29 Ekim 2026 Perşembe

Burjuvazinin Cumhuriyeti Kendini Tekrarlıyor

  

 

Burjuvazinin Cumhuriyeti Kendini Tekrarlıyor


 

 

 
                                Adana Demiryolu İşçileri Grevi 10.08.1927



NOt: Bu makale Ocak 2017'de yayınlanmıştı. Bazı yerlerini çıkardım. Bunu, bugün tek adam ve tek parti rejmi olan Kemalizmi, bu güünün faşist Erdoğan rejmine alternatif gösterenlerin, neyi savundukları daha iyi kavranmasına yardımcı olmak için tekrar yayınlıyorum. Dünün faşizmini "ilerici" gösterenler, bugünün faşist rejmine karşı tutarlı mücadele yürütemezler!

 

 


Yusuf KÖSE


Gazeteci Zekeriye Sertel, o günlerde estirilen terörü (13 Nisan 1925) şöyle anlatıyor:

 

“Memlekette bir terör havası esiyordu. Biz ne rejime düşmandık, ne de doğrudan doğruya günlük politikayla uğraşıyorduk. Onun için bu fırtınanın bize kadar geleceğini sanmıyorduk. İşimize devam ediyorduk.

“Fakat bir gün akşam üzeri eşimle birlikte beş yaşındaki yavrumuzu alarak Gülhane Parkı’na gittmiştik. Bir ağaç altında yavrumuzu seyrederken konuşmaya dalmıştık. Birden karşımıza bir polis dikildi ve beni polis müdürlüğünden istediklerini bildirdi. Bu davetin önemini o anda anlamadım.

“-Peki, dedim, çocuğu eve bırakalım, gelirim.

Polis güldü:

-Öyle değil efendim, dedi. Şimdi beraber gitmemiz lazım.

“O vakit anladım. Terör bana kadar ulaşmıştı. Karımı ve çocuğumu parkta bırakarak polisle birlikte müdürlüğe gittim. Beni derhal, bir odaya aldılar. Kapıyı kapadılar. Hiç bir şey sormadılar, hiç bir şey de söylemediler. Niçin tutulmuştum, ne olacaktım, hiç bir şey bilmiyordum.”1


TC’nin dünü ile bugünü arasındaki benzerlikleri yeni kuşak bilmeyebilir, ama araştırırsa kolayca öğrenebilir.


Türkiye Cumhuriyeti kendini tekrarlıyor. AKP iktidarı boyunca yaşanan ve yaşadıklarımız, TC açısından yeni bir olgu değildir. Bunlar daha önce Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarından 1946 yıllarına kadar neredeyse birebir ya da benzer şekilde yaşanan olaylardır. Sadece, mekan aynı, zaman farklı. Devlet aynı devlet. Burjuvazi, ortağı feodal toprak ağalarını sırtından atıp tek başına egemenliği ele geçirmiş. Bugün, sanayi-finans burjuvazisinin bütünüyle egemen olduğu has burjuva cumhuriyeti var karşımızda.


Türkiye ve Kürdistan halkları, bugün yaşadıklarını dün de yaşadı. Bütün anti-demokratik uygulamalardan tutunda faşizmin her türlüsü, katliamların, kırımların, sürgünlerin, asimilasyon-inkar politikalarının en vahşileriyle karşı karşıya kaldı. Biraz sonra örneklerini vereceğim, dün ile bugünün benzerliklerin arasındaki tek fark, birincisi “vatan-millet-sakarya” adına yaparken, AKP bu söylemlere, “toplumun yaşam biçiminin islamlaştırılmasını” eklemiştir. Kısacası, egemen sınıflar, dönemlere uygun olarak, ihtiyaç duydukları ve koşulların dayattığı sloganları ileri sürmüşlerdir,

Bugün demokrat kesilen birçok liberal yazar ve entellektüellerimiz, 1925-1945 arasındaki faşist uygulamalara gerekçe olarak “cumhuriyet yeniydi” kılıfını getirirken, günümüz AKP’si ise “yeni Türkiye” adı altında faşist islamcı bir yönetimi egemen kılmanın savaşını veriyor. İslamcı-faşist yönetimi pekiştirmek için anayasa değişikliği adı altında, her türlü despotizmi uygulamaktan kaçınmıyor.


TC’nin kuruluşu ve resmiyet kazanmasından sonra, yani kemalistlerin iktidarı sağlamlaştırmalarınin peşinden uyguladıkları rejmin adı faşizmdi. Bütün örgütlenmeleri, yasaları ve uygulamaları o dönem Avrupa ülkelerinde güçlü bir şekilde esen faşizm rüzgarını kendilerine örnek almışlardı.


Kemalistler, yanı başlarında 1917 Rus Ekim Devrimi’ni örnek alacaklarına, Avrupa faşizmini, Türkiye ve Kürdistan topraklarına getirmişlerdir. Oysa, Kurtuluş Savaşı sırasında en büyük desteği ise Bolşevikler’den almışlardır.


Şeyh Sait İsyanı bahane edilerek, “Takrir-i Sükun Kanunu”nu (Huzurun Sağlanması Yasası) çıkardılar. Bu yasanın en temel özelliği; Hükümete, “huzuru sağlamak” amaçlı, her türlü olağanüstü yetkiyi vermiş olmasıydı. Yani, bütünüyle anti-demokratik ve faşist uygulamaların yaşama geçirilmesi amaçlıydı. Aynı bugün Erdoğan’ın Kanun Hükmünde Kararname’leri (KHK) gibi. Dün, bugün olduğu gibi yüzden fazla üniversite ve buna denk düşen bugünkü gibi binlerce akademisyen olmadığı için, bugünkü gibi bir akademisyen kırımının olanağı da yoktu. Ayrıca, o dönemde komünistlerin dışında demokrasiyi savunan kesimlerde yoktu. Ülkenin burjuva birikimi oldukça azdı. İşçi sınıf ise nicelik olarak yeni yeni güçlenmeye başlamıştı.


Mahkemeler ise, bugünkü gibi “bağımsız” ve “tarafsız”dı(!) Yani, hükümetin emrindeydiler. Hükümet ne derse “bağımsız ve tarafsız yüce mahkemeler” adaleti (!) derhal yerine getiriyorlardı.


Uğur Mumcu’dan tutunda günümüze kadar bir çok kemalist, bu mahkemeyi “devrim mahkemeleri”, kararları ise, oldukça “adil ve demokrat” olarak lanse ettiler. 1937-38 Dersim’de katliam yapan Türk devletini “demokrat ve adil” buldukları gibi.


Kemalist Rejim, 1925-1945 arasında da hiç bir muhalefete göz açtırmadı. Kürtlere, azınlıklara ve komünistlere savaş açtılar. Alevilerin tüm ibadet yerlerini yasakladılar. Aleviler üzerindeki bu yasaklar hala uygulanmaya devam etmektedir. “islam dışı”, “ucube” vb. adlar altında dıştalanmaktadırlar.


1920-1940 arası Kürt ayaklanmaları kanlı bir şekilde bastırıldıktan sonra, toplumu Türkleştirmek, tekleştirmek ve dizayn etmek için yeni bir düşman gerekliydi. Bunlar Nazilerden ithal edilen Yahudilerden başkası olamazdı. Yahudiler, “Türk olmadıkları” gibi, “müslüman”da değillerdi. Toplum, uzun bir süre “Yahudi düşmanlığı” ile oyalanabilirdi. Milli Şef İnönü temsilciliğinde Türk egemen sınıfları aynen öyle yaptı. Ayrıca, Türk egemenleri soykırıma ve azınlık mallarına el koyma konusunda tecrübesiz de değillerdi.


1915’lerin devamı olarak, 1920’lerden başalayıp 1970lere kadar Hıristiyan ve diğer azınlıklardan ülkeyi adeta temizlediler. İnsanları yüzyıllardır yaşadıkları kendi topraklarından kovdular, kaçamayanları, gitmeyen ve gidemeyenleri katlettiler. Düşünsel yapısıyla olduğu gibi fiziksel yapısıyla da Hitler özentili olan Başbakan Şükrü Saraçoğlu başkanlığında ve İnönü tasdikli, 1942 yılında “Varlık Vergisi Kanunu”nu (Nazilerin Yahudi politikasının benzeri) çıkardılar.


