
Emperyalizmin
Küçük Burjuva Romantik Analizi:
Alt Emperyalizm (Yazının Tamamı)
„Bir
öğretinin
en üst ve biricik kıstasının,
sosyal
ve ekonomik gelişiminin gerçek sürecine
uygunluğu
olduğu
yerde dogmatizm olmaz.“
Giriş:
Türkiye’nin
emperyalist olup olmadığı uzun bir zamandır tartışılıyor. Bu
Türk burjuvazisinin ve onun ekonomik yapısının yanı sıra
askeri ve siyasi olarak gelişiminden ve emperyalist sistem içindeki
oynadığı rolden bağımsız değildir. Daha önce de bu konuyla
ilişkin „Emperyalist Türkiye“ aslı kitabımın yanı sıra,
onu aşkın makalemin olduğunu anımsatayım.
Bu
çalışmamda, daha çok, „alt
emperyalizm“
teorisinin nereden kaynaklandığı ve hangi ideolojik anlayışların
savunduğu üzerinde duruyorum. Özellikle „alt emperyalizm“
teorisinin baş mimarı Brezilya’lı RMM olmak üzere, uluslarası
alanda ve ülkemizdeki „alt emperyalist“ analizcilerin
görüşlerini ele alıyorum. Buradan çıkardığım sonuç, bu
teorinin üç
dünyacı ve troçkist
bir teori olduğudur. Çünkü genelde, kendine ML ve de MLM diyen
örgütler „alt emperyalizm“ teorisini savunmuyorlar. Hemen hemen
bütün troçkist örgütler ve sol liberal yazarlar bu kavrama sıkı
sıkıya sarılmış durumdalar.
Bir
çok okuyucu soruyor, „Türkiye’nin emperyalist
olup olmaması önemli mi“
diye. Burjuvaziden iktidarı almak isteyen sınıf bilinçli
proletarya için yaşamsal bir önemi vardır. İktidarı almak
isteyen proletarya kendi burjuvazisinin ekonomik, politik ve askeri
durumunu çok iyi bilmesi ve iyi bir analiz etmesi gerekir.
Burjuvaziye karşı mücadele gözü kapalı olamaz. Onun her anını,
ekonomik-politik yapısını, siyasetini, askeri durumunu ve
emperyalist sistem içinde oynadığı rolü bilmeden, doğru
strateji ve taktik ve mücadele biçimleri geliştirilemez.
Emperyalist
ve gerici savaşlarda, proletaryanın „emperyalist
ve gerici savaşı devrimci iç savaşa çevirme“
görevi, MLM bir öğretidir.
İşte bu nedenle de olsa ülke burjuvazisinin, onun devletinin
niteliğinin doğru analiz edilmesi gerekir. ABD/İsrail-İran
savaşında, bu öğretinin, bir çok devrimci örgüt tarafından
unutulduğunu, burjuvazinin himayesinde „vatan savunması“ gibi
sosyalşoven anlayışların öne çıktığınıgörebiliyoruz.
Yarın,
Türk devletinin de içinde olduğu ya da olabileceği bir
emperyalist savaş çıktığında, Türk burjuvazisi, bugüne kadar
cellatlığını yaptığı ve aşırı sömürdüğü başta işçi
sınıfı olmak üzere emekçileri, devletin „ulvi“ çıkarlarını
korumak için „mehter
ve onuncu yıl marşı“
eşliğinde savaşa çağıracaktır. Bugüne kadar Türk devletinin
her türlü baskı, asimilasyon ve terörü altında kalan ve tüm
ulusal hakları gasp edilmiş Kürtler ve diğer azınlıklar, aynı
marşlar eşliğinde sermayenin çıkarları için savaşa
çağrılacaktır. Böylesi bir durumda devletin gerçek niteliği
kavranmadığı sürece, adı geçen marşlar eşliğinde kendi
celadımız burjuvaziyi korumak yine celladın bıçağı
altındakilere düşecektir. Bu reddedilmelidir. Tekelci sermayenin
çıkarlarını koruyan her türlü emperyalist ve gerici savaşlara
karşı, işçi sınıfı kendi devrimci savaşını vermelidir.
Bu
makale toplamda 22 sayfalık bir analizi içermektedir. Okuyucuyu
yormaması açısından, kısa bülümler halinde sunacağım.
1-
Lenin ve Emperyalizm
Emperyalizm
kavramının, etimolojik kökeni, latince „imperium“ kelimesinden
geliyor. Emperyalizmin kökeni çok eskilere gitmesine karşın, esas
olarak sanayi kapitalizmin gelişmeye başlamasıyla bilikte
özellikle İngiltere’de liberal ve sol aydınlar tarafından,
1870‘lerden itibaren daha yaygın kullanıldı. Bunun nedeni,
Marksist olmayan küçük burjuva çevreler, kapitalizm içinde belli
gelişmelerin olduğunu
görüyor, fakat tam olarak ne olduğunu
analiz edemiyordu. Burada kullanılan „emperyalizm“ kavramı,
daha çok „büyük güç“, her tarafa müdahale edebilen, askeri
ve ekonomik bir güç“ ve daha çok da „imparatorluk“
anlamında kullanıyordu.
Ancak,
kapitalizmin tekelleşmeye başlamasıyla, 1890‘lardan itibaren
emperyalizm yönelik kitaplar çıkmaya başladı. 1910 yılında
Rudolp Hilferding“in „Finanz Kapital“ ve T. Hobson’un
„emperyalizm“ eserler
yayınlandı. Ancak, bu kitaplar, kapitalizmin tekelci bir aşamaya,
yani emperyalizme geçtiği
sonucuna varmalarına karşın, emperyalizmin ekonomik yasalarını
ve bunun üzerinde yükselen politik yönelimlerinin doğru
bir analizini ortaya koyamamışlardı.
Her
ekonomik sistemin nesnel yasaları vardır. Nasıl ki, kapitalizmin
gelişminin nesnel yasaları varsa, bunun üzerinde yükselen
emperyalist sisteminde kendine özgü nesnel yasaları vardır. Bu
yasalar gözardı edildiğinde, var olan sistemin ekonomik özü
doğru analiz edilemez ve doğru sonuçlar çıkarılamaz. Aynı
şekilde, doğru ele alınmayan ekonomik yasaların üzerinde
şekillenen politik yönelimler ve politikalarda doğru bir şekilde
açıklanamaz ve her şeyden önce de sınıflar arası mücadelede,
işçi sınıfının içinde bulunduğu sisteme karşı strateji ve
taktiksel mücadelelerini, nesnel
koşulları, işçi sınıfı lehine değiştirecek bir doğrultuya
sahip olamaz.
Lenin
emperyalizmi bir sistem olarak ele alır ve bunu „Kapitalizmin En
Yüksek Aşaması Emperyalizm“ kitabında bir çok defa belirttiği
gibi başka yazılarında da belirtmiştir.
Bir
sistem olarak emperyalizmin ekonomik özü doğru ele alınmaz, onu
kapitalizmin nicel bir gelişmesi olarak ele alınırsa ya da salt
bir „saldırgan güç“ sorununa indirilirse, buradan ortaya
çıkarılacak ya da çıkarılmak istenen sonuçlarda toplumsal
nesneli açıklamakta yetersiz kalacak ve işçi sınıfının
mücadelesini burjuvazi lehine revize edecektir.
Emperyalizm
bir sistem olarak ele alınmazsa, günümüz emperyalist sistem
içindeki çelişmeler, üretimin uluslararasılaşması, ulusalarası
üretimin örgütlenememesinden kaynaklı emperyalist krizler
açıklanamaz. Ve buradan hareketle, emperyalizm ilk doğduğu
haliyle statikleştirilerek, emperyalist sistem içindeki ekonomik ve
siyasal gelişmelerin bilimsel analizleri de yapılamaz. Ve bir
sistemin nesnel gelişimi iradecilikle
açıklanamaz.
Burjuva
araştırmacı ve teorisyenlerin bu konudaki araştırma ve
analizleri, emperyalist sistemin devamını sağlamaya yönelmenin
ötesine geçmiyor ve geçemez. Bu anlamda da bilimsel bir yanı
yoktur. Bazı doğru verileri ortaya koymaları, sorunu,
bütünsellikli olarak bilimsel temelde ele aldıklarını göstermez.
1960‘ların
ortalarında Brezilyalı Ruy Marua Marini’in (RMM) anti-Lenininst
„alt
emperyalizm“ teorisi, „yeni emperyalizm“ kitabının yazarı
sol liberal entellektüel Davit Harvey’in günümüz kaustkyvari
teorileri, Marksist-Leninist bir temelden yoksun olduğu
gibi, açıklanmak istenen sistemin diyalektik gelişmini de doğru
bir sonucunu vermekten oldukça uzaktır. Ve bu anlayışların
diyalektik materyalizm ile bir bağı
olmadığı
gibi, ve esas olarak da bu tür açıklamalar, analizler,
emperyalizmin romantik analizleri ötesine geçemiyor.
Lenin,
Buharin’in kitabını doğru ve o güne kadar o konuda yazılanın
Marksizm açısından „en iyisi“ olduğunu
söylemesine karşın, kendisini „Kapitalizmin Bir
Üst
Aşaması
Emperyalizm“ kitabını yazmaktan alıkoyamadı. Çünkü Lenin,
Buharin’in kitabını bütünüyle yeterli görmediği
için, zamanının yokluğuna
rağmen
emperyalizm üzerine
derli toplu ortaya konacakları devrimci kamuoyu ile ve örgütüyle
palaşmak durumundaydı. Kitabın, çar sansürünü dikkate alınarak
yazılması, bu kitabın devrimci kamuoyu ile doğrudan
paylaşılmasını ve onlara ulaşmasına öncelik verdiğini
göstermektedir. Kendisi de bunu açıklıyor.
Lenin,
26.04. 1917‘de „Emperyalizm“ kitabının önsözüne şöyle
yazar:
„İnanıyorum
ki, bu broşür, en önemli ekonomik sorunun, emperyalizmin ekonomik
özünün kavranmasına yardım edecektir; bu incelenmedikçe, modern
savaş ve modern siyaseti anlamak ve değerlendirmek olanksızdır.“
Lenin’in
sözünün ettiği „emperyalizmin
ekonomik özü“
kavranmadığı için de bugün yeni emperyalist ülkelerin oluşumu
görülemiyor ya da görmezden gelinerek „küçük
burjuva romantik analizlere“
başvuruluyor.
Kapitalizmin
tekelleşmesinden (emperyalist aşamaya gelmesinden) ayrı bir aşama
gibi „alt emperyalizm“ kavramını, eskiden beri kullanan daha
çok çok troçkistler ya da ondan etkilenlerdir. Ülkemizde de çoğu
troçkist örgütler
ve onlardan etkilenen küçük burjuva oportünistler bu kavramı,
Leninist emperyalim teorisini tahrif etme pahasına, kullanmaya devam
ediyorlar.
Marksist-leninist-maoistler
açısından, kapitalist toplumsal sistemi açıklamada temel
referans Marx ve Engesl’tir. Emperyalist sistemi açıklamada da
temel referans Lenin’dir. Bunların dışındakiler ayrıntıdır.
Hele hele Troçki’yi kalkıp bu mertebeye çıkarmaya çalışmak,
uluslararası proletaryanın büyük öğretmenleri
olan Marx, Engels, Lenin, Stalin ve Mao’ya hakaret olur.
Uluslararası proletaryanın Troçkiden öğreneceği
bir şey yok mu? Elbette var! Troçkist karşı devrimin, dünyanın
ilk sosyalist bir ülkesini yıkmak için emperyalistlerle nasıl
işbirliği
yaptıklarını, küçük burjuva düşünce tarzının sosyalizm
karşısında emperyalizmin nasıl bir kullanışlı aleti haline
gelebildiğinin
öğretisidir
Troçkizm! Sosyalizme karşı emperyalizm ile işbirliği,
Troçkinin teorilerinden ayrı ele alınamaz. Marks ve Lenin’in adı
altında troçkist güzellemeler, emperyalist sistemi açıklamaya
yetmez. Ve Troçkistler, Lenin’in adını anmalarına karşın,
„Marksizm-Leninizm“ ve de „Leninizm“ kavramını
kullanmazlar. Mao’dan ise hiç hazetmezler! Onlar için Marx’tan
sonra Troçki gelir. Ama Marx onlar için „uzak diyarlarda“
kalmıştır. Troçki her zaman „yeni“dir. Lenin’in ismini ise,
işçi sınıfı içinde bütünüyle teşhir ve tecrit olmamak için
kullanırlar. Burada belirtelim, Leninizm
kavramını
ve onun öğretilerinin ölümsüzlüğünü, uluslararası
proletaryaya Stalin yoldaş kazandırmıştır.
Lenin’in,
„oportünizme karşı mücadele edilmeden, emperyalizme karşı
mücadele edilemez“ öğretisi,
Bolşevik Partisi’nin önderlliğinde
yürütülen sınıf mücadelesinin bir deneyimidir. Ve bu teori
evrenseldir. Ve
bu teori sınıf mücadelesinin deneyimleri ile de kanıtlanmıştır.
