"KOMPRADOR BURJUVAZİnin
SERMAYE İHRACI YAPIYOR GİBİ GÖRÜNMESİ"
Yusuf Köse
Not: Bu yazımın bir bölümü, MLPD'nin Teorik Yayın Organı
"Revolutionärer Weg (Devrimci Yol)" online sitesinde
yayınlandı.
(J P James’in „Imperialism Today“
Adlı Yazıdaki Görüşlerinin Eleştirisi )(01.01.2026)
Giriş:
Uluslararası işçi
sınıfının güncel, kısa vadeli ve uzun vadeli taktik ve
stratejik mücadelelerini geliştirmek için, emperyalist sistem
içindeki gelişmeleri ML bir dünya görüşü temelinde analiz
etmenin ML için önemi büyüktür. Marksist Lenininstler (ML), işçi
sınıfının kapitalizmi yıkıp sosyalizmi kurması için,
emperyalist burjuva sistemi içindeki her gelişmeyi teorisine
yansıtmak zorundadır.
Her gelişme ve her
değişim karşısında yapılan analizlerde de de büyük
farklılıklar olmaktadır. Elbette bu farklılıkları belirleyen,
gelişme ve değişimlere karşı hangi sınıfın bakış açısıyla
baktığınız gibi, MLM açısından da hangi dünya görüşü
açısından bakıldığı önemlidir. Somut durumun analizi, ancak
materyalist diyalektik bakış açısıyla ele alınırsa doğru
sonuçları verir. Bu bakış açısının dışındaki yaklaşımlar,
analizleri burjuva sınıfın analizlerine yaklaştırır ya da tam
olarak onların çıkarlarına hizmet eder.
Emperyalist
Sistem İçindeki Değişimler
Emperyalist sistem
içindeki değişimlerin başında yeni emperyalist ülkelerin
oluşumu gelmektedir. 1900‘lerin başında
emperyalst olmuş ülkeler varken, 1990‘lardan sonra, kapitalizmin
enlemesine ve derinlemesine gelişmesiyle ve üretimin uluslararası
yönünün esas hale gelmesine doğru orantılı olarak, sermayenin
birikim ve yoğunlaşması sonucu, yeni emperyalist ülkeler ortaya
çıkmıştır.
Emperyalist sistem
içindeki en büyük değişim, yeni emperyalist ülkelerin ortaya
çıkması ve bunun devam etmesidir. Bu, emperyalistlerin keyfi ya da
iradi olarak ortaya çıkardığı bir gelişme olmayıp, emperyalist
ekonomik yapının kaçınılmaz diyalektik işleyişinin bir
sonucudur. Çünkü, kapitalizm emperyalist (tekelleşme) aşamaya
ulaşmasıyla birlikte de gelişmeye devam etmiştir. Ekonomik olarak
her geçen gün büyümektedir. Empeyalist ekonominin büyümesi,
sermayenin birikimi ve yoğunlaşmasının büyümesi demektir.
Emperyalist sermayenin aşırı kar için aşırı üretim eğilimi,
kapitalizmi dünyaynın en geri bölgelerine ve ücra köşelere
kadar geliştirmiştir ve geliştirme eğilimindedir.
Emperyalist ekonomik
sistemin bu devasa gelişimi, yeni emperyalist ülkelerinde
gelişimini beraberinde geliştirmiştir. Yeni emperyalist ülkelerin
ortaya çıkmasıyla beraber, emperyalistler arası çelişmeler
alabildiğine keskinleşmiş ve keskinleşmeye devam etmektedir.
P.J.
James'de („Hindistan Komünist Partisi (Marksist-Leninist) Kızıl
Yıldız“, partisinin Genel Sekreteri) emperyalist sistemin değişimini kabul ediyor:
„Tüm
olgular gibi, emperyalizm de bir sosyal sistem olarak değişim
yasasına tabidir. Önceki tüm sistemler gibi, emperyalizm de statik
olamaz ve sürekli olarak yeni ve daha yeni biçimler alarak evrim
geçirir.“ (S.1)
Bunu söylemesine
karşın, yeni emepryalist ülkelerin ortaya çıkışını kabule
yanaşmıyor. Oportünizmin karakteridir, genel doğruları kabul
eder gibi hareket eder, peşinden bir „ama“ ekleyerek, somut
değişimin bir değişim olduğunu kabule yanaşmaz.
Aşağıdaki
alıntıda da görüleceği gibi, „...miş gibi“yi ekliyor:
„Günümüzde
durum oldukça karmaşık; örneğin, …. finans kapitalinin
uluslararasılaşması çağında sermayenin hem birikimi hem de
dolaşımının karmaşık boyutlarına uygun olarak, Lenin'in
emperyalizmin temel özelliklerinden biri olarak tanımladığı
"sermaye ihracatı", "bağımlı" ve ezilen
ülkelerden bile
gerçekleşiyor gibi görünüyor.
Bu
durum, sol kampın bazı kesimlerini bu eğilimi, birçok
"neo-sömürgeci bağımlı" ülkenin "yeni
emperyalist ülkelere" dönüşümü olarak
yorumlamaya yöneltti.„ (S.1) (aç Yk)
Birincisi,
sınıf bilinçli bir
proleter devrimci için „..
günümüzde durum oldukça karmaşık“ değil.
Emperyalizmin ekonomik özü, siyaseti ve genel karakteri çok açık.
Yaptıkları ve yapabilecekleri, sermayenin birikimi ve azami kar
eğilimi, emperyalistler arasındaki kıran kırana rekabet ve bundan
hareketle emperyalist savaş eğiliminin her zaman bu sistemin temel
eğlimlerden birisi olması, sermayenin birikim ve yoğunlaşmasına
bağlı olarak kapitalizmin derinlemesine ve enlemesine genişlemesi
ve kapitalizmi dünyanın en ücra köşelerine kadar
yayılması... Emperyalizmin durumu „karmaşık“ değil, ama küçük
burjuva düşünce tarzı, emperyalist sistem içindeki bu gelişmeler
karşısında yetmezliği, onu „karmaşık“ olarak algılamakta
ve yanlış sonuçlara varmaktadır. Çünkü, somut gelişmeleri
diyalektik materyalist anlayışla ele alamamaktadır.
Emperyalizmin en
temel karakterlerinden biri sermaye ihracıdır. Her emperyalist
ülkenin ve her tekelin sermaye ihraçları miktarında bir eşitlik
söz konusu olamaz. Eşitsizlik, eşitsiz gelişme emperyalizmin
temel karakterleri arasındadır. Bu nedenle de emperyalist ülkeler
arasında mutlak bir eşitsizlik vardır.
