30 Mart 2026 Pazartesi

Troçkizmin “Alt Emperyalizm” Teorisi

  

 

Emperyalizm Üzerine Notalar-9

 Emperyalizmin Küçük Burjuva Romantik Analizi: Alt Emperyalizm -4

 

 

 


 

 

 Troçkizmin “Alt Emperyalizm” Teorisi


Türkiye'yi “alt emperyalist” olarak değerlendirenleri, bilindiği kadarıyla ya da benim kısa araştırmama dayanarak buraya alalım. Ve bunlar biribirini nasıl kopyaladıklarını görelim:



Kendilerini Doğrudan Troçkist olarak nitelendiren örgüt ve yazarlardan alıntılar:


4a- Alex Collinicos’un 1994 yılında yadığı “Marksizm ve Emperyalizm” kitabından bazı alıntılar. Bu kitabın bütün troçkist örgüt ve partiler üzerinde, tartışılan konu bağlamında ciddi etkisi olmuştur. Bu kitabın yaynılanmasından sonra çoğu troçkist örgüt ve partiler “alt emperyalizm” teorisini tartışmasız kabul etmişlerdir.

Alt-emperyalizm, süper güçlerin dünya çapında olan politik ve askeri hakimiyetlerinden esinlenen Üçüncü Dünya ülkelerinin aynı şeyi bölgesel düzeyde yapmak istemeleriinden doğmaktadır.”

... “Orta-Doğu, alt-emperyalist rolünü oynamaya hevesli bir sürü ülkeyi (İsrail, İran, Irak, Mısır, Suriye, Türkiye) barındırma şansızlığına da sahiptir. Başka yerlerde diğerleri de vardır: Hindistan, Vietnam, Güney Afrika, Nijerya, Brezilya ve Arjantin.”1

Ekonomik olayları hiç bir siyasi tedbir yasaklayamaz” der Lenin. A. Collinicos ise, sorunu, emperyalizmin ekonomik özüne değil, bazı ülkelerin “niyetine” bağlıyor. Ancak bu “niyeti” doğuranın ne olduğunu ortaya koymaktan özellikle kaçınıyor. Oysa, bu ülkeler, ekonomik olarak geliştikçe, yani ülkede tekelleşme ve emperyalist sermayenin gelişmesine bağlı olarak “niyetleri” de değişiyor. Artık eski emperyalistlere bağımlı olarak hareket etmek değil, kendi sermayesinin çıkarları doğrultusunda hareket etmek istemesidir. Bu bir “niyet” sorunu olmayıp, ülkede emperyalist ekonominin (tekelleşme ve sermayenin yoğunlaşması) gelişmesiyle doğrudan ilişklidir. Kapitalist devletlerin hareket tarzlarını berlirleyen esas olarak ekonomik yapıdır. Bu, Marksizmin nesnel olguları analiz etme hareket noktası olan diyalektik materyalizmdir. Troçkizim ve küçük burjuva oportinizmi mümkün olduğunca, tumturaklı sözler içinde gerçeği, ekonominin belirleyici özelliğini yok saymayı esas bellemişlerdir.

Bu tür anlayış sahipleri, kapitalizmin eşitsiz ve dengesiz gelişiminin mutlak olduğunu Lenin’den okumalarına karşın, bu gerçeği sessizce geçiştirip, “Ücüncü Dünya Ülkeleri” dediklerinin, gelişen kapitalizm koşullarında hep aynı yerde kalacağını, büyük emperyalist ülkelerinde “şanslı” olarak aynı “büyüklükte” kalacağını varsayıyorlar ve bunu mutlaklaştırıyorlar.

4b- Elif Çağlı (Marksist Tutum/ Marksist.net):

Alt-emperyalizm kavramı, emperyalist hiyerarşi piramidinde en üst basamakta yer alan emperyalist ülkelerin altındaki bir konumu anlatır. Bu konumdaki bir kapitalist ülke henüz üsttekiler gibi bir ekonomik güce ve dünya gündemini belirlemekte aynı derecede etkiye sahip olmasa da, kendi bölgesinde ve büyük emperyalist güçlerin eşliğinde artık doğrudan yayılmacı ilişkiler yürütür. İşte orta derecede gelişkin kapitalist ülkeler basamağı kapsamında yukarılara tırmanarak bu düzeye ulaşan ülkeler, bu gibi nedenlerle alt-emperyalist diye nitelenirler.“2

Sormak gerekiyor bu troçkist yazarımıza; “en üst basamakta” yer alan emperyalistler hangileri acaba? Emperyalist dünya sistemi içinde oynadıkları rol açısından, örneğin; Lüxemburg, Belçika, İsveç, Danimarka, Finlandiya vb. gibi küçük emperyalist ülkeler; Hindistan, Brezilya, Meksika, G. Kore, İran, İsrail, Türkiye vb. gibi emperyalist ülkelerinden de üstünde mi acaba? Bu ülkeler içinde “dünya gündemini belirlemede” daha etkin olanlar hangileri acaba? İkinci sırada saydığım ülkelerin emperyalist dünya sistemi içinde adları sık sık geçerken, dieğerlerin adları bile anılmaz. Ve özellikle, AB’nin büyük emperyalistlerinin güdümü altındadırlar. Buna rağmen bu ülkeler emperyalistir. Tek başlarına, bölgesel anlamda dahi rollerinden söz edilemez. Yukarıdaki alıntı içindeki anlayış, emperyalizmin ekonomik ve politik mutlak eşistsiz gelişiminin inkarına iyi bir örnek oluşturuyor. Troçkizmin kendi içinde çelişen teorik dünyasının sınırı buraya kadar!

4c- Güneş Gümüş (Sosyalist Gündem, Sosyalist Emekçi Partisi):

rkiye sınırları aşmadan kendi çıkarlarının peşinde uluslararası politik, ekonomik, askeri hamleler yapabilir, yapıyor da. Türkiye, büyük devletlerin dünya arenasında yaptıklarını bölgesinde gerçekleştirmeye çalışan bölgesel bir güçtür; alt-emperyalist bir ülkedir.„3



4d- Troçkizmi, Lenin’in etkleri altında temize çıkarmayı amaçlamış troçkist teorisyen Volkan Yaraşır’ın „alt emperyalizm“ teorisine kısa bir bakış:



Somut bir konu üzerinde anliz yapılırken, eğer aynı analizleri ya da tanımlamaları, kendinden önce bir başkası kullanmışsa, dürüstlük gereği, o tanımlamayı ve analizleri yapanların isimlerini anmak gerekir. Örneğin 2000‘ler öncesi olmak üzere, Türkiye’yi, „alt emperyalist ülke“ olarak adlandıran Engin Erkiner’dir ve bunun üzerine kitabı ve çeşitli yazıları vardır. Bu benim bildiğim. Daha öncede „alt emperyalist“ olarak adlandıran başkaları olmuş olabilir belki. 2000‘lerden sonra ise bir çok akademisyen ve örgütler bu tür değerlendirmeler yaptılar. Ancak burada söylemek istediğim, önceden söylenenleri, ilk defa kendin belirtiyormuş gibi yapmak, burjuva „analiz“ tarzıdır demekle yetineyim. Küçük burjuva kibirli troçkist yazarların bir çoğunda böyle bir „dürüst“ yaklaşım söz konusu değildir. Troçkiyi Ekim Devrimi’nin „mimarı“ yapanlardan böyle bir dürüstlük beklemek saflık olur.



Şimdi gelelim V. Yaraşır’ın tezlerine:



Türkiye bölgesel bir hegemon güç olarak bu süreçte rol alıyor ve hamleler yapıyor. Suriye ‘deki güncel konumlanması, ABD ve İsrail’le koordineli çalışması bunun somut göstergeleridir. Bölgenin yeniden dizaynında alt emperyalist bir konumlanmayla yeni roller üstlenmesi kaçınılmazdır. Olası İran savaşı bu dizaynın en önemli adımıdır.4


Alt emperyalizm kavramı; emperyalist özneler arasındaki hegemonya savaşlarını, emperyalist hiyerarşi ve güç dengelerindeki değişimleri, kapitalizmin yeniden yapılanma süreçlerini ve kapitalist devletlerin bu süreçlerde üstlendiği yeni rolleri kapsayan bir içeriğe sahiptir.


Alt emperyalizm tartışması, spesifik olarak, farklı tarihsel koşullarda emperyalist hiyerarşide yaşanan değişimlerin kavramsallaştırılması olarak dikkat çekmektedir.“5

Burada yazar, özünde trroçkist bir tezle karşımıza çıkıyor. Lenin, Troçkiyi „emperyalizm“ tartışmaları konusundaki görüşlerini; „ ... Troçki’nin oportünizmi savunmak için her zaman kullandığı kibirli safsatalar…“ olarak nitelendirir. Burada da yazarımız, troçkist tumturaklı ve içi boş sözlerin dışına çıkamıyor. Ve o, gerçekten de, Marksizm-Leninizmin bu en temel sorununda Lenin’in söylemiyle; „üç ağaçlı bir ormanda yolunu“ şaşırıyor.

Alt emperyalizm kavramı…“ diye başladığı yerde, emperyalizmin ekonomik ve politik mutlak eşitsizliğini bir kenara atarak, emperyalizmi eşitler arasında gören bir anlayışla karşımıza çıkıyor. Oysa, bir ülkenin emperyalist olup olmadığını „emperyalistler arasındaki hiyerarşi“ belirlemez. Belirleyici olan emperyalizmin ekonomik özüdür. Yani tekelleşme ve finans sermayesinin ortaya çıkması ve uluslararası alanda finans sermaye yatırımlarının gerçekleşmesidir. Bugün ABD ve Çin emperyalizminde arasında da „hiyerarşi“ vardır. Biri daha güçlü, diğeri birincisine göre daha zayftır. Ancak bu „farklılık“ öze, niteliğe ait değil, niceliğe aittir. Üç dünyacı revizyonist teori, özü/niteliği değil, niceliği esas aldığı için, sisyasal taktikleri de buna göre belirliyor.