2-
Emperyalizmin Romantik Analizi: Alt Emperyalizm!
a)
RMM uluslararası hangi sol platformda yer alıyor?
Bu
soru neden önemli? Sınıflararası mücadelede orta yol yoktur.
İdeolojik saflar esasta nettir. Ancak, küçük burjuva düşünce
tarzı, sınıfsal yapıları gereği, burjuva ve proletaryanın
ideolojisinden ve dünya görüşünden etkilenmektedir. Bu nedenle
de, küçük burjuvazi, ML dünya görüşünü, niyetlerden bağımsız
olarak sınıf içeriğinden koparmaya çalışır. “yeniliğe
açık”, “ortodoks Marksizmine karşı” gibi argümanlar adı
altında, ML idelojiyi tahrif etmeyi bir “gelişme” ve
“geliştirme” olarak ele alır. Oysa, özünde doğmatiktir.
Diyalektik metodu kullanma yerine metafizik yönteme daha fazla
sarılır.
Bu
bağlamda, dünyada da “sol” ve “sağ” eğlimli yığınlarca
“okul” vardır. Monatlhy Review'de (MR) “sol” eğlimli, ama
Marksizmi-Leninizmi revize eden bir geleneği temsil eder. RMM’de
metafizik düşünceleriyle bu geleneğin içinde yer alır.
Ruy
Marua Marini’nin (RMM) Brezilya’yı alt emperyalist gören
makalesi, MR’in 1972 Şubat’ında yayınlanan 23. sayısında yer
aldı. Bu kavramı 1965 yılından itibaren kullanmasına karşın,
en derli toplu açıklaması bu kısa makale içinde yer alır
(RMM’den alıntıladığım
alıntılar bu dergideki yazıdan alınmıştır.
RMM’nin bir çok kitabı olmasına karşın en önemlisi
„Bağımlılığın
Diyalektiği“dır.
Ve o, Latin Amerika’da, „alt emperyalizm“ teorisiyle değil,
daha çok „Bağımlılığın
Diyalektiği“
adlı kitabıyla bilnir. Bu kitabında, „alt emperyalizm“
olgusunu ele almaz. Sadece değinip geçer.
RMM,
„Diyalektiğin Bağımlılığı“
adlı eserinde, Marx’tan alıntılar aktarmasına karşın,
Lenin’den hiç söz etmez. RMM; esas olarak „Monathly Review“
dergi çevresinin ve özellikle kurucuları olan ve işçi sınıfının
devrimci rolünü inkar eden sol liberal görüşlü Paul M. Sweezy,
Paul A. Baran, troçkist Ernst Mandel ve daha sonra Immanuel
Wallerstein revizyonist görüşlerinin izlerini
bulmak olasıdır. Zaten bu dergi, esas olarak, Leninizme bayrak
açanların konakladığı entellektüel
bir çevredir.
Leninizme bayrak açanların Stalin ile de bir ilgisi olamaz. Bu
platformda yer alanların geliştirdiği görüşlerin MLM revize
etmenin ve uluslararası komünist hareketi, liberalizmin
bensimseyeceği
bir alana sokmayı hedeflemişti. Bu terosiyenlerin ortak argümanı:
„Marksizm eskimiştir, yenisi lazım.“
Bu
dergi’de eski emperyalistlerin dışında yeni emperyalist olan
(örneğin
Hindistan) ülkeleri „alt emperyalizm“ olarak değerlendiriler ve
genel de ise sosyal emperyalist Çin yanlısı teorisyenlerdir.
Çin’i, „ABD
emperyalizmine karşı bir direniş odağı“
olarak lanse ederler. Bu platforma, Çin özgülünde, emperyalizmi
güzelleme platformu denebilir. Bu tür „solcu“ teorisyenlere
göre, 1900‘lerin başında, hangi şanslı ülke emperyalist
olmuşsa, onlar dışında yeni emperyalist ülke olamaz. Ve „Batı
(ABD’de dahil) emperyalizmine kim karşı çıkıyorsa o ülke
desteklenmelidir“ sosyalşovenist görüşü ağır
basar. Bunlar, bizm „alt emperyalist“ teorisyenlerimizin de
ağızlarında
düşürmedikleri argümanlarıdır. Bu küçük burjuva „sol
liberaller“ Marksizmi böyle „geliştiriyor“lar. „Alt
emperyalizm“ teorisi, troçkist ve anti MLM çevrelerde daha
yagındır. Özellikle troçkistler, troçkist yazar Alex
Callinicos’un „alt emperyalizm“ teorisini takip ederler. Çünkü
Collinios, „Leninin’in
emperyalizm teorisi tam geliştirilmemiş“
bir teori olarak değerlendirir. Bu tez ve „alt emperyalizm“
tezleri, anti-Leninist bir tezdir ve emperyalizmi, kapitalizmin bir
üst aşaması olduğu
görüşüne özünde karşı çıkarlar.
b)
RMM’nin emperyalizmin romantik analizi
RMM,
„Alt Emperyalist Brezilya“ (Brazilian Sub-imperialism)
makalesinde, bu görüşlerini Lenin’de dayandırmadığı
gibi, Lenin’e hiçbir atıfta da bulunmaz. Makalenin sadece bir
yerinde, „Kapitalizmin
Rusya’nın içlerine kadar yayılmasını“
konu edinerek Lenin’in adını anar. Ama, o, Lenin’in meşhur
kitabı olan „Emperyalizm“ adlı eserine ve bu konuda
geliştirdiği
teorisine asla değinmez.
Emperyalizm üzerine yazı yazarken Lenin’in anmamak olası mı?
Sol liberaller ve troçkistler için olasıdır. Çünkü onların
teorik çabaları, niyetleri ne olursa olsun, Marksizmi-Leninizmi
revize ederek işçi sınıfının bu dünya görüşünden mahrum
bırakmak, emperyalist burjuvazi karşısında silahsızlandırmaktır.
RMM,
12 sayfalık „Alt Emperyalist Brezilya“ makalesinde, önce
Brezilya’nın askeri saldırganlıklarını, askeri darbeleri ve
özellikle zayıf komşu ülkeleri askeri olarak tehdit emesini
anlatır ve sonunda şöyle der:
„Askeri
diktatörlük, 1962-1967 yılları arasında Brezilye ekonomisini
etkileyen ekonomik krize ve bunun sonucunda ortaya çıkan sınıf
mücadelesinin yoğunlaşmasına
bir yanıttı. Ancak bundan daha fazlasıdır: Devlet kapitalist ve
alt emperyalist olarak adlandırılabilecek bir tür gelişmenin
aracı ve sonucuydu.“
1964‘deki
askeri darbenin
amacını şöyle açıklıyor:
„… darbeyi
yöneten askeri elit, sadece sınıf mücadelesine müdahale etmekle
kalmadı, aynı zamanda askeri ve büyük sermaye çıkarlarının
kaynaşmasına kesin bir onay damgası vuran toplam bir
ekonomik-politik şema sundu. Bu
şema, bağımlı
kapitalizmin tekel ve finans kapital aşamasına ulaştığında
aldığı
biçim olan alt emperyalizmdir.“
(aç YK)
RMM,
askeri diktatörlük döneminde Brezilya’nın „alt emperyalist“
bir ülke haline geldiğini
özellikle vurgular.
RMM’den
aldığım
alıntının
son cümlesinde de görüldüğü gibi, Brezilya’yı „askeri
ve büyük sermaye çıkarlarının kaynaşması …
tekel
ve finans kapital aşamasına“
ulaşmış bir ülke olarak değerlendiriyor
ve buna „alt emperyalizm“ diyor. Ve bunun bir ayağını
da „Brezilya
kapitalizminin …. tıpkı Nazizmin 1930‘larda Almanya’da olduğu
gibi sistemin canavarca militaristleşmesi“nde
görüyor.
Yani,
RMM ve onun ardılları (daha çok Latin Amerika’da), „RMM’nin
Lenin’in emperyalizm tezine alternatif getirmediğini,
somut gelişmeleri açıkladığını“
ileri sürmelerine karşın, bu çıkarsama gerçeği
yansıtmamaktadır. Serbest
rekabetçi kapitalizmin „tekel
ve finans kapital aşaması“na
ulaşması, Lenin’in emperyalizm teorisinin özü ve temelidir.
RMM, buradan saparak „alt-emperyalizm“ teorisi, özünde de
Weberci „bağımlılık“
teziyle hareket etmiştir. Marksizmin temeli olan, kapitalist
ülkelerin „ekonomik ve politik olarak mutlak
eşitsiz
gelişme yasası“nı ve aynı şekilde Lenin’in defalarca üzerine
basarak emperyalizmin eşitsiz gelişme yasasını, RMM, kendi küçük
burjuva düşünce yapısına uygun olarak ve ML
eşitsiz gelişme yasasını, genel bir „bağımlılık“
teorisine indirgiyerek revize etmiştir. Emperyalist ekonomik
sistemin birbirine bağımlılığını,
uluslararasılaşmasını, „geçici“ olduğunu
ileri sürebilmiştir. „Bugün
alt emperyalist olan, yarın olmayabilir“
gibi incileri vardır. Ve
askeri yönetimler sona erdikten sonra Brezilya için ileri sürdüğü
„alt emperyalizm“ argümanını kullanmaktan vazgeçmiştir.
RMM’nin
Brezilya’nın „alt emperyalist“ olmasının esaslı bir nedeni
de, Brezilya’nın komşu ülkelere karşı uyguladığı
„askeri saldırganlık ve tehdit“ olgusu. Bugün, Afrika’nın
yoksul ülkelerinden Ruanda 2022 yılından beri Demokratik Kongo
Cumhuriyeti’ne saldırıyor ve işgal ettiği
bölgeleri elinde tutmaya devam ediyor. Ruanda’yı alt emperyalist
olarak değerlendiren
var. Aynı RMM’nin Brezilya’yı değerlendirdiği
gibi.
Ve bu yazar, Ruanda’yı, Hindistan ve BAE ile birlilkte „alt
emperyalist“
kategorisi içine koyuyor. Refarans RMM olunca, sonuç buraya
varıyor. Askeri
olarak kim saldırısa, o “alt emperyalist” oluveriyor. Şu
günlerde (27 Şubat 2026) Pakistan ve Afganistan savaşıyor,
ikisini de “alt emperyalist” yapan biri çıkabilir. RMM'nin bu
konudaki düşüncesini paylaşanlara yakışanda bu olur! Ayrıca,
kapitalizm emperyalist aşamaya geçişle birlikte, tepeden tırnağa
askerileştmiştir. Diğer yandan kapitalist ülkelerin tümünde
(gelişmiş ya da az gelişmiş kapitalist ülke olsun) askeri
diktatörlükler, başta işçi sınıfı olmak üzere, emekçilere
ve bunların siyasal temsilcisi komünist ve tüm ilerici ve demokrat
güçler üzerinde faşist bir terör estirir. Bunun dünden bugüne
yığınca örnekleri var ve bir çoğu hala yaşanmaya devam ediyor.
Kısacası, “alt emperyalizm” argümanın bir yanını da askeri
faşist dikatatörlüklere bağlamak, Leninist emperyalizm teorisiyle
bir alakası yok, tersine onu tahrif etme çabası vardır.
RMM,
kapitalist sistemin ve esas olarak da kapitalizmin emperyalist
aşamaya ulaşmasıyla emperyalist sistemin uluslararası bir sistem
olduğunu
ve bütün kapitalist ekonomilerin emperyalist ekonomik zincirin
birer halkaları haline geldiğini
gözardı etmektedir.
RMM’nin
teorileri, revizyonist Wallerstein, troçkist Mandel, Paul M. Seewzy,
Paul Baran gibi küçük burjuva sol teorisyenlerinin gölgesinde
kalmıştır. Ancak, RMM’yi şimdi, troçkist örgütler, kimi
ML
olmayan sol
örgütler ve bazı
liberal yazarlar
sahiplenmeye çalışmakta, onun „alt emperyalizm“ teorisinin,
Türkiye’ye uygulamaya çalışıyorlar. Bu
liberal yazarlardan biri de CHP'nin “gölge dışişleri bakanı”
diye adlandırılan İlhan Üzgel'dir.
RMM’nin
alt emperyalizm teorisinin kaynağı
burada. Lenin’in emperyalizm teorisi ile bir ilişkisi yoktur. O
giderek kapitalist gelişmesi güçlenen bir ülkeyi „alt
emperyalizm“ olarak adlandırmıştır. Daha çok da bunu „askeri
saldırganlığa“
ve işçilerin „aşırı sömürülmesine“ indirgemiştir.
Burada önemli olan, „tekel
ve fanans kapital aşamasını“
vurgulaması ve buradan hareketle Brezilyanın „alt emperyalist“
bir ülke olduğu
sonucuna varmasıdır.