Ancak James’in
emperyalizmi Leninin emperyalizminden farklı. O, „ezilen ve
bağımlı ülkelerden bile sermaye ihracı gerçekleşiyor gibi
görünüyor“ diyerek, Lenin’in emperyalizm tahlilini tahrif
ediyor. Ezilen ve bağımlı ülkelerde sermaye ihracı varsa, o ülke
„ezilen ve bağımlı“ olma vasfından çıkmıştır.
Hindista’nın 1990
öncesi pek bir sermaye ihracı yoktu. Yine, yeni emperyalist ülkler
olan Türkiye, Brezilye, S. Arabistan, Arjantin, Meksika, G. Kore’ini
sermaye ihraçları esas olarak 1990‘lardan sonra gerçeklşemeye
başldı. Bu durum, emperyalist sistem içinde yeni bir gelişmenin
somut verileridir. Ayrıca sermaye ihracı, ülke içinde üretimin
toplusallaşması, tekelleşmenin gelişmesi, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesinin bir sonucudur.
Öncellikle, nasıl
ki, kapitalizm döneminde bütün ülkelerin kapitalist olma
olasılığı kaçınılmazsa, teorik olarak, bütün ülkelerin
emperyalist aşamaya ulaşması da mümkündür. Teorik olarak mümkün
olan, pratikte de mümkündür. Emperyalist sistem üretimin
toplusallaşması, banka ve sanayi sermayesinin bileşimi ve
şirketlerin tekelleşmesidir. Üretimin bütünüyle tekelci
karakter alması ve tekelleşmenin uluslarası alana açılmasıdır.
Örneğin,
Hindistan, P.J. James’e göre „yeni sömürge“ bir ülke. Ama,
Hindistan’ın büyük bir sermaye ihracı var ve Hindistan’lı
tekellerin dış ülkelerde yatırımları var ve diğer uluslararası
tekellerle rekabet etmektedirler. Ve yatırım yaptıkları
ülkelerdeki işçileri sömürmektedirler. Hindistan’ın
emperyalist aşamaya geldiğini kabullenmemek için, James, „ezilen
ve bağımlı ülkelere“ de „sermaye ihracı gerçekleştiriyor
gibi görünüyor“ demek zorunda kalıyor. „.. gibi
görünüyor“ ne demek acaba? Demek istiyor ki, bunlar gerçek
değil! Aşağıdaki rakamlar bize, Hindistan’ın sermaye ihracı
ettiğini ve her geçen yıl arttığını ve bunun gerçek olduğunu
göstermektedir.
Hindistan’ın
sermaye ithalatına ve sermaye ihracına kısaca göz atalım.
2000-2024 yılları arasında Hindistan’a gelen yabancı sermaye
stoku: 2000 yılında 16,3 milyar, 2010‘da 205,5 milyar, 2024‘de
547,6 milyar ABD doları olarak gerçekleşiyor. Hindistan’ın aynı
yıllar içinde sermaye ihracı stoku: 2000‘de 1,7 milyar, 2010‘da
96,9 milyar, 2024 yılında ise toplam 260,2 milyar ABD doları
olarak gerçekleşiyor.
Hindistan’ın
ihraç ettiği sermaye ile 100 yılı aşkındır emperyalist bir
ülke olan ABD, Almanya, Japonya gibi ülkelerin sermaye ihracı ile
kıyaslanamaz. Ancak, Hindistan’ın son 25 yılda yaptığı
sermaye ihracı oldukça büyüktür. Ve her geçen gün artmaya
devam etmektedir. İstatistiklere mi inanalım, yoksa James’in
süpjektif hayal dünyasına mı? Elbette ki birincisi doğrudur ve
somut bir gerçeklik vardır. Hindistan, sermaye ihrcı oranında
da bağımsız hareket edebilen ve uluslararsı alanda diğer
emperyalistler ile pazar mücadelesi veren bir ülke konumundadır.
Hindistan 1995
öncesi dış sermaye ihracı yoktu. O zaman, Hindistan’a
„emperyalist“ olarak adlandırılmıyordu. Çünkü emperyalist
bir karaktere daha ulaşmamıştı. Ne zamanki sermaye ihracı
çoğaldı, emperyalist ülkeler ile pazar mücadelesine başladıktan
sonra emperyalist bir ülke haline geldi. Bugün Hindistan
„yeni-sömürge“ bir ülke değil, kendisi sermaye ihraç eden
emperyalist bir ülke haline gelmiştir ve emperyalist ülkeler
içinde ekonomisi en fazla büyüyen bir ülkedir. Bu nedenle de,
uluslararası sermayenin yatırım yaptığı ve yapmak istediği
ülkelerin başında gelmektedir. Ve Hindistan, ekonomik olarak
Almanya ve Japonya’yı da bir kaç yıl sonra geçerek ABD ve
Çin’in ardından dünyanın 3. büyük ekenomisi olacaktır. Böyle
bir „yeni sömürge“ ülke nasıl oluyor da eskinin en büyük
emperyalist ekonomilerini geçebiliyor? Yoksa bu gerçeklik de mi
„gibi görünür“ durumda? Jemes’in dogmatik analyışına
göre, gerçek değil „gibi.“ Kendilerini işçi sınıfının
öncü partileri olarak adlandıran bir kurumun sekreterinin bu
gelişmeleri „sanal“ gibi göstermeye çalışması teorik
bağnazlıktır.
Emperyalist sistem
içindeki bu gelişmeler, „ ...
sol kampın bazı kesimlerini bu eğilimi, birçok "neo-sömürgeci
bağımlı" ülkenin "yeni emperyalist ülkelere"
dönüşümü olarak yorumlamaya
…“ yöneltmesi
kadar doğal bir şey olamaz. Bu gelişmeleri, hala „yarı-sömürge“
ya da „yeni
sömürgecilik“ olarak
yorumla tarzı,
gelişmelelere kulaklarını tıkayan ve gözlerini kapatan küçük
burjuva dogmatizmidir.
Bu yaklaşım insana,
Lenin’e „Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi“ni yazdıran
diyalektik yaklaşımla, Rusya’daki kapitalist gelişmeye gözlerini
kapatan Narodniklerin dogmatik yaklaşımını anımsatıyor.