Lenin, 1916 yılında yazdığı „Kapitalizmin Bir Üst Aşaması Emperyalizm“ kitabında, „emperyalist“ olarak nitelediği İsviçre’yi yeni bir emperyalist ülke olmasına rağmen emperyalizmin hiyareşik yapısına göre değerlendirmiyor, eşitsiz gelişmeye göre değerlendiriyor ve Japonya ve İsviçre gibi ülkeleri „yeni gelişen emperyalist ülkeler“ olarak adlandırıyor. Lenin’in bu yaklaşımı, bütün üç dünyacı „alt emperyalist“ analizcilerinde yok sayılıyor.

Ayrıca V. Yaraşır’ın hayran olduğu RMM’nin „alt emperyalizm“ teorisi, „tarihsel koşullarda emperyalist hiyerarşide yaşanan değişimleri“ ve gelişmeleri anlamaktan ve materyalist diyalektik temelde analiz etmekten uzak olup, yeni emperyalist ülkelerin niteliğini çarpıtmaya dönüktür. Bu tür anlayış sahipleri için, eski emperyalist ülkeler yenilere yol vermezler, onlar sadece, ilk emperyalistlere hizmet etmekle, onların „kırıntıları“ ile yetinebilirler. Yani kapitalist sistemin gelişiminin onun kendi nesnelliğinden kopararak „iradeciliğe“ indirgiyorlar. Oysa Lenin; „Ekonomik olayları hiçbir siyasi tedbir yasaklayamaz“ aksiyomunu Rusya’daki ekonomik gelişmeleri „romantik“ bir şekilde açıklamaya çalışan oportünistlere karşı söylemişti. Lenin bu sözü, günümüz „alt emperyalist“ analizcileri içinde geçerlidir.

2. Emperyalist paylaşım savaşı sonrası, „hiyerarşi“ yok muydu? Yenilgiye uğrayan (Almanya, Japonya vd.) emperyalist ülkeler ABD emperyalizminin „baskısı“ altında değil miyidi? Ve daha düne kadar da ABD emperyalizminin hiyerarşisinin bir alt basamaklarında yer almıyorlar mıydı? „Trump 2.0“ sonrası, ABD emperyalizminin „kendi başınızın çaresine bakın“ demesinin ardından başka arayışlara girdiler. Alt emperyalist teorisine göre bunlarda „alt emperyalizm“ statüsü içinde olmaları gerekiyor. Nedense, bunları görmezden geliyorlar. Emperyalist Almanya gibi bir ülke, 10 milyar Avro kadar büyük bir sermaye yatırarak döşediği Rusya-Almanya arası gaz boru hattını, ABD’nin emriyle -gerçekten de böyle oldu- devre dışı bıraktı ve üstelik ABD’nin tahrip etmesine sesini çıkaramadı. Suçu Ukrayna’ya atarak „emperyalist onurunu“ kurtarmaya çalıştı. Bunlar, emperyalizminin hangi hiyerarşisinde yer alıyor acaba?

V. Yaraşır, esas olarak „alt emperyalizm“ makalesinde Troçki’yi öne çıkarmaya çalışır. Lenin’in adını da „ayıp“ olmasın diye anar. Troçkist Aleksander Parvus’u da anmakta ihmal etmez. 3 seri halinde yayınladığı makalesi okunduğunda, troçkizmin tüm izleri görülür. Troçki’yi diğer Troçkistler gibi Ekim Devrimi’nin „önderi“ olarak Lenin yanına sıkıştırmayı ihmal etmezler. Bunu başta troçkist S. Savran olmak üzere bütün ulusal ve uluslararsı troçkistler Troçkiyi „Rus devriminin mimarı“, „devrimin peygamberi“ vb. sıfatlamalarla ilan etmekten geri durmazlar. Lenin’in adını anmayacaklar, ama, o zaman Troçki bütünüyle boşa düşeceği için geçerken ismini zirk etmeyi daha kullanışlı gördüklerindendir.



4e- V. Yaraşır’ın „emperyalizm kavramı“na bakalım:

„… emperyalizm kavramı yalnızca sermaye ihracını değil; tekellerin varlığını ve uluslararası hâkimiyetini, askeri, ekonomik, kültürel ve siyasal bağımlılık yaratma kapasitesini, dünya pazarlarını kontrol edebilme gücünü ve küresel ölçekte hegemon bir aktör olabilme niteliğini de içeren bütünlüklü bir çerçeve içerisinde kavranmalıdır.“6

Bu söylenenleri kaç ülke yapıyor acaba? Ne tek başına Çin, ne de tek başına ABD ne de 27 ülkenin bir araya geldiği emperyalist AB, tek başına belirleyici değil, etkileyicidir. Böyle bir emperyalizm tahlili de olamaz. Olsa olsa, emperyalizmi, genelde sosyal-şovenistler ve sosyal-yurtseverler gibi ABD dışında emperyalist ülke görmezler. Lüxemburg emperyalist bir ülkedir. Ama, Yaraşır’ın yukardaki „kavramı“ içinde yer alamaz. Ya da diğer küçük emperyalist ülkeler de örnek olarak verilebilir. Bu tür argümanlar, gerçekte demogojik söylemin ötesine geçemez. Bu tür anlatıların içi boştur, nesnelliği yansıtmaz. Emperyalizm kavramını bu denli darlaştıran anlayışlar, yarın, ABD ve başka emperyalistler, emperyalist Türk devleti ile savaştıklarında ya da tersi, Türkiye’nin bir başka devlete saldırdırğında, birer sosyal-şovenist ve sosyal-yurtseverler olarak „vatan savunması“ adı altında „mehter marşı“ ve „onuncuyıl marşı“ eşliğinde cepheye gitmeyeceklerinin garantisi yoktur.

Bu, Leninist emperyalizm tahlilini tahrif etmektir. Troçkist ultracılıktır. Lenin, emperyalizmi, kapitalizmin bir „üst aşaması“, daha „ileri bir aşaması“, „ileri bir evresi“ olarak ele alır. Kapitalist serbest rekabetçi dönemden, kapitalist emperyalist döneme geçişin en belirgin özelliği tekelleşmedir. Ve Lenin, emperyalizmi tek kelimeyle tanımlamak gerekirse, „tekelci kapitalizm“dir der.

Lenin, „… üretimdeki temerküzün bir sonucu olan tekellerin doğuşu, kapitalizmin evriminin içinde bulunduğumuz aşamasının genel ve temel bir yasasır.“7 (abç)

Lenin, burada, serbest rekabetçi dönemin kapitalizmi ile üretimin toplumsallaşmasının bir sonucu olan tekelleşme (emperyalizm) aşamalarını net olarak ortaya koymaktadır. Serbest rekabetçi kapitalizmle, tekelci kapitalizm arasında niteliksel bir fark vardır. Serbest rekabetçilik -Lenin’in de belirttiği gibi-, üretimin yoğunlaşmadığı kapitalizmin tekelleşme öncesi bir aşamasıdır. Üretimin yoğunlaştığı ve buna bağlı olarak tekelleşmenin ortaya çıkmasıyla birlikte, o aşama kapanmış ve tekelci aşama hakim hale gelmiştir. Yani emperyalizm! Bu gelişme bize, emperyalist dünya sistemini verir.

Üretimin toplusallaşması ve bunun sonucu olarak tekellerin doğuşu, kapitalizmin emperyalizmin aşamasının temel yasası olduğu gerçeği reddedilmektedir. V. Yaraşır’dan Leninist olması beklenemez, ancak, kenidlerine ML diyenlerden, Lenin’in emperyalizm tahlilini esas almaları beklenir.

Ve bundan dolayıdır ki, Lenin;

Emperyalizm aşamasına varmış olan kapitalizm, üretimin tümüyle toplusallaşmasının eşiğine götürmekte; kapitalistleri, iradelerine rağmen ve bunun farkına varmadan, tam rekabet serbesti ile tümüyle toplumsallaşma arasında yer alan yeni bir toplumsal düzene, bir geçiş düzenine doğru sürüklemektedir.8

ve Lenin; romantik ekonomist P. Kievski’ye cevabında;

Emperyalizm, yüksek düzeyde gelişmiş kapitalizmdir...9

ve O devamla;

Tekelleşme, kapitalizmin daha üst düzeyde bir düzene geçiştir.10

Ve bunlardan dolayı, emperyalizm sosyalizmin arifesidir!

Lenin, ısrarla, emperyalizm olgusunu ve gerçeğini böyle açıklamasına karşın, troçkist ve bazı oportinist anlayışlar, Lenin’i gerçek anlamıyla tahrif etmeye ve Lenist emperyalizm tahlilini bulanıklaştırmakta ısrar etmeye devam ediyorlar. Onlardan biri de V. Yaraşır.

V. Yaraşır’da, yeni emperyalist ülkelerin oluşumunu reddeden diğer oportünist ve troçkist kesimler gibi, emperyalizmin ekonomik özünü reddediyor. Oysa Lenin, 26 Nisan 1917‘de yeniden yayınlanan emperyalizm kitabının önsözünde özellikle belirtir. Kitabın yeniden yayınlanmasının amacının „emperyalizmin ekonomik özünün kavranması“ olduğunun altını çizer.

Lenin, emperyalizmi bir sistem olarak ele alırken, başta troçkistler olmak üzere, birçok oportünist akım, bu özü yok sayarken, kaçınılmaz olarak bir kaç büyük emperyalist ülke dışında başka emperyalist ülkenin olmayacağına karar veriyorlar.

V. Yaraşır’ın „emperyalizm kavramı“ açıklaması da bundan farklı değil. Ona göre emeperyalist bir ülke her tarafa „hükmetmeliymiş“ ki ancak o zaman „emperyalist olmayı „hak edebilir!“ Emperyalizmin eşitsiz ve dengesiz mutlak gelişim yasasının sadece lafzını tekrarlayıp duruyorlar. Oysa Kapitalist dedikleri ülkeler arasında da büyük uçurumlar vardır. Bu anlayış sahiplerin tek derdi, Türkiye’yi emperyalist yapmamak. Bu sosyalşovenizmdir. Yukarıda troçkist yazar E. Çağlı’dan aktardığımız alıntıda da bu net olarak görülmektedir.