Öncelikle
şunu vurgulamalıyım. Emperyalizm çağında, sanayi ve finans
sermayesi birlikte hareket eder. Bir ülkede kapitalizmin kısmen
gelişmesiyle, yani sanayi ve finans sermayesinin oluşmasıyla,
bunların birleşmesi kaçınılmazdır. Örneğin Türkiye'de
İşbankası'nın kurulması ve İşbankasına bağlı fabrikaların
oluşması aynı zamana denk gelir. Yine, Sabancı Holding ve Akbank
olgusu. Yine Türkiye'de devlete ait finans kurumları bankalar,
sanayiyi açıktan destekleyen ve kredi dilimlerinin büyüğünü
sanayiye aktara gelmişlerdir. Sanayi bankasız, banka kredisiz
yürümez, yürüyemez. Bunun tersi de doğrudur, banka da sanayisiz
yürüyemez.
Ayrıca,
emperyalizm çağında, tek tek ülkelerdeki kapitalizmin gelişmesi,
serbest rekabetçi dönemdeki gibi değil, tekeleşme yönünde
mutlak
bir gelişme eğilimi gösterir. Türkiye'de tekelleşme 1970'lerin
ortasında egemen hale gelmişti. Ancak, bu durum, tek başına,
ülkenin emperyalist bir ülke haline geldiğini göstermez.
Bir
ekonomik biçimden diğerine
geçişinin niteliğini
gözardı eden „alt emperyalizm“ teorisi, finansallaşmayı ve
tekelleşmeyi doğru
olarak belirtmesine ve bunun „emperyalizme“ tekabil ettiğini
doğruya
yakın olarak ortaya koymasına karşın, serbest rekabetçi
kapitalizmden nitel
bir ayrışıma ulaştığını
göremiyor. Aynı zamanda „finansallaşmanın ve tekelleşmenin
geçici“ olabileceğini,
1980-2000‘ler arası Brezilyanın alt emperyalist rolünü
oynayamadığını,
RMM’nin „alt emperyalizm“ teorisini esas alan ardılları
iddia ediyor.
Yani, tekelleşme ve finansallaşma olayını „geçici“ bir durum
olarak ele alarak, Leninist emperyalizm tezini ve elbette kapitalizm
gerçekliğini
bütünüyle çarpıtıyor. Küçük burjuva düşünce tarzının
kapitalizm gerçekliğini
iradi olarak ele almasının örneğidir
bu. Ekonomik özden yoksun Romantizm
burada yatıyor!
Ve
bu teori, tekelleşme olgusuna karşın, emperyalizmin ekonomik ve
politik mutlak eşitsiz gelişme yasasını yok sayarak, „güç“
soruna ve Brezilya’nın o süreçte komşularına karşı askeri
tehdit ve saldırganlıklarına indirgiyor. Aynı Türkiye’li
(„Osmanlıcılık özentisi“ adı altında sorunun niteliğini
çarpıtan) romantik alt emperyalistcilerimiz gibi. Gerçi bunların
akıl hocası RMM olduğu
için, emperyalizmi RMM’nin 12 sayfalık makalesinin içine
sığdırmaya
çalışırken, kapitalizmin gelişim diyalektiğini
de katletmekten çekinmiyorlar.
3-
Sermaye İle
Ordunun İç
İçe
Geçmesi
RMM,
bir
ülkenin askeri saldırganlığını
„askeri
ve büyük sermaye çıkarlarının kaynaşması“na
dayandırıyor. Bu bir yanı ile doğru
iken, bir yanı ile de yanlıştır.
Her ülkenin ordusu aynı zamanda
sermaye sahibi değildir.
Bu ülkelere
göre farklılık gösterir. Bazı ülkelerde ordular aynı zamanda
sermaye sahipleridir. Pentagon, Türk Ordusu, Pakistan, İran,
Mısır ve daha bir çok ülkede ordunun aynı zamanda büyük bir
sermayeye hükmettiği,
onunla iç içe geçtiği
gerçeği
vardır. Bunun için bir ülkenin emperyalist olmasına gerek yok,
kapitalizmle birlikte bu olgu daha öne çıkar bir duruma gelmiştir.
Türk ordusu, TC’nin kuruluşundan itibaren sermaye sahibi ve
onunla iç içe ve siyaset üzerinde belirleyici etkisi olmuştur.
(Haklı olarak, İ. Kaypakkaya, bu süreci „yarı-askeri
diktatörlük“
olarak değerlendirir.) Yani, sermayenin temsilcisi olması bir yana,
aynı zamanda kendisi sermaye sahibidir. 2010 yılından sonra, Türk
ordusu‘nun hükmettiği
sermaye kısmen geriletilmesine karşın, bütünüyle ortadan
kalkmamıştır. Ayrıca, ordunun doğrudan
hükmettiği
sermayenin azalması, ordunun sermayenin korucusu ve esas güvencesi
olmadığı
anlamına gelmez. Ordu her zaman iktidara egemen olan burjuvazinin
emrinde ve kontrolü altındadır. Bu kapitalizmin tekelci aşamasında
daha belirgin bir hale gelmiştir.
Yani,
RMM’nin altemperyalizm’e gerekçe gösterdiği
olgu, kapitalist devletlere özgü bir olgudur. Elbette bir ülke
tekelci aşamasında daha da saldırganlaşır. Bunu Lenin açık bir
biçimde ortaya koyuyor. „Asker ve sermayenin çıkarlarının
kaynaşması“, salt emperyalizme özgü bir olgu olmadığı
açıktır. Bu nedenle, RMM’nin bu olguyu, alt emperyalizme bir
gerkçe göstermesi, doğru
bir önerme değildir.
Kapitalist devlet gerçeğini
ve orduların esas rolünü ve kimin emrinde olduğunu
revize etmektedir.
Neo
liberal politikaların hayata uygulanmasında, bağımlı
ve yeni sömürge ülkelerin çoğunda
askeri faşist diktatörlüklerin sahaya sürülmesinin görürüz.
Bu uygulama ABD emperyalizmin „arka bahçem“ dediği
Latin Amerika ülkelerinde daha erkenden yürülüğe
sokulmuştur. En bilinen canavarca örenği
Şili’de Alende yönetimeine karşı yapılan askeri darbedir.
Türkiye,
ekonomik gelişimi, askeri saldırganlığı,
yayılmacılığı,
sermaye ihracı vb. gibi gelişmeler karşısında, „yarı-sömürge“
statüsüne uymuyor. „Alt emperyalizm“cilerin düşünce
kalıbında, ABD gibi bütün dünyada saldırgan bir güç rolünü
oynayamıyor.
Buradan hareketle de
„bölgesel güç“ ve bu tür varsayım ve olgulardan hareketle,
„alt-emperyalizm“ teorsine sarılıyorlar. RMM'nin
teorisinden yola çıkılırsa, Türkiye 1974 Kıbrıs işgaliyle
beraber “alt emperyalist” bir ülke olması gerekirdi. Bunu o gün
savunanlar vardı. Sonra unuttular.
Oysa,
Türkiye kapitalizmi başından beri millitarist bir yapıya sahipti.
2010‘dan itibaren, Türk ordusunun TC burjuva siyaseti üzerindeki
vasiyetinin esasta ortadan kaldırılması, sermayenin büyümesine
oranla daha fazla canavarlaşarak militaristleşmesinin önü
kesilmedi. Sermaye büyüdükçe Türk ordusunun işgalci
saldırganlığı da arttı. Bu saldırganlığın ivmesi, ülkedeki
tekelci sermayenin yoğunlaşmasıyla koşut gittiği rahatlıkla
görülebilir. Elbette, bölge ya da uluslararası konjonktüründe
buna uygun olması gerekiyor.
TC,
kuruluşundan itibaren yarı-askeri ve 1925‘ten 1945‘e kadar da
yarı-askeri faşist bir diktatörlüktü. Brezilya (1961-1985),
Güney Kore’nin (1961-1980 askeri darbeler serisi), Arjantin’in
(1930-1976), Şili’nin (1973-1990) kapitalist gelişimleri de
askeri faşist cuntalar altında olmuştur. Yine Türkiye burjuvazsi
12 Eylül 1980 askeri faşist cuntayla, işçi sınıfını ve
toplumun diğer muhalif kanatlarını ağır bir baskı altına
alarak, Türk tekelci burjuvazinin kararlarını hayata geçirmenin
aracısı olmuştur. “24 Ocak 1980 Karaları“ işçi sınıfının
ve diğer
emekçilerin büyük bir direnişiyle karşılaşmış ve peşinden
burjuvazi, bu kararları yasallaştırabilmek için askeri (12 Eylül
1980) diktatörlüğe
başvurmuştur.
Türkiye’deki askeri darbelerin hepsi büyük sermayenin çıkarları
doğrultusunda
hareket etmiş ve onların egemenliklerini pekiştirmiştir.
Kapitalizm koşullarında başka türlüsü de olamazdı. Yukarıda
isimlerini saydığım
ülkelerde olan askeri darbelerde bu amaçla yapılmıştır. Ve
askeri darbe yönetimi uzun yıllar iktidarda kalmıştır.
3a-
Brezilya’nın 1960-1980‘lerdeki Ekonomik Durumu
1965-1980‘lerin
Brezilya’sına gittiğimizde, Brezilya emperyalist bir ülke haline
gelmemişti. Ancak, yarı-sömürge bir ülke de değildi.
Emperyalizme bağımlı
bir ülke olarak değerlendirilebilir.
Ve yer yer bağımsız
kararlar alabiliyordu. Bunu RMM’de belirtmiş. ABD emperyalizmi ile
bağımlılık
ilişkisi „Vietnam’a
asker göndermeyi“
düşünecek kadar ileri gitmiştir. Brezilya’nın askeri
darbesinin bitmesi (1985) ardında GSYH’daki yüksek orandaki
büyümede gerilemiştir. Ancak, 1963-1980 arası Brezilya ekonomisi
çok yönlü olarak (bu süreçte ithal ikameci politika izleniyordu)
büyümüştür.
Brezilya,
askeri cunta dönemlerinde esas olarak ABD emperyalizmin etkisi
altındaydı ve o süreçte ABD emperyalizminin bölgedeki bir
jandarması denebilir. Paraguay'ı tehdit etmesi ve hatta bazı sınır
boylarını işgal etmesi, ABD emperyalizminin kışkırtması sonucu
olmuştur. Brezilya askeri cuntalar ABD emperyalizminin desteğine
sahip oldukları gibi onun etkisi altındaydılar. Aynı Türkiye’de
12 Eylül faşist Cuntası’nda olduğu gibi, Brezilya’da da -o
süreçte- ABD’nin “Brezilyalı oğlanları İşbaşında”ydı.
Örneğin:
1963 yılında sanayinin; üretimdeki payı %34,9, istihdamdaki payı
%18,8 iken, bu rakamları 1980‘e gelindiğinde, sırasıyla %40,9
ve %29,4‘e yükseliyor.
2000 yılında ise, tarımın istihdamdaki payı %23,6, Sanayinin
payı %19,2‘e geriliyor, hizmetlerin payı ise %57,2‘ye
yükseliyor. Aynı yılda GSMH katkıları: Tarımın payı, %12,9,
sanayinin payı %38,4, Hizmetlerin payı %%48,7. Bu rakamları
vermemin amacı, askeri cunta dmönemindeki sanayileşmenin
görülmesidir. Ancak, bu, Brezilya’nın
sanayi olarak geliştiğinin
bir göstergesidir. Daha emperyalist aşamaya gelememiştir. İç
pazar doymadığı
gibi, dış ülkelere sermaye yatırımları da henüz başlamamıştır.
İçerde
tekelleşme vardır. Bağımlı
kapitalizm de olsa, emperyalizm çağında
kapitalizmin eğilimi
tekelleşmedir. Yani, esas hedefi budur. Kapitalizmin tekelleşme
çağında, hiçbir ülke, kapitalizmi tekelleşme olgusu dışında
kalamaz.
RMM
sanayileşmede, „ithal ikameciliğin“ niteliksel bir gelişme
yaratmadığını söylüyor:
„Arjantin,
Meksika, Brezilya ve diğer ülkelerde, sermaye birikiminin
karakterini ve yönünü tamamlayarak bu ülkelerin ekonomik
kalkınmasında niteliksel bir değişim yaratacak gerçek bir sanayi
ekonomisi asla oluşturmadığını belirtmek yeterlidir.“
RMM,
bu ülkelerin ekonomik kalkınmasında niteliksel bir değişim
görmemesine karşın, Brezilya’yı „alt emperyalist“
değerlendirmekten geri durmuyor. Bu yaklaşım, aynı zamanda,
RMM’nin emperyalizm olgusuna bakışını ortaya koymaktadır. Ona
göre emperyalizm ekonomik bir gelişme değil, askeri bir
saldırganlık. Diğer yandan „sanayi ekonomisi“nden ne
anlaşıldığına bağlıdır. Bu ülkelerde „ithal ikameci“
dönemde temel sanayi gelişmeleri olmasaydı, daha sonraki
süreçlerde bir sanayi gelişmesi olamazdı. Bu ülkeler, 2.
emperyalist savaş sonrası hızla kapitalist gelişmenin içine
girmişlerdir. Brezilya’nın böyle bir sürecin içine girmesinin
örneği, yukarıdaki paragrafta verilen istatistiklerde
görülmektedir.