Bir taraftan, „emperyalist sistem sosyal değişim yasasına
tabi“ olduğunu kabul edeceksin, ama iş pratiğe ve özellikle
kendi ülken söz konusu olunca, bu „sosyal değişimin“
dışında tutacaksın, bu küçük burjuva ulusalcılığı ve
sosyal şovenizmdir.
Sermaye İhracı
ve Sömürü
Kendini ML olarak
nitelendiren bir teorisyenin savunduklarına bakalım:
“ABD,
AB, Japonya vb. ülkelerden çokuluslu şirketler Latin Amerika,
Afrika ve Asya işçilerini aşırı derecede sömürürken,
Brezilya, Güney Afrika veya
Hindistan burjuvazisinin emperyalist ülkelerdeki proletaryanın
benzer şekilde gasp ve sömürüsüne katıldığına dair hiçbir
rapor bulunmamaktadır.“ (S.5)
Sermayenin
niteliği, ulusal kimliğine göre belirlenmez. Hindistanlı
tekellerin sermaye birikimi, sermayenin oluşumu ve birikimi ile,
diğer emperyalist ülkelerdeki tekellerin sermayesinin oluşumu ve
birikimi de işçi sınıfının sömürüsü üzerinde olur.
Sermayenin oluşumunun özü budur. Ve sermaye, sınıfsal
karakterine göre hareket eder ve sermaye, nerde olursa olsun, hangi
ülkeye ait olursa olsun, o işçilerden gasp edilen artı-değer
sömürüsü üzerinde oluşur ve birikir. Artı-değer sömürüsü
olmadan sermaye olmaz. Sermaye toplumsal bir ilişki yaratmasına
karşın, sermaye demek sömürü demektir. Bu sömürü ilişkisi
esasta aşırı sömürüdür.
Bir
marksist şunu yazamaz ve yazmamalıdır da; “ABD sermayesi
sömürüyor, ama Hindistan sermayesi sömürmüyor, gittiği
ülkelerin (bu ülkeler, ABD, İngiltere, Japonya vb. gibi
emperyalist ülkelerde olabilir) işçilerini benzer
şekilde sömürmüyor” demek, bir burjuva
liberalin bile söyleyemeye cesaret edemeyeceği bir argümandır. En
azından burjuva liberali, “sömürüyüyor” demeyebilir, ama
“kar elde ediyor” der. Sermayenin kar için dış ülkelerde
yatırım yaptığını net olarak açıklar.
James,
bu konuda, bir burjuva liberalinden bile daha gerici durumda
kalmıştır. “Brezilya, Güney Afrika
veya Hindistan burjuvazisinin emperyalist ülkelerdeki proletaryanın
benzer şekilde gasp ve sömürüsüne katıldığına dair hiçbir
rapor bulunmamaktadır”
diyebilecek
denli Marksizmin en temel ilkesinden uzaklaşmıştır.
Adını
saydığı ülkelerin burjuvazisinin
emperyalist ülkelerdeki işçileri sömürdüğüne
dair bir “rapor” yokmuş. Teorisyenimiz kimden rapor bekliyor
acaba! İMF, DB, WTO, UNCTAD
gibi kuruluşlardan mı “sömürü” raporu bekliyor? Bu
emperyalist kuruluşlar ya da emperyalist burjuvazinin hizmetindeki
kuruluşlar, hiçbir zaman böyle bir rapor vermezler. Ama,
uluslararası
tekellerin sermaye
yatırımı
yaptıkları ülkelerde ne kadar kar elde etiklerini, yatırdıkları
sermayeyi ne kadar büyütükleri üzerine yığınca raporlar
vardır.
Burjuvazi, doğduğu ülkenin
işçillerini sömürerek sermayesini büyüttüğü gibi, sermaye
yatırımı yaptığı dış ülkelerin işçilerinin de sömürür.
Gittiği ülkelerde sermayesini büyütemiyorsa (bu aşırı sömürü
koşulu yok anlamındadır) o ülkeden çıkar. Bunun binlerce örneği
vardır.
James, Hindistan Tekellerinin
emperyalist ülkelerdeki sömürüsünün raporunu “bulamamış”.
Ben, Hindistan Tekellerinin İngiltere ve Afrika ülkelerindeki
sermaye yatırımları sonucu işçileri nasıl sömürdükleri ve bu
sömürüden nasıl pay aldıklarının “raporunu” sunabilirim.
Elbette, benim okuduğum “raporları” James’de okuyor, ancak O
Hindistan tekellerinin, örneğin İngiltere gibi emperyalist
ülkelerin işçilerini sömürdüğünü red edecek kadar sosyal
şövensitleşmiş ve hatta sosyal emperyalist bir çizgiye
gelmiştir.
James, aşağıda
alıntılayacağım “rapor” 2017 yılında yoktu” diyemez.
Çünkü bu kuruluş 2014 yılından itibaren İngiltere’deki
Hintli tekellerle ilgili raporunu düzenli çıkardığını
söylüyor.
Haziran 2025 tarihli bir rapora
göre ("İndia Meets Britain Tracker" adlı kuruluş, hazırladığı
ve yayınldığı Rapor’u, çoğu ekonomi gazeteleri refarans olak
vermişlerdir), bu tarihe kadar İngiltere’de faaliyet gösteren
Hindistan’lı 1197 tekel (Rapor, tekel yerine şirket kelimesini
kullanıyor) var. Bu tekellerin sayısı 2024 yılında 971 imiş.
Yani bir yıl içinde İngiltere’ye sermaye yatırımı yapan
şirket sayısı %23 artmıştır. Aşağıdaki veriler; 2025 itibariyle en az
%10 ve üzeri büyüyen 74 Hindistan’lı tekelle ait. Bu tekeller
bir yıl (2025) içinde ortalama geliri %42 büyüme (2024 yılında
%48 ) göstermiştir. Toplam ciroları 32,6 milyar Sterlin,
ödedikleri kurumlar vergisi ise 67,3 milyon Sterlin olmuştur.
Söz konusu 74 tekelin işyerlerinde çalışan sayısı 56,456’dır.
İngltere’deki bütün
Hindistanlı tekellerin yıllık gelirleri 72 milyar Sterlin, toplam
126.720 kişiyi istihdamı ediyor ve sadece 2024 yılında Hintli
tekeller 8 bin’den fazla iş imkanı yaratılmış.
Adı geçen Rapor’da
Hindistan’ın en büyük uluslararası tekellerinden biri olan
Wipro tekelinin İngiltere’deki "Wipro IT Services UK Societas" tekeli’in gelir artışı %448, Zoho Corporation Limited tekelinin
gelir artış ise %197. P J James’in bunları “aşırı sömürü”
olarak görmüyor olmalı.