V. Yaraşır’ın bir Türkiye değerlendirmesi;

Aktüel bağımlığın göstergesi olan bu tabloya karşın yayılmacı, bölgesinde hegemonya inşa etme kabiliyetine sahip, işgal ve ilhak politikaları hayata geçirebiliyor, kendi ölçeğinde (dikkate alınabilecek oranda) sermaye ihraç ediyor, Afrika, Balkanlar ve Kafkasya’da önemli askeri, ekonomik, diplomatik ataklar ve yatırımlar yapabiliyor. Güçlü bir askeri aygıtı var, savunma sanayi kritik teknolojilerde bağımlılık gösterse de bazı segmentlerde (İHA VE SİHA üretimi gibi) önemli gelişmeler kaydetti. Hızlı bir militarizasyon süreci yaşıyor. Güç repertuvarı zenginleşiyor.11

Böylesi bir ülke emperyalist olamazsa ne olabilir? Buradaki aktarımlar doğru ve Türkiye gerçeğinin ta kendisi. Sermaye ihraç ediyor, birçok emperyalist ülkede (İsviçre, Belçika, İskandinav ülkeleri vb.) olmayan özelliklerden bir olan askeri olarak denzi aşırı bölgelere kadar ulaşıyor, „güçlü bir askeri aygıtı var“, „savunma sanayini güçlendirmesi“, „hızlı bir militarizasyon süreci“ ve ben eklemeye devam edeyim, Somali’deki askeri, siyasi ve ekonomik etkinliği, Sudan’daki askeri yatırımları, Libya’daki ekonomik, askeri ve siyasi etkinlikleri vb. … Bunları burada tekrarlamak fazlalık olacaktır. Bunların tümü „Emperyalist Türkiye“ adlı kitabımda yer almaktadır.

Ayrıca, buna ekleyeceğim, Türk tekelleri salt hazır fabrikaları satın almıyor, aynı zamanda sıfırdan (greenfield) fabrikalar kurdukları gibi, çeşitli ekonomik ve finansal yatırmlar yapıyorlar. Örneklerden biri Tosyalı Holding’in Cezayir’in Oran şehrindeki yıllık 4 milyon ton kapasiteye sahip demirçelik fabrikasıdır. Ayrıca tekellerin satın alma ya da ortaklıkla da yatırım yapmaları emperyalist olmadığı anlamına gelmez. Sermaye yatırımları, sıfırdan işletme kurarak olduğu gibi, dış ülkelerdeki fabrikaları, işletmeleri satın alarak ya da ortak olarak sermaye yatırımları yaparlar. Ve bu emperyalist tekellere özgü bir faaliyettir.

Çağımız emperyalizm ve proleter devrimler çağıdır. Kapitalizm çağı çoktan kapanmıştır. Bütün ekonomiler kopmaz bir şekilde emperyalist ekonominin birer halkaları haline gelmiştir. Emperyalist dünya ekonomisi geliştikçe, ve günümüzde, üretimin uluslararasılaştığı emperyalist ekonomik koşullarda yeni yeni emperyalist ülkeler ortaya çıkmaya devam edecektir. Bu gelişm, emperyalist ekonomik gelişimin nesnel bir diyalektiğidir, iradi olarak bu gelişmenin önüne geçilemez.

Bir ülkenin emperyalist olup olmadığı ekonomik, siyasi ve askeri gücüne göre değil, ekonomik niteliğine göre ölçülür.12

Ekonomik özü itibariyle, emperyalizmin tekelci kapitalizm olduğunu gördük. Yalnızca bu, emperyalizmin tarihteki yerini belirlemek için yeterlidir, çünkü serbest rekabet zemininde tamı tamına serbest rekabetten doğan tekel, kapitalist düzenden daha yüksek bir sosyo-ekonomik düzene geçiştir.“13

Lenin’de her şey açık ve nettir. Materyalist diyalektik temelinde ele alınmış ve onun görüşleri birbirini reddeden değil, bütünlüklü ve birbirinin gelişmiş devamı olarak üretilmişitr. Çükü objektif gerçekliğin diyalektiğini yansıtır. Materyalist diyalektiğin çok uzağındaki Troçki’nin, birbirini reddeden teorilerine benzemez.

4f- V. Yaraşır’ın Troçkisi ile Lenin’in Troçkisi arasındaki ayrım

Burada, Lenin’in Troçki ile ilgili bütün söylediklerini değil, konumuzla olan „emperyalizm“ ile ilgili olan görüşlerinden bazılarını, notlar olarak aktaralım:

V. Yaraşır’ın Troçkisi;

Troçki, erken bir tarihte Sonuçlar ve Olasılıklar (1906) adlı çalışmasında bu konuyu (emperyalizm YK) ele alır; rüşeym hâlindeki bu düşüncelerini 1920’lerin sonunda kuramsallaştırır.“14

Oysa Lenin, Ağustos 1915‘de yazdığı: „Emperyalist Savaşta Kendi Hükümetinin Yenilgisi Üzerine“ adlı makalesinde, Troçki’nin emperyalizm ve „vatan savunması“ konusundaki görüşlerini şöyle değerlendirir:

Devrimci sınıf, gerici bir savaşta kendi hükümetinin yenilgisini istemek zorundadır.

. Bu bir Aksiyomdur. Ve bu aksiyom sadece sosyal-şovenlerin inanmış yandaşları ya da çaresiz uşaklarınca inkar edilmektedir. Birincilerine, örneğin Örgütleme Komitesi’nden Zyemkovksi …., ikincilerine ise Troçki ve Bukvoyed, Almanya’da Kautsky dahildir.“15 (açYK)

Ve devamında Lenin, Troçki’den bir alıntı alarak şöyle değerlendirir:

İşte Troçki’nin oportünizmi savunmak ,için her zaman kullandığı kibirli safsatalara tipik bir örnek..“

Lenin Devamla;

„… Troçki safsatalarla kendini kurtarmak istiyor ve üç ağaçlı bir ormanda yolunu şaşırıyor…“

Bütün emperyalist ülkelerde proletarya şimdi kendi hükümetinin yenilgisinin istemelidir. Bukvoyed ve Troçki bu gerçeği atlamayı tercih ettiler...“

Eğer Bukovyed ve Troçki biraz düşünselerdi, kendilerinin hükümetlerin ve burjuvazinin savaşı bakış açısını temsil ettiklerini, yani Troçkinin yapmacık diliyle söylemek gerekirse, kendilerinin ‚sosoyal-yurtseverliğin politik yöntemi‘ önünde yere serilmiş olduklarını görürlerdi.“16

Bukvoyed ve Troçki ile birlikte ‚ÖK‘cılar ‚Ne Zafer, Ne Yenilgi‘ parolasını savunurken tümüyle ve bütünüyle David’in zemininde bulunuyorlar.!17

Bunların tartışılan konuyla ne ilgisi var“ denebilir. Doğrudan bir ilgisi var. Ve bu aynı zamanda emperyalizmin tahliliyle doğrudan bağlantılıdır. Ve ayrıca, bugün, İran-ABD/İsrail savaşın’da İran işçi sınıfına faşist Molla rejminin yanında „vatan savunmasına“çağıran oportünist ve sosyal-şoven anlayışların varlığını sürdürmesindendir. Bu, gerici bir savaşta, kendi burjuvazisinin yenilgisine karşı çıkan sosyal-şoven ve sosyal-yurtseverlik anlayışlarının emperyalizm tahliliyle doğrudan bağlantısı olduğu net olarak görülebilir.

Kim, „Ne Zafer, Ne Yenilgi“ şiarını savunuyorsa, o bilerek ya da bilmeyerek bir şovensitir, en iyi ihtimalle uzlaşmacı bir küçük burjuva, ama her halükarda proleter politikanın bir düşmanı, bugünkü hükümetlerin, bugünkü egemen sınıfların bir yandaşıdır.18 (abç)

Kısacası, bütün Troçkistler gibi V. Yaraşır’da, Lenin’in Troçki ile mücadelesinin, onun yaşamı boyunca yanar-döner çizgisinin gözardı edip, onu Lenin’in etkleri altına gizliyerek pürüpak yapmaya çalışıyorlar. Ama, onun üzerindeki kiri bir türlü dökmeyi ve temize çıkarmayı başaramıyorlar. Bu nedenle sık sık „Lenin ve Troçki“ ya da „Troçki ve Lenin“ diye sayıklayıp duruyorlar. Lenin ve Troçki asla yan yana gelemez! Lenin’in Troçki ile ilgili söyledikleri ortadadır. Teorik mücadeleye başladıkları günden itibaren Lenin ve Troçki’nin çizgileri hep çatışma içinde olmuştur. 17 Ekim Devrimi’nde kısa bir süre kesişmesi, devrimin mütefik kazanmasının bir sonucu ve doğallığıdır. Buna rağmen burada ideolojik bir birlik asla olmamıştır. Troçki’nin SSCB’ye, karşı devrimci tavrı ile bu birlik son bulmuştur. ***

Devam edecek...