3b-
Brezilya ilgili verileri aktaralım:
2.
Emperyalist dünya savaşından 1980'e kadar Brezilya'ya (çoğunluğu
ABD sermayesi) toplam 17 milyar dolar dış emperyalist sermaye
yatırımı geldi. Brezilya, o süreçte dünyanın en fazla yabancı
sermaye stoğuna sahip 7. ülkesiydi. Ayrıca, büyük bir çoğunluğu
da borç karşılığında alınmıştı. Bu, 1980'de büyük bir
borç krizine girmesine neden olduğu gibi, bu süreçte enflasyon
ise tam %2500'e fırladı.
ancak, 1972-1982 yıllarrı arasında yıllık ortalama 1,8 milyar
dolar yabancı sermaye gelirken, 1983-1993 yılları arasında
yabancı sermaye akışı yıllık 1,4 milyar dolara geriledi.
1980-85
arası Brezilya'ya yılda yaklaşık 2 milyar dolar yabancı sermaye
girerken, Çin'e giren yabancı sermaye oranı 800 milyon dolar
civarındaydı. Yani, Brezilya ekonomisinin görece o süreçte
büyümesi, yabancı sermaye akışlarıyla doğrudan bağlantısı
vardır. Daha sonra Çin'e giren yabancı sermaye oranları artmaya
başlamıştır. Örnek olması açısından, Brezilya'nın 2000
yılında yabancı sermaye stoku 103 milyar dolar iken 2002 yılında
142 milyar dolara çıkmıştır. Bunun nedeni, 1990'ların başından
itibaren özelleştirmelerin yoğunlaşmasındandır.
Brezilya'daki
özelelştirmelere gelince:
Brezilya’da
resmi olarak özelleştirmeler 1981 yılında başlıyor. 1981-1990
arası hükümet ancak 38 şirketi satabiliyor. Ve bunların
satışından elde edilen toplam gelir ise 723 milyon ABD dolar gibi
düşük bir miktar. Ancak 1990‘ların başından itibaren büyük
ölçekli KİT’ler satılmaya başladı. 1996'da 6,5 milyar dolar,
1997'de 27,7, 1998'de 37,5 milyar dolar özelleştirme yapılıyor.
Ve bu özelleştirmelerde ABD sermayesinin payı %16, İspanya'nın
payı %14,5, Portekiz'in payı %5,6, italya'nın payı ise %3.
2002'ye kadar yapılan özelleştirmelerde Brezilyalı tekellerin
payı ise %51.
Burada
konumuzu ilgilendiren yan, Brezilya'ya yabancı sermaye girişinin
askeri cunta dönemlerinde fazla olduğudur. Brezilya'dan ise dış
ülkelere bir sermaye çıkışı olmamıştır. Brezilya'nın dış
ülkelere sermaye yatırımı stoku, 1981-1985 arası 178,9 milyon,
1986-1990'da 321 milyon dolara yükseliyor. Brezilya'nın bu dış
yatırımlarında Latin Amerika ülkelerin payı ise %25 civarında.
Yani, dişe dokunur bir sermaye çıkış yoktur. Esas olarak
(özelleştirmelerin yoğunlaşmaya başladığı)1991 yılından
itibaren Brezilya'lı tekellerin dış ülkelere sermaye yatırımları
artmıştır. 1996-2002 arası sermaye çıkışı hızla artmıştır.
Sadece 2002 yılına gelindiğinde toplam dış sermaye stoku 55
milyar dolar civarındaydı. Brezilya'nın
emperyalist bir ülke haline gelmesi bu yıllardan sonra olmuştur.
2024 yılı sonu itibariyle Brezilyanın dış yatırımı toplam 360
milyar dolara yükselmiştir.
Bugün
Brezilya'ya dışardan gelen toplam yabancı sermaye stoku (2024
yılı sonu) 1,41 trilyon dolara yükselmiş ve bu rakam Brezilya'nın
aynı tarihteki GSYH'nın %46,6'na tekabül etmektedir.
Brezilya’lı
şirketlerin (tekellerin) yurt dışına açılması 1990‘lardan
sonra olmuştur. Özellikle özelleştirmelerden sonra, tekeller
sermaye birikimlerini dış ülkelerde artırmaya yönelmişlerdir.
1990‘lara kadar Brezilya’ya gelen dış yardım çok az
olduğudur.
Bu, süreç, salt Brezilya’ya özgü değil,
özelleştirmelerin yoğun
olduğu
ve belli bir kapitalistleşmenin olduğu
ülkelere emperyalist yabancı sermaye akmaya başlamıştır. (Bu
ülkelerden bazıları Brezilya, Meksika, Güney Kore, Hindistan,
Türkiye, Endenozya, Singapur sayılabilir). Bu
gelişmeler uluslararası istatistiklerde görülebilir.
1970'lerden
itibaren'de Türkiye'den dışarıya sermaye akışları olmuştur.
Ancak bunlar, oldukça zayıf durumdaydı. Esas olarak 2000'lerden
(özelleştirmelerin yoğunlaşmasından) sonra nitelikli hale
gelmeye başlamıştır.
Bir
ülkenin emperyalist düzeye ulaşması, dış ülkelere sermaye
ihracı yapabilecek düzeye gelmesiyle anlaşılır. Emperyalist
aşamaya gelmeden önce, içerde tekelleşmenin olması kapitalist
gelişmenin bir doğalığıdır. Ancak, iç pazarın doyması
(Sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması sonucu, tekellerin
sermaye birikimi için iç pazarın yeterli gelmemesi) ve tekellerin
dış pazara yönelmesi, o ülkenin emperyalist aşamaya geldiğini
gösterir.
3c-
Tekellerin
„İleri
Tekonolojik“ Yatırımları
RM.
Marini, ABD’li tekellerin Brezilya’da „havacılık
alanına yatırım yapmayı kabul etmediler“den
hareket ederek,
„emperyalist tekellerin bağımlı
ülkelerde ileri teknolojik yatırımından kaçındığını”
söylüyor. Bu
1965'lerde geçerli olabilir, ama daha sonraki yıllarda bu tamamen
değişmiştir. Bu
anlayışa, Türkiye’de ki „alt emperyalizm“ teorisyenleri de
sahip.
Özellikle,
1974 emperyalist dünya ekonomik bunalımından sonra, emperyalist
sistem büyük bir yapısal krize girmiştir. Ve
bu kriz, uluslararası üretimin yeniden örgütlenmesinin kriziydi.
Bu tarihten itibaren emperyalist tekeller yeni bir birikim modeline
geçti. Emperyalist ülkelerde dahil olmak üzere, bütün ülkelerde
KİT’lerin
özelleştirilmesine geçildi. Bir taraftan, bu yönelim, sermayenin
toplumsal gelirden daha az pay almasını hedeflerken (bu
kapitalist-emperyalist sistemin genel bir eğilimidir),
sermayenin bütün uluslararası alana yagınlaştırılması ve
üretimin ulusal çitlerden çıkarılıp daha fazla
uluslararasılaştırılmasını hedeflemiştir. Bu yapısal kriz
emperyalizmin küreselleşme“ dediği
politikanın ta kendisidir. Birincisi, bütün ülkelerdeki
sermayenin uluslararası tekelllere açılmasıdır
ve o birikimlerden (özelleştirme) uluslararası sermayenin pay
almasıdır. Bu salt emperyalizme bağımlı
ülkelerde değil,
özelleştirme emperyalist ülkelerde dahil bütün ülkelerde
gerçekleşmiştir. Uluslararası sermayenin aşırı birikimi ve
aşırı merkezileşmesi sonucu, uluslararası
emperyalist burjuvazi, aşırı üretim ve aşırı kar için
uluslararası üretimi esas hale getirmiştir. Bu,
aynı zamanda ulusalarası üretimin yeniden örgütlenmesi
politikasıdır. Ve bu
emperyalizmin yeni bir aşamaya ulaşmasının bir sonucudur.
Ve emperyalist ülkelerdeki üretim teknikleri, emperyalist
sermayenin gitiği
yerlere gitmiştir. Uluslararası
rekabet bunu zorunlu hale getirmiştir.
Yani,
bazılarının ileri sürdüğü
gibi, „ileri teknoloji bağımlı
ülkelere gitmemiştir“ yaklaşımı subjektif bir değerlendirme
ve var olan nesnel gerçekliği yansıtmamaktadır. Emperyalist
tekeller, aşırı üretim ve aşırı kar ve diğer tekellere karşı
rekabet edebilmek için en ileri teknolojiyi yatırım yaptığı
ülkelere götürmek zorundadır. Ve götürüyorlarda. Emek yoğun
üretim teknolojisini, kendi üretimi için değil, daha geri
ülkelerdeki tekellere satabiliyorlar. Emek yoğun üretim
teknolojisinin, gelinen süreçte, bazı Afrika ülkeleri dışında
alıcıları kalmadı. Çünkü üretim uluslararsılaşmıştır.
Tekeller birbiriyle rekabet edebilmek için en ileri teknoloji ile
üretim yapma eğlimini taşırlar. Bu eğlim, aynı zamanda, üretici
güçlerin gelişiminin devrimcileşmesine hizmet eder.
Güney
Kore, Taywan, Singapur, Çin, Malezya, Vietnam, Tayland, Hindistan,
Endenozya, Meksika, Türkiye (örneğin,
Tosayalı Holding, Cezayir’deki demir çelik fabrikasında en ileri
teknolojiyi kullanmaktadır)
ve 1980‘lerden sonra Brezilya buna örnektir. Dünyanın en büyük
emperyalist tekelleri, adını saydığım
bu ülkelere ileri teknolojik sermaye yatrımlarını yapmışlardır.
İleri
teknolojiyle üretilen ürünler bu ülkelerde üretilmektedir. Bu ne
pahasına olmuştur: Sermayenin çıktığı
eski emperyalist ülkelerdeki sanayini ve genel anlamda, ekonomik
büyümenin gerilemesine neden olmuştur. Bugün, Trump yönetimindeki
ABD emperyalizmin 2. dünya savaşı sonrası kurulu emperyalist
düzeni ve kuralları tanımaması, „First Amerika“ ve ithal
mallar üzerindeki gümrük vergilerini artırma politikasının esas
nedeni de budur. Gerileyen ABD ekonomisini ve bundan hareketle
ekonomik ve politk gücnü yeniden kazanmak, Çin gibi yeni gelişen
emperyalist ülkelerin kaptığı
pazarları ve hegomanyaları geri almaktır. Bunun bir sonucu İranla
savaşı doğurmuştur. Elbette bu savaş, İranla sınırlı
kalmayacaktır.
Bu
ülkelerde, uluslararası sermayenin akışının hızlanmasından
önce belli bir tekelleşme vardı. Kapitalizmin tekelleştiği
bir süreçte, kapitalizmin gelişmesi tekelleşmeyi hedefler ve
tekelleşir. Örneğin
Türkiye’de tekelleşme 1970‘lerden itibaren hızlanmıştır.
Ve üretim dalları belli tekellerin kontrolü altına girmiştir.
Ancak, bu, iç pazarın kontrol altın alınmasıdır. Tekellerin
gelişmesi (sermaye birikimi ve merkezileşmesi -sermayenin
yoğunlaşması-) sonucu, iç pazarlar artık tekeller için yeterli
gelmeyip dış pazarlara yönelmişlerdir.
Burada
belirtelim, özellikle (yukarda isimlerini saydığım
ve benzeri) bağımlı
ülkelerin, „ithal ikamaci“ dönem ya da „neo liberal
politikaların egemen olduğu
ve bu ülkelerin uluslararası sermaye ile iç içe geçtiği
dönemlerdeki GSYH büymeleri, önceki büyüme dönemlerinin -oran
olarak-
gerisinde kalmıştır. Brezilya bunlardan birisidir.
Sanayinin
geliştiği
emperyalist (Almanya ve Japonya gibi…) ülkelerde de GSYH’nin
yıllık büyüme oranları ciddi boyutlarda küçülmüştür. Bunun
birinci nedeni; yeni emperyalist ülkelerin ortaya çıkması ve
üretimin buralara kayması... İkinci nedeni; işgücünü üretemez
eğlimi içine girmeleri... Üçüncü nedeni; iç pazarın doyumuş
olması... Genel anlamda, bu küçülmenin nedeni olarak; emperyalist
ülkelerin yapısal krizlerini aşamamalarından kaynaklandığı
söylenebilir. Bu da uluslararası yeniden üretiminin açık bir
krizi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Aşırı
sermaye yatırımları, sermayenin
çıktığı
ülkelerin GSYİH
büyüme oranını küçültürken, girdiği
ülkelerin GSYİH’nın büyüme oranını da büyütmüştür. Şu
anda „gümrük duvarları“nın örülmesi ve her emperyalist
blokun iç yatırımı (özellikle ABD ve AB) artırmaya yönelik
ekonomik, askeri politikaları bunun bir sonucudur. Bu aynı zamanda,
eski gücünden gerileyen ABD ve AB’li emperyalistlerin ekonomik ve
askeri savaş hazırlığı
yönelimine,
karşı rakiplerin bu yönelime girmesi, onları da emperyalist savaş
hazırlığı
politikasına yöneltti. Yani, ortada ciddi boyutlara çıkan
emperyalist bir bölüşüm sorunu krizi var. Bu kriz esasta
emperyalist savaşla aşılabilmektedir.