Bu kadar yüksek oranda bir gelir artışı, söylem yerindeyse,
adeta işçinin derisinin soyulmasıyla elde edilebilir.
Aynı
Rapor’a göre, Hintli tekeller 2022’de İngiltere’ye 10,2
milyar, 2023 yılında ise %28,5 artışla 13,1 milyar sterlin
sermaye
yatırımı
yapıyorlar. İngiltere
ile Hindistan arasında serbest ticaret anlaması yapılmış ve bu
anlaşmanın İngiltere GSYİH’sına 4,8 milyar sterlin katkısı
olacağı ileri sürülüyor.
Aynı
rapora göre; Hindistan’lı
tekellerin İngiltere’deki toplam sermaye yatırımları (Eylül
2024’e
kadar) 19 milyar ABD doları kadardır. İngiltere’nin
Hindistan’daki yatırımlarının toplamı ise (Eylül
2024’e kadar) 35 milyar ABD doları kadar. Hindistan
Dışişleri Bakanlığı’na ait bu (India-UK Bilateral Brief)
raporda, daha detaylı
bilgiler mevcuttur. Hindistan’da sermaye yatırımı olan 667 İngilz tekelinin toplam istihdamı ise 500 bin
gibi yüksek bir rakama sahiptir.
Temmuz
2025’de İngiltere ile Hindistan arasında serbest ticaret
anlaşması imzalanmasının ardından, İngiliz başbakanlığı
şöyle bir basın açıklaması yapıyor:
“Hindistan
ile tarihi ticaret anlaşması imzalandıkça en
az 2.200 kişilik istihdam
yaratacak
6 milyar sterlinlik yatırım ve ihracat kazandı.”
Ve
bu Hindistanlı tekeller; “... havacılık,
teknoloji ve ileri imalat gibi yüksek büyüme gösteren sektörlerde
istihdamı artıracak...”
Böyle
bir anlaşma karşısında İngiliz emperyalizmin siyasi temsilcisi
sevinmesinde kim sevinsin? Ve K.
Starmer,
“bizim eski sömürgemiz nasıl bize yatırım yapabilir” diye
bakmıyor, gelecek sermayenin büyüklüğüne ve ülke içinde
sağlayacağı gelişmeye bakarak sevinç çığlıkları atıryor.
Hindistan emperyalizminin bu sermaye yatırımlarına
James
nasıl bakıyor: “ ... sermaye
ihracı gerçekleştiriyor gibi görünüyor.”gibi
değerlendiriyor. Yani, İngilizlerin Hindistan’daki sermayesini,
emperyalist sermaye görürken, Hindistan’ın İngiltere’deki
sermayesini
“emperyalist sermaye” olarak
görmediği gibi,
“sermaye” olarak
da değerlendirmekten kaçınıyor. O, Hindistanlı tekellerin iş
yerlerinde çalışan yaklaşık
126
bin İngiltereli işçilere şöyle sesleniyor: “Bizim
Hindistanlı tekellerin sizi sömürdüğüne dair elimizde bir rapor
yok!”
O,
Hindistanlı tekellerden “sömürü belegesi” bekliyor. Ama,
işçiler sömürüldüklerini çok iyi biliyorlar.
Hindistanlı tekellerin
İngilterede yatırımlarını artıracak olması, İngiliz
başbakanını böyle sevindiriyor. Ancak, James’e göre bu
tekeller “komprador” olmaya devam ediyor. İngiltere gibi sanayi
ülkesinde “yarı-sömürge” bir ülkenin “komprador”
burjuvazisi ne amaçla yatırım yapar! İngiliz burjuvazisine
“iyilik” olsun diye mi, yoksa, aynı İngiliz tekellerinin
Hindistan’da ne amaçla yatırım yapıyorlarsa, onlarda
İngiltere’de aynı amaçla, emperyalist amaçla, daha fazla kar
elde etmek için, bunun içinde İngiliz işçilerini daha fazla
sömürmek için sermaye yatırımı yapıyorlar.
Yani, Hint tekelleri,
İngiltere’de yatırım yapıyorlar, sermaye birikimi sağlayarak
büyüyorlar, büyük miktarda gelir elde ediyorlar, ama P J James’e
göre, bunlar diğer emperyalist tekellerin sömürüsü gibi “aşırı”
değilmiş. Bir Marksist, çok iddialı bir şekilde bu tür liberal
görüşleri ileri sürebiliyor! James’e göre Hindistanlı
tekeller “komprador nitelikli” oldukları için, işçileri
sömürü konusunda çok insaflıymışlar(!) Bu tür argümanlar,
işçilerin sık sık duydukları liberal burjuvaların -sömürüyü
gizlemek için öne sürdükleri- zırvalamalarının ötesinde bir
anlamı yoktur.
İngiltere’de yatırım yapan Hindistanlı tekellerin %31’i teknoloji, medya ve telekomünikasyon, %22’si
ise ilaç ve kimya sanayinde, hizmet sektörü ve finans sektöründe
yatırımları var.
Yani, Hindistan, Türkiye, Brezilya, Meksika ve diğer yeni
emperyalist ülkelerin burjuvazisinin hala “komprador” olarak
niteleyenler, bu ülkelerin tekellerinin en gelişmiş sanayi
dallarında ve finans alanında dış ülkelere yaptıkları sermaye
yatırımlarını ve bu ülkelerin işçilerini aşırı
sömürdüklerini kabule yanaşmıyorlar. En gelişmiş sanayi
ülkelerinden en geri kapitalist ülkelere kadar yatırım yapan
tekeller “komprador” nitelikli değil, emperyalist nitelikli
olurlar. Mao’nun söznü ettiği, emperyalizme bağımlı, kendi öz
sermayesi fazla olmayan, esas olarak emperyalist ülkelere ya da
emperyalist tekellere bağlı “komprador” ticaret tekelleri ile
İngiltere’ye büyük sermaye yatırım yapacak bir duruma gelmiş
bir tekel “komprador” olamaz.
2025 yıl sonunda tahmini
rakamlara bakılırsa, Hindistan’ın GSYH 4,1 trilyon ABD doların
üstündeyken, İngiltere’nin GSYH’ı 3,9 trilyon ABD doları
kadardır. Hindistan’ın dünya GSYH içindeki payı %3.52,
İngiltere’nin payı ise %3.38 düzeyindedir.