7Lenin, Emperyalim, sf. 43, Sosyalizm Yayınları

8Lenin, age, sf. 47

9Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, sf. 24, Koral Yayınları Ocak 1977

10Lenin, Emperyalizm, sf. 111

11V. Yaraşır, agM, seri-3

12Bkz. „Emperyalizmin Özellikleri“ başlıklı makalem. Yusuf Köse Blog, 06.12.2025

13Lenin, Emperyalizm. sf. 147 (açYK)

15Lenin, SE, sf. 153, İnter Yayınları

16Lenin, age, sf.154

17Lenin, age, sf. 157

18Lenin, age, sf. 158

29 Mart 2026 Pazar

Brezilya ve Türkiye'nin, Kısa Bir Ekonomi-Politik Karşılaştırılması

 

Emperyalizm Üzerine Notalar-9

 

Emperyalizmin Küçük Burjuva Romantik Analizi: Alt Emperyalizm -3


3d- Brezilya ve Türkiye'nin, Kısa Bir  Ekonomi-Politik  Karşılaştırılması


RMM'nin anti Marksist-Leninist-Maoist (MLM) teorisinden hareketle, Türkiye'yi “alt emperyalist” olarak değerlendirenlerin, 1965 Brezilya'yası ile günümüz Türkiye'sini de karşılaştırmak gerekiyor. Yukarıda Brezilay'nın 1960'lardan 2002'lere kadar ve son olarak'da 2024'deki sermaye ihraçlarının istatistiklerini verdim. Bugün Brezilya tartışmasız emperyalist bir ülkedir. Ancak dünün Brezilya'sı, saldırgan bir ülke olmasına karşın, istatistiki verilerinde gösterdiği gibi, emperyalist bir ülke değildi.


1965'in Brezilyası ile günümüz Türkiye'si aynı mı? 

 

Dünün Brezilya'sının, herhangi bir ülkeyi askeri işgali, “yarı-sömürge” Somali'si, deniz aşırı ülkelerde askeri üsleri, kalıcı işgali, komşu ülkelere yönelik işgalleri ve her şeyden önce de dış ülkelere sermaye ve silah ihracı yoktu. Brezilya eskiden beri Latin Amerika kıtasının en büyük ekonomisi olmasına karşın, bu kıtanın ülkelerine 1990'dan önce kayde değer bir sermaye ihracı yoktur. 1965-1980 arasında “milyon dolarla” anılacak bir sermaye ihracı ve de yatırımı söz konusu değildi.


Brezilya faşist askeri cuntası, 1965 yılında -ABD’nin de kışkırtması ve desteklemesiyle-, Paraguay’a (burada da faşist askeri cunta yönetimi vardı) saldırdı ve 15 ay sınır çatışmaları yaşandı. Savaşın esas nedeni, Parana (Brezilya, Paraguay, Arjantin’den geçen uzun bir nehir) nehri üzerinde kurulacak baraj meselesiydi. Sonunda iki ülke sınırında "İtaipu Barajı"nı ortak olarak kurdular. (Bugün’de Mısır ve Sudan’ın savaş gerekçesi saydığı, Nil nehri üzerinde Etiyopya’nın baraj inşa etmesi olayı yaşanmaktadır). O günün “kavgalı” Brezilya’sı ve Paraguay’ı, ABD’nin “komünist iktidarı önlemek” gerekçesiyle Dominik Cumhuriyeti’ne saldırısına birlikte katıldılar.1 Latin Amerika ülklerinde ya da başka ülkelerde emperyalizme bağımlı bir çok ülkenin komşularına saldırdığı görülmektedir. Bu tür saldırganlıkları bugün Afrika ülkelerinde yaşanmakatadır. RMM’nin “alt emperyalizm” teorisinin dayandırdığı “askeri saldırganlık ve yoğun işçi sömürüsü” askeri diktatörlük dönemlerinde daha açıktan yapılır. 12 Eylül 1980’de Türkiye’deki faşist askeri cunta sürecinde olduğu gibi...


Günümüz Türkiye'sinin sermaye ihracı toplamda portföy yatırımları ile birlikte 100 milyar doları buldu. TCMB (TC Merkez Bankası) Ödemeler Dengesi istatistiklerine bakıldığında, sadece 2020-2025 yılları arasında Türkiye'de yerleşiklerin yurt dışına çıkardıkları sermaye 100 milyar ABD dolarını aşmış durumdadır.


TCMB'nın bu konudaki tablosunu buraya, olduğu gibi alıyorum.

Kaynak:TCMB “Uluslararası Yatırım Pozisyonu İstatistikleri, Aralık 2025”2


Bu tablo'ya göre doğrudan sermaye yatırımları 2025 yılı sonu itibariyle 75 milyar 197 milyon dolar. Portföy yatırımları ise 6 milyar 394 milyon dolar. Diğer yatırımlar (kredi, mevduat ve ticari alacaklar gibi finansal hareketleri kapsayan ana sermaye kalemi türü) 147 milyar 436 milyon dolar. Nasıl ki yutdışı yerleşiklerin Türkiye'ye doğrudan sermaye yatırımları, portföy yatırımları ve diğer finansal ve finansal olmayan doğrudan yatırımları varsa (2024 yılında bu miktar toplamda; “Ödemeler Dengesi İstatistikleri’ne göre Türkiye’ye 2024’te toplam 70.5 milyar dolarlık dış sermaye girişi gerçekleşirken, yurtiçinde yerleşikler 46.9 milyar dolar çıkarmışlar.3


Türkiye'li yerleşiklerin gayrimenkul yatırımları dahi 2017 yılında 300 milyon dolar iken 2024 yılında 1,9 milyar dolara çıkmıştır. Türkiye sermayesinin uluslararası niteliğini ve sermayenin akışını, iç içeliğini gösteren olguların en alt seviyesi budur. Bazı anlayışlar, Türkiye’nin toplam dış borcunu öene sürüyor. Ne var ki, Türkiye, dış borcu en az olan ülkeler arasında yer alıyor. Bu rakamlar için DipNot’a bakılabilir.4 Enm büyük emperyalist ülkel olarak bilinen ülkelerin dış boçları, GSYİH’larının bazılarınki üstünde, bazılarınki ise %70’lerin üstündedir. ABD’nin GSYİH’sı (2025) 30 trilyon dolar iken, borcu 39 trilyon doları geçmiştir. Borcun azlığı ya da çokluğu bir ülkenin emperyalist olup olmadığını belirleyen bir kıstas değildir.


Günümüz Türk sermayesi bütünüyle uluslararası emperyalist sermaye ile iç içe geçmiştir.5 Bugünün Brezilya'sı da aynı durumdadır. Ama dünün (1965) Brezilya'sı (dünün Türkiye'si de dahil) günümüz Türkiye'sinden çok çok geri bir ülkeydi. Her iki ülkede, bugün, uluslararası emperyalist pazarlarda pazar kapma mücadelesi veriyor. Türkiye bunu askeri olarak da yapıyor. Brezilya'nın ise, 1990’lardan sonra herhangi bir ülkeye askeri müdahalesi, komşularını askeri olarak tehdit ya da işgal etme gibi bir faaliyeti yoktur. Türkiye ise, 1974 Kıbrıs işgalini saymazsak, 1983'den beri (PKK gerekçesiyle) “sınır ötesi operasyon”lar yapmaktadır. Bu daha sonraları kapsamlı işgallere dönüşmüştür.


Yani, RMM'nin alt emperyalist Brezilya'sı ile bizim romantik analizcilerin “alt emperyalist Türkiye”si arasında, dün ve bugün açısından, ekonomik, finasal, politik, askeri ve dış pazarlara açılma açısından nitelik bir fark vardır. Bu fark görülmediği için, doğmatik analizde direnmeye devam ediyorlar. ***


devam edecek:

 4- Troçkizmin “Alt Emperyalizm” Teorisi?

 

2https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/27c486e9-c0be-445c-86da-c20ac30dbb1d/UYP_Gelismeler.pdf?MOD=AJPERES&CACHEID=ROOTWORKSPACE-27c486e9-c0be-445c-86da-c20ac30dbb1d-pNVSjcl

3https://ozgurorhangazi.com/2025/01/20/sermaye-kacisi/

4Türkiye Brüt Dış Borç Stoku”, 30 Eylül 2025 tarihi itibarıyla 564,9 milyar ABD Doları olarak gerçekleşmiş olup stokun milli gelire oranı ise yüzde 36,7 olmuştur. Aynı tarihte, “Türkiye Net Dış Borç Stoku” ise 279,4 milyar ABD Doları olarak gerçekleşmiş olup stokun milli gelire oranı yüzde 18,2 olmuştur. www.hmb.gov.tr/duyuru/30-eylul-2025-tarihi-itibariyla-turkiye-brut-ve-net-dis-borc-stoku

5TOBB: „Türk markaları, çoğu Asya Pasifik ülkelerinde olmak üzere yurt dışında 50 milyar dolarlık üretim yaptırıp dünyaya satıyor. Bu söylediğim rakamın içinde yurt dışında ürettirilip Türkiye’ye ithal edilenler yok.“ https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/turk-markalari-yurtdisinda-50-milyar-dolarlik-uretim-yaptirip-dunyaya-satiyor/880978

26 Mart 2026 Perşembe

RMM uluslararası hangi sol platformda yer alıyor

 

 

Emperyalizm Üzerine Notalar-9

(İkinci Bölüm) 

 

2- Emperyalizmin Romantik Analizi: Alt Emperyalizm!


a) RMM uluslararası hangi sol platformda yer alıyor?

Yusuf Köse

Bu soru neden önemli? Sınıflararası mücadelede orta yol yoktur. İdeolojik saflar, esasta nettir. Ancak, küçük burjuva düşünce tarzı, sınıfsal yapıları gereği, burjuva ve proletaryanın ideolojisinden ve dünya görüşünden etkilenmektedir. Bu nedenle de, küçük burjuvazi, ML dünya görüşünü, niyetlerden bağımsız olarak sınıf içeriğinden koparmaya çalışır. “yeniliğe açık”, “ortodoks Marksizmine karşı” gibi argümanlar adı altında, ML idelojiyi tahrif etmeyi bir “gelişme” ve “geliştirme” olarak ele alır. Oysa, özünde doğmatiktir. Diyalektik metodu kullanma yerine metafizik yönteme daha fazla sarılır.


Bu bağlamda, dünyada da “sol” ve “sağ” eğlimli yığınlarca “okul” vardır. Monatlhy Review'de (MR) “sol” eğlimli, ama MarksizmiLeninizmi revize eden bir geleneği temsil eder. RMM’de metafizik düşünceleriyle bu geleneğin içinde yer alır.


