD dolarının üzerinde olsada)16 aşamıyarak, “komprador” sınıfında kalmaya devam ediyorlar(!)


P. J. James, yukarda aktardığımız alıntıda; kompradorlar, dışa açılıyor, dış ülkelerde sermaye yatırımları yapıyorlar, fabrika, işyerleri gibi üretim tesisleri satın alıyorlar, gaz, petrol, finansal, yüksek teknolojik, ilaç-kimya ve madenlere yatırım yapıyorlar, bunları dış ülkelerde işletiyorlar, Hindistan içinde üretimin toplusallaşması nedeniyle yüzbinlerce işçi çalıştırıyorlar .. vs. vs. “Komprador emperyalizm” olmadığına göre, olsa olsa bunlar emperyalist olabilir. Hindistan tekelci burjuvazisi, kendi çıkarları peşinde koşuyor, dünyadaki pazar ağını genişletmeye çalışıyor, esas amaçları bu.


Buna rağmen, James;


“... ulusal karakterli bağımsız bir kapitalist sınıf olmaktan çok uzak olan bu komprador burjuvazisi, .... emperyalist finans kapitalin şemsiyesi altında doğup büyümüş ve "alt sömürücü" konumundan memnun olarak emperyalizme sadakatle hizmet etmiştir” demekte bir eksiklik görmüyor.


Yeni sömürge ve bağımlı ülkelerin burjuvazisinin “bağımsızlığı”, ülke içindeki sermaye birikimi ve sermayenin yoğunlaşmasıyla doğru orantılıdır. Ülke içinde kapitalizmin gelişmesi, üretimin toplusallaşması ve tekelleşmenin ülke ekenomisine egemen olmasıyla bağımlı ülke burjuvazisinin bağımsız hareket etme koşulları artar. Özellikle sermaye ihracının gündeme gelmesi ve esas hale yükselmesiyle, bağımlı ülke burjuvazisi “bağımlı” olmaktan çoktan çıkmıştır. Uluslararası alanda emperyalist sistem içinde rekabete başlar. Sermayesinin büyüklüğü oranda, uluslararsı sömürüden pay alır ve bu payını yükseltmek için tüm olanaklarını (ekonomik, siyasi, askeri, emperyalist kamplar arasındaki çelişmeden yararlanma vb. gibi) kullanır. Bu emperyalist kamplar arsındaki çelişkileri kendi çıkarları doğrultusunda kullanma/yararlnma, bütün emperyalist burjuvaziye özgüdür.


Hiçbir burjuvazi, bir başka burjuvaziye bağımlı, salt onun destekcisi olarak kalmak istemez. Kapitalist burjuvazinin karakteri gereği, sermayesini durmadan büyütmek, ve pazarların tek hakimi olmak için mücadele der. O, ömür boyu bir büyük tekelin mallarını satan ikinci derecede bir “tüccar” ya da komprador olarak kalmak istemez. Hiç sermayesi yok iken bu ilişkileri kullanarak sermaye elde eder ve büyüdüğü anda, bir zamanları ülke içindeki dağıtımcısı olduğu tekelle rakip olarak karşısına dikilir. Onunla yerel ve uluslararası alanda pazar mücadelesine girişir. Bu nedenle, bir burjuvazi “alt sömürücü” olarak değil, en üst sömürücü, en büyük tekel olmak için tüm yaşamını buna feda eder. Bu eğilim, tek tek kapitalistlerin niyetinden öte, kapitalist ilişkilerin zorunlu ve kaçınılmaz bir eğilimidir. Bu nedenle, hiçbir kapitalist belli bir sermaye birikimine kavuştuktan sonra “alt sömürücü konumundan memnun olarak emperyalizme sadakatle hizmetetmez. Çıkarları örtüştüğü oranda birlikte hareket eder. Bütün burjuvalar pragmtistir. Özellikle yeni emperyalist ülke burjuvaları daha da pragmatistir. Onların emperyalist çıkarları, paylaşılmış pazarlardan pay kampma istekleri nedeniyle bu böyledir. Hindistan burjuvazisi, BRICS içinde yer alır, ama aynı zamanda ABD ve AB ile de ilişkileri sıkıdır. Ama ne ABD’nin, ne AB’nin ne de Çin’in istemlerine göre ilişkilerini sürdürmez, kendi emperyalist sermayenin çıkarlarına göre ilişkilerini sürdürmektedir.


Türkiye’de bunun örnekleri çoktur. Örneğin Türkiye’den Koç Holding ile Ford Otomobil tekeli arasındaki ilk ilişki biçimi, önce Ford’un bayiliği, sonra küçük ortağı ve 2000’lerden bu yana da yarı yarıya (%50) ortaklığa dönüşmüştür. Yani, bir nevi eşitler arasındaki ortaklığa dönüşmüştür. Hindistan’da olmaması olası değildir.