P J James’in “Yeni-sömürge Hindistan’ı” bütün eski
emperyalistleri geride bırakarak öne doğru çıkıyor. Hindistan,
bir zamanların 2. büyük ekonomisi olan Japon emperyalizmini de
geride bırakarak şu an dünyanın 5. büyük ekonomisi sırasına
yerleşmiştir.
Tarihin gerisinde kalmış
teorilere sarılmayı “MLM” olarak kabul eden dogmatizmin
emperyalist sermaye karşısında anti diyalektik duruşunun
simgesidir, emperyalist tekelci burjuvaziyi “komprador” yapmak!
Afrika’daki
Hindistanlı Tekeller
Burada, Hindistan’ın
Afrikadaki bütün faaliyetlerini almayacağız. Sadece, konumuzla
ilgili olan bazı Hintli tekellerin Afrika’daki faaliyetlerine yer
vereceğiz. Yine, Hindistan ile çeşitli Afrika ülkeleri arasındaki
sürdürülen askeri anlaşmalara da yer vermeyeceğiz.
Hindistan ile Afrika Ortaklık
Zirvesi Toplantısı (20th CII India Africa Business Conclave 2025)
27-29 Augustos 2025 tarihleri arasında Yeni Delhi’de gerçekleşti.
Hindistan ile Afrika ülkeleri arasında ortak toplantılar diğer
emperyalist ülkelere göre daha sık olduğu söylenebilir ve bu
toplantıda “Hint-Afrika Ekonomik Koridoru”nun açılması da
kararlaştırılıyor.
2019-2020’de 56 milyar ABD
doları olan Hint-Afrika ticaret (ithalat-ihracat) hacmi, 2024-2025
yılında (beş yıl içinde) yaklaşık iki katı olan 100 milyar
doları aşmıştır. Hindistan’ın Afrika ülkelerindeki toplam
sermaye yatırımı ise 1996-2024 yılı itibariyle toplam 75 milyar
ABD doları kadardır. Ve sadece Güney Afrika’da 150’den fazla
Hintli tekel faaliyet gösteriyor ve bunların toplam yatırımı 10
milyar ABD dolarına yakındır.
Demek ki, Hindistan’ın sermaye yatırımı “sermaye yatırımı
gibi görünüyor” değil, emperyalist bir ülkenin tipik
sermaye yatırmıdır. Sanal değil gerçektir.
Hintli birkaç büyük
uluslararası tekelin Afrika’daki sermaye yatırımlarını -konun
daha iyi anlaşılması için-, kısca buraya alalım:
Reliance İndusstries;
Gana merkezli Next-Genf İnfraCO (NGIC) tekeli ile ortaklık kurarak,
burada 5G telekomünikasyon yatırımları yapıyor.
Adani Group, “Doğu
Afrika Geçidi” girişimi adı altında, Abu Dabi Limanları ile
Darüsselam’da bir konteyner limanı satın aldı. Burası Doğu
Afrika’ya açılım için önemli bir ticaret kapısı. Kenya’da
kenaylı bir tekel ile ortaklık kurarak 736 milyon dolarlık yüksek
voltaj iletim hattının yapımını tamamladı Ve 30 yıldır bunun
faaliyetini sürdürdü. Ve Adani Group, Tanzaya’da elektrik güç
aktarım ağına yatırım yaparak 900 milyon dolarlık yatırım
yaptı.
Aditya Bırla Group:
Gine’de boksit madeni ve alüminyum rafinerisi aytırımı var.
ayrıca bu tekelin, Etiyopya, Tanzanya, Mozambik yatırımları var.
Bharti Enterprises:
Küveyt’in en büyük telekomünikasyon tekeli olan Anin Africa’yı
2010 yılında 10 milyar dolara satın alarak, adını Airtel Africa
koymuş ve bugün Nijerya, Gana, Kenya gibi ülkelerde faaliyet
sürdürüyor. Nijerya ve Londra Borasına kayıtlı ve Londra
Borsasındaki değeri 3,1 milyar sterlindir.
Tata Group: 1969’dan
beri Afrika ülkelerinde faaliyeti var. 1977 yılında Tata
Zambiya’yı kurdu. 1994 yılında, tata Group’un Afrika’daki
merkezi faaliyetlerini yürütmek için Tata Africa Holdings G.
Afrika’da kuruldu. Bu Holding, Gana, Kenya, Malavi, Mozambik,
Nijerya, Sebegal, G. Afrika, Tanzanya, Uganda, Zambiya ve Zimbabve’de
tarım, inşaat, alt yapı yatırımları, otelcilik ve batarya ile
çalışan elektirkli otomobillere de bu ülkelerde yatırımları
vardır. Ve kıta’daki yüksek gelirli kesimler için, sahibi
olduğu Jaguar Land Rover araçlarını da pazarlamaktadır.
Mahindra ve Mahindra:
Mumbai merkezli bu grup, dünyanın en büyük araç
üreticilerindendir. Havacılık, temiz enerji, inşaat, danışmanlık,
otelcilik ve telekomünikasyon branşlarında faaliyet sürdürüyor.
2000’lerin başında Afrika ülkelerine girdi. Nijerya, Kenya, G.
Afrika ve Etiyopya’da elektirikli arça üretim ve dağıtımının
yanı sıra bunların montaj üretim tesislerini kurdu.
Ayrıca Hindistan devlet tekeli
ONGC Videhs Limited (OVL), Mozambik’in gaz rezevlerinin konsorsiyum
üyesi ve %16 hisseye sahip, ayrıca by bu rezerv’de Bharat
Petroleum Corparatin %10, Oil India ise %4 paya sahiptir.
Hindistanlı tekellerin
Afrika’daki sermaye yatırımlarını iharacatını esas olarak ,
ilaç-kimya, enerji ve alt yapı, telekom, elektrikli araçlar (EV),
otomotiv, inşaat alanında daha yoğundur.
Bu konuda diğer emperyalist ülkelerle kıran kırana bir rekabet
sürmektedir.
Uluslararası tekel haline
gelmiş ve uluslararası alanda büyük yatırımları olan diğer
tekelleri almaya gerek yok. Ayrıca, Hindistan devletine ait bir çok
büyük banka ve petrol tekelleri var. Araştırmak isteyen
bakabilir.
Bu somut veriler, Hindistanlı
tekellerin diğer emperyalist ülkelerdeki tekeller gibi, sermaye
ihraç ettiğini, gittikleri ülkelerde sermayelerini büyüterek,
pazar paylarını artırmak amaçlı hareket etiklerini gösteriyor.