Ruy Marua Marini’nin (RMM) Brezilya’yı alt emperyalist gören makalesi, MR’in 1972 Şubat’ında yayınlanan 23. sayısında yer aldı. Bu kavramı 1965 yılından itibaren kullanmasına karşın, en derli toplu açıklaması bu kısa makale içinde yer alır (RMM’den alıntıladığım alıntılar bu dergideki yazıdan alınmıştır.1 RMM’nin bir çok kitabı olmasına karşın en önemlisi „Bağımlılığın Diyalektiği“dır. Ve o, Latin Amerika’da, „alt emperyalizm“ teorisiyle değil, daha çok „Bağımlılığın Diyalektiği“ adlı kitabıyla bilnir. Bu kitabında, „alt emperyalizm“ olgusunu ele almaz. Sadece değinip geçer.2


RMM, „Diyalektiğin Bağımlılığı3 adlı eserinde, Marx’tan alıntılar aktarmasına karşın, Lenin’den hiç söz etmez. RMM; esas olarak „Monathly Review“ dergi çevresinin ve özellikle kurucuları olan ve işçi sınıfının devrimci rolünü inkar eden sol liberal görüşlü Paul M. Sweezy, Paul A. Baran, troçkist Ernst Mandel ve daha sonra Immanuel Wallerstein revizyonist görüşlerinin izlerini bulmak olasıdır. Zaten bu dergi, esas olarak, Leninizme bayrak açanların konakladığı entellektüel bir çevredir. Leninizme bayrak açanların Stalin ile de bir ilgisi olamaz. Bu platformda yer alanların geliştirdiği görüşlerin MLM revize etmenin ve uluslararası komünist hareketi, liberalizmin bensimseyeceği bir alana sokmayı hedeflemişti. Bu terosiyenlerin ortak argümanı: „Marksizm eskimiştir, yenisi lazım.“


Bu dergi’de eski emperyalistlerin dışında yeni emperyalist olan (örneğin Hindistan) ülkeleri „alt emperyalizm“ olarak değerlendiriler ve genel de ise sosyal emperyalist Çin yanlısı teorisyenlerdir.4 Çin’i, „ABD emperyalizmine karşı bir direniş odağı“ olarak lanse ederler. Bu platforma, Çin özgülünde, emperyalizmi güzelleme platformu denebilir. Bu tür „solcu“ teorisyenlere göre, 1900‘lerin başında, hangi şanslı ülke emperyalist olmuşsa, onlar dışında yeni emperyalist ülke olamaz. Ve „Batı (ABD’de dahil) emperyalizmine kim karşı çıkıyorsa o ülke desteklenmelidir“ sosyalşovenist görüşü ağır basar. Bunlar, bizm „alt emperyalist“ teorisyenlerimizin de ağızlarında düşürmedikleri argümanlarıdır. Bu küçük burjuva „sol liberaller“ Marksizmi böyle „geliştiriyor“lar. „Alt emperyalizm“ teorisi, troçkist ve anti MLM çevrelerde daha yagındır. Özellikle troçkistler, troçkist yazar Alex Callinicos’un „alt emperyalizm“ teorisini takip ederler. Çünkü Collinios, „Leninin’in emperyalizm teorisini tam geliştirilmemiş5 bir teori olarak değerlendirir. Bu tez ve „alt emperyalizm“ tezleri, anti-Leninist bir tezdir ve emperyalizmi, kapitalizmin bir üst aşaması olduğu görüşüne özünde karşı çıkarlar.


b) RMM’nin emperyalizmin romantik analizi


RMM, „Alt Emperyalist Brezilya“ (Brazilian Sub-imperialism) makalesinde, bu görüşlerini Lenin’de dayandırmadığı gibi, Lenin’e hiçbir atıfta da bulunmaz. Makalenin sadece bir yerinde, „Kapitalizmin Rusya’nın içlerine kadar yayılmasını“ konu edinerek Lenin’in adını anar. Ama, o, Lenin’in meşhur kitabı olan „Emperyalizm“ adlı eserine ve bu konuda geliştirdiği teorisine asla değinmez. Emperyalizm üzerine yazı yazarken Lenin’in anmamak olası mı? Sol liberaller ve troçkistler için olasıdır. Çünkü onların teorik çabaları, niyetleri ne olursa olsun, Marksizmi-Leninizmi revize ederek işçi sınıfının bu dünya görüşünden mahrum bırakmak, emperyalist burjuvazi karşısında silahsızlandırmaktır.


RMM, 12 sayfalık „Alt Emperyalist Brezilya“ makalesinde, önce Brezilya’nın askeri saldırganlıklarını, askeri darbeleri ve özellikle zayıf komşu ülkeleri askeri olarak tehdit emesini anlatır ve sonunda şöyle der:


Askeri diktatörlük, 1962-1967 yılları arasında Brezilye ekonomisini etkileyen ekonomik krize ve bunun sonucunda ortaya çıkan sınıf mücadelesinin yoğunlaşmasına bir yanıttı. Ancak bundan daha fazlasıdır: Devlet kapitalist ve alt emperyalist olarak adlandırılabilecek bir tür gelişmenin aracı ve sonucuydu.6


1964‘deki askeri darbenin amacını şöyle açıklıyor:

„… darbeyi yöneten askeri elit, sadece sınıf mücadelesine müdahale etmekle kalmadı, aynı zamanda askeri ve büyük sermaye çıkarlarının kaynaşmasına kesin bir onay damgası vuran toplam bir ekonomik-politik şema sundu. Bu şema, bağımlı kapitalizmin tekel ve finans kapital aşamasına ulaştığında aldığı biçim olan alt emperyalizmdir.“ (aç YK)


RMM, askeri diktatörlük döneminde Brezilya’nın „alt emperyalist“ bir ülke haline geldiğini özellikle vurgular.


RMM’den aldığım alıntının son cümlesinde de görüldüğü gibi, Brezilya’yı „askeri ve büyük sermaye çıkarlarının kaynaşması tekel ve finans kapital aşamasına“ ulaşmış bir ülke olarak değerlendiriyor ve buna „alt emperyalizm“ diyor. Ve bunun bir ayağını da „Brezilya kapitalizminin …. tıpkı Nazizmin 1930‘larda Almanya’da olduğu gibi sistemin canavarca militaristleşmesi“nde görüyor.


Yani, RMM ve onun ardılları (daha çok Latin Amerika’da), „RMM’nin Lenin’in emperyalizm tezine alternatif getirmediğini, somut gelişmeleri açıkladığını“ ileri sürmelerine karşın, bu çıkarsama gerçeği yansıtmamaktadır. Serbest rekabetçi kapitalizmin „tekel ve finans kapital aşaması“na ulaşması, Lenin’in emperyalizm teorisinin özü ve temelidir. RMM, buradan saparak „alt-emperyalizm“ teorisi, özünde de Weberci „bağımlılık“ teziyle hareket etmiştir. Marksizmin temeli olan, kapitalist ülkelerin „ekonomik ve politik olarak mutlak eşitsiz gelişme yasası“nı ve aynı şekilde Lenin’in defalarca üzerine basarak emperyalizmin eşitsiz gelişme yasasını, RMM, kendi küçük burjuva düşünce yapısına uygun olarak ve ML eşitsiz gelişme yasasını, genel bir „bağımlılık“ teorisine indirgiyerek revize etmiştir. Emperyalist ekonomik sistemin birbirine bağımlılığını, uluslararasılaşmasını, „geçici“ olduğunu ileri sürebilmiştir. „Bugün alt emperyalist olan, yarın olmayabilir“ gibi incileri vardır. Ve askeri yönetimler sona erdikten sonra Brezilya için ileri sürdüğü „alt emperyalizm“ argümanını kullanmaktan vazgeçmiştir.


RMM’nin Brezilya’nın „alt emperyalist“ olmasının esaslı bir nedeni de, Brezilya’nın komşu ülkelere karşı uyguladığı „askeri saldırganlık ve tehdit“ olgusu. Bugün, Afrika’nın yoksul ülkelerinden Ruanda 2022 yılından beri Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ne saldırıyor ve işgal ettiği bölgeleri elinde tutmaya devam ediyor. Ruanda’yı alt emperyalist olarak değerlendiren var. Aynı RMM’nin Brezilya’yı değerlendirdiği gibi.7 Ve bu yazar, Ruanda’yı, Hindistan ve BAE ile birlilkte „alt emperyalist“ kategorisi içine koyuyor. Refarans RMM olunca, sonuç buraya varıyor. Askeri olarak kim saldırısa, o “alt emperyalist” oluveriyor. Şu günlerde (27 Şubat 2026) Pakistan ve Afganistan savaşıyor, ikisini de “alt emperyalist” yapan biri çıkabilir. RMM'nin bu konudaki düşüncesini paylaşanlara yakışanda bu olur! Ayrıca, kapitalizm emperyalist aşamaya geçişle birlikte, tepeden tırnağa askerileştmiştir. Diğer yandan kapitalist ülkelerin tümünde (gelişmiş ya da az gelişmiş kapitalist ülke olsun) askeri diktatörlükler, başta işçi sınıfı olmak üzere, emekçilere ve bunların siyasal temsilcisi komünist ve tüm ilerici ve demokrat güçler üzerinde faşist bir terör estirir. Bunun dünden bugüne yığınca örnekleri var ve bir çoğu hala yaşanmaya devam ediyor. Kısacası, “alt emperyalizm” argümanın bir yanını da askeri faşist dikatatörlüklere bağlamak, Leninist emperyalizm teorisiyle bir alakası yok, tersine onu tahrif etme çabası vardır.


RMM, kapitalist sistemin ve esas olarak da kapitalizmin emperyalist aşamaya ulaşmasıyla emperyalist sistemin uluslararası bir sistem olduğunu ve bütün kapitalist ekonomilerin emperyalist ekonomik zincirin birer halkaları haline geldiğini gözardı etmektedir.