Ülkedeki azınlık uluslara mensup insanları toplama kamplarına doldurdular.2 Bütün burjuva basını, “stokçu ”, “yolsuzluk yapan”, “vurguncu”, “kaçakçı”, “vatan haini Yahudi” vs. vs. manşetleriyle çıkıyordu. Göbbels’in gazete manşetleri olduğu gibi kemalist tek adam rejminin basınında da yer alıyordu. Gazetelerin ilk ve son sayfasına kadar “pis Yahudiler” hakkında haberlerden geçilmiyordu.3 O zamanın gazeteleri, “Yahudileri” öne çıkarsa da, 1942 Varlık Vergisi Kanunu, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler ve diğer müslüman olamayan azınlıklara ve az sayıda “müslüman”lara uygulanmıştır.


Nazilerin yolunda giden hükümet, yoğun bir Yahudi aleyhtarı kampanya başlattı. Bugün AKP yandaşı medyanın muhaliflere karşı başlattığı kelle avcılığı kampanyasını, dünde CHP yandaşı medya (baştada bugünün Cumhuriyet Gazetesi) Kelle avcılığı başlatmıştı. 1925-1938’lerde “şaki (Kürt) kelle avcılığı” yapanlar, Avrupa’da Nazizmin egemen olmasıyla, Yahudi ve diğer azınlıkların kellelerini istiyorlardı. Dünün Milli Şefçi (İnönü) ve tetikçi Cumhuriyet Gazetesi, bugünün Reisçi (Erdoğan) tetikçi Akit, Sabah, yeni Şafak vb. Gazeteler... O dönemin Cumhuriyeti ile günümüzün Akit’in karşılaştırın, pek bir fark göremezsiniz. Ayrıca, Nazilere ve İtalyan faşistlerine yapılan övgüler ve işgallerinin övücü sözlerle süslenmesi ise, burjuva riyakarlığının ve yalanlarının ne denli dibe vurduğunun tarihi örnekleridir.


1925-1946 arası hiç bir muhalif gazeteye yaşam hakkı tanınmamıştır. 1925 yılında Şeyh Sait İsyanı’nı “gerici” diye bastırılmasını onaylayan, “Aydınlık, Orak Çekiç ve Bursa’da çıkan “Yoldaş” dergileri, kapatılmaktan kurtulamamışlardır. Ayrıca, hükümetin izni dışında çıkan tüm gazeteler, ilerici-gerici hepsi kapatılmıştır. Bu konuda, şu söylenebilir: Dünün yasak ve sansürleri bugünde devam ettirilmektedir.

Kelle Avcısı gazetelerin yanı sıra, kelle avcısı “şair”lerde vardı. Aynı bugün olduğu gibi. Her dönem kendi sanatçısını, gazetecisini, entellektüelini vb.de yaratır. Sanıldığı, ya da gösterilmeye çalışıldığı gibi, faşizm, öne çıkarılan “soytarı kılıklı bir diktatörün” işi değildir. Başta egemen sınıflar olmak üzere egemen sınıfların sömürüsünden pay almak isteyen toplumun ileri çıkan önemli bir kesimin ortak hareketidir.


“Kelle İstiyorum! Ben ki bir tavuk bile kesilirken bakamam; karıncaları, sinekleri öldüremem, kelle istiyorum. Yumruklarım sıkılmış, dişlerim kısılmış, at meydanında kazan kaldıran yeniçeriden daha hiddetli bir sesle kelle istiyorum, vurguncunun kellesini!

Onun, mülevves (pis) kafasının bir çürük kavun gibi önümde yuvarlandığını görsem ferahlıyacağım. Onun, iğrenç vücudunun boş bir çuval gibi karşımda süründüğünü görsem rahatlıyacağım. Böyle, dünyayı sarmış bir ölüm kalım mücadelesi içinde ben, vurguncuya karşı merhamet tanımam, şefkat tanımam, adalet tanımam, kanun, nizam, usul, hiç bir şey tanımam! Bence onun cezası, para değil, hapis değil, dükkân kapamak değil, neyif (sürgün) değil; müsadere, yağma, falaka, işkence, zindan veya ölüm olmalı!” (Orhan Seyfi Orhon)4

„Sinek“ öldüremeyen bu cellad kılıklı “şair”, Yahudi kanı içmekten zevk alacak denli ırkçılaşmıştı. 1950-1960 Demokrat Parti dönemi olsun ve askeri cuntalar dönemi olsun, her faşist ve baskıcı dönem kendi yandaş yazar-çizerlerini ve Cem Küçük vb.leri gibi tetikçilerini yaratmıştır.

Göbbels’in öğrencilerinden Başbakan Ş. Saraçoğlu, “Devrim Kanunu” olarak adlandırdığı Varlık Vergisi kanunu uygulamaya sokulduğu günlerde şunları söylüyordu:

“Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal (en az onun kadar) bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz ve her vakit bu istikamette çalışacağız!”5



1942 “Varlık Vergisi” temizliği yetmeyince 1955’te 6-7 Eylül yağmasını yaptılar. Bu kez Rum’lara yöneldiler ve onların mallarını yağmaladılar. Katliam, yağma ve kırım burjuva Türk egemen sınıfların “alamet-i farika”sı olmuştur.


CHF’den AKP’ye Uzanan Tekçi Faşizmin Yolu


CHP (Ozaman, Cumhuriyet Halk Fıkrası –CHF-ydı. 1935 yılından sonra CHP oldu.) 1927 yılında yaptığı tüzük değişikliği ile, ülkenin yönetimi; Fıkra Başkanlık Divanı’na6 devr edilmiştir. Yani, devlet parti devleti olmuştur. O süreçte Türk egemen sınıfların buna gereksinimi vardı. Hem palazlanmak hem de demokratik koşulları ve olanakları yok ederek sermaye birikimi sağlamak için, tek parti diktatörlüğü onlara uygundu. Ayrıca, Avrupa’da da böyle bir gelişme vardı. 1922 yılında Mussolini İtalya’da başa gelmişti ve Almanya’da ise Hitler güçleniyordu. Yani, bugün AKP politikaları karşısında, “kaygıyla izliyoruz” yarım ağızlı demokrasi vurguları, dünün Avrupasında yoktu. Çoğu faşist ya da faşzime teslim olmak üzereydiler.


CHP’nin tek partili ve tek şefli partisinde olduğu gibi AKP’nin de tek şefli partisinde (ve aslında ülkede tek bir parti var. Çünkü HDP’yi baskı ve tutuklamalarla işlevsiz hale getirdiler. Diğer burjuva partiler ise tek bir parti gibi hareket ediyorlar)7 liderler, tanrı tarafında, “milleti ve “ümmeti kurtarmak” için gönderilmişlerdir. Kitlelere bu empoze edilir. İtalya’da Duçe (Mussolini), Almanya’da Führer (Hitler)’de kurtarılmayı bekleyen ulusa tanrı lütuflarıydı.


AKP’nin yandaş medyası, Erdoğan’la yatıp-kalkıyor. İslam ümmetine tanrı tarafından peygamber olarak gönderilmesinden tutunda “Türk’ün gücünü bütün dünyaya göstermek içinde tek şanstır.” Vs. vs. bütün gerici ve faşist nitelemeler Erdoğan üzerine sıralanarak, kitlelere “kurtarcı” olarak gösterilmeye çalışılıyor.

Bugün Erdoğan’a dizilen mehtiye ve “kurtarıcı” sıfatlar, dün M. Kemal ve İnönü için, 1950-1960 arası ise Menderes-Bayar ikilisi için sıralanmıştı.


Ve bugün, AKP’nin Erdoğan’ı “Milli Reis” yapmak için Anayasa değişikliği yapması ile M. Kemal ve İnönü’nün tek kişi ve tek parti (1925-1946) dönemlerinin benzerlerinin yaşandığı daha net görülebilir.


M. Kemal’in CHP adına milletvekillerini belirlediği Tamimleri;


“Aziz Vatandaşlarım,

Cumhuriyet Halk Fırkası namına bütün memlekette Türkiye Büyük Millet Meclisi azalığı için mebus namzedi olarak tesbit ettiğim zevatın heyeti umumiyesini ıttılaınıza arzediyorum. Her vatandaş için yeni devrede beraber çalışmağı münasip gördüğüm arkadaşların heyeti umumiyesinin birlikte görülmesini faideli addettim. Bunlardan her dairei intihabiyeye tefrik edeceğim mebus namzetlerini ayrıca imzam tahtında arzedeceğim. Gazi Mustafa Kemal,H.M.: 31 Ağustos 1927“8


„Aziz Vatandaşlarım!