3d-
Brezilya
ve Türkiye Karşılaştırılması
RMM'nin
anti Marksist-Leninist-Maoist (MLM) teorisinden hareketle, Türkiye'yi
“alt emperyalist” olarak değerlendirenlerin, 1965 Brezilya'yası
ile günümüz Türkiye'sini de karşılaştırmları gerekiyor.
Yukarıda Brezilya'nın 1960'lardan 2002'lere kadar ve son olarak'da
2024'deki sermaye ihraçlarının istatistiklerini verdim. Bugün
Brezilya tartışmasız emperyalist bir ülkedir. Ancak, dünün
Brezilya'sı, saldırgan bir ülke olmasına karşın, istatistiki
verilerinde gösterdiği gibi, emperyalist bir ülke değildi.
1965'in
Brezilyası ile günümüz Türkiye'si aynı mı? Dünün
Brezilya'sının, herhangi bir ülkeyi askeri işgali, “yarı-sömürge”
Somali'si, deniz aşırı ülkelerde askeri üsleri, kalıcı işgali,
komşu ülkelere yönelik işgalleri ve her şeyden önce de dış
ülkelere sermaye ve silah ihracı yoktu. Brezilya, eskiden beri
Latin Amerika kıtasının en büyük ekonomisi olmasına karşın,
bu kıtanın ülkelerine 1990'dan önce kayde değer bir sermaye
ihracı yoktur. 1965-1980 arasında “milyon dolarla” anılacak
bir sermaye ihracı ve de yatırımı söz konusu değildi.
Brezilya
faşist askeri cuntası, 1965 yılında -ABD’nin de kışkırtması
ve desteklemesiyle-, Paraguay’a (burada da faşist askeri cunta
yönetimi vardı) saldırdı ve 15 ay sınır çatışmaları
yaşandı. Savaşın esas nedeni, Parana (Brezilya, Paraguay,
Arjantin’den geçen uzun bir nehir) nehri üzerinde kurulacak
baraj meselesiydi. Sonunda iki ülke sınırında “İtaipu
Barajı”nı ortak olarak kurdular. (Bugün’de Mısır ve Sudan’ın
savaş gerekçesi saydığı, Nil nehri üzerinde Etiyopya’nın
baraj inşa etmesi olayı yaşanmaktadır). O günün “kavgalı”
Brezilya’sı ve Paraguay’ı, ABD’nin “komünist iktidarı
önlemek” gerekçesiyle Dominik Cumhuriyeti’ne saldırısına
birlikte katıldılar.
Latin Amerika ülklerinde ya da başka ülkelerde emperyalizme
bağımlı bir çok ülkenin komşularına saldırdığı
görülmektedir. Bu tür saldırganlıkları bugün Afrika
ülkelerinde yaşanmakatadır. RMM’nin “alt emperyalizm”
teorisinin dayandırdığı “askeri saldırganlık ve yoğun işçi
sömürüsü” askeri diktatörlük dönemlerinde daha açıktan
yapılır. 12 Eylül 1980’de Türkiye’deki faşist askeri cunta
sürecinde olduğu gibi...
Günümüz
Türkiye'sinin
sermaye ihracı toplamda portföy yatırımları ile birlikte 100
milyar doları buldu. TCMB (TC Merkez Bankası) Ödemeler Dengesi
istatistiklerine bakıldığında, sadece 2020-2025 yılları
arasında Türkiye'de yerleşiklerin yurt dışına çıkardıkları
sermaye 100 milyar ABD dolarını aşmış durumdadır.
TCMB'nın
bu konudaki tablosunu olduğu gibi alıyorum.

Kaynak:TCMB
“Uluslararası Yatırım Pozisyonu İstatistikleri, Aralık 2025”
Bu
tablo'ya göre doğrudan sermaye yatırımları 2025 yılı sonu
itibariyle 75 milyar 197 milyon dolar. Portföy yatırımları ise 6
milyar 394 milyon dolar. Diğer yatırımlar (kredi,
mevduat ve ticari alacaklar
gibi finansal hareketleri kapsayan ana sermaye kalemi türü)
147
milyar 436 milyon dolar. Nasıl ki yutdışı yerleşiklerin
Türkiye'ye doğrudan sermaye yatırımları, portföy yatırımları
ve diğer finansal ve finansal olmayan doğrudan yatırımları varsa
(2024 yılında bu miktar toplamda; “Ödemeler
Dengesi İstatistikleri’ne göre Türkiye’ye 2024’te toplam
70.5 milyar dolarlık dış sermaye girişi gerçekleşirken,
yurtiçinde yerleşikler 46.9 milyar dolar çıkarmışlar.”
Türkiye'li
yerleşiklerin
gayrimenkul yatırımları dahi 2017 yılında 300 milyon dolar
iken 2024 yılında 1,9 milyar dolara çıkmıştır. Türkiye
sermayesinin uluslararası niteliğini ve sermayenin akışını, iç
içeliğini gösteren olguların en alt seviyesi budur. Bazı
anlayışlar, Türkiye’nin toplam dış borcunu öne sürüyor. Ne
var ki, Türkiye, dış borcu en az olan ülkeler arasında yer
alıyor. Bu rakamlar için DipNot’a bakılabilir.
Ekonomik olarak büyük emperyalist ülkelerin dış boçları,
GSYİH’larının bazılarınki üstünde, bazılarınki ise
%70’lerin üstündedir. ABD’nin GSYİH’sı (2025) 30 trilyon
dolar iken, borcu 39 trilyon doları geçmiştir. Borcun azlığı ya
da çokluğu bir ülkenin emperyalist olup olmadığını belirleyen
bir kıstas değildir.
Günümüz
Türk sermayesi bütünüyle uluslararası emperyalist sermaye ile iç
içe geçmiştir.
Bugünün Brezilya'sı da aynı durumdadır. Ama dünün (1965)
Brezilya'sı (dünün Türkiye'si de dahil) günümüz Türkiye'sinden
çok çok geri bir ülkeydi. Her iki ülkede, bugün, uluslararası
emperyalist pazarlarda pazar kapma mücadelesi veriyor. Türkiye bunu
askeri olarak da yapıyor. Brezilya'nın ise, 1990’lardan sonra
herhangi bir ülkeye askeri müdahalesi, komşularını askeri olarak
tehdit ya da işgal etme gibi bir faaliyeti yoktur. Türkiye ise,
1974 Kıbrıs işgalini saymazsak, 1983'den beri (PKK gerekçesiyle)
“sınır ötesi operasyon”lar yapmaktadır. Bu daha sonraları
kapsamlı işgallere dönüşmüştür.
Yani,
RMM'nin alt emperyalist Brezilya'sı ile bizim romantik analizcilerin
“alt
emperyalist Türkiye”si
arasında, dün ve bugün açısından, ekonomik, finasal, politik,
askeri ve dış pazarlara açılma açısından nitelik
bir fark vardır. Bu fark görülmediği için, doğmatik analizde
direnmeye devam ediyorlar.
4-
Kimler “alt emperyalizm” teorisini savunuyor?
Türkiye'yi
“alt emperyalist” olarak değerlendirenleri, bilindiği kadarıyla
ya da benim kısa araştırmama dayanarak buraya alalım. Ve bunlar
biribirini nasıl kopyaladıklarını görelim:
Kendilerini
Doğrudan Troçkist olarak nitelendiren örgüt ve yazarlardan
alıntılar:
4a-
Alex Collinicos’un
1994 yılında yadığı “Marksizm ve Emperyalizm” kitabından
bazı alıntılar. Bu kitabın bütün troçkist örgüt ve partiler
üzerinde, tartışılan konu bağlamında ciddi etkisi olmuştur. Bu
kitabın yayınlanmasından sonra çoğu troçkist örgüt ve
partiler “alt emperyalizm” teorisini tartışmasız kabul
etmişlerdir.
“Alt-emperyalizm,
süper güçlerin dünya çapında olan politik ve askeri
hakimiyetlerinden esinlenen Üçüncü Dünya ülkelerinin aynı şeyi
bölgesel düzeyde yapmak istemeleriinden doğmaktadır.”
“...
“Orta-Doğu, alt-emperyalist rolünü oynamaya hevesli bir sürü
ülkeyi (İsrail, İran, Irak, Mısır, Suriye, Türkiye) barındırma
şansızlığına da sahiptir. Başka yerlerde diğerleri de vardır:
Hindistan, Vietnam, Güney Afrika, Nijerya, Brezilya ve Arjantin.”
“Ekonomik
olayları hiç bir siyasi tedbir yasaklayamaz”
der Lenin. A.
Collinicos ise, sorunu, emperyalizmin ekonomik özüne değil, bazı
ülkelerin “niyetine” bağlıyor. (Ama, mahalle aralarındaki
küçük bakallarında “büyüme istekleri” olduğunu gözardı
ediyor.) Ancak bu “niyeti” doğuranın ne olduğunu ortaya
koymaktan özellikle kaçınıyor. Oysa, bu ülkeler, ekonomik olarak
geliştikçe, yani ülkede tekelleşme ve emperyalist sermayenin
gelişmesine bağlı olarak “niyetleri” de değişiyor. Artık
eski emperyalistlere bağımlı olarak hareket etmek değil, kendi
sermayesinin çıkarları doğrultusunda hareket etmek istemesidir.
Bu bir “niyet” sorunu olmayıp, ülkede emperyalist ekonominin
(tekelleşme ve sermayenin yoğunlaşması) gelişmesiyle doğrudan
ilişklidir. Kapitalist
devletlerin
hareket tarzlarını berlirleyen esas olarak ekonomik yapıdır. Bu,
Marksizmin nesnel olguları analiz etme hareket noktası olan
diyalektik materyalizmdir. Troçkizim ve küçük burjuva oportinizmi
mümkün olduğunca, tumturaklı sözler içinde gerçeği,
“ekonominin esas belirleyici özelliğini” gözardı etmeyi, bir
ilke
bellemişlerdir.
Bu
tür anlayış sahipleri, kapitalizmin eşitsiz ve dengesiz
gelişiminin mutlak olduğunu Lenin’den okumalarına karşın, bu
gerçeği sessizce geçiştirip, “Ücüncü Dünya ülkeleri”
dediklerinin, gelişen kapitalizm koşullarında hep aynı yerde
kalacağını, büyük emperyalist ülkelerinde “şanslı” olarak
aynı “büyüklükte” kalacağını varsayıyorlar ve bunu
mutlaklaştırıyorlar.
4b-
Elif Çağlı (Marksist
Tutum/ Marksist.net):
„Alt-emperyalizm
kavramı, emperyalist hiyerarşi piramidinde en üst basamakta yer
alan emperyalist ülkelerin altındaki bir konumu anlatır. Bu
konumdaki bir kapitalist ülke henüz üsttekiler gibi bir ekonomik
güce ve dünya gündemini belirlemekte aynı derecede etkiye sahip
olmasa da, kendi bölgesinde ve büyük emperyalist güçlerin
eşliğinde artık doğrudan yayılmacı ilişkiler yürütür. İşte
orta derecede gelişkin kapitalist ülkeler basamağı kapsamında
yukarılara tırmanarak
bu düzeye ulaşan ülkeler, bu gibi nedenlerle alt-emperyalist diye
nitelenirler.“
Sormak
gerekiyor bu troçkist yazarımıza; “en üst basamakta” yer alan
emperyalistler hangileri acaba? Emperyalist dünya sistemi içinde
oynadıkları rol açısından, örneğin; Lüxemburg, Belçika,
İsveç, Danimarka, Finlandiya vb. gibi küçük emperyalist ülkeler;
Hindistan, Brezilya, Meksika, G. Kore, İran, İsrail, Türkiye vb.
gibi emperyalist ülkelerinde üstünde mi acaba? Bu ülkeler içinde
“dünya gündemini belirlemede” daha etkin olanlar hangileri
acaba? İkinci sırada saydığım ülkelerin emperyalist dünya
sistemi içinde adları sık sık geçerken, dieğerlerin adları
bile anılmaz. Ve özellikle, AB’nin büyük emperyalistlerinin
güdümü altındadırlar. Buna rağmen bu ülkeler emperyalistir.
Tek başlarına, bölgesel anlamda dahi rollerinden söz edilemez.
Yukarıdaki alıntı içindeki anlayış, emperyalizmin ekonomik ve
politik mutlak eşistsiz gelişiminin inakarına iyi bir örnek
oluşturuyor. Troçkizmin kendi içinde çelişen teorik dünyasının
sınırı buraya kadar!