RMM’nin teorileri, revizyonist Wallerstein, troçkist Mandel, Paul M. Seewzy, Paul Baran gibi küçük burjuva sol teorisyenlerinin gölgesinde kalmıştır. Ancak, RMM’yi şimdi, troçkist örgütler, kimi ML olmayan sol örgütler ve bazı liberal yazarlar sahiplenmeye çalışmakta, onun „alt emperyalizm“ teorisinin, Türkiye’ye uygulamaya çalışıyorlar. Bu liberal yazarlardan biri de CHP'nin “gölge dışişleri bakanı” diye adlandırılan İlhan Üzgel'dir.8


RMM’nin alt emperyalizm teorisinin kaynağı burada. Lenin’in emperyalizm teorisi ile bir ilişkisi yoktur. O giderek kapitalist gelişmesi güçlenen bir ülkeyi „alt emperyalizm“ olarak adlandırmıştır. Daha çok da bunu „askeri saldırganlığa“ ve işçilerin „aşırı sömürülmesine“ indirgemiştir. Burada önemli olan, „tekel ve fanans kapital aşamasını“ vurgulaması ve buradan hareketle Brezilyanın „alt emperyalist“ bir ülke olduğu sonucuna varmasıdır.


Öncelikle şunu vurgulamalıyım. Emperyalizm çağında, sanayi ve finans sermayesi birlikte hareket eder. Bir ülkede kapitalizmin kısmen gelişmesiyle, yani sanayi ve finans sermayesinin oluşmasıyla, bunların birleşmesi kaçınılmazdır. Örneğin Türkiye'de İşbankası'nın kurulması ve İşbankasına bağlı fabrikaların oluşması aynı zamana denk gelir. Yine, Sabancı Holding ve Akbank olgusu. Yine Türkiye'de devlete ait finans kurumları bankalar, sanayiyi açıktan destekleyen ve kredi dilimlerinin büyüğünü sanayiye aktara gelmişlerdir. Sanayi bankasız, banka kredisiz yürümez, yürüyemez. Bunun tersi de doğrudur, banka da sanayisiz yürüyemez.


Ayrıca, emperyalizm çağında, tek tek ülkelerdeki kapitalizmin gelişmesi, serbest rekabetçi dönemdeki gibi değil, tekeleşme yönünde mutlak bir gelişme eğilimi gösterir. Türkiye'de tekelleşme 1970'lerin ortasında egemen hale gelmişti. Ancak, bu durum, tek başına, ülkenin emperyalist bir ülke haline geldiğini göstermez.


Bir ekonomik biçimden diğerine geçişinin niteliğini gözardı eden „alt emperyalizm“ teorisi, finansallaşmayı ve tekelleşmeyi doğru olarak belirtmesine ve bunun „emperyalizme“ tekabil ettiğini doğruya yakın olarak ortaya koymasına karşın, serbest rekabetçi kapitalizmden nitel bir ayrışıma ulaştığını göremiyor. Aynı zamanda „finansallaşmanın ve tekelleşmenin geçici“ olabileceğini, 1980-2000‘ler arası Brezilyanın alt emperyalist rolünü oynayamadığını, RMM’nin „alt emperyalizm“ teorisini esas alan ardılları iddia ediyor.9 Yani, tekelleşme ve finansallaşma olayını „geçici“ bir durum olarak ele alarak, Leninist emperyalizm tezini ve elbette kapitalizm gerçekliğini bütünüyle çarpıtıyor. Küçük burjuva düşünce tarzının kapitalizm gerçekliğini iradi olarak ele almasının örneğidir bu. Ekonomik özden yoksun Romantizm burada yatıyor!


Ve bu teori, tekelleşme olgusuna karşın, emperyalizmin ekonomik ve politik mutlak eşitsiz gelişme yasasını yok sayarak, „güç“ soruna ve Brezilya’nın o süreçte komşularına karşı askeri tehdit ve saldırganlıklarına indirgiyor. Aynı Türkiye’li („Osmanlıcılık özentisi“ adı altında sorunun niteliğini çarpıtan) romantik alt emperyalistcilerimiz gibi. Gerçi bunların akıl hocası RMM olduğu için, emperyalizmi RMM’nin 12 sayfalık makalesinin içine sığdırmaya çalışırken, kapitalizmin gelişim diyalektiğini de katletmekten çekinmiyorlar.


3- Sermaye İle Ordunun İç İçe Geçmesi


RMM, bir ülkenin askeri saldırganlığınıaskeri ve büyük sermaye çıkarlarının kaynaşması“na dayandırıyor. Bu bir yanı ile doğru iken, bir yanı ile de yanlıştır. Her ülkenin ordusu aynı zamanda sermaye sahibi değildir. Bu ülkelere göre farklılık gösterir. Bazı ülkelerde ordular aynı zamanda sermaye sahipleridir. Pentagon, Türk Ordusu, Pakistan, İran, Mısır ve daha bir çok ülkede ordunun aynı zamanda büyük bir sermayeye hükmettiği, onunla iç içe geçtiği gerçeği vardır. Bunun için bir ülkenin emperyalist olmasına gerek yok, kapitalizmle birlikte bu olgu daha öne çıkar bir duruma gelmiştir. Türk ordusu, TC’nin kuruluşundan itibaren sermaye sahibi ve onunla iç içe ve siyaset üzerinde belirleyici etkisi olmuştur. (Haklı olarak, İ. Kaypakkaya, bu süreci „yarı-askeri diktatörlük“ olarak değerlendirir.) Yani, sermayenin temsilcisi olması bir yana, aynı zamanda kendisi sermaye sahibidir. 2010 yılından sonra, Türk ordusu‘nun hükmettiği sermaye kısmen geriletilmesine karşın, bütünüyle ortadan kalkmamıştır. Ayrıca, ordunun doğrudan hükmettiği sermayenin azalması, ordunun sermayenin korucusu ve esas güvencesi olmadığı anlamına gelmez. Ordu her zaman iktidara egemen olan burjuvazinin emrinde ve kontrolü altındadır. Bu kapitalizmin tekelci aşamasında daha belirgin bir hale gelmiştir.


Yani, RMM’nin altemperyalizm’e gerekçe gösterdiği olgu, kapitalist devletlere özgü bir olgudur. Elbette bir ülke tekelci aşamasında daha da saldırganlaşır. Bunu Lenin açık bir biçimde ortaya koyuyor. „Asker ve sermayenin çıkarlarının kaynaşması“, salt emperyalizme özgü bir olgu olmadığı açıktır. Bu nedenle, RMM’nin bu olguyu, alt emperyalizme bir gerkçe göstermesi, doğru bir önerme değildir. Kapitalist devlet gerçeğini ve orduların esas rolünü kimin emrinde olduğunu revize etmektedir.


Neo liberal politikaların hayata uygulanmasında, bağımlı ve yeni sömürge ülkelerin çoğunda askeri faşist diktatörlüklerin sahaya sürülmesinin görürüz. Bu uygulama ABD emperyalizmin „arka bahçem“ dediği Latin Amerika ülkelerinde daha erkenden yürülüğe sokulmuştur. En bilinen canavarca örenği Şili’de Alende yönetimeine karşı yapılan askeri darbedir.


Türkiye, ekonomik gelişimi, askeri saldırganlığı, yayılmacılığı, sermaye ihracı vb. gibi gelişmeler karşısında, „yarı-sömürge“ statüsüne uymuyor. „Alt emperyalizm“cilerin düşünce kalıbında, ABD gibi bütün dünyada saldırgan bir güç rolünü oynayamıyor. Buradan hareketle de „bölgesel güç“ ve bu tür varsayım ve olgulardan hareketle, „alt-emperyalizm“ teorsine sarılıyorlar. RMM'nin teorisinden yola çıkılırsa, Türkiye 1974 Kıbrıs işgaliyle beraber “alt emperyalist” bir ülke olması gerekirdi. Bunu o gün savunanlar vardı. Sonra unuttular.


Oysa, Türkiye kapitalizmi başından beri millitarist bir yapıya sahipti. 2010‘dan itibaren, Türk ordusunun TC burjuva siyaseti üzerindeki vasiyetinin esasta ortadan kaldırılması, sermayenin büyümesine oranla daha fazla canavarlaşarak militaristleşmesinin önü kesilmedi. Sermaye büyüdükçe Türk ordusunun işgalci saldırganlığıda arttı. Bu saldırganlığın ivmesi, ülkedeki tekelci sermayenin yoğunlaşmasıyla koşut gittiği rahatlıkla görülebilir. Elbette, bölge ya da uluslararası konjonktüründe buna uygun olması gerekiyor.


TC, kuruluşundan itibaren yarı-askeri ve 1925‘ten 1945‘e kadar da yarı-askeri faşist bir diktatörlüktü. Brezilya (1961-1985), Güney Kore’nin (1961-1980 askeri darbeler serisi), Arjantin’in (1930-1976), Şili’nin (19973-1990) kapitalist gelişimleri de askeri faşist cuntalar altında olmuştur. Yine Türkiye burjuvazsi 12 Eylül 1980 askeri faşist cuntayla, işçi sınıfını ve toplumun diğer muhalif kanatlarını ağır bir baskı altına alarak, Türk tekelci burjuvazinin kararlarını hayata geçirmenin aracısı olmuştur. “24 Ocak 1980 Karaları“ işçi sınıfının ve diğer emekçilerin büyük bir direnişiyle karşılaşmış ve peşinden burjuvazi, bu kararları yasallaştırabilmek için askeri (12 Eylül 1980) diktatörlüğe başvurmuştur. Türkiye’deki askeri darbelerin hepsi büyük sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket etmiş ve onların egemenliklerini pekiştirmiştir. Kapitalizm koşullarında başka türlüsü de olamazdı. Yukarıda isimlerini saydığım ülkelerde olan askeri darbelerde bu amaçla yapılmıştır. Ve askeri darbe yönetimi uzun yıllar iktidarda kalmıştır.


