22 Eylül 2026 Salı

Berlin'deki Eeyalet Seçimi Üzerine

 

Alman başkentinde Sol Parti (Die Linke) liderliğindeki bir hükümete karşı yürütülen antikomünist karalama kampanyası1


Berlin'deki sandık merkezlerinin kapıları henüz kapanmış, televizyon ekranlarındaki geçici sonuçları gösteren renkli grafikler sürekli değişmeye devam ederken; Berlin seçimlerinin galibi Elif Eralp ve partisi Sol Parti'ye (Die Linke) karşı histerik bir antikomünist kampanya çoktan başlamıştı.


Tekeller ve Federal Hükümet için, Sol Parti'den (Die LINKE) bir Yönetici Belediye Başkanı, saldırılarını hayata geçirme yolunda bir engel teşkil ediyor. Die LINKE; net bir faşizm karşıtı duruş ve birçok ilerici taleple, tekellerin ve devletin saldırılarına karşı yürütülen mücadele temelinde Berlin Eyalet Meclisi seçimlerini kazandı.


MLPD, partinin reformist yanılsamalarına dair temel görüş ayrılıklarına rağmen —özellikle faşist tehlikeye karşı işbirliği gerekliliği nedeniyle— eleştirel bir tutumla Die LINKE'ye oy verilmesi çağrısında bulundu. Seçim kampanyasının temel konularından biri, gayrimenkul şirketlerinin yol açtığı aşırı kira vurgununa karşı mücadeleydi. Halkın büyük bir kesimi, özellikle de gençler ve emekliler bu durumdan muzdarip. Die LINKE oyların yüzde 25,7'sini aldı (CDU 18,8; SPD 12,1; Yeşiller 14,3; AfD 16,3; FDP 2,5; BSW 4,7).


Hükümet kurulumu için Yeşiller ve SPD ile bir koalisyon mümkün görünüyor. Elif Eralp, Berlin'in Yönetici Belediye Başkanı olabilir. Hem de tam da emperyalist Almanya'nın başkentinde; Federal Başbakanlık ve Reichstag'ın yanı başında! Bu durumun, halen görevde olan Federal Şansölye ve CDU Genel Başkanı Friedrich Merz'in tansiyonunu yükseltmesi şaşırtıcı değil. Zira partisi, Mecklenburg-Vorpommern'de yüzde 4,9'da kalarak, bizzat kendisinin ve benzerlerinin her fırsatta savunduğu yüzde 5 barajına takıldı. 

 

Tekel birlikleri BDI ve BDA, Federal Hükümet'e sosyal kazanımlara yönelik topyekün saldırıyı tüm sertliğiyle hayata geçirmesi için baskı yapıyor. Dünkü gelişmelerin onlara büyük bir korku ve endişe yaşattığı muhakkak! 175.000 işçi şu mesajı net bir şekilde verdi: 63 yaşında emekliliğe dokunmayın! Haftalık 35 saatlik çalışma süresine dokunmayın! Ve bununla da yetinmeyeceklerini gösterdiler. Merz-Klingbeil hükümeti sarsılmış durumda. 

 

Agresif antikomünist kampanya Seçim gecesinden bu yana birçok burjuva medya organı, antikomünist kışkırtmalarla dolu. Örneğin bugün *Süddeutsche Zeitung* gazetesinde, AfD ile Sol Parti'nin (DIE LINKE) "giderek birbirine benzediği" iddia ediliyor. Hayır; bu, ucuz bir "sağ eşittir sol" teorisidir. Seçim gecesi AfD'li Weidel'in nasıl ağzından köpükler saçarak antikomünist söylemlerde bulunduğuna, kamulaştırmalara ve her türlü sosyalizm fikrine karşı nasıl kışkırtıcılık yaptığına tanık olanlar, bu suçlamanın ne denli saçma olduğunu görebilirler. Özellikle faşizm karşıtı mücadele alanında sol eğilim güç kazanmıştır.


Kampanyanın tehlikeli antikomünist "mantığını", Axel Springer yayınevinin kışkırtıcı yazarlarından Ulf Poschardt veciz bir şekilde özetledi. Poschardt şöyle dedi: "Herkes 1933'ten korkuyor. Asıl tehlike 1949'dur: Yani GDR'nin (Doğu Almanya) geri dönüşü." Bu, tarihin en vahim şekilde çarpıtılmasıdır: Hitler faşizmi milyonlarca Yahudiyi katletmiş, işçi hareketine karşı açık bir terör estirmiş ve İkinci Dünya Savaşı'nı başlatmıştır. GDR'nin kuruluş döneminde ise tutarlı bir Nazilerden arındırma süreci yürütülmüş, tekellerin gücü kırılmış ve sosyalizme doğru adımlar atılmıştır. İkincisinden (sosyalizmden) birincisinden (faşizmden) daha fazla korkan kişi, bizzat karanlık ve gerici düşünceleri savunuyor demektir.