İntihabat (seçimler. YK) neticelendi. Cumhuriyet Halk Fırkası namına takdim ettiğim namzetler memleketin her tarafında aziz vatandaşlarımın müttefikan umumi tasvip ve intihabına mazhar oldu. Aziz vatandaşlarımın tezahuratındaki asil manayı yüksek mesuliyet hissile ve lâyıkıle ihata ediyorum. Gazi M. Kemal“9


Bunları kısaca buraya almamızın nedeni, bugünkü dönemi faşist diktatörlük olarak görüp, dünkü dönemi „demokrat“ görenlerin ikiyüzlülüğünü ortaya koymak içindir. Birinci dönem „laiklik“ adına yapılırken, bugünkü dönem ise „islamlaşma“ adına yapılmaktadır. M. Kemal ölünce yerine milli şef olarak İnönü geçmiştir. Politika ise aynı kalmıştır.



Tarih tekerrür etmiyor, ama, burjuva cumhuriyetinde, burjuvazi, ülkeyi aşağı yukarı aynı yöntemlerle yönetiyor. Bu tür yöntemler, kitlelerin bilinçlerinin bulandırılmasında önemli rol oynuyor.


AKP’nin 18 maddelik anayasa değişikliği de, aynı CHF’nin uygulaması gibidir. Oradan örnek alınmaktadır. Tek parti ve tek şef yönetimi. Kriz içindeki burjuvazinin, kriz süresince ülkeyi yönetme yöntemlerinden biridir. Kendi faşist tarihine toz kondurmayan CHP’nin AKP’ye karşı “mücadelesi” ise, gece mezarlıktan geçerken ıslık çalmaya benziyor.


M. Kemal, kendine “izmir Suikastı” gerekçe göstererek, elindeki yetkileri dahada güçlendirerek bütün muhalifleri elimine etmiştir. Erdoğan’da, “FETO”cuları gerekçe gösterek, aynı yöntemi izlemektedir. Ve böylesi süreçlerde, ülke “vatan haini” bolluğundan geçilmez olur. Yandaş gazetelerin tümü “vatan haini avcılığına” çıkarlar.

Kemalistler döneminde de “vatan hain”leri boldu, bugünde “vatan hainleri” boldur. Cumhurbaşkanını, başbakanı ve de diğer devlet yetkililerini eleştirmek “vatan hainliği” ile eşitlenmiştir. Her iki dönemde de bunun örnekleri yığınladır. Bugünkü örnekleri günlük yaşadığımız için çoğu kimseye yabancı gelmez. Ancak, dün çok gerilerde kaldığı için, o günün anti-demokratik ve faşist uygulamaları pek bilinmemektedir. Ya da unutulması istenmiş ya da ”Kadro Harekatı”nın devamcıları, anti-demokratik ve faşist uygulamaları cilalıyarak “devrim çabaları” olarak karşımıza çıkarmışlardır.


Örneğin, Erdoğan bugün “başkan” olmak istiyor. “Ya başkanlık ya kaos” diyerek, şimdi burjuva meclisinde kendi yasasını kabul ettiriyor. Yani, İsmet İnönü’den sonra ikinci “Milli Şef” olmaya aday. İnönü 1938 yılından 1945 yılına kadar CHP’nin değişmez genel başkanı olduğu gibi, ülkeninde tek sorumlu şefiydi. Ülkeyi ise CHP yönetiyordu. Aynı bugün AKP’nin yönettiği gibi. Milletvekillerinden, valilerden muhtarlara kadar bütün atamaları ve belirlemeleri CHP teşkilatı yapıyordu. Faşizm sevicileri, bunları “o günün koşulları”na bağlıyarak, kitlelerin hoşgörüsüne sunuyorlar.


“Parti devletle birlikte çalışır. Sınıf farklarını göz ardı eder. Toplumun manevi varlığının ifadesi olan ulus, Parti içinde toplanmakta ve Parti ulusla, dolayısıyla devletle bir olmaktadır. Bunada ek olarak ulus, devlet ve Partinin “önder”in kişiliğinde somutlaştığı, devletin “Atasıyla bütünleşmiş millet” demek olduğu noktasına varılmıştır.”10


“Atatürk ilkeleri” adı altında anti-demokratik ve faşist yasalar, değişmez anayasa maddeleri arasına alınırken, İnönü’de değişmez “milli şef” olmuştu. Halkımızın, o dönemde söylediği; “Geldi İsmet Kesildi Kısmet” tekerlemesi, kendiliğinden ortaya çıkmamıştı. Bir uygulamanın halkın yaşamına vurulan bir prangaydı.

CHP’nin, Ahmet Davutoğlu ve Binali Yıldırım’larından biri olan Recep Peker, İtalya’da aldığı faşizm derslerinden sonra şunları söylemiştir:


“Liberal devlet tipinin çekiştirici, çarpıştırıcı ve yurtiçinde ulus birliğini bozucu ruhunu her gün yeni bir tedbirle ortadan kaldırarak bunun yerine ulusal devlet tipindeki birlik ve beraberlik zihniyetinin tatbikatını hayatımıza aşılıyoruz.”11

Bugün, bu söylemi, farklı ve islam soslu bir şekilde Erdoğan ve AKP söylüyor. Bunun adına da: “İleri demokrasi” diyorlar.


İşçi sınıfının mesleki ve sınıfsal bütün örgütlenmeleri yasak olmasına karşın bir de buna; Peker’in İtalyan (1936) gezisinden dönmesinden sonra, “milli duygulara aykırı propaganda suçu” adı altında, Türk Ceza Kanununa 141-142 maddelerini eklemişlerdir. Ve bu maddeleri, 1991 yılına kadar, işçi sınıfının mücadele örgütlerinin tepesinde demoklesin kılıcı gibi sallandırmışlardır.


Dün, “devlet Ata’sı etrafında birleşmiş millet”, iken, AKP döneminde ise, “Erdoğan bu milletin 300 yılda bir başına gelen Reis”e dönüşmüştür. Bilinen milliyetçi ve islamcı-faşist tekrarlar. Aynı burjuvaziye hizmet eden iki farklı siyasetçinin, iki farklı görüntüleri var ortada.


Burada bir not düşmek gerekiyor; Elbette M. Kemal ile Erdoğan’ın islamcılığı aynı değil, M. Kemal daha pozitivist. Erdoğan ise ülkülerini islam dinine dayandırıyor. Ancak, bu söylem düzeyinde kalıyor. Yani, kitleleri aldatma amaçlıdır. Erdoğan’ın kapitalizm koşullarında işi hurafelerle yürütmesinin koşulu yoktur. O, hurafeleri, siyasal-ideolojik olarak kitleleri uyutma amaçlı ortalığa salmaktadır.


Her iki sürecin, faşist devlet yönetimi, tek parti anlayışı, muhalifleri yok etme biçim ve uygulamaları, demokratik hak ve özgürlüklerin yasaklanması, işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki baskı vb. vb. aynıdır. Erdoğan, islamcılığı öne çıkararak ve bunun uygulamasını yaparak kitleleri oyalarken, diğeri, Türk milliyetçiliğini daha fazla öne çıkarmıştır. Ama ikisi de (İnönü’de dahil), tek liderlik olgusunu putlaştırmışlardır. Burjuva demokrasilerinde görülen görüntü bunlarda olmamıştır. Erdoğan, iktidarının ilk yıllarında “demokrasi” oyunları oynamış, iktidara egemen oldukça, “demokrasi”yi ötelemiştir. Aslında, TC’nin kurulduğu 1923'den 1925 yılına kadar iki yıllda olsa, kısmi bir burjuva demokrasisine hayat hakkı tanınmıştır.12 1925 ile birlikte demokratik haklar bütünüyle ortadan kaldırılıp, faşist iktidar biçimi öne çıkarıldı.


Kemalizm döneminde işçilerin hiç bir örgütlenme hakkı yoktu. Türkiye’de yasal olarak sendikal örgütlenmelere 1947 yılında izin verildi. Ancak hiçbir hakları yoktu. Toplu sözleşmeli, grevli haklar 1961 Anayasası’nda yer aldı. İşçi sınıfının sendikal örgütlenmesinin yasakladığı bir rejimi “ilerici” ya da “demokrat” olarak adlandırmak, burjuvazinin ilk çıkış felsefesine dahi terstir. İşçi sınıfı örgütlenmelerinin yasaklandığı yerde burjuva demokrasisini aramak, küçük burjuvaziye özgü faşizm seviciliğidir.