3a- Brezilya’nın 1960-1980‘lerdeki Ekonomik Durumu


1965-1980‘lerin Brezilya’sına gittiğimizde, Brezilya emperyalist bir ülke haline gelmemişti. Ancak, yarı-sömürge bir ülke de değildi. Emperyalizme bağımlı bir ülke olarak değerlendirilebilir. Ve yer yer bağımsız10 kararlar alabiliyordu. Bunu RMM’de belirtmiş. ABD emperyalizmi ile bağımlılık ilişkisi „Vietnam’a asker göndermeyi“ düşünecek kadar ileri gitmiştir. Brezilya’nın askeri darbesinin bitmesi (1985) ardında GSYH’daki yüksek orandaki büyümede gerilemiştir. Ancak, 1963-1980 arası Brezilya ekonomisi çok yönlü olarak (bu süreçte ithal ikamece politika izleniyordu) büyümüştür.


Brezilya, askeri cunta dönemlerinde esas olarak ABD emperyalizmin etkisi altındaydı ve o süreçte ABD emperyalizminin bölgedeki bir jandarması denebilir. Paraguay'ı tehdit etmesi ve hatta bazı sınır boylarını işgal etmesi, ABD emperyalizminin kışkırtması sonucu olmuştur. Brezilya askeri cuntalar ABD emperyalizminin desteğine sahip oldukları gibi onun etkisiş altındaydılar. Aynı Türkiye’de 12 Eylül faşist Cuntası’nda olduğu gibi, Brezilya’da da -o süreçte- ABD’nin “Brezilyalı oğlanları İşbaşında”ydı.11


Örneğin: 1963 yılında sanayinin; üretimdeki payı %34,9, istihdamdaki payı %18,8 iken, bu rakamları 1980‘e gelindiğinde, sırasıyla %40,9 ve %29,4‘e yükseliyor.12 2000 yılında ise, tarımın istihdamdaki payı %23,6, Sanayinin payı %19,2‘e geriliyor, hizmetlerin payı ise %57,2‘ye yükseliyor. Aynı yılda GSMH katkıları: Tarımın payı, %12,9, sanayinin payı %38,4, Hizmetlerin payı %%48,7. Bu rakamları vermemin amacı, askeri cunta dmönemindeki sanayileşmenin görülmesidir. Ancak, bu, Brezilya’nın sanayi olarak geliştiğinin bir göstergesidir. Daha emperyalist aşamaya gelememiştir. İç pazar doymadığı gibi, dış ülkelere sermaye yatırımları da henüz başlamamıştır. İçerde tekelleşme vardır. Bağımlı kapitalizm de olsa, emperyalizm çağında kapitalizmin eğilimi tekelleşmedir. Yani, esas hedefi budur. Kapitalizmin tekelleşme çağında hiçbir ülke kapitalizmi tekelleşme olgusu dışında kalamaz.


RMM sanayileşmede, „ithal ikameciliğin“ niteliksel bir gelişme yaratmadığını söylüyor:

Arjantin, Meksika, Brezilya ve diğer ülkelerde, sermaye birikiminin karakterini ve yönünü tamamlayarak bu ülkelerin ekonomik kalkınmasında niteliksel bir değişim yaratacak gerçek bir sanayi ekonomisi asla oluşturmadığını belirtmek yeterlidir.13


RMM, bu ülkelerin ekonomik kalkınmasında niteliksel bir değişim görmemesine karşın, Brezilya’yı „alt emperyalist“ değerlendirmekten geri durmuyor. Bu yaklaşım, aynı zamanda, RMM’nin emperyalizm olgusuna bakışını ortaya koymaktadır. Ona göre emperyalizm ekonomik bir gelişme değil, askeri bir saldırganlık. Diğer yandan „sanayi ekonomisi“nden ne anlaşıldığına bağlıdır. Bu ülkelerde „ithal ikameci“ dönemde temel sanayi gelişmeleri olmasaydı, daha sonraki süreçlerde bir sanayi gelişmesi olamazdı. Bu ülkeler, 2. emperyalist savaş sonrası hızla kapitalist gelişmenin içine girmişlerdir. Brezilya’nın böyle bir sürecin içine girmesinin örneği, yukarıdaki paragrafta verilen istatistiklerde görülmektedir.


3b- Brezilya ilgili verileri aktaralım:

2. Emperyalist dünya savaşından 1980'e kadar Brezilya'ya (çoğunluğu ABD sermayesi) toplam 17 milyar dolar dış emperyalist sermaye yatırımı geldi. Brezilya, o süreçte dünyanın en fazla yabancı sermaye stoğuna sahip 7. ülkesiydi. Ayrıca, büyük bir çoğunluğu da borç karşılığında alınmıştı. Bu, 1980'de büyük bir borç krizine girmesine neden olduğu gibi, bu süreçte enflasyon ise tam %2500'e fırladı.14 ancak, 1972-1982 yıllarrı arasında yıllık ortalama 1,8 milyar dolar yabancı sermaye gelirken, 1983-1993 yılları arasında yabancı sermaye akışı yıllık 1,4 milyar dolara geriledi.


1980-85 arası Brezilya'ya yılda yaklaşık 2 milyar dolar yabancı sermaye girerken, Çin'e giren yabancı sermaye oranı 800 milyon dolar civarındaydı. Yani, Brezilya ekonomisinin görece o süreçte büyümesi, yabancı sermaye akışlarıyla doğrudan bağlantısı vardır. Daha sonra Çin'e giren yabancı sermaye oranları artmaya başlamıştır. Örnek olması açısından, Brezilya'nın 2000 yılında yabancı sermaye stoku 103 milyar dolar iken 2002 yılında 142 milyar dolara çıkmıştır. Bunun nedeni, 1990'ların başından itibaren özelleştirmelerin yoğunlaşmasındandır.


Brezilya'daki özelelştirmelere gelince:


Brezilya’da resmi olarak özelleştirmeler 1981 yılında başlıyor. 1981-1990 arası hükümet ancak 38 şirketi satabiliyor. Ve bunların satışından elde edilen toplam gelir ise 723 milyon ABD dolar gibi düşük bir miktar. Ancak 1990‘ların başından itibaren büyük ölçekli KİT’ler satılmaya başladı. 1996'da 6,5 milyar dolar, 1997'de 27,7, 1998'de 37,5 milyar dolar özelleştirme yapılıyor. Ve bu özelleştirmelerde ABD sermayesinin payı %16, İspanya'nın payı %14,5, Portekiz'in payı %5,6, italya'nın payı ise %3. 2002'ye kadar yapılan özelleştirmelerde Brezilyalı tekellerin payı ise %51.


Burada konumuzu ilgilendiren yan, Brezilya'ya yabancı sermaye girişinin askeri cunta dönemlerinde fazla olduğudur. Brezilya'dan ise dış ülkelere bir sermaye çıkışı olmamıştır. Brezilya'nın dış ülkelere sermaye yatırımı stoku, 1981-1985 arası 178,9 milyon, 1986-1990'da 321 milyon dolara yükseliyor. Brezilya'nın bu dış yatırımlarında Latin Amerika ülkelerin payı ise %25 civarında. Yani, dişe dokunur bir sermaye çıkış yoktur. Esas olarak (özelleştirmelerin yoğunlaşmaya başladığı)1991 yılından itibaren Brezilya'lı tekellerin dış ülkelere yatırımları artmıştır. 1996-2002 arası sermaye çıkışı hızla artmıştır. Sadece 2002 yılına gelindiğinde toplam dış sermaye stoku 55 milyar dolar civarındaydı. Brezilya'nın emperyalist bir ülke haline gelmesi bu yıllardan sonra olmuştur. 2024 yılı sonu itibariyle Brezilyanın dış yatırımı toplam 360 milyar dolara yükselmiştir. 15


Bugün Brezilya'ya dışardan gelen toplam yabancı sermaye stoku (2024 yılı sonu) 1,41 trilyon dolara yükselmiş ve bu rakam Brezilya'nın aynı tarihteki GSYH'nın %46,6'na tekabül etmektedir.16


Brezilya’lı şirketlerin (tekellerin) yurt dışına açılması 1990‘lardan sonra olmuştur. Özellikle özelleştirmelerden sonra, tekeller sermaye birikimlerini dış ülkelerde artırmaya yönelmişlerdir. 1990‘lara kadar Brezilya’ya gelen dış yardım çok az olduğudur.17 Bu, süreç, salt Brezilya’ya özgü değil, özelleştirmelerin yoğun olduğu ve belli bir kapitalistleşmenin olduğu ülkelere emperyalist yabancı sermaye akmaya başlamıştır. (Bu ülkelerden bazıları Brezilya, Meksika, Güney Kore, Hindistan, Türkiye, Endenozya, Singapur sayılabilir). Bu gelişmeler uluslararası istatistiklerde görülebilir.


1970'lerden itibaren'de Türkiye'den dışarıya sermaye akışları olmuştur. Ancak bunlar, oldukça zayıf durumdaydı. Esas olarak 2000'lerden (özelleştirmelerin yoğunlaşmasından) sonra nitelikli hale gelmeye başlamıştır.


Bir ülkenin emperyalist düzeye ulaşması, dış ülkelere sermaye ihracı yapabilecek düzeye gelmesiyle anlaşılır. Emperyalist aşamaya gelmeden önce, içerde tekelleşmenin olması kapitalist gelişmenin bir doğalığıdır. Ancak, iç pazarın doyması (Sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması sonucu, tekellerin sermaye birikimi için iç pazarın yeterli gelmemesi) ve tekellerin dış pazara yönelmesi, o ülkenin emperyalist aşamaya geldiğini gösterir.



3c- Tekellerin İleri Tekonolijik Yatırımları


RM. Marini, ABD’li tekellerin Brezilya’da „havacılık alanına yatırım yapmayı kabul etmediler“den hareket ederek, „emperyalist tekellerin bağımlı ülkelerde ileri teknolojik yatırımından kaçındığını” söylüyor. Bu 1965'lerde geçerli olabilir, ama daha sonraki yıllarda bu tamamen değişmiştir. Bu anlayışa, Türkiye’de ki „alt emperyalizm“ teorisyenleri de sahip.