Aşrırı sermaye birikimi aşırı sömürüyü koşullar.
Hindistanlı tekeller, kendi ülkelerindeki işçileri sömürerek
sermaye biriktirdikleri gibi, yatırım yaptıkları ülkelerin
işçilerini de sömürerek sermaye birikimlerini ve pazar paylarını
artırıyorlar. Sermaye ihraç eden ve bu aşamya ulaşmış, başka
ülkelerde sermaye yatırımları olan tekeller, “komprador”
değil, emperyalist niteliklidir.
Afrika ülkelerinde faaliyet
gösteren Hintli tekeller, buradaki işçileri, Hindistan’daki
işçileri sömürdüğü orandan (elde ettiği artı değerden) daha
az mı sömürüyor? Hindistan’lı tekeller Afrikalı işçilere
karşı çok mu “insaflı” davranıyor acaba? Ya da buradaki
Hintli tekeller, Çin, Japon, ABD’li tekellere göre daha insaflı
mı? James’e göre “daha insaflı”lar. Kapitalist sistemde,
küçük bir bakkal dükkanı da olsa, onun amacı da büyümek,
etrafındaki rakiplerini yok ederek, pazarların tek hakimi olmaktır.
İlk okul son sınıf çocukalarının bile bileceği kapitalist
sistemdeki şirketlerin genel eğlimlerini bilmemek ya da bilmezden gelmek,
en yalın söylemle bir burjuva aymazlığıdır.
Sermayenin birikimi işçiden
gasp edilen artı-değer üzerinde olduğuna göre (bunu her marksist
kabul eder), her sermaye sahibi, sermayelerini büyütmek (esaslı
amaçları budur) için, işçileri ağır şekide sömürmek için
tüm olanaklarını zorlar. Bu ister “komprador” burjuvazi olsun,
isterse emperyalist burjuvazi olsun. Ve Sermaye nerede olursa olsun,
her gittiği ülkede işçileri aşırı sömürmeyi amaçlar. Bu
eğilim, ABDli tekel içinde geçerli, Hintli tekel içinde ve diğer
tüm tekeller içinde geçerlidir. Marksist-Leninistler açısından,
işçilerin artı-değerin gaspı üzerinde varlığını sürdüren
bir tekelin, “sömürüyor-sömürmüyor” tartışmasının
yapılması söz konusu olamaz, olmamalıdır.
Emperyalist
Aşamaya Gelmiş Kapitalizm’de, Komprador Kapitalizmde Beklemeyi
Sürdürmek
Hindistan, Türkiye, Meksika,
Brezilya ve daha bir çok yeni emperyalist ülke komünistlerinin
bazıları, hala bu ülkelerin burjuvazisinin “komprador” olarak
değerlendirp, tekelci burjuvazi olduğunu kabul etmeye
yanaşmıyorlar. P J James’de, Hindistan’ı “yeni-sömürge”
olarak değerlendirdiği gibi, Tekelci Hint burjuvazsini “komprador”
olarak nitelemeye devam ediyor. Bu Hindistan’ın İngiliz sömürgesi
dönemine takılıp kalmaktır.
Komprador burjuvazi,
emperyalizme bağımlı bir burjuvazidir. Yani, ülkede kapitalist
gelişmenin olmadığı, feodal ağırlıklı ya da yarı-feodal
ağırlıklı bir kapitalist gelişmenin olduğu, kapitalist
sanayinin gelişip ülkeye damga vurmadığı ve bundan hareketle,
emek (işgücü) sömürüsünün esas hale gelmediği bir ülkenin
burjuvazisi “koprador” nitelikli olabilir. 1920’lerin Çin
burjuvazisi buna örnektir. O dönemde Çin’de kapitalizm
gelişmemişti ve birkaç şehirde kapitalizm vardı. 400 milyonluk
bir ülkede 2 milyon işçi vardı. Çin burjuvazisinin bir ayağı
feodalizm de iken bir ayağı kapitalizmdeydi. Ancak, burjuvazi
emperyalist sermayey bağlıydı, çünkü kendi kapitalist sermayesi
yoktu. Bu nedenle Mao, Çin’i “yarı-sömürge yarı-feodal”
değerlendiriken, ülkeye egemen olan burjuvaziyi de emperyalizme
bağımlı “komprador burjuvazi” olarak niteliyordu. Mao’nun o
dönemin Çin değerlendirmesi doğruydu. Ve nüfusun büyük bir
bölümü köylüydü ve köy ekonomisi ağırlıklı olarak feodal
nitelikliydi.
Komprador nitelikli
burjuvazinin sermaye ihracı olamaz, tersine, kendisinin emperyalist
sermayeye gereksinimi vardır. Ayrıca, ülke içinde kapitalist
gelişmeye bağlı olarak da ülke burjuvazisinin niteliğinde
gelişme olur. Kapitalizmin geliştiği, işçi nüfusunun arttığı,
kapitalizmin ülkenin her yanına yayıldığı ve belirleyici bir
hal aldığı bir ülkede “yarı-feodalizm”den söz edilemiyeceği
gibi, bu ülkenin burjuvazisi de “komprador” olarak
nitelendirilemez.
Emperyalizm koşullarında,
bütün ülkelerde kapitalist gelişme, serbest rekabetçi dönemdeki
gibi değil, tekelleşme temelinde olur. Yarı-sömürge
(yeni-sömürge) ya da yarı-sömürge yarı-feodal ülkelerdeki
gelişmeler, emperyalizmin ortaya çıkmasından bu yana kapitalist
gelişme, kapitalizmin tekelleşmesi üzerinde yükselmiş ve
gelişmiştir. Çünkü, emperyalist burjuvazinin girdiği ülkelerde
kapitalist gelişme kaçınılmaz olmuştur ve bu gelişme tekelleşme
temelinde olur. Emperyalizm bir yarı-feodal ülkeye giriyorsa, orada
feodal üretim ilişkilerini koruyamaz, bu onun ekonomik niteliği
ile çelişir. Kapitalist gelişme kaçınılmaz olarak burada
gelişir. Çünkü emperyalizm kapitalizmin en üst aşamasıdır ve
sermaye feodal üretim ilişkileri üzerinde değil, kapitalist
üretim ilişkileri üzerinde büyür ve gelişir. Bu, kapitalist
üretim ilişkilerinin gelişim diyalektiğidir.