Laiklik konusunda ise, kemalistler, gerçek anlamda bir burjuva laikliğini uygulamadılar. Sistem, hiç bir zaman dini devletin dışında tutmadı. Sünnileştirmeyi esas aldılar ve diğer mezhep ve dinlere ise yaşam hakkı tanımadılar. Başta Kürt ulusu olmak üzere, diğer azınlık uluslarında asimile edilerek Türkleştirme politikalarını hayata geçirirken, dini de devlet kontrolü altına alarak sünnileştirme politikası izlediler. Sünni Diyanet İşleri Başkanlığı, 1924 yılında bu amaçla kurulmuştur.


Erdoğan, kamunun tümünü ve yaşam biçimini sünnileştiriyor. Yani, İslamı kamusal yaşamın tüm alanlarında hakim kılmak istiyor ve hızla yerine de getiriyor. Egemen burjuvazinin önemli kesminin de buna pek bir itirazı yoktur.


Kürt ve diğer azınlık ulus politikasında ise devletin 94 yıllık yoketme ve sindirme politikası hala geçerliliğini koruyor. 94 yıllık TC tarihinde, “Takrir-i Sükun’ların, “Örfi idare”lerin, “Sıkıyönetim”lerin ve “Olağanüstü Hal”lerin olmadığı dönem hesaplansa, bir on yılı bulmayabilir. Burjuvazinin çok övündüğü kapitalist sistemin gerçek anti-demokratik yüzü.


Bazı ayrım noktalarını ve farklarını ileri sürerek, sözünü ettiğimiz tarihler içinde dün-bugün arasında nitel fark çıkarmak, demokratik olmayan yönetim biçimlerini aklamaktır. Kendine “sol” diyen bazı kesimlerde bunu yapmaya çalışarak, iki faşist yönetim biçimi arasında bir tercih yapılmasını istiyorlar. Faşist rejimler arasında tercih yapılmaz. Faşizm ile burjuva demokrasisi arasında, eğer bir tercih yapılacaksa bu burjuva demokrasisi olur.13 Çünkü sosyalizm için, işçi sınıfının örgütlenmesinin burjuva demokrasisi koşullarında faşizme göre daha avantajlıdır.

İşçi sınıfının haklarının olmadığı yerde, komünistlerin varlığına ve örgütlenmelerine de izin verilmiyordu. TC tarihi “Komünist Tevkifatı”ıyla doludur. TC’nin komünist avı hiçbir zaman bitmemiştir. Her fırsatta komünistleri ezme ve yok etme politikası izlemiştir. 1991’lara kadar komünist propagandayı yasaklamış ve ağır cezalar getirmiştir. Daha sonraları ise “Terörle Mücadele Yasası” adı altında anti-demokratik ve faşist uygulamalar bugüne kadar devam ettirilmiştir.


İşte, TC tarihinin genel ve kabaca görünümü budur. Bu topraklar üzerinde yaşayan çeşitli milliyetlerden işçi ve emekçilerine, burjuva sistemini korumak amaçlı, çeşitli gerekçeler ileri sürülerek reva görülen yaşam biçimi...

Biz yıkmadan ve sosyalimi kurmadan üzerimizden kalkmayacak çürümüş bir sistemin enkazı! İşçi sınıfı ve emekçiler açısından her iki rejmin de savunulacak bir yanı yoktur. Birincisini kitlelere „iyi“ gösterenler, ikincisine karşı tutarlı birmücadele veremezler!

Ocak 2017


















1Zekeriye Sertel, Hatırladıklarım 1905-1950, Gözlem yayınları, aktaran: www.bwlgelerlegercektarih.com/2012/09/26/istiklal-mahkemeleri/


2Nazi hayranlığı bu dönemde taban yapmış durumdaydı. Babası, Aşkale Toplama Kampı’ndaki 6-8 bin kişiden birisi olan İshak Alaton şöyle anlatıyor; “Anti-semitizm güçlü bir havaydı. Şişli Terakki Lisesi‘nde okurdum. Okula Türk subayların refakatinde Nazi subayları gelir ve Nazizmin propagandasını yaparlardı.” Rıdvan Akar, age, sf. 243. Bugün İŞİD’çilerin okullarda dinci propaganda yapmasının bir başka biçimi.

3Rıdvan Akar, Aşkale Yolcuları-Varlık Vergisi ve Çalışma Kampları, Belge Yayınları

4Ayşe Hür, 1942 Varlık Vergisi Kanunu, 10.05.2015 Radikal.

5Ayşe Hür (aynı yer)

6Mete Tuncay, Tek Parti Dönemi

7Not: Bugün bunu Yeni parti olarak okuyun. YK notu (29.10.26)

8M. Kemal’in seçim öncesi C.H.P. adayları hakkında vatandaşlara yayınladığı mesajı. 3 Agustos 1927

9M. Kemal’in seçimden sonra vatandaşlara yayınladığı mesajı, 7 Eylül 1927

10M. Tuncay, Tek Parti Dönemi

11M. Tuncay, Tek Parti Dönemi

12İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Umut Yayımcılık

13İbrahim Kaypakkaya, age.

28 Eylül 2026 Pazartesi

Kapitalizmde İşgününün Uzatılması


 Doruk Maden İşçileri Direnişinden 

 

Kapitalizmde İşgününün Uzatılması


                                                    „İşgününün ölçüsüz bir şekilde uzatılması

modern sanayiye özgü bir ürün olarak ortaya çıkar.“ Marx


Sermayenin yoğunlaşması artıkça her yönlü saldırganlığı ve sömürü oranı da artar. Kapitalist-emperyalist sistemin işçi sınıfı ve doğa üzerindeki aşırı baskısı ve aşırı sömürüsü, sermayenin birikimi ve merkezileşmesiyle doğru orantılıdır. Üretim sürecinin yüksek düzeyde makineleşmesi, yapay zeka, robot ve genel anlamda dijital üretim artıkça, en modern teknolojik üretimi yapan sermaye kesmi en saldırgan durumdadır. Yani, üretimin son modern teknoloji ile yapılması, sermayenin saldırganlığını azaltmaz, tersine artırır ve sermayeninin birikim ve merkezileşmesinin büyüklüğü oranında da vahşileşir. Bu da kaçınılmaz olarak işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki çelişmeleri keskinleştirir ve iki sınıf arasındaki mücadeleyi sertleştirir.


Günümüz teknoloji tekellerinin hemen hepsinin açıktan faşizmi desteklemeleri, faşist partilerin iktidara gelmeleri için tüm ağırlıklarını ortaya koymaları, sermayenin doğrudan işçi sınıfı sömürüsü üzerine oluşmasından kaynaklı olduğu gibi, bu tekellerin aşırı sermaye birikimi ve sermayenin merkezileştiği odakların başında gelmesinden kaynaklanıyor. O işçi sınıfını aşırı sümürdüğü gibi, doğayı da aşırı sömürür. Sermayenin birikim ve merkezileşmesinin gelişmesi, artması, işçi sınıfı haklarının yok edilmesiyle doğru orantılı gider.


Bunu 2000‘li yılların başından beri daha net olarak görebiliyoruz. Çünkü bu süreç kapitalist-emperyalist sistemin daha hızlı geliştiği bir evre olarak karşımıza çıktı. Özellikle 1980‘lerin ortalarından itibaren başlayan özelleştirmeler, uluslararası sermayenin merkezileşmesinin geliştirdi ve üretimin uluaslararasılaşmasını yagınlaştırarak esas hale getirdi.


Artı-değeri artırmak için en son teknolojilerin üretim sürecine sokulma eğilimi eksilmez. Kapitalist açısından bu mutlaktır. Kapitalist, aşırı rekabet nedeniyle olsa (kar oranını düşürme olasılığına karşın) son teknolojiyi üretim sürecine sokar. Makinenin görevi, işçinin artı-değer üretimini artırmak amaçlıdır. Makineleşme artıkça istihdam azalır. İstihdamın azalması, mutlak artı-değeri düşürür. Çünkü makineler artı-değer üretmez. Artı-değeri, yani, sermayeyi sermaye yapan işçiden gasp edilen artı-değerdir. Kapitalist, topluma faydalı olmak için üretim yapmaz, o, aşırı meta üretimini aşırı sermaye birikimi için, Marx’ın deyimiyle, artı-değer üretimini hedefler.