4c-
Güneş Gümüş (Sosyalist Gündem, Sosyalist Emekçi Partisi):
„Türkiye
sınırları aşmadan kendi çıkarlarının peşinde uluslararası
politik, ekonomik, askeri hamleler yapabilir, yapıyor da. Türkiye,
büyük devletlerin dünya arenasında yaptıklarını bölgesinde
gerçekleştirmeye çalışan bölgesel bir güçtür;
alt-emperyalist bir ülkedir.„
4d-
Troçkizmi, Lenin’in etkleri altında temize çıkarmayı amaçlamış
troçkist teorisyen
Volkan Yaraşır’ın „alt emperyalizm“ teorisine kısa bir
bakış:
Somut
bir konu üzerinde anliz yapılırken, eğer aynı analizleri ya da
tanımlamaları, kendinden önce bir başkası kullanmışsa,
dürüstlük gereği, o tanımlamayı ve analizleri yapanların
isimlerini anmak gerekir. Örneğin 2000‘ler öncesi olmak üzere,
Türkiye’yi, „alt emperyalist ülke“ olarak adlandıran Engin
Erkiner’dir ve bunun üzerine kitabı ve çeşitli yazıları
vardır. Bu benim bildiğim. Daha öncede „alt emperyalist“
olarak adlandıran başkaları olmuş olabilir belki. 2000‘lerden
sonra ise bir çok akademisyen ve örgütler bu tür değerlendirmeler
yaptılar. Burada söylemek istediğim, önceden söylenenleri, ilk
defa kendin belirtiyormuş gibi yapmak, burjuva „analiz“ tarzıdır
demekle yetineyim. Küçük burjuva kibirli troçkist yazarların bir
çoğunda böyle bir „dürüst“ yaklaşım söz konusu değildir.
Troçkiyi Ekim Devrimi’nin „mimarı“ yapanlardan böyle bir
dürüstlük beklemek saflık olur.
Şimdi
gelelim V. Yaraşır’ın tezlerine:
„Türkiye
bölgesel bir hegemon güç olarak bu süreçte rol alıyor ve
hamleler yapıyor. Suriye ‘deki güncel konumlanması, ABD ve
İsrail’le koordineli çalışması bunun somut göstergeleridir.
Bölgenin yeniden dizaynında alt emperyalist bir konumlanmayla yeni
roller üstlenmesi kaçınılmazdır. Olası İran savaşı bu
dizaynın en önemli adımıdır.“
„
…
Alt
emperyalizm kavramı; emperyalist özneler arasındaki hegemonya
savaşlarını, emperyalist hiyerarşi ve güç dengelerindeki
değişimleri, kapitalizmin yeniden yapılanma süreçlerini ve
kapitalist devletlerin bu süreçlerde üstlendiği yeni rolleri
kapsayan bir içeriğe sahiptir.
Alt
emperyalizm tartışması, spesifik olarak, farklı tarihsel
koşullarda emperyalist hiyerarşide yaşanan değişimlerin
kavramsallaştırılması olarak dikkat çekmektedir.“
Burada
yazar, özünde trroçkist bir tezle karşımıza çıkıyor. Lenin,
Troçkiyi „emperyalizm“ tartışmaları konusundaki görüşlerini;
„ ... Troçki’nin
oportünizmi savunmak için her zaman kullandığı kibirli
safsatalar…“
olarak nitelendirir. Burada da yazarımız, troçkist tumturaklı ve
içi boş sözlerin dışına çıkamıyor. Ve o, gerçekten de,
Marksizmin-Leninizmin bu en temel sorununda Lenin’in söylemiyle;
„üç
ağaçlı bir ormanda yolunu“
şaşırıyor.
„
…
Alt
emperyalizm kavramı…“ diye
başladığı yerde, emperyalizmin ekonomik ve politik mutlak
eşitsizliğini bir kenara atarak, emperyalizmi eşitler arasında
gören bir anlayışla karşımıza çıkıyor. Oysa, bir ülkenin
emperyalist olup olmadığını „emperyalistler
arasındaki hiyerarşi“
belirlemez. Belirleyici olan emperyalizmin ekonomik özüdür. Yani
tekelleşme ve finans sermayesinin ortaya çıkması ve uluslararası
alanda finans sermaye yatırımlarının gerçekleşmesidir. Bugün
ABD ve Çin emperyalizminde arasında da „hiyerarşi“ vardır.
Biri daha güçlü, diğeri birincisine göre daha zayftır. Ancak bu
„farklılık“ öze, niteliğe ait değil, niceliğie aittir. Üç
dünyacı revizyonist teori, özü/niteliği değil, niceliği esas
aldığı için, sisyasal taktikleri de buna göre belirliyor.
Lenin,
1916 yılında yazdığı „Kapitalizmin Bir Üst Aşaması
Emperyalizm“ kitabında, „emperyalist“ olarak nitelediği
İsviçre’yi yeni bir emperyalist ülke olmasına rağmen
emperyalizmin hiyareşik yapısına göre değerlendirmiyor, eşitsiz
gelişmeye göre değerlendiriyor ve Japonya ve İsviçre gibi
ülkeleri „yeni gelişen emperyalist ülkeler“ olarak
adlandırıyor. Lenin’in bu yaklaşımı, bütün üç dünyacı
„alt emperyalist“ analizcilerinde yok sayılıyor.
Ayrıca
V. Yaraşır’ın hayran olduğu RMM’nin „alt emperyalizm“
teorisi, „tarihsel
koşullarda emperyalist hiyerarşide yaşanan değişimleri“
ve gelişmeleri anlamaktan ve materyalist diyalektik temelde analiz
etmekten uzak olup, yeni emperyalist ülkelerin niteliğini
çarpıtmaya dönüktür. Bu tür anlayış sahipleri için, eski
emperyalist ülkeler yenilere yol vermezler, onlar sadece, ilk
emperyalistlere hizmet etmekle, onların „kırıntıları“ ile
yetinebilirler. Yani kapitalist sistemin gelişiminin onun kendi
nesnelliğinden kopararak „iradeciliğe“ indirgiyorlar. Oysa
Lenin; „Ekonomik
olayları hiçbir siyasi tedbir yasaklayamaz“
aksiyomunu Rusya’daki ekonomik gelişmeleri „romantik“ bir
şekilde açıklamaya çalışan oportünistlere karşı söylemişti.
Lenin bu sözü, günümüz „alt emperyalist“ analizcileri içinde
geçerlidir.
2.
Emperyalist paylaşım savaşı sonrası, „hiyerarşi“ yok muydu?
Yenilgiye uğrayan (Almanya, Japonya vd.) emperyalist ülkeler ABD
emperyalizminin „baskısı“ altında değil miyidi? Ve daha düne
kadar da ABD emperyalizminin hiyerarşisinin bir alt basamaklarında
yer almıyorlar mıydı? „Trump 2.0“ sonrası, ABD
emperyalizminin „kendi başınızın çaresine bakın“ demesinin
ardından başka arayışlara girdiler. Alt emperyalist teorisine
göre bunlarda „alt emperyalizm“ statüsü içinde olmaları
gerekiyor. Nedense, bunları görmezden geliyorlar. Emperyalist
Almanya gibi bir ülke, 10 milyar Avro kadar büyük bir sermaye
yatırarak döşediği Rusya-Almanya arası gaz boru hattını,
ABD’nin emriyle -gerçekten de böyle oldu- devre dışı bıraktı
ve üstelik ABD’nin tahrip etmesine sesini çıkaramadı. Suçu
Ukrayna’ya atarak „emperyalist
onurunu“
kurtarmaya çalıştı. Bunlar, emperyalizminin hangi hiyerarşisinde
yer alıyor acaba?
V.
Yaraşır, esas olarak „alt emperyalizm“ makalesinde Troçki’yi
öne çıkarmaya çalışır. Lenin’in adını da „ayıp“
olmasın diye anar. Troçkist Aleksander Parvus’u da anmakta ihmal
etmez. 3 seri halinde yayınladığı makalesi okunduğunda,
troçkizmin tüm izleri görülür. Troçki’yi diğer Troçkistler
gibi Ekim Devrimi’nin „önderi“ olarak Lenin yanına
sıkıştırmayı ihmal etmezler. Bunu başta troçkist S. Savran
olmak üzere bütün ulusal ve uluslararsı troçkistler Troçkiyi
„Rus devriminin mimarı“, „devrimin peygamberi“ vb.
sıfatlamalarla ilan etmekten geri durmazlar. Lenin’in adını
anmayacaklar, ama, o zaman Troçki bütünüyle boşa düşeceği
için geçerken ismini zirk etmeyi daha kullanışlı
gördüklerindendir.
4e-
V. Yaraşır’ın „emperyalizm kavramı“na bakalım:
„…
emperyalizm
kavramı yalnızca sermaye ihracını değil; tekellerin varlığını
ve uluslararası hâkimiyetini, askeri, ekonomik, kültürel ve
siyasal bağımlılık yaratma kapasitesini, dünya pazarlarını
kontrol edebilme gücünü ve küresel ölçekte hegemon bir aktör
olabilme niteliğini de içeren bütünlüklü bir çerçeve
içerisinde kavranmalıdır.“
Bu
söylenenleri kaç ülke yapıyor acaba? Ne tek başına Çin, ne de
tek başına ABD ne de 27 ülkenin bir araya geldiği emperyalist AB,
tek başına belirleyici değil, etkileyicidir. Böyle bir
emperyalizm tahlili de olamaz. Olsa olsa, emperyalizmi, genelde
sosyalşovenistler ve sosyal yurtseverler gibi ABD dışında
emperyalist ülke görmezler. Lüxemburg emperyalist bir ülkedir.
Ama, Yaraşır’ın yukardaki „kavramı“ içinde yer alamaz. Ya
da diğer küçük emperyalist ülkeler de örnek olarak verilebilir.
Bu tür argümanlar, gerçekte demogojik söylemin ötesine geçemez.
Bu tür anltıların içi boştur, nesnelliği yansıtmaz.
Emperyalizm kavramını bu denli darlaştıran anlayışlar, yarın,
ABD ve başka emperyalistler, emperyalist Türk devleti ile
savaştıklarında ya da tersi, Türkiye’nin bir başka devlete
saldırdırğında, birer sosyalşovenist ve sosyal yurtseverler
olarak „vatan savunması“ adı altında „mehter
marşı“ ve „onuncuyıl marşı“
eşliğinde cepheye gitmeyeceklerinin garantisi yoktur.
Bu,
Leninist emperyalizm tahlilini tahrif etmektir. Troçkist
ultracılıktır.
Lenin, emperyalizmi, kapitalizmin bir „üst aşaması“, daha
„ileri bir aşaması“, „ileri bir evresi“ olarak ele alır.
Ve hatta serbest rekabetçi kapitalizme göre „ilericidir“
der.
Kapitalist serbest rekabetçi dönemden, kapitalist emperyalist
döneme geçişin en belirgin özelliği tekelleşmedir. Ve Lenin,
emperyalizmi tek kelimeyle tanımlamak gerekirse, „tekelci
kapitalizm“dir der.
Lenin,
„…
üretimdeki temerküzün bir sonucu olan tekellerin doğuşu,
kapitalizmin evriminin içinde bulunduğumuz aşamasının genel
ve temel bir yasasıdır.“
(abç)
Lenin,
burada, serbest rekabetçi dönemin kapitalizmi ile üretimin
toplumsallaşmasının bir sonucu olan tekelleşme (emperyalizm)
aşamalarını net olarak ortaya koymaktadır. Serbest
rekabetçi kapitalizmle, tekelci kapitalizm arasında niteliksel bir
fark vardır.
Serbest rekabetçilik -Lenin’in de belirttiği gibi-, üretimin
yoğunlaşmadığı kapitalizmin tekelleşme öncesi bir aşamasıdır.
Üretimin yoğunlaştığı ve buna bağlı olarak tekelleşmenin
ortaya çıkmasıyla birlikte, o aşama kapanmış ve tekelci aşama
hakim hale gelmiştir. Yani emperyalizm! Bu gelişme bize,
emperyalist dünya sistemini verir.
Üretimin
toplusallaşması ve bunun sonucu olarak tekellerin doğuşu,
kapitalizmin emperyalizmin aşamasının temel yasası olduğu
gerçeği reddedilmektedir. V. Yaraşır’dan Leninist olması
beklenemez, ancak, kenidlerine ML diyenlerden, Lenin’in emperyalizm
tahlilini esas almaları beklenir.
Ve
bundan dolayıdır ki, Lenin;
„Emperyalizm
aşamasına varmış olan kapitalizm, üretimin tümüyle
toplusallaşmasının eşiğine götürmekte; kapitalistleri,
iradelerine rağmen ve bunun farkına varmadan, tam rekabet serbesti
ile tümüyle toplumsallaşma arasında yer alan yeni bir toplumsal
düzene, bir geçiş düzenine doğru sürüklemektedir.“
ve
Lenin; romantik ekonomist P. Kievski’ye cevabında;
„Emperyalizm,
yüksek düzeyde gelişmiş kapitalizmdir...“
ve
O devamla;
„Tekelleşme,
kapitalizmin daha üst düzeyde bir düzene geçiştir.“
Ve
bunlardan dolayı, emperyalizm sosyalizmin arifesidir!