Hindistan Emperyalist Bir Ülkedir


P.J. james’in “komprador Hindistan”ının ekonomik verilerinin kısa bir kesitini buraya alalım:


Hindistan’da tekelleşme en üst seviyededir. Hindistan Merkez Bankası eski başkan yardımcısı Viral Acharya iddiasına göre, Hindistan'da “beş büyükler (Big 5)” olarak bilinen; Reliance, Tata, Birla, Adani, Bharti tekelleri, ülke içinde fiyatları kontrol etmektedir.17 Servet yönetimi firması MarcellaManagement tarafından hazırlanan bir rapora göre ise, ülkedeki en büyük 20 tekel Hindistan borsası NIFTY'deki hisse değerinin %80'ini ellerinde tutmaktadır.18 Ayrıca, Hindistan Ulusal Borsası (NSE) piyasa değeri açısından dünyanın 5. büyük borsasıdır.19


Forbes Global 500 Tekel içinde 9 tane, Forbes Global 2000 tekel içinde ise 55 tane Hindistan tekeli var. Oysa dünyanın 3. büyük ekonomisi olan Almanya'nın ise Global 2000 listesi içinde 64 tekeli var. Bir zamanlar, uzun bir süre Hindistan'ı sömürge olarak işgal atında tutan İngiltere'nin ise Global 2000 listesi içinde 72 tekeli var.


Hindistan Borsası içinde yer alan 570 tekelin toplam piyasa değeri 4 trilyon 323 milyar ABD dolar.20 Bu miktar, Hindistan'ın 2023 yılı GSYH'dan büyüktür. Daha da önemlisi, borsadaki ilk yüz tekelin içinde yabancı ülkelere ait tekel sayısı oldukça azdır.


Hindistan, 2022 yılı verilerine göre, çelik üretiminde, Çin'den sonra, 125,3 milyon tonla dünyanın 2. büyük çelik üreticisidir. Oysa, aynı Hindistan'ın 1993 yılında 22 milyon ton çelik üretimiyle 10. sırada yer alıyordu.21 Worldsteel.org'a göre, Hindistan ürettiği çeliğin 12 milyon tonunu ihraç ederken, sadece 7 milyon ton ithal etmektedir. Yani, bunun anlamı, ürettiği 125 milyon ton çeliğin yaklaşık 115 milyon tonunu ülke içinde tüketiyor.22


Hindistan elektrik üretiminde de Çin ve ABD'nin arkasından dünyada 3. sırada gelmektedir. Toplam elektrik üretimi 2022 yılına göre 1,636 TWh kadardır.23 Bu gidişle kısa bir süre içinde 2. sıraya yerleşeceği belki de Çin'i geçerek birinci sıraya yerleşeceği süre fazla uzun olmayabilir.

Hindistan'ın en zengin yüz (100) kişisinin kişisel serveti yaklaşık bir trilyon ABD doları kadar.24 Bu miktar, Hindistan'ın 2023 yılı GSYH'nın üçte biri kadardır.


Tepeden tırnağa tekelleşmiş ve tekellerin egemenliğindeki bir Hindistan’ı hala “yeni-sömürge” ve “koprador kapitalist” bir ülke olarak tanımlamak, Hindistan işçi sınıfını ve emekçileri aldatmak, yanlış yönlendirmektir. Hindistan’ın toplumsallaşmış üretimin, tarihin en büyük 250 milyonluk kitlesel grevini25 gerçekleştiren işçilerin mücadelesinden ve tekelleşme sonucu topraksızlaştırılan ve alabildiğine yoksullaştırılan Hint köylüsünün, topluca ve aylarca süren direniş gerçekleştirmeleri de dikkate alınırsa sorun daha iyi analaşılabilir.26    01.01.2026

***

 * https://www.mlpd.de/theoretisches-organ-revolutionaerer-weg/briefwechsel-und-dokumente/kritik-an-den-ansichten-von-p-j-james-in-seiner-broschuere-imperialism-today


1P.J. James, „Hindistan Komünist Partisi (Marksist-Leninist) Kızıl Yıldız“, partisinin Genel Sekreteri. https://redstaronline.in/2017/03/26/imperialism-today-p-j-james/


2Unctad.org/system/files/official-document/wir2025_en.pdf, S. 259


3 https://www.grantthornton.co.uk/insights/india-meets-britain-tracker-2025/18 Juni

15Lisan anlaşmaları: İrili ufaklı küçük firmalar lisans anlaşmaları yapıp büyük tekellere ait malları ürettikleri gibi, hemen hemen bütün uluslararsı tekellerde kendi ürünlerini destekleyecek ve geliştirecek lisans anlaşmaları yapıyorlar. Lisan anlaşması üzerine üretim salt küçük firmalar özgü bir olgu değildir. Örneğin Tata Holding’de başka tekellere veya firmalara Tata markası altında lisans vermektedir. Bunlar inetrnet ortamında kolayca görülebilir. Özellikle bilşim sektöründe lisans almayan tekel yok gibidir. Bir cep telefonun iç parçalarına bakıldığında, en az on ülkede on ayrı firma tarafından üretildiği görülebilir. Örneğin Apple tekeli, 5g/kablosuz teknoloji için Ericcson, Nokia, Samsung, LG Display, Qualcomm, Broadcom, Corning giibi firmalardan Çipler, ekranlar alıyor ve Diaolog Semiconductor gibi tekellerden patent portföyleri satın alıyor. Kaznak: www.investopedia.com/articles/investing/090315/10-major-companies-tied-apple-supply-chain.asp.

17 https://thewire.in/economy/big-five-inflation-india-viral-acharya

20ttps://companiesmarketcap.com/india/largest-companies-in-india-by-market-cap/

21www.worldsteel.org/wp-content/uploads/Worldsteel-in-Figures-2022.pdf

22www.statista.com/ındıa-consumtion-volume-of-finished-steel/2022

23www.ourworldindata.org/graoher/electricity-prod-source-stacked

24https://www.forbes.com/india-billionaires/list/2/tab:overall

258 Eylül 2025 Hindistan gazeteleri ve tüm haber kanalları