Özellikle, 1974 emperyalist dünya ekonomik bunalımından sonra, emperyalist sistem büyük bir yapısal krize girmiştir. Ve bu kriz, uluslararası üretimin yeniden örgütlenmesinin kriziydi. Bu tarihten itibaren emperyalist tekeller yeni bir birikim modeline geçti. Emperyalist ülkelerde dahil olmak üzere, bütün ülkelerde KİT’lerin özelleştirilmesine geçildi. Bir taraftan, bu yönelim, halkın toplumsal gelirden daha az pay almasını hedeflerken (bu kapitalist-emperyalist sistemin genel bir eğilimidir), sermayenin bütün uluslararası alana yagınlaştırılması ve üretimin ulusal çitlerden çıkarılıp daha fazla uluslararasılaştırılmasını hedeflemiştir. Bu yapısal kriz emperyalizmin küreselleşme“ dediği politikanın ta kendisidir. Birincisi, bütün ülkelerdeki sermayenin uluslararası tekelllere açılmasıdır ve o birikimlerden (özelleştirme) uluslararsı sermayenin pay almasıdır. Bu salt emperyalizme bağımlı ülkelerde değil, özelleştirme emperyalist ülkelerde dahil bütün ülkelerde gerçekleşmiştir. Uluslararası sermayenin aşırı birikimi ve aşırı merkezileşmesi sonucu, uluslararası emperyalist burjuvazi, aşırı üretim ve aşırı kar için uluslararası üretimi esas hale getirmiştir. Bu, aynı zamanda ulusalarası üretimin yeniden örgütlenmesi politikasıdır. Ve bu emperyalizmin yeni bir aşamaya ulaşmasının bir sonucudur. Ve emperyalist ülkelerdeki üretim teknikleri, emperyalist sermayenin gitiği yerlere gitmiştir. Uluslararası rekabet bunu zorunlu hale getirmiştir.


Yani, bazılarının ileri sürdüğü gibi, „ileri teknoloji bağımlı ülkelere gitmemiştir“ yaklaşımı subjektif bir değerlendirme ve var olan nesnel gerçekliği yansıtmamaktadır. Emperyalist tekeller, aşırı üretim ve aşırı kar ve diğer tekellere karşı rekabet edebilmek için en ileri teknolojiyi yatırım yaptığı ülkelere götürmek zorundadır. Ve götürüyorlarda. Emek yoğun üretim teknolojisini, kendi üretimi için değil, daha geri ülkelerdeki tekellere satabiliyorlar. Emek yoğun üretim teknolojisinin, gelinen süreçte, bazı Afrika ülkeleri dışında alıcıları kalmadı. Çünkü üretim uluslararsılaşmıştır. Tekeller birbiriyle rekabet edebilmek için en ileri teknoloji ile üretim yapma eğlimini taşırlar. Bu eğlim, aynı zamanda, üretici güçlerin gelişiminin devrimcileşmesine hizmet eder.


Güney Kore, Taywan, Singapur, Çin, Malezya, Vietnam, Tayland, Hindistan, Endenozya, Meksika, Türkiye (örneğin, Tosayalı Holding, Cezayir’deki demir çelik fabrikasında en ileri teknolojiyi kullanmaktadır) ve 1980‘lerden sonra Brezilya buna örnektir. Dünyanın en büyük emperyalist tekelleri, adını saydığım bu ülkelere ileri teknolojik sermaye yatrımlarını yapmışlardır. İleri teknolojiyle üretilen ürünler bu ülkelerde üretilmektedir. Bu ne pahasına olmuştur: Sermayenin çıktığı eski emperyalist ülkelerdeki sanayini ve genel anlamda, ekonomik büyümenin gerilemesine neden olmuştur. Bugün, Trump yönetimindeki ABD emperyalizmin 2. dünya savaşı sonrası kurulu emperyalist düzeni ve kuralları tanımaması, „First Amerika“ ve ithal mallar üzerindeki gümrük vergilerini artırma politikasının esas nedeni de budur. Gerileyen ABD ekonomisini ve bundan hareketle ekonomik ve politk gücnü yeniden kazanmak, Çin gibi yeni gelişen emperyalist ülkelerin kaptığı pazarları ve hegomanyaları geri almaktır. Bunun bir sonucu İranla savaşı doğurmuştur. Elbette bu savaş, İranla sınırlı kalmayacaktır.


Bu ülkelerde, uluslararası sermayenin akışının hızalanmasından önce belli bir tekelleşme vardı. Kapitalizmin tekelleştiği bir süreçte, kapitalizmin gelişmesi tekelleşmeyi hedefler ve tekelleşir. Örneğin Türkiye’de tekelleşme 1970‘lerden itibaren hızlanmıştır.18 Ve üretim dalları belli tekellerin kontrolü altına girmiştir. Ancak, bu iç pazarın kontrol altın alınmasıdır. Tekellerin gelişmesi (sermaye birikimi ve merkezileşmesi -sermayenin yoğunlaşması-) sonucu, iç pazarlar artık tekeller için yeterli gelmeyip dış pazarlara yönelmişlerdir.


Burada belirtelim, özellikle (yukarda isimlerini saydığım ve benzeri) bağımlı ülkelerin, „ithal ikamaci“ dönem ya da „neo liberal politikaların egemen olduğu ve bu ülkelerin uluslararsı sermaye ile iç içe geçtiği dönemlerdeki GSYH büymeleri, önceki büyüme dönemlerinin -oran olarak- gerisinde kalmıştır. Brezilya bunlardan birisidir.


Sanayinin geliştiği emperyalist (Almanya ve Japonya gibi…) ülkelerde de GSYH’nin yıllık büyüme oranları ciddi boyutlarda küçülmüştür. Bunun birinci nedeni; yeni emperyalist ülkelerin ortaya çıkması ve üretimin buralara kayması... İkinci nedeni; işgücünü üretemez eğlimi içine girmeleri... Üçüncü nedeni; iç pazarın doyumuş olması... Genel anlamda, bu küçülmenin nedeni olarak; emperyalist ülkelerin yapısal krizlerini aşamamalarından kaynaklandığı söylenebilir. Bu da uluslararası yeniden üretiminin açık bir krizi olarak karşımıza çıkmaktadır.


Aşırı sermaye yatırımları, sermayenin çıktığı ülkelerin GSYİH büyüme oranını küçültürken, girdiği ülkelerin GSYİH’nın büyüme oranını da büyütmüştür. Şu anda „gümrük duvarları“nın örülmesi ve her emperyalist blokun iç yatırımı (özellikle ABD ve AB) artırmaya yönelik ekonomik, askeri politikaları bunun bir sonucudur. Bu aynı zamanda, eski gücünden gerileyen ABD ve AB’li emperyalistlerin ekonomik ve askeri savaş hazırlığı yönelimine, karşı rakiplerin bu yönelime girmesi, onları da emperyalist savaş hazırlığı politikasına yönelti. Yani, ortada ciddi boyutlara çıkan emperyalist bir bölüşüm sorunu krizi var. Bu kriz esasta emperyalist savaşla aşılabilmektedir. ***

Devam Edecek:

Ücüncü Bölüm:  
Bre
zilya ve Türkiye Karşılaştırılması

 

Kaynaklar:  

1www.marini-escriotos.unam.mx/wp-content/uploads/2022/01/20-Brazilian-subimperialism.pdf

2www.marini-escritos.unam.mx/wp-content/uploads/1973/01/Dialectica-de-la-dependencia.pdf Bağımlılığın Diyalektiği sf.59 (ıspanyolca)

3RMM, Bağmlılığın Diyalektiği, Dipnot Yayınları

4Monathly Review, sy. 76, Eylül 2024, „Sub-imperialist India in Washington’s Anti-China „Povit“. www.monathlyreview.org/articles/sub-imperialist-india-in-washingtons-anti-china-pivot

5A. Callinicos, Günümüzde Emperyalizm ve Marksizm, sf. 24,

www.dsip.org.tr/images/stories/kutuphane/Brosur-Günümüzde_emperyalizm_ve_marksizm.pdf

6Monathly Review, Cilt 23,, No: 9, Şubat 1972. pdf.

7Roger Peet, 2020. www.weavingourworlds.ca/subimperialisms-of-uae-rwanda-india

9Platform sub-imperialism-Kenzo Soares Seto 2024, www.jurnals.sagepup.com/doi/10.1177 ve www.pambazuka.org/sub-imperialism-and-brics-bashing. Alt emperyalist ülkelerin tekrara alt emperyalizst olmayacaıını savunanlardan biri de Engin Erkiner. Bkz. Yusuf Köse, Emperyalist Türkiye, sf. 327

10Yarı-sömürge ya da yeni sömürge olarak adlandırılan ülkelerin “emperyalizme rağmen bağımsız kararlar alamaz” gibi gerçeği yansıtmayan anlaşyışlar vardır. Türkiye'nin Kıbrıs işgali, tüm emperyalist ülkelerin karşı çıkmasına rağmen gerçekleştirilmiştir. Daha başka örneklerde var.

11Bkz. The United States and Brazil’s Military Coup (1964), Library of Congress Research Guides (.gov) (ABD ve Brezilya Askeri Darbesi 1964) www.loc.gov/brazil-us-relations/brazil-coup-1964

12Inter-Amarican Development Bank. Brazzilian Economic Growth,1900-2000: Lessons and Policy implications, Mayıs 2004. www.downlaods/brazilian-cconomic-growht-1990-2000-lessons-and-policy-implications.pdf

13Bağımlılığın Diyalektiği, sf. 42 İspanyolca

14UNCTAD, Investment Policy Review Brazil. pdf. 31 January 2005

15https://unctad.org/system/files/official-document/wir2025_en.pdf

16https://agenciabrasil.ebc.com.br/economia/noticia/2025-09/com-us-11-tri-investimento-estrangeiro-bate-recorde-de-466-do-pib

17inter-America Development Bank

18Yusuf Köse, Emperyalist Türkiye, sf. 65, El Yayınları