Kapitalist üretim artı-değer üretimidir. Aşırı artı-değer üretimini koşullamayan ve bunu esas almayan hiçbir kapitalist olamaz. Çünkü sermaye artı-değerin birikimidir.


Kapitalist, mutlak artı-değer elede etmek ve artırmak için sürekli olarak işçinin çalışma süresini uzatma eğlimindedir. Beklenenin tersine, üretim sürecinde makineleşme (örneğin üretim sürecinin daha fazla dijitalleşmes -yapay zeka, robot vb.) artıkça kapitalist işgünün uzatmaya gider.


Kapitalizmin şafağında işgünü oldukça uzundu. 10, 12, 16 saat ve hatta 18 saate kadar uzatılıyordu. Ancak, işçi sınıfının mücadelesi sonucu bu geriletildi ve genel olarak 8 saate indirildi. Ne var ki, kapitalist „fazla mesasi“ adı altında yine de günümüze kadar çalışma saatlerini uzatmaktan geri kalmadı. Bazı yerlerde mesai zorunlu hale getirdiler. Oysa her uzun çalışma, mutlak artı-değeri artırma amaçlıdır.


Günümüzde kapitalist üretimin teknik süreci daha da gelişti. Yüksek düzeydeki teknolojik gelişmeler kapitalist üretim sürecinin içinde yer alıyor. Zaten hiç bir kapitalist, aşırı rekabet nedeniyle bu üretim sürecinin dışında kalamaz, kalanlar yutulur. Makineleşme artıkça, üretim süreci içindeki sermayenin değişen bölmü (istihdam) azalırken, değişmeyen (üretim makinaları vb.) bölümü artar. Bu sermaye yoğun üretimdir. Teknolojik gelişmelere bağlı olarak sermaye yoğun üretim artmıştır. Sermayenin değişmeyen bölümünün artması ve değişen bölümünün azalması, kar oranında düşüşe neden olur. Bu, kapitalisti, işçiyi daha uzun çalıştırarak daha fazla artı-değer elde ederek, kar oranını yükseltme eğilimi içine iter.


Kapitalistin işçi sınıfına yönelik saldırısı eksik olmaz. Her fırsatta işçi sınıfının haklarını hasp etmek için yasal ve yasal olmayan baskılar uygular. Örneğin kapitalistin esas hedeflerinden biri işçinin ücretini sürekli aşağı çekmekse, ikincisi, işçinin çalışma gününü uzatmaktır.


Ne var ki, işçi ile kapitalist arasındaki, işgünü konusundaki mücadele bitmiş değildir. İşçi sınıfı, özellikle 2. emperyalist savaştan sonra işçi haklarını mücadele ederek daha da yükseltmiştir. Ancak, 1980‘lerden sonra bu giderek gerilemiş ve işçiler bir çok haklarını kaybetmişler ve kaybetmeye devam ediyorlar.


İşçiler, gelişmiş kapitalist ülkelerde haftada 5 gün ve 40 saat çalışma hakkını elde ederken, bazı işyerlerinde haftalık 35 saatlik çalışma haklarını kazanmışlardı. Almanya bunlardan birisidir. Almanya’daki büyük tekellerin (örneğin otomobil tekellerinin) fabrikalarında haftada 5 gün ve 35 saat çalışma hakkı vardı. Şimdi ise tekeller çalışma süresini 10-12 saate çıkarılmasını istiyor. Mümkün olsa, tekeller, işçilere 8 saatlik uyuma zamanı bile bırakmayacaktır. Amanya işçi sınıfı partisi MLPD, haklı olarak, haftalık çalışma gününü 30 saate indirilmesinisavunuyor.


Üretim sürecinin aşırı makineleşmesi, çalışma işgününü kısaltması gerekirken (bu ancak ve ancak sosyalist bir toplumda olasıdır), tersine, kapitalist sistemde, teknoloji geliştikçe işgünün uzatılıyor. Örneğin bazı revizyonistlerin „sosyalist“ olarak değerlendirdiği sosyal emperyalist Çin’de çalışma süresi 12 (sabah dokuz akşam dokuz) saattir. Yani, dünyada en uzun işgününe sahip olan ülkelerin başında gelir. AB ülkelerinin çoğunda işgünü süresi 12-13 saate kadar çıkarılmıştır. Bunların başında, Hollanda, Danimarka, İrlanda, İsveç, Yunanistan vd. gelmektedir. Türkiye’de ise resmi olarak işgünü süresi 9 saat (haftada 45 saat)1 olmasına karşın, çoğu işyerlerinin buna uymadığı ve işçileri 12 saati aşan bir süre çalıştırdıkları sık sık basında haber olmaktadır. Ayrıca, „fazla mesai“ adı altında çalışma günün 11-12 saate çıktığı ve geçtiği biliniyor.


Bazı liberal ve küçük burjuva sol anlayışlar, „yapay zeka“ çıktı ve işçilere gerek kalmadı gibi anlayışları ileri sürebiliyorlar. Oysa, burjuvazi, yüksek teknolojik gelişmelere sahip olmasına karşın, işçiyi bir işgününde daha uzun süre çalıştırmak için işçi sınıfı üzerindeki baskıyı artırmaya çalışıyor. Yapay Zeka (YZ), yani üretim sürecinin dijitalleşmesi, işçinin bütünüyle üretim sürecinin dışına itilmesi, kapitalist sistemde olası değildir. 

Burjuvazi üretimi artı-değer (sermaye birikimi) için yapar. Artı-değeri ise makineler değil, canlı emek, yani işçi üretir. 2 Kapitalist sistem de, özellikle günümüzde yoğun işçsizliğin olması, büyük tekellerin -dönem dönem- binlerce işçiyi işten atması, bugüne özgü olmayıp, kapitalizmin tarihi boyunca bu tür süreçler yaşanmıştır. Aşırı sermaye birikimi aynı zamanda aşırı işsizliği (aşırı yedek sanayi ordusunu) koşullar. Örneğin bütün dünyada özelleştirmelerin yoğunlaştığı süreçte de böyleydi. Bütün ülkelerde yüzbinlerce işçi, anında yedek sanayi orsusu üyeleri arasına katılmıştı. Ayrıca, işsizlik olmadan sermaye birikimi olamaz.

Buna rağmen toplmada çalışan sayısında bir artış vardır. Üretim sürecinde makineleşmenin artışı, nispi olarak işççi sayısını azaltmasına karşın, tersine, mutlak bir şekilde işçi sayısında bir artış vardır. Sermayenin birikimi ve merkezileşmesindeki artış ile işçi sayısının artışı aynı oranda olmaz. Birincisinin artışı daha fazladır. Bu da işçi sınıfının nispi olarak azalmasının bir işaretidir. Ancak, kapitalist sistemde şu bir kuraldır: Sermayenin artışı işçi sınıfının atışını koşullar. Yoğun işten çıkarmalara rağmen, günümüz bütün istatistikleri bunu doğrular.3 İşçi sayısı (istihdam) mutlak bir şekilde artmaktadır.


Genelde çalışan sayısında azalma gibi görünen şey, sermayenin işçi sınıfına yönelik saldırılarının başında gelen sendikasızlaştırma, sosyal haklardan yoğun kısıtlama vb. gibi işçi sınıfını görünmez kılma, örgütlü mücadelesinin engelleme girişimleridir. Buna rağmen, işçi sınıfının genel anlmada mücadelesi de yükselmektedir. Bu yoğun saldırılar karşısında işçi sınıfının susmasını beklemek, emek sermaye arasındaki çelişemnin niteliğini ve diyalektiğini tam olarak ne olduğunu anlamamaktan kaynaklanmaktadır. Bu küçük burjuva umutsuzluğunu derinleştiren olgulardan birisidir. Buna karşı da mücadele edilmelidir. 28-09-2026


***

2Bkz. Yusuf Köse, Dijitalleşme: İşçinin Üretim Sürecinin Denetleyicisi ve Düzenleyicisi Olacağı Tarih, Nisan Yayımcılık 2023.

22 Eylül 2026 Salı

Berlin'deki Eeyalet Seçimi Üzerine

 

Alman başkentinde Sol Parti (Die Linke) liderliğindeki bir hükümete karşı yürütülen antikomünist karalama kampanyası1


Berlin'deki sandık merkezlerinin kapıları henüz kapanmış, televizyon ekranlarındaki geçici sonuçları gösteren renkli grafikler sürekli değişmeye devam ederken; Berlin seçimlerinin galibi Elif Eralp ve partisi Sol Parti'ye (Die Linke) karşı histerik bir antikomünist kampanya çoktan başlamıştı.