Emperyalizm, girdiği en geri
ülkelerin egemen sınıfıyla (bunlar toprak ağası ve
tüccar/ticaret sınıfı olabilir) siyasi ilişkiye girer, ama,
kendisi değil, onlar dönüşür ve emperyalist ekonominin
(kapitalizmin tekelleşmiş hali) bir parçasına dönüşürler.
İleri olan ekonomik ilişki, geri olan üretim ilişkilerini
kendisine benzetir.
Bugün, kapitalist gelişmişlik
oldukça yüksek düzeydedir. Emperyalist sistem, kapitalizmi
sokmadığı hiçbir ülke bırakmadığı gibi, kapitalist üretim
ilişkilerin egemen olmadığı ülke sayısı parmakla sayılacak
kadar azdır. Bunu, dünya GSYH’nın gelişim boyutundan
anlayabiliriz. 1950’de 5,3 trilyon ABD doları, dünya GSYH’ı
2025’de 117 trilyon ABD dolarına yükselmiştir.
Bu, birkaç ülkede kapitalizmin gelişmesinin değil, dünya çapında
kapitalizmin derinlemesine ve enlemesine genişlemesinin
rakamlarıdır. Bu rakamlar, uluslararası sermayenin de boyutunu
bize verir.
Hindistan, Türkiye, Brezilya,
Meksika ve daha bir çok yeni emperyalist ülkeleri, hala
“yarı-sömürge”, “yeni-sömürge” ve bu ülkelerin
emperyalist burjuvazisinin “komprador” olarak işçi sınıfına
sunmak, dünya işçi sınıfının mücadelesini zayıflatmaya neden
olur. Ve aynı zamanda bu ülkelerin işçi sınıfının kendi
burjuvazisinin karşısında silahsızlandırmaya yol açar. P J
James ve aynı görüşe sahip olanların işçi sınıfı içinde
oynadıkları oportünist rol de budur.
Kapitalizmin uluslararsı
gelişmişliğini, üretimin uluslararasılaşmasını James’de
yarım-yamalak kabul ediyor. Ama, onun vardığı sonuçları net
olarak söylemekten çekiniyor.
İşte
James’in görüşü:
“Komprador burjuvazisinin
bu yapısal zayıflığına rağmen, üretimin uluslararasılaşması,
ulusal ekonominin sınırlarını aşmaları ve küresel düzeyde
faaliyet göstermek için çokuluslu şirketlerle lisans anlaşmaları,
ortak girişimler, birleşme ve devralmalar yapmaları için yeni
fırsatlar yaratmıştı.”
Jemes’e
güre, komprador burjuvazi, uluslararsı alana açılmış... Diğer
ülkelerde yatırım yapıyor. Birleşme ve satın alımlar
yapıyor...
“Ancak
bu -diye devam ediyor James-, yeni sömüürge (neo-kolonyal)
ülkelerin emperyalist ülkelere dönüşmesi için henüz yeterli
bir koşul yaratmamıştır. “
Bir ülkenin emperyalist olması
için “koşul” ne
ola ki acaba? Emperyalist ülkelerin tekelleri de, dış ülkelere
yatırımlar yapıyor, sermaye akışı sağlıyor, satın alamlar ve
birleşmeler yapıyor ve hatta teknolojik lisan anlaşmaları
yaparak, başaka bir tekelin lisansı altında üretim yapıyor, aynı
Hindistanlı tekellerin yaptığı gibi. Ve Hindistanlı tekellerin
sahiplerinin bazıları dünyanın önde gelen zenginleri içinde yer
alıyor ve uluslararası en büyük (Fortune Global 500) tekelinin
içinde -2024 yıl sonu itibariyle- 9 Hindistanlı tekel yer alıyor.
Bu tekeller, Lenin’in “emperyalizm” standartlarını
“başarıyla” aşıyorlar, ama, bir türlü Jemes’in koyduğu
“emperyalistleşme” standartlarını (bazılarının yıllık
geliri 125 milyar ABD dolarının üzerinde olsada)
aşamıyarak, “komprador” sınıfında kalmaya devam ediyorlar(!)
P. J. James, yukarda
aktardığımız alıntıda; kompradorlar, dışa açılıyor, dış
ülkelerde sermaye yatırımları yapıyorlar, fabrika, işyerleri
gibi üretim tesisleri satın alıyorlar, gaz, petrol, finansal,
yüksek teknolojik, ilaç-kimya ve madenlere yatırım yapıyorlar,
bunları dış ülkelerde işletiyorlar, Hindistan içinde üretimin
toplusallaşması nedeniyle yüzbinlerce işçi çalıştırıyorlar
.. vs. vs. “Komprador emperyalizm” olmadığına göre, olsa olsa
bunlar emperyalist olabilir. Hindistan tekelci burjuvazisi, kendi
çıkarları peşinde koşuyor, dünyadaki pazar ağını
genişletmeye çalışıyor, esas amaçları bu.
Buna rağmen, James;
“... ulusal karakterli
bağımsız bir kapitalist sınıf olmaktan çok uzak olan bu
komprador burjuvazisi, .... emperyalist finans kapitalin şemsiyesi
altında doğup büyümüş ve "alt
sömürücü" konumundan memnun olarak emperyalizme sadakatle
hizmet etmiştir” demekte bir
eksiklik görmüyor.
Yeni sömürge ve bağımlı
ülkelerin burjuvazisinin “bağımsızlığı”, ülke içindeki
sermaye birikimi ve sermayenin yoğunlaşmasıyla doğru orantılıdır.
Ülke içinde kapitalizmin gelişmesi, üretimin toplusallaşması ve
tekelleşmenin ülke ekenomisine egemen olmasıyla bağımlı ülke
burjuvazisinin bağımsız hareket etme koşulları artar. Özellikle
sermaye ihracının gündeme gelmesi ve esas hale yükselmesiyle,
bağımlı ülke burjuvazisi “bağımlı” olmaktan çoktan
çıkmıştır. Uluslararası alanda emperyalist sistem içinde
rekabete başlar. Sermayesinin büyüklüğü oranda, uluslararsı
sömürüden pay alır ve bu payını yükseltmek için tüm
olanaklarını (ekonomik, siyasi, askeri, emperyalist kamplar
arasındaki çelişmeden yararlanma vb. gibi) kullanır. Bu
emperyalist kamplar arsındaki çelişkileri kendi çıkarları
doğrultusunda kullanma/yararlnma, bütün emperyalist burjuvaziye
özgüdür.