Lenin,
ısrarla, emperyalizm olgusunu ve gerçeğini böyle açıklamasına
karşın, troçkist ve bazı oportinist anlayışlar, Lenin’i
gerçek anlamıyla tahrif etmeye ve Lenist emperyalizm tahlilini
bulanıklaştırmakta ısrar etmeye devam ediyorlar. Onlardan biri de
V. Yaraşır.
V.
Yaraşır’da, yeni emperyalist ülkelerin oluşumunu reddeden diğer
oportünist ve troçkist kesimler gibi, emperyalizmin ekonomik özünü
reddediyor. Oysa Lenin, 26 Nisan 1917‘de yeniden yayınlanan
emperyalizm kitabının önsözünde özellikle belirtir. Kitabın
yeniden yayınlanmasının amacının „emperyalizmin
ekonomik özünün kavranması“
olduğunun altını çizer.
Lenin,
emperyalizmi bir sistem olarak ele alırken, başta troçkistler
olmak üzere, birçok oportünist akım, bu özü yok sayarken,
kaçınılmaz olarak bir kaç büyük emperyalist ülke dışında
başka emperyalist ülkenin olmayacağına karar veriyorlar.
V.
Yaraşır’ın „emperyalizm kavramı“ açıklaması da bundan
farklı değil. Ona göre emeperyalist bir ülke her tarafa
„hükmetmeliymiş“ ki ancak o zaman „emperyalist olmayı „hak
edebilir!“ Emperyalizmin eşitsiz ve dengesiz mutlak gelişim
yasasının sadece lafzını tekrarlayıp duruyorlar. Oysa Kapitalist
dedikleri ülkeler arasında da büyük uçurumlar vardır. Bu
anlayış sahiplerin tek derdi, Türkiye’yi emperyalist yapmamak.
Bu sosyalşovenizmdir. Yukarıda troçkist yazar E. Çağlı’dan
aktardığımız alıntıda da bu net olarak görülmektedir.
V.
Yaraşır’ın bir Türkiye değerlendirmesi;
„Aktüel
bağımlığın göstergesi olan bu tabloya karşın yayılmacı,
bölgesinde hegemonya inşa etme kabiliyetine sahip, işgal ve ilhak
politikaları hayata geçirebiliyor, kendi ölçeğinde (dikkate
alınabilecek oranda) sermaye ihraç ediyor, Afrika, Balkanlar ve
Kafkasya’da önemli askeri, ekonomik, diplomatik ataklar ve
yatırımlar yapabiliyor. Güçlü bir askeri aygıtı var, savunma
sanayi kritik teknolojilerde bağımlılık gösterse de bazı
segmentlerde (İHA VE SİHA üretimi gibi) önemli gelişmeler
kaydetti. Hızlı bir militarizasyon süreci yaşıyor. Güç
repertuvarı zenginleşiyor.“
Böylesi
bir ülke emperyalist olamazsa ne olabilir? Buradaki aktarımlar
doğru ve Türkiye gerçeğinin ta kendisi. Sermaye ihraç ediyor,
bir çok emperyalist ülkede (İsviçre, Belçika, İskandinav
ülkeleri vb.) olmayan özelliklerden bir olan askeri olarak denzi
aşırı bölgelere kadar ulaşıyor, „güçlü bir askeri aygıtı
var“, savunma sanayini güçlendirmesi“, „hızlı bir
militarizasyon süreci“ ve ben eklemeye devam edeyim, Somali’deki
askeri, siyasi ve ekonomik etkinliği, Sudan’daki askeri
yatırımları, Libya’daki ekonomik, askeri ve siyasi etkinlikleri
vb. … Bunları burada tekrarlamak fazlalık olacaktır. Bunların
tümü „Emperyalist
Türkiye“
adlı kitabımda belgeleriyle yer almaktadır.
Ayrıca,
buna ekleyeceğim, Türk tekelleri salt hazır fabrikaları satın
almıyor, aynı zamanda sıfırdan (greenfield) fabrikalar açtıkları
gibi, çeşitli ekonomik ve finansal yatırmlar yapıyorlar.
Örneklerden biri Tosyalı Holding’in Cezayir’in Oran şehrindeki
yıllık 4 milyon ton kapasiteye sahip demirçelik fabrikasıdır.
Ayrıca tekellerin satın alma ya da ortaklıkla da yatırım
yapmaları emperyalist olmadığı anlamına gelmez. Sermaye
yatırımları, sıfırdan işletme kurarak olduğu gibi, dış
ülkelerdeki fabrikaları, işletmeleri satın alarak ya da ortak
olarak sermaye yatırımları yaparlar. Ve bu emperyalist tekellere
özgü bir faaliyettir.
Çağımız
emperyalizm ve proleter devrimler çağıdır. Kapitalizmin serbest
rekabetçi çağı çoktan kapanmıştır. Bütün ekonomiler kopmaz
bir şekilde emperyalist ekonominin birer halkaları haline
gelmiştir. Emperyalist dünya ekonomisi geliştikçe, ve günümüzde,
üretimin uluslararasılaştığı emperyalist ekonomik koşullarda
yeni yeni emperyalist ülkeler ortaya çıkmaya devam edecektir. Bu
gelişm, emperyalist ekonomik gelişimin nesnel bir diyalektiğidir,
iradi olarak bu gelişmenin önüne geçilemez.
Bir
ülkenin emperyalist olup olmadığı ekonomik, siyasi ve askeri
gücüne göre değil, ekonomik niteliğine göre ölçülür.
„Ekonomik
özü itibariyle, emperyalizmin tekelci kapitalizm olduğunu gördük.
Yalnızca bu, emperyalizmin tarihteki yerini belirlemek için
yeterlidir, çünkü serbest rekabet zemininde tamı tamına serbest
rekabetten doğan tekel,
kapitalist
düzenden daha yüksek bir sosyo-ekonomik düzene geçiştir.“
Lenin’de
her şey açık ve nettir. Materyalist diyalektik temelinde ele
alınmış ve onun görüşleri birbirini reddeden değil, bütünlüklü
ve birbirinin gelişmiş devamı olarak üretilmişitr. Çükü
objektif gerçekliğin diyalektiğini yansıtır. Materyalist
diyalektiğin çok uzağındaki Troçki’nin, birbirini reddeden
teorilerine benzemez.
4f-
V. Yaraşır’ın Troçkisi ile Lenin’in Troçkisi arasındaki
ayrım
Burada,
Lenin’in Troçki ile ilgili bütün söylediklerini değil,
konumuzla olan „emperyalizm“ ile ilgili olan görüşlerinden
bazılarını, notlar olarak aktaralım:
V.
Yaraşır’ın Troçkisi;
„Troçki,
erken bir tarihte Sonuçlar ve Olasılıklar (1906) adlı
çalışmasında bu konuyu (emperyalizm
YK)
ele alır; rüşeym hâlindeki bu düşüncelerini 1920’lerin
sonunda kuramsallaştırır.“
Oysa
Lenin, Ağustos 1915‘de yazdığı: „Emperyalist
Savaşta Kendi Hükümetinin Yenilgisi Üzerine“
adlı makalesinde, Troçki’nin emperyalizm ve „vatan savunması“
konusundaki görüşlerini şöyle değerlendirir:
„Devrimci
sınıf, gerici bir savaşta kendi hükümetinin yenilgisini istemek
zorundadır.
….
Bu
bir Aksiyomdur.
Ve bu aksiyom sadece sosyal-şovenlerin inanmış yandaşları ya da
çaresiz uşaklarınca inkar edilmektedir. Birincilerine, örneğin
Örgütleme Komitesi’nden Zyemkovksi …., ikincilerine ise Troçki
ve Bukvoyed, Almanya’da Kautsky dahildir.“
(açYK)
Ve
devamında Lenin, Troçki’den bir alıntı alarak şöyle
değerlendirir:
„İşte
Troçki’nin oportünizmi savunmak ,için her zaman kullandığı
kibirli safsatalara tipik bir örnek..“
Lenin
Devamla;
„…
Troçki
safsatalarla kendini kurtarmak istiyor ve üç ağaçlı bir ormanda
yolunu şaşırıyor…“
„Bütün
emperyalist ülkelerde proletarya şimdi kendi hükümetinin
yenilgisinin istemelidir. Bukvoyed ve Troçki bu gerçeği atlamayı
tercih ettiler...“
„Eğer
Bukovyed ve Troçki biraz düşünselerdi, kendilerinin hükümetlerin
ve burjuvazinin savaşı bakış açısını temsil ettiklerini, yani
Troçkinin yapmacık diliyle söylemek gerekirse, kendilerinin
‚sosoyal-yurtseverliğin politik yöntemi‘ önünde yere serilmiş
olduklarını görürlerdi.“
„Bukvoyed
ve Troçki ile birlikte ‚ÖK‘cılar ‚Ne Zafer, Ne Yenilgi‘
parolasını savunurken tümüyle ve bütünüyle David’in
zemininde bulunuyorlar.!“
„Bunların
tartışılan konuyla ne ilgisi var“ denebilir. Doğrudan bir
ilgisi var. Ve bu aynı zamanda emperyalizmin tahliliyle doğrudan
bağlantılıdır. Ve ayrıca, bugün, İran-ABD/İsrail savaşın’da
İran işçi sınıfına faşist Molla rejminin yanında „vatan
savunmasına“çağıran
oportünist ve sosyalşoven anlayışların varlığını
sürdürmesindendir. Bu, gerici bir savaşta, kendi burjuvazisinin
yenilgisine karşı çıkan sosyalşoven ve sosyal yurtseverlik
anlayışlarının emperyalizm tahliliyle doğrudan bağlantısı
olduğu net olarak görülebilir.
„Kim,
„Ne Zafer, Ne Yenilgi“ şiarını savunuyorsa, o bilerek ya da
bilmeyerek bir şovensitir, en iyi ihtimalle uzlaşmacı bir küçük
burjuva, ama her halükarda proleter politikanın bir düşmanı,
bugünkü hükümetlerin, bugünkü egemen sınıfların bir
yandaşıdır.“
(abç)
Kısacası,
bütün Troçkistler gibi V. Yaraşır’da, Lenin’in Troçki ile
mücadelesinin, onun yaşamı boyunca yanar-döner çizgisinin
gözardı edip, onu Lenin’in etkleri altına gizliyerek pürüpak
yapmaya çalışıyorlar. Ama, onun üzerindeki kiri bir türlü
dökmeyi ve temize çıkarmayı başaramıyorlar. Bu nedenle sık sık
„Lenin ve Troçki“ ya da „Troçki ve Lenin“ diye sayıklayıp
duruyorlar. Lenin ve Troçki asla yan yana gelemez! Lenin’in Troçki
ile ilgili söyledikleri ortadadır. Teorik mücadeleye başladıkları
günden itibaren Lenin ve Troçki’nin çizgileri hep çatışma
içinde olmuştur. 17 Ekim Devrimi’nde kısa bir süre kesişmesi,
devrimin mütefik kazanmasının bir sonucu ve doğallığıdır.
Buna rağmen burada ideolojik bir birlik asla olmamıştır.
Troçki’nin SSCB’ye, karşı-devrimci tavrı ile bu birlik son
bulmuştur.
„Alt
Emperyalizm“
Teorisinin „Üç Dünyacı Teori“yle Kesiştiği Kavşak
5-
Kendilerini Troçkist olarak değerlendirmeyen ama Troçki ile de
ideolojik bir problemleri olmayan yazarlardan alıntılar:
Aşağıda
ismini verdiğim yazarlardan kısa kısa aldığım alıntılarda da
görüleceği gibi, hemen hemen „alt emperyalizm“ kavramının
içeriğinin birbirinin benzeri olarak doldurulmuştur. Argümanlar
aynıdır. Sol liberalinden troçkisitine kadar... Bu yaklaşımın
özü; kendi burjuvazisine „emperyalist“ demeye adeta dili
varmayan sosyalşovenizmdir.