Tekeller ve Federal Hükümet için, Sol Parti'den (Die LINKE) bir Yönetici Belediye Başkanı, saldırılarını hayata geçirme yolunda bir engel teşkil ediyor. Die LINKE; net bir faşizm karşıtı duruş ve birçok ilerici taleple, tekellerin ve devletin saldırılarına karşı yürütülen mücadele temelinde Berlin Eyalet Meclisi seçimlerini kazandı.


MLPD, partinin reformist yanılsamalarına dair temel görüş ayrılıklarına rağmen —özellikle faşist tehlikeye karşı işbirliği gerekliliği nedeniyle— eleştirel bir tutumla Die LINKE'ye oy verilmesi çağrısında bulundu. Seçim kampanyasının temel konularından biri, gayrimenkul şirketlerinin yol açtığı aşırı kira vurgununa karşı mücadeleydi. Halkın büyük bir kesimi, özellikle de gençler ve emekliler bu durumdan muzdarip. Die LINKE oyların yüzde 25,7'sini aldı (CDU 18,8; SPD 12,1; Yeşiller 14,3; AfD 16,3; FDP 2,5; BSW 4,7).


Hükümet kurulumu için Yeşiller ve SPD ile bir koalisyon mümkün görünüyor. Elif Eralp, Berlin'in Yönetici Belediye Başkanı olabilir. Hem de tam da emperyalist Almanya'nın başkentinde; Federal Başbakanlık ve Reichstag'ın yanı başında! Bu durumun, halen görevde olan Federal Şansölye ve CDU Genel Başkanı Friedrich Merz'in tansiyonunu yükseltmesi şaşırtıcı değil. Zira partisi, Mecklenburg-Vorpommern'de yüzde 4,9'da kalarak, bizzat kendisinin ve benzerlerinin her fırsatta savunduğu yüzde 5 barajına takıldı. 

 

Tekel birlikleri BDI ve BDA, Federal Hükümet'e sosyal kazanımlara yönelik topyekün saldırıyı tüm sertliğiyle hayata geçirmesi için baskı yapıyor. Dünkü gelişmelerin onlara büyük bir korku ve endişe yaşattığı muhakkak! 175.000 işçi şu mesajı net bir şekilde verdi: 63 yaşında emekliliğe dokunmayın! Haftalık 35 saatlik çalışma süresine dokunmayın! Ve bununla da yetinmeyeceklerini gösterdiler. Merz-Klingbeil hükümeti sarsılmış durumda. 

 

Agresif antikomünist kampanya Seçim gecesinden bu yana birçok burjuva medya organı, antikomünist kışkırtmalarla dolu. Örneğin bugün *Süddeutsche Zeitung* gazetesinde, AfD ile Sol Parti'nin (DIE LINKE) "giderek birbirine benzediği" iddia ediliyor. Hayır; bu, ucuz bir "sağ eşittir sol" teorisidir. Seçim gecesi AfD'li Weidel'in nasıl ağzından köpükler saçarak antikomünist söylemlerde bulunduğuna, kamulaştırmalara ve her türlü sosyalizm fikrine karşı nasıl kışkırtıcılık yaptığına tanık olanlar, bu suçlamanın ne denli saçma olduğunu görebilirler. Özellikle faşizm karşıtı mücadele alanında sol eğilim güç kazanmıştır.


Kampanyanın tehlikeli antikomünist "mantığını", Axel Springer yayınevinin kışkırtıcı yazarlarından Ulf Poschardt veciz bir şekilde özetledi. Poschardt şöyle dedi: "Herkes 1933'ten korkuyor. Asıl tehlike 1949'dur: Yani GDR'nin (Doğu Almanya) geri dönüşü." Bu, tarihin en vahim şekilde çarpıtılmasıdır: Hitler faşizmi milyonlarca Yahudiyi katletmiş, işçi hareketine karşı açık bir terör estirmiş ve İkinci Dünya Savaşı'nı başlatmıştır. GDR'nin kuruluş döneminde ise tutarlı bir Nazilerden arındırma süreci yürütülmüş, tekellerin gücü kırılmış ve sosyalizme doğru adımlar atılmıştır. İkincisinden (sosyalizmden) birincisinden (faşizmden) daha fazla korkan kişi, bizzat karanlık ve gerici düşünceleri savunuyor demektir.


Bu süreçte, Sol Parti liderliğindeki bir Berlin hükümetine karşı çıkanlar, gerici bir silah olarak antisemitizm suçlamasına başvuruyorlar. Yahudiler Merkez Konseyi Başkanı Josef Schuster, Elif Eralp'e karşı kışkırtıcılık yapanların başında yer alıyor: Schuster'in Pazar günü yayınladığı açıklamada, "Seçim kampanyası sahnesinde açıkça insanların ölümünün talep edildiği bir partinin seçimden zaferle çıkması beni derinden endişelendiriyor" ifadeleri yer aldı. Schuster bu iddiayı öne sürmek için olayların bağlamını tamamen çarpıtmak zorunda kaldı. Kutlanan şey Filistin'in kurtuluş mücadelesiydi; buna, uluslararası hukuk çerçevesinde meşruiyeti bulunan, İsrail ordusuyla girilen askeri çatışmalar da dahildi.


Büyük ölçüde faşist unsurların nüfuz ettiği ve önemli bir kesiminin Gazze'deki on binlerce Filistinlinin katledilmesini kutladığı bir ordu. Sayın Schuster ve aynı koroya katılan herkes; Yahudilerin ve bilhassa Filistinlilerin yaşamına yönelik tehlike Sol Parti'den (Die Linke) gelmiyor. Bu tehlike —ki sadece bir tehlike olmanın çok ötesindedir— Filistin halkını adeta yok etmek isteyen faşist İsrail hükümetinden kaynaklanıyor. Bilindiği üzere, tarihteki en azılı Yahudi düşmanları Hitler faşistleriydi. İsrail Dışişleri Bakanı, şimdilerde Hitler'i ve Holokost'u kısmen yücelten bir parti olan FPÖ ile yakın ilişkiler kurmuş durumda. Diaspora Bakanı ve Yahudi düşmanlığıyla mücadeleden sorumlu yetkili Amichai Chikli, "aşırı sağa" yönelmeyi kutluyor ve bundan tarihi bir dönüm noktası olarak bahsediyor. Faşistlerle el ele verip Yahudi düşmanlığıyla mücadele etmek mi?


Ibrahim Ibrahim bir "terörist" veya antisemit değildir


Buna rağmen, birçok medya organında —özellikle de Springer basını ve Nius gibi onun türevlerinde— "terör destekçisi" veya "terörist" olarak ağır bir şekilde karalanmaktadır. Sırf Sol Parti'nin (Die Linke) seçim gecesi etkinliğinde bulunması bile, Siyonistler ve diğer gericiler için Sol Parti'nin de yer alacağı bir hükümete karşı histerik uyarılar yapmalarına fırsat sunmuştur: *taz* gazetesinde yer alan ifadelere göre, "Berlin'deki Sol Parti içinde yer alan PFLP dostları, böylece sadece Almanya'daki Yahudilere veya kendi başbakan adaylarına zarar vermekle kalmıyor; aynı zamanda Berlin'de gerçekten bir şeylerin değişmesi umuduyla Pazar günü sol partiye oy veren yüz binlere de ihanet ediyorlar." Öte yandan *Handelsblatt*'ın haberine göre CDU, Sol Parti'nin —ve bu bağlamda Ibrahim Ibrahim'in de dahil olduğu— "terörist çevrelerle" olan ilişkisi gerekçesiyle, Berlin ile artık "güvenlikle ilgili bilgi" paylaşılmamasını talep ediyor.