Bu süreçte, Sol Parti liderliğindeki bir Berlin hükümetine karşı çıkanlar, gerici bir silah olarak antisemitizm suçlamasına başvuruyorlar. Yahudiler Merkez Konseyi Başkanı Josef Schuster, Elif Eralp'e karşı kışkırtıcılık yapanların başında yer alıyor: Schuster'in Pazar günü yayınladığı açıklamada, "Seçim kampanyası sahnesinde açıkça insanların ölümünün talep edildiği bir partinin seçimden zaferle çıkması beni derinden endişelendiriyor" ifadeleri yer aldı. Schuster bu iddiayı öne sürmek için olayların bağlamını tamamen çarpıtmak zorunda kaldı. Kutlanan şey Filistin'in kurtuluş mücadelesiydi; buna, uluslararası hukuk çerçevesinde meşruiyeti bulunan, İsrail ordusuyla girilen askeri çatışmalar da dahildi.


Büyük ölçüde faşist unsurların nüfuz ettiği ve önemli bir kesiminin Gazze'deki on binlerce Filistinlinin katledilmesini kutladığı bir ordu. Sayın Schuster ve aynı koroya katılan herkes; Yahudilerin ve bilhassa Filistinlilerin yaşamına yönelik tehlike Sol Parti'den (Die Linke) gelmiyor. Bu tehlike —ki sadece bir tehlike olmanın çok ötesindedir— Filistin halkını adeta yok etmek isteyen faşist İsrail hükümetinden kaynaklanıyor. Bilindiği üzere, tarihteki en azılı Yahudi düşmanları Hitler faşistleriydi. İsrail Dışişleri Bakanı, şimdilerde Hitler'i ve Holokost'u kısmen yücelten bir parti olan FPÖ ile yakın ilişkiler kurmuş durumda. Diaspora Bakanı ve Yahudi düşmanlığıyla mücadeleden sorumlu yetkili Amichai Chikli, "aşırı sağa" yönelmeyi kutluyor ve bundan tarihi bir dönüm noktası olarak bahsediyor. Faşistlerle el ele verip Yahudi düşmanlığıyla mücadele etmek mi?


Ibrahim Ibrahim bir "terörist" veya antisemit değildir


Buna rağmen, birçok medya organında —özellikle de Springer basını ve Nius gibi onun türevlerinde— "terör destekçisi" veya "terörist" olarak ağır bir şekilde karalanmaktadır. Sırf Sol Parti'nin (Die Linke) seçim gecesi etkinliğinde bulunması bile, Siyonistler ve diğer gericiler için Sol Parti'nin de yer alacağı bir hükümete karşı histerik uyarılar yapmalarına fırsat sunmuştur: *taz* gazetesinde yer alan ifadelere göre, "Berlin'deki Sol Parti içinde yer alan PFLP dostları, böylece sadece Almanya'daki Yahudilere veya kendi başbakan adaylarına zarar vermekle kalmıyor; aynı zamanda Berlin'de gerçekten bir şeylerin değişmesi umuduyla Pazar günü sol partiye oy veren yüz binlere de ihanet ediyorlar." Öte yandan *Handelsblatt*'ın haberine göre CDU, Sol Parti'nin —ve bu bağlamda Ibrahim Ibrahim'in de dahil olduğu— "terörist çevrelerle" olan ilişkisi gerekçesiyle, Berlin ile artık "güvenlikle ilgili bilgi" paylaşılmamasını talep ediyor.


PFLP, Filistin'deki en büyük ikinci seküler kurtuluş örgütüdür. Örgüt, her türlü ırkçılıkta olduğu gibi antisemizme de karşı çıkmakta ve proleter enternasyonalizm ilkesini savunmaktadır. Hamas veya 'Cihad' gibi İslamcı kisveye bürünmüş faşist gruplarla asla bir tutulamaz; ayrıca yürüttüğü kurtuluş mücadelesinde İsrail devletinin var olma hakkına da saygı duymaktadır. Filistin Demokratik Komitesi Başkanı olan Ibrahim Ibrahim, Yahudi yaşamının korunması ile Filistin'in özgürlük mücadelesine tam destek verilmesi arasında kendisi açısından hiçbir çelişki bulunmadığını açıkça ifade etmiştir. Yakın tarihli bir açıklamasında şunları ifade etti: "Filistinlilerin, baskı altındaki diğer tüm uluslar gibi, soykırıma ve on yıllardır süren işgale karşı direnme hakkı vardır. İsrail işgaline karşı yürüttüğümüz direnişin, her yerde yansıtıldığı şekliyle antisemitizm veya terörizmle hiçbir ilgisi yoktur. Biz herkesi kapsayan bir devlet için; Filistinlilerin, Hristiyanların ve Yahudilerin bir arada yaşadığı sosyalist bir devlet için mücadele ediyoruz. Bu nedenle gözümüzün korkutulmasına izin vermeyeceğiz; direnişi sokaklara taşımaya ve örneğin 27 Eylül'de Gazze'deki El-Avda Hastanesi'nin yeniden inşası amacıyla düzenlenen etkinliklerde olduğu gibi dayanışmayı yaşatmaya devam edeceğiz."


Filistin halkının kurtuluş mücadelesi "terörizm" değildir. Aksine, faşist Netanyahu hükümetinin yürüttüğü şey devlet terörüdür. MLPD, İbrahim İbrahim ile dayanışma içindedir ve ona yönelik kışkırtıcı kampanyaları kesin bir dille reddetmektedir. Ancak, Sol Parti (Die Linke) milletvekili Ferat Koçak'