5a-
İlhan Uzgel:
„Şu
an bir kibre kapılsa da, merkezi bir kapitalist ülke konumundan çok
uzak, bağımlı bir yarı-çevre ülkedir. Askeri hamleleri ve
ekonomik yayılma girişimleri emperyalizm karşıtı değildir ve
tamamen sistem içi özellikler taşır, alt-emperyalist rolünün
ötesine geçemez“
5b-Hasan
Durkal:
„Sonuç
olarak AKP önderliğinde Türkiye sermayesinin, sermaye ilişkisinin
eşitsiz ve bileşik gelişiminin bir sonucu olarak ulaştığı
sermaye birikimi düzeyi, yıllar içerisinde beliren yeni sermaye
fraksiyonunun ihtiyaçları, küresel düzeyde yaşanan emperyalist
hegemonya mücadelesinin de yarattığı boşlukları kullanarak
bölgesel yayılım politikasını hayata geçirdi. Emperyalist
merkezler karşısında bir pazarlık gücü elde etti, askeri
yatırımlarını arttırdı hem sermaye ihracını hem de teritoryal
yayılımını hayata geçirdi. Bütün bu gelişmeler tesadüfi ya
da siyasal iktidarın keyfi tutumu olarak ortaya çıkan olgular
değildi. Aksine, alt emperyalizm teorisi ilk kez ortaya atan
Brezilyalı Marksist Mauro Marini’nin deyimiyle sistemin korkunç
mantığının sonuçları idi.“
5c-
Mustafa Durmuş:
“Türkiye’nin
artan diplomatik ataklarının (Suriye ve Orta Doğu’da yaptığı
askeri operasyonların ötesinde) nedenlerini anlayabilmek için bir
kavrama başvurmak gerekiyor: Alt-emperyalizm!”
„Somali
devleti ile yapılan bu anlaşma, neo liberal, siyasal İslamcı
otoriter rejimin bölgesel olarak alt emperyalist/yayılmacı
amaçlarını yansıtan adımlardan birisidir.“
5d- Metin
Kayaoğlu:
„Türkiye
ne emperyalist ne de alt-emperyalist bir ülkedir. Ama bu,
Türkiye’nin zaman zaman emperyalist politikalar gütmeyeceği,
emperyalist hevesler taşımayacağı anlamına gelmez. Türkiye’nin
alt-emperyalist ya da bölgesel emperyalist bir ülke olarak
nitelenmesi, askerî yayılmacılık, işgal ve fetih politikaları
bakımından tartışılmalıdır.“
5e-
Engin Erkiner
„Türkiye,
askeri alt emperyalizmle, askeri bölgesel güç arasında gidip
gelen bir ülkedir.“
Erkiner, 2000 yılında söylediği bu görüşünü, 2020 yılında
biraz daha geliştiriyor ve şöyle diyor:
„Alt
emperyalizm kavramı emperyalizmi dıştalamaz. … Tersine
emperyalizmin anlaşılması için zorunlu bir kavramdır. Farklı
emperyalist ülkeler vardır, emperyalizm deninilce sadece ABD’yi
anlamamak gerekir.“
Bu son görüş, 20 yıl önce söylediğinde doğruya daha fazla
yakınlaşması açısından ileri bir adımdır.
6-
Emperyalist Sermayenin iç İçe Geçmişliği
Bu
konuyu, burada, kısaca ele alacağım. Bu konuda özel olarak
„Emperyalist Türkiye“ kitabımda ele alınmıştır. Ancak, bir
örnek olması açısından kısa bir haberle konuyu bağlayalım.
AB
emperyalizmi, „Trump 2.0“ın politikaları sonucu, koşarak -uzun
süredir ABD’nin engelediği-
Brezilya ve Arjanti’nin (Mercosur), Hindistan’ın, Çin’in,
Japonya’nın
ve Avusturalya’nın kapısını çaldılar ve ekonomik anlaşmaları
„nihayet“ imzaladılar.
Bu
gerçeklerin gösterdiği, emperyalist korumacılığa rağmen
uluslararası üretimin esas hale gelmesi nedeniyle, emperyalist
sermayeler iç içe geçmiştir. Biri olmadan diğeri bir hiçtir.
Birlikte varlar, birlikte yok olacaklar. Bunlar arasında elbette yer
değiştirmeler olacaktır. Biri küçülecek, biri büyüyecek,
eskilerin yanına yeniler gelecek, sermayenin büyümesi ve
merkezileşmesi, bu sistem var olduğu sürece devam edecektir.
Emperyalist sistem içindeki ekonomik,
politik ve askeri
eşitsizlik,
mutlak olarak devam edecektir.
Ve kendi aralarındaki krizleri ya ekonomik büyük krizlere girerek
ya da savaşlarla çözmeye devam edecekleri gerçeği, emperyalizmin
mutlak
bir
yasasıdır. Ve çağımız emperyalizm ve proleter devrimler
çağıdır. Günümüz bağımlı kapitalist ülkelerinin
emperyalist ülkeler haline gelmelerini, sistem varolduğu sürece
hiç kimse iradi olarak engelleyemez. Bu emperyalist sistemin
diyalektik gelişmidir.
Bugün,
Hindistan’ın bir kaç yıl içinde dünyanın, Almanya’yı ve
Japonya’yı geride bırakarak 3. büyük ekonomisi haline gelmesi
engelenmez. Hindistan „alt“ değil, emperyalist bir ülkedir.
Örneğin Hindistan Komünist Partisi (ML) Kızıl Yıldız -(ICP(ML)
RedStar-, Hindistan’ın emperyalist olduğunu kabul etmiyor ve hala
„komprador burjuvazi“ de takılıp kalmış ve en ilginci ise;
„Aynı
zamanda, ABD, AB, Japonya vb.’den MNC’ler Latin Amerika, Afrikalı
ve Asyalı işçilerin süper sömürülmesiyle uğraşırken,
Brezilya, Güney Afrika veya Hint burjuvazisinin emperyalist
ülkelerde proletaryanın benzer kamulaştırma ve sömürüsüne
katıldığına dair hiçbir rapor yoktur.“
Evet,
Hindistan’ın emperyalist olduğunu kabul etmeyen ICP(ML) RS genel
sekreteri P. J. James, „Emperyalizm Bugün“ adlı broşüründe,
tekellerden „sömürü raporu“ bekleyecek denli Marksizmden bir
haberdir. Yani, Hindistan’lı tekellerin yurt dışında
„sömürü“sünün olmadığını ileri sürebiliyor. En az 260
(2024) milyar dolar yurt dışı sermaye yatırımı olan Hindistan
tekelleri, demek ki, o ülkelere „iyilik olsun“ diye sermaye
yatırımı yapıyorlarmış. Hindistan işçi sınıfı ve
emekçileri, Hindistanlı kapitalist tekellerin „sömürüsüz
niteliğini“
de ilk defa P. J. James’den öğrenmiş oluyor(!)
Örneğin,
Türk tekstil tekelleri’de daha çok Mısır’da yatırım
yapıyorlar. Çünkü orada brüt asgari ücret 150 dolar iken
Türkiye’de brüt asgari ücret (2026) 747 ABD dolarıdır.
Mısır’da işçilerin büyük bir bölümu de kayıtsız
çalıştırılır. İşte, Türk tekstil tekellerini Mısır’a
çeken etkenlerin başında birincisi ücret düşüklüğü,
ikincisi ise, Mısır’ın anlaşmaları gereği, dış ülkelere
ihracatın daha kazançlı (gümrük vergilerinin düşüklüğü
vb.) olmasındandır. P. James gibi düşünenler, elbette, Türk
tekellerinin de Mısırlı işçileri sömürdüğüne dair hernagi
bir „rapor“ bulamazlar. Sosyalşovenizmin,
emperyalizmin nasıl savunucusu haline geldiği burada net olarak
ortaya çıkmaktadır.
Ülkemizde
de P. James’in anti „yeni emperyalist ülkeler“ tezi gibi,
tezleri savunanlar var. Dünyaya yayılan Türk tekelci burjuvazisini
hala „komprador“ sınıflaması içine haps edenler var. P.
James’in „Emperyalizmin
Bugünü“
adlı analizini, ayrı bir yazıda eleştirdiğim için, burada daha
fazla değinmiyorum.
Yeni
emperyalist ülke oluşumuna karşı çıkanlar gibi „alt
emperyalizm“ savunucuları da, yeni emperyalist ülkelerin dış
ticaretlerini ve dış sermaye yatırımlarını „emperyalizm“
olgusu dışında, kapitalizmin bir versiyonu gibi ele almaya devam
ediyorlar.
„Dış
pazar zorunludur, çünkü sınırsız genişleme çabası kapitalist
üretime özgüdür… Bütün ekonomik düzenlerde üretim, eskisi
gibi hep aynı biçimde ve aynı ölçüde devam ederken, kapitalist
toplum, aynı biçimde devam imkansızdır ve sınırsız genişleme
ve devamlı ileri hareket üretimin yasası olur.“
Özellikle
üretimin uluslararasılaşmasıyla birlikte bu daha da hızlanmıştır.
Yani, kapitalist ülkeler durağan değil, devamlı büyüme gösteren
bir yapıya sahiptir. Aşırı kar için aşırı üretim ve dış
pazar mücadelesi, kapitalist ekonomilerin bir yasasıdır.
Kapitalizmin emperyalizme evrilmesiyle bu daha belirgin hale
gelmiştir. Buradan hareketle, Türk tekellerinin dış pazarlaraki
yatırımları, serbest rekabetçi kapitalizmine özgü değil,
kapitalist-emperyalizme özgü bir gelişmedir. Şirketlerin
tekelleşmesi, üretimin toplusallaşmasının bir sonucudur. Ve her
emperyalist ülke, ekonomik gücü oranında dünya pazarından pay
alır. Askeri güç, ekonomik gücün üzerinde şekillenir. Bu
nedenle, -sık sık vurguladığım gibi- bir ülkenin emperyalist
olup olmaması salt askeri „güç“ sorunu ile ölçülmez.
7-
„Alt
Emperyalizm“
Teorisinin Üç Dünyacı Teoriyle Kesiştiği Kavşak
Türkiye’de
„alt
emperyalizm“
teorisini savunan örgüt ve partilerin büyük bölümü troçkist.
Bunlar içinde, DSİP, Marksist Tutum, Sosyalist Emekçiler Partisi
-SEP-
vs. Ve troçkist yazarlardan Volkan Yaraşır öne çıkan isimler
arasında sayılabilir. Ancak, kendine Marksist-Leninist diyen daha
bir çok troçkist eğlimli yazarlar ve örgütlerde var. Bunların
ortak yanları, Lenin’in emperyalizm analizinin „yetersiz
olduğu“, ama troçkinin her şeyi gördüğü ve „doğru
analizler yaptığı“ üzerinedir. Ve özellikle bu konuda, bazı
küçük burjuva anlayışlar, Lenin yerine Buharin’i öne
çıkarmayı ihmal etmezler. Amaçları, Lenin’in emperyalizm
teorisinin „geçersizliğini“ kanıtlamak ya da „eskidi“
demek için. Ancak, bir türlü beceremiyorlar. Nasıl ki, Marks’ın
Kapitali eskimiyorsa, Lenin Emperyalizm analizinin özü de
eskimiyor.
Yukarıda,
sözlerini aktardığım yazarların görüşlerini tek tek
incelemeye gerek yok. Çünkü temelde aynı argümanlarla „alt
emperyalizm“ görüşünü savunuyorlar ve savunu içerikleri aynı.
Antikomünist
yazar İlhan Üzgel gibi sosyal demokrat entellektüellerden tutunda
bir çok troçkist ve küçük burjuva oportünist örgüt ve
kişilere kadar, Lenin’in emperyalizmin ekonomik özünü görmezden
gelerek, emperyalizmi analiz etmeye çalışıyorlar. Elbette
bunların akıl hocaları RMM’nin „üç dünyacı“ „alt
emperyalizm“ teorisinden kaynaklanmaktadır.
Buraya
aldığım „alt emperyalist Türkiye“ tezlerini tek tek
eleştirmeyeceğim. Çünkü hepsinin kaynakladıkları yer ve ileri
sürdükleri argümanlar aynı. Onlar için alt emperyalizm „bölgesel
bir güç“ oluyor. Yani, kapitalizmin tekelleşmesi, iç pazarlara
bir avuç finans sermayesinin hakim olması, uluslararası alanda
sermaye yatırımları, uluslararası pazarlarda paylaşım
mücadelesi, uluslararası alanda rekabet söz konusu edilmiyor
ve serbest rekabetçi kapitalizmden tekelci kapitalizme geçişin
niteliksel bir geçiş olduğu ya reddediliyor ya da sorunun özü
bulanıklaştırılıyor. Ve „alt emperyalist“ olarak
nitelendirdikleri ülkelerin tekellerinin uluslararası alanda aşırı
kar ve aşırı sermaye yatırımı için kıyasıya rekabet
ettikleri gerçekleri gözardı ediliyor. Ülkelerin niteliğine
değil, niceliğine bakılıyor. Bu anlamda da „üç dünya“cı
revizyonist bir teori olarak karşımıza çıkıyor. Ve „alt
emperyalizm“ teorisyenlerin, emperyalistler arasındaki bir savaşta
„alt emperyalist“ dediği emperyalist ülkenin yanında „vatan
savunması“na katılmaları da, bu revizyonist teorinin bir sonucu
olması kaçınılmaz oluyor.
Burada
da görüldüğü gibi, troçkizmin teoride „enternasyonalist“
görünmeye çalışmasına karşılık; anti ML çizgide, „sosyal
yurtseverlik“te ve „sosyal şovenizmde“, „üç dünyacı
teori“ ile tezat bir yanı yoktur. 23.03.2026
Bitti