PFLP, Filistin'deki en büyük ikinci seküler kurtuluş örgütüdür. Örgüt, her türlü ırkçılıkta olduğu gibi antisemizme de karşı çıkmakta ve proleter enternasyonalizm ilkesini savunmaktadır. Hamas veya 'Cihad' gibi İslamcı kisveye bürünmüş faşist gruplarla asla bir tutulamaz; ayrıca yürüttüğü kurtuluş mücadelesinde İsrail devletinin var olma hakkına da saygı duymaktadır. Filistin Demokratik Komitesi Başkanı olan Ibrahim Ibrahim, Yahudi yaşamının korunması ile Filistin'in özgürlük mücadelesine tam destek verilmesi arasında kendisi açısından hiçbir çelişki bulunmadığını açıkça ifade etmiştir. Yakın tarihli bir açıklamasında şunları ifade etti: "Filistinlilerin, baskı altındaki diğer tüm uluslar gibi, soykırıma ve on yıllardır süren işgale karşı direnme hakkı vardır. İsrail işgaline karşı yürüttüğümüz direnişin, her yerde yansıtıldığı şekliyle antisemitizm veya terörizmle hiçbir ilgisi yoktur. Biz herkesi kapsayan bir devlet için; Filistinlilerin, Hristiyanların ve Yahudilerin bir arada yaşadığı sosyalist bir devlet için mücadele ediyoruz. Bu nedenle gözümüzün korkutulmasına izin vermeyeceğiz; direnişi sokaklara taşımaya ve örneğin 27 Eylül'de Gazze'deki El-Avda Hastanesi'nin yeniden inşası amacıyla düzenlenen etkinliklerde olduğu gibi dayanışmayı yaşatmaya devam edeceğiz."


Filistin halkının kurtuluş mücadelesi "terörizm" değildir. Aksine, faşist Netanyahu hükümetinin yürüttüğü şey devlet terörüdür. MLPD, İbrahim İbrahim ile dayanışma içindedir ve ona yönelik kışkırtıcı kampanyaları kesin bir dille reddetmektedir. Ancak, Sol Parti (Die Linke) milletvekili Ferat Koçak'ın, bu karalama kampanyasına tepki olarak İbrahim İbrahim hakkında toptancı bir yaklaşımla "Söz konusu şahsın şiddeti veya terörü yücelten ifadelerinden açıkça mesafe koyuyorum" demesini de eleştiriyoruz. Koçak böylece, antikomünistlerin yönelttiği iftiraları bizzat İbrahim İbrahim'e de toptan isnat etmiş olmaktadır. Filistin dayanışma hareketi içinde aynı zamanda Hamas veya Hizbullah'a nasıl yaklaşılması gerektiğine dair bir tartışma da yürütülmektedir. MLPD, bu dayanışma sürecinde İslamcı-faşist güçlerle yapılacak her türlü işbirliğine karşı çıkmaktadır.

MLPD, antikomünist kirli kampanyaya karşı Sol Parti ile dayanışma içindedir.


MLPD, gerçeği yansıtmayan bir şekilde sürekli olarak "antisemitizm" suçlamasıyla karşı karşıya kalmıştır ve kalmaya devam etmektedir. Partinin bu suçlamalara karşı mücadelede engin bir deneyimi vardır. Daha yakın zamanda Benjamin Weinthal'a karşı önemli bir hukuki zafer kazanmış; böylece Weinthal'ın gelecekte MLPD'nin antisemitik olduğunu iddia etmesi yasaklanmıştır. Sol Parti'ye ve seçim başarısı gösteren temsilcisine yönelik antikomünist karalama kampanyasının derhal sona erdirilmesini talep ediyoruz. Ancak aynı zamanda, Sol Parti siyasetçilerinin zaman zaman yeterli dik duruşu sergilememesini; parti yönetiminin bazı kesimlerinin bu karalama kampanyasının söylemlerini kısmen benimsemesini ve hatta kendi saflarındaki Filistin dayanışması aktivistlerine karşı baskıcı bir tutum takınılmasını da eleştiriyoruz.


1https://www.rf-news.de/2026/kw39/wer-will-hier-auf-teufel-komm-raus-eine-linke-regierung-in-der-hauptstadt-verhindern

Not: Almancadan Türkçeye çeviri, yapay zeka yardımıyla yapılmıştır. 

17 Ağustos 2026 Pazartesi

"Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nın Emperyalist Sistem içindeki Yeri

 


“Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nın Emperyalist Sistem içindeki Yeri


Yusuf Köse

7 Agustos 2026 tarihinde, Suudi Arabistan-SA-, Türkiye ve Pakistan arasında Mekke'de imzalanan anlaşma emperyalist sistem içinde ses getirdi. Bütün emperyalist cepheler, soruna kendi emperyalist çıkarları açısından yanaşarak, “ittifak”ın kime karşı olduğu sorusunu sormaya devam ettiler.


Bu sorunun bu denli “ses” getirmesi ve üzerine her cepheden yorum yapılıp analiz edilmesi, Pakistan ve iki yeni emperyalist ülkenin bir araya gelmesidir. Daha önce (2015) SA öncülüğünde Yemen'de Hüsilere karşı oluşturulan “uluslararası ittifak” olsun, İran savaşı öncesi oluşturulan Pakistan-SA arasındaki ittifak olsun bu denli bir ses getirmemişti. Ya da bu denli ciddiye alınmamıştı. Ancak bu kez, ABD-İsril ve İran arasındaki savaşın içinde böylesi bir ittifakın kurulması ve içinde yeni emperyalist Türkiye'nin de olması sorunun rengini değiştirir oldu.


Mekke Ortak Savunma Anlaşması (MOSA), bol sermayeli Suudi Arabistan'ı korumak amaçlı gibi görülmesine karşın, Pakistan ve özellikle de Türkiye'nin emperyalist çıkarlarını da içinde barındırmaktadır. Saldırı altında olan SA'dır. Hüsiler, Irak'taki İran yanlısı gruplar ve İran tarafından saldırıya uğramıştır. İran doğrudan SA'daki ABD üslerini hedef almasnna karşın SA bu saldırıları kendine karşı yapılmış olarak görüyor ve ABD ile birlikte Irak'taki İran yanlısı grupları havadan bombalamaya katıldı. Bölgenin en saldırgan güçlerinden biride yeni emperyalist SA'dır. Yemen'e karşı savaş açtı. Ve “Uluslararası Koalisyon Güçleri” adı altında en az 14 ülkeyle beraber Husiler'e saldırdı ve ancak yenmeyi başaramadı ve tersine Husiler, bu saldırılara rağmen daha da güçlenerek çıktı ve SA geri adım atmak zorunda kaldı. Şimdi ise “Kızıl Denizi Savunma Koalisyonu” oluşturdu.1


Türkiye saldırgan ve yayılmacı bir ülke. Bunu bütün komşuları da biliyor. Yunanistan ile kuruluşundan beri sorun var ve Kıbrıs'ın yarısını (Kuzey) işgal ve yarı-ilhak etti. Burada büyük bir askeri gücünü hazır bulundurmaktadır. Bu nedenle de Doğu Akdeniz'de hak sahibi olma iddiasını sürdürmeye devam etmektedir. Yayılmacılığı salt Suriye ve Irak ile sınırlı olmayıp, Libya, Somali ve Sudan'a kadar uzanmış durmdadır. Askeri varlığı bu ülkelerin dışında, Katar ve Cubiti'de de vardır. Askeri yayılmacılığın temel dayanakları sermaye yatırımları ve silah ihracatı ise devam etmekte ve her geçen gün büyümektedir.


Türkiye, İsral ile (ağırlıklı olarak) Suriye, Somali ve Doğu Akdeniz'de karşı karşıya gelmiş durumdadır. Her iki yeni emperyalist devlet, birbirini açıktan düşman, yayılmacıl çıkarları önünde birbirlerini engel olarak değerlendiriyor. Bunlar her iki tarafın burjuva basının da sık sık yer alıyor ve birbirinin adımlarını özenle takip ediyorlar. Öne çıkan kapışma noktalarının başında hiç kuşkusuz Suriye ve Somali gelmektedir. Türkiye'nin bölgede en büyük çelişkisi İsrail'ledir. Aynı zamanda, İsrail'in Kıbrıs Cumhuriyeti (Güney Kıbrıs) ve Yunanistan ile askeri ve Doğu Akdeniz'de enerji yatakları üzerindeki anlaşma ve ikili ilişkilerini geliştirmesi, kendini “çevreleme” olarak değerlendiriyor.


Türkiye, Suriye'nin kuzeyini işgal ettiği gibi, şimdiki HTŞ'li hükümeti de kontrolü altında tutmaktadır. Yoğun baskı ve tehditlerle Rojava özerk yönetimini tasfiye etme durumuna getirdi. Öcalan'ı da devreye sokarak, PKK'nın “Kürdistan Özgürlük Hareketi” dediği büyük bir hareketin yönelimini değiştirerek tasfiye etti.