Hiçbir burjuvazi, bir başka
burjuvaziye bağımlı, salt onun destekcisi olarak kalmak istemez.
Kapitalist burjuvazinin karakteri gereği, sermayesini durmadan
büyütmek, ve pazarların tek hakimi olmak için mücadele der. O,
ömür boyu bir büyük tekelin mallarını satan ikinci derecede bir
“tüccar” ya da komprador olarak kalmak istemez. Hiç sermayesi
yok iken bu ilişkileri kullanarak sermaye elde eder ve büyüdüğü
anda, bir zamanları ülke içindeki dağıtımcısı olduğu tekelle
rakip olarak karşısına dikilir. Onunla yerel ve uluslararası
alanda pazar mücadelesine girişir. Bu nedenle, bir burjuvazi “alt
sömürücü” olarak değil, en üst sömürücü, en büyük
tekel olmak için tüm yaşamını buna feda eder. Bu eğilim, tek
tek kapitalistlerin niyetinden öte, kapitalist ilişkilerin zorunlu
ve kaçınılmaz bir eğilimidir. Bu nedenle, hiçbir kapitalist
belli bir sermaye birikimine kavuştuktan sonra “alt
sömürücü konumundan memnun olarak emperyalizme sadakatle hizmet”
etmez.
Çıkarları örtüştüğü oranda birlikte hareket eder. Bütün
burjuvalar pragmtistir. Özellikle yeni emperyalist ülke burjuvaları
daha da pragmatistir. Onların emperyalist çıkarları, paylaşılmış
pazarlardan pay kampma istekleri nedeniyle bu böyledir. Hindistan
burjuvazisi, BRICS içinde yer alır, ama aynı zamanda ABD ve AB ile
de ilişkileri
sıkıdır. Ama ne ABD’nin, ne AB’nin ne de Çin’in istemlerine
göre ilişkilerini
sürdürmez, kendi emperyalist sermayenin çıkarlarına göre
ilişkilerini sürdürmektedir.
Türkiye’de
bunun örnekleri çoktur. Örneğin Türkiye’den Koç Holding ile
Ford Otomobil tekeli arasındaki ilk ilişki biçimi, önce Ford’un
bayiliği, sonra küçük ortağı ve 2000’lerden bu yana da yarı
yarıya (%50) ortaklığa dönüşmüştür. Yani, bir nevi eşitler
arasındaki ortaklığa dönüşmüştür. Hindistan’da olmaması
olası değildir.
Hindistan Emperyalist Bir Ülkedir
P.J. james’in “komprador Hindistan”ının ekonomik verilerinin
kısa bir kesitini buraya alalım:
Hindistan’da
tekelleşme en üst seviyededir. Hindistan Merkez Bankası eski
başkan yardımcısı Viral Acharya iddiasına göre, Hindistan'da
“beş büyükler (Big 5)” olarak bilinen; Reliance, Tata, Birla,
Adani, Bharti tekelleri, ülke içinde fiyatları kontrol
etmektedir.
Servet yönetimi firması MarcellaManagement tarafından hazırlanan
bir rapora göre ise, ülkedeki en büyük 20 tekel Hindistan borsası
NIFTY'deki hisse
değerinin %80'ini ellerinde tutmaktadır.
Ayrıca, Hindistan Ulusal Borsası
(NSE) piyasa değeri açısından dünyanın 5. büyük borsasıdır.
Forbes Global 500 Tekel içinde 9 tane, Forbes Global 2000 tekel
içinde ise 55 tane Hindistan tekeli var. Oysa dünyanın 3. büyük
ekonomisi olan Almanya'nın ise Global 2000 listesi içinde 64 tekeli
var. Bir zamanlar, uzun bir süre Hindistan'ı sömürge olarak işgal
atında tutan İngiltere'nin ise Global 2000 listesi içinde 72
tekeli var.
Hindistan
Borsası içinde yer alan 570 tekelin toplam piyasa değeri 4 trilyon
323 milyar ABD dolar.
Bu miktar, Hindistan'ın 2023 yılı GSYH'dan büyüktür. Daha da
önemlisi, borsadaki ilk yüz tekelin içinde yabancı ülkelere ait
tekel sayısı oldukça azdır.
Hindistan,
2022 yılı verilerine göre, çelik üretiminde, Çin'den sonra,
125,3 milyon tonla dünyanın 2. büyük çelik üreticisidir. Oysa,
aynı Hindistan'ın 1993 yılında 22 milyon ton çelik üretimiyle
10. sırada yer alıyordu.
Worldsteel.org'a göre, Hindistan ürettiği çeliğin 12 milyon
tonunu ihraç ederken, sadece 7 milyon ton ithal etmektedir. Yani,
bunun anlamı, ürettiği 125 milyon ton çeliğin yaklaşık 115
milyon tonunu ülke içinde tüketiyor.
Hindistan
elektrik üretiminde de Çin ve ABD'nin arkasından dünyada 3.
sırada gelmektedir. Toplam elektrik üretimi 2022 yılına göre
1,636 TWh kadardır.
Bu gidişle kısa bir süre içinde 2. sıraya yerleşeceği belki de
Çin'i geçerek birinci sıraya yerleşeceği süre fazla uzun
olmayabilir.
Hindistan'ın
en zengin yüz (100) kişisinin kişisel serveti yaklaşık bir
trilyon ABD doları kadar.
Bu miktar, Hindistan'ın 2023 yılı GSYH'nın üçte biri kadardır.
Tepeden
tırnağa tekelleşmiş ve tekellerin egemenliğindeki bir
Hindistan’ı hala “yeni-sömürge” ve “koprador kapitalist”
bir ülke olarak tanımlamak, Hindistan işçi sınıfını ve
emekçileri aldatmak, yanlış yönlendirmektir. Hindistan’ın
toplumsallaşmış
üretimin, tarihin en büyük 250 milyonluk kitlesel grevini
gerçekleştiren işçilerin
mücadelesinden
ve tekelleşme
sonucu topraksızlaştırılan ve alabildiğine yoksullaştırılan
Hint köylüsünün,
topluca ve aylarca süren direniş
gerçekleştirmeleri
de dikkate
alınırsa sorun
daha iyi analaşılabilir. 01.01.2026
***
https://www.mlpd.de/theoretisches-organ-revolutionaerer-weg/briefwechsel-und-dokumente/kritik-an-den-ansichten-von-p-j-james-in-seiner-broschuere-imperialism-today