Böylece PKK, Kürt ulusunun ulusal haklarını savunma alanını terk etti ve esasta Türk devletinin istediği siyasal düzleme geldi. Emperyalist Türk devleti PKK'yı (Rojava'da dahil) kendi yayılmacılığının önünde engel görüyordu ve bu engeli şimdilik kaldırmış görülüyor. Koşullu ve kısmi af içeren “Çerçeve Yasası” bunun bir sonucu olarak ortaya çıktı. Nasıl uygulanacağı ise hala bir muamma! Çünkü ortada burjuva hukuku da olsa, gerçek anlamda bir yasa yoktur. Sadece faşist bir keyfiyet vardır.


Türk devletinin Irak'ın Kürt bölgesinde onlarca denebilecek askeri karakolları mevcut. Bir nevi Türkiye'nin kontrolü altında. Ekonomik ve siyasi olarak'da Batı Kürdistan'da etkisini her geçen gün artırmaktadır. Ayrıca Irak hükümeti üzerinde de etkisi var. Basra Fav limanı'ndan başalayıp Mersin Limanı'na ve buradan da Avrupa'ya uzanacak demiryolu ve otoyol'dan oluşan “Kalkınma Yolu Projesi”2 ile “ekonomik koridor açma” projesinin sürüdürülmesi, Irak üzerindeki çok yönlü etkisinin artırma planlarının parçası olarak devam etmektedir. Türkiye'nin Irak üzerindeki etkisini artırıcı bu projeye İran karşı çıkmaktadır.


İran ile Türkiye (önceli Osmanlı) arasında 1639 tarihinde imzalanan Kasr-ı Şirin antlaşmasından beri sınırlar değişmediği gibi, aralarında bir savaş da çıkmamıştır. Ancak günümüzde emperyalist sistem içindeki sorunlar daha karmaşık bir duruma geldiğinden bu durumun aynı şekilde sürdürülüp sürüdürülemeyeceği belirsizliğini korumaktadır. Buna rağmen çıkarları uzlaşan değil, çakışan yeni emperyalist güçlerdir. “Dostluk,” emperyalist çıkarların çatışması ve bunun üzerinde çelişmelerin keskinleştiği noktada biter ve sıcak çatışmaya evrilebilir. Şimdilik her iki devlet açısından bu olasılık çok zayıf. İki devlet, uzun yıllardır birbirini doğrudan karşısına almamaya çalışarak “dostluk” ilişkisini sürdürmeyi kendi çıkarlarına daha uygun buluyorlar. Bunun en büyük nedeni iki tarafında, “ulusal sıcaklığını” hiç kaybetmemiş “Kürt Sorunu” olmasından kaynaklanıyor.


Türkiye'nin Mekke Ortak Savunma Anlaşması (MOSA) içinde yer almasının esas nedeni; siyasal etkinliğini artırarak bölgenin “askeri ve ekonomik büyük gücü” olmanın avantajını, bölgesel yayılmacılığını güçlendirmek için kullanma isteğidir. Bu MOSA, Türk tekelci burjuvazisinin yayılmacılığı, silah sanayi üstünlüğünü daha da artırma ve sermaye yatırm alanlarını genişletme çabasının bir ürünü olduğu bir gerçektir. Bunu, bazılarının “Osmanlı hevesi” olarak okumaları, sorunun esas yanını, Türk tekelci burjuvazisinin emperyalist yüzünü görememelerinden kaynaklanıyor. Bu analizcilere bakılırsa, “Türk devleti, basit bir paramiliter bir güç” gibi “başkalarının hesabına çalışıyor.” ve “Asla kendi emperyalist çıkarları yoktur” demeye getiriyorlar. Büyük bir askeri güç, 80 milyarı aşan sermaye yatırımları3, dünyanın 11. silah ihracatcısı ve 1,6 trilyon ABD doları GSYH'a sahip bir tekelci burjuva devletinden söz ediyoruz ve hala işgal ettiği bölgeler var elinde ve bu eğlimini devam ettiriyor..!


Ve MOSA'yı salt ABD'e hizmet amaçlı olarak değerlendirmeler ise, komplo teorisi olarak gözükmektedir. Evet, MOSA, ABD'ye karşı değil. Daha çok SA'nın isteği doğrultusunda İran ve onun etkisi altındaki güçlere (Husiler ve diğer ekesen güçleri) karşı gibi gözükmesine karşın, aynı şekilde İsrail'e de karşıdır. Bu oluşumdan İran'dan daha çok İsrail rahatsız olmuştur. İsrail'in rahatsız olması, Türkiye'nin bu anlaşmanın içinde olmasındandır. Çünkü bu anlaşma, “İbrahim Anlaşmalarını” erteletti ya da onun şimdilik ortadan kalkmasına neden oldu. Bu bağlamda, bu anlaşmadan İsrail'in daha fazla rahatsız olması boşuna değildir.


MOSA, ABD'ye karşı değil, ancak onun bölgedeki zayıflamasının ürünü olduğu açıktır. Bu anlaşma, Rusya ve Çin'e karşı da değildir. Bu ülkelerin en fazla ticari ilişkileri Çin iledir. Özellikle Pakistan'ın Çin ile daha sıkı ekonomik ve askeri hacimlidir. Bu oluşum, şu anda “savunma amaçlı” gözükmekte ya da böyle açıklıyorlar. Anlaşmanın esas detaylarını gizili tutuyorlar. Askeri bir saldırganlığa dönüşüp dönüşmeyeceği belli değil. Operasyonel durumu dönüşme olasılığıl her zaman var. Bu, şimdilik, daha çok İran'ın kendisine değil, İran yanlısı gruplara yönelik olabilir. Bunu daha çok emperyalist ülkeler arası güç dengeleri ve karmaşık ilişkiler yumağı içindeki çelişmelerin keskinleşmesi belirkleyecektir. Ancak, yaklaşan emperyalist savaş tehlikesi içinde, şimdiden nelerin olabileceğinin ayrıntılarını vermek öznelcilik olur.


MA içinde yer alan Pakistan'ın İran ve İsrail ile bir sorunu “şimdilik” yok. İkisi ile de “dost”. Onun esas derdi Hindistan. O da kendini Hindistan'a karş? güçlendirmek amacıyla MOSA içinde yer almıştır. Ancak, Pakistan'da saldırgan bir güçtür. Sık sık Hindistan ve Afganistan ile sınır çatışmalarına ve Hindistan ile Kaşmir sorunundan dolayı çatışma yaşamaktadır. Ve nükler bir güçtür. Bu da ona askeri bir caydırıcılık ve üstünlük sağlıyor. Ancak, Pakistan emperyalist bir ülke değil, ama ona doğru hızla koşmakta olduğu söylenebilir. Pakistan'da, dış ülkelerin yatırımlarının büyüklük sırasına göre; Çin (toplam yatırımların %27'si), İngiltere (%12,9), Hong Kong (%11,3), ABD (%9,3), İsviçre (%5,8) gelmektedir.4


MOSA, ABD emperyalizminin artık deniz aşırı ülkelerin güvenliğini sağlayamamasının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. İran savaşı bunu net olarak göstermiştir. Ve bu gelişme, ABD emperyalizmin genel anlamda gerilemsinin bir sonucudur. Ve yeni emperyalist ülkeler, gerileyen eski emperyalist ülkelerin boşluklarını hızla doldurmaktadır. Emperyalist eşitsiz gelişme yasası gereği, eski büyükler olduğu gibi yerinde kalamaz. Yeniler eskilerin yerini alabilir ve almaya da devam ediyorlar. Bir zamanların “küçük Çin'i” şimdi ABD emperyalizminin en büyük emperyalist rakibi durumuna geldi.


MOSA, bir emperyalist anlşamadır. Ve emperyalist ülkeler arasındaki çelişmeden doğmuş olmasına karşın, uluslararası işçi sınıfına ve ezilen halkalara karşı yapılmış bir anlaşmadır ve karşı çıkılmalıdır. Özellikle Türkiyeli komünistlerin, Türk devletinin bu tür emperyalist amaçlı anlaşma ve yayılmacılığına karşı açıktan tavır almaları ve teşhir etmeleri komünist olmanın bir gereğidir. 7.08.2026





1Bu koalisyonun içinde, Türkiye, SA, Pakistan, Somali, Mısır, Sudan, Kuveyt, Katar, Ürdün ve Cubiti var.

2Bu projenin ortakları arasındaki ülkeler: Türkiye, Irak, Katar ve BAE.

3TCMB, Uluslararası Yatırım Pozisyonu İstatistikleri, Mayıs 2026

42024 UNCTAD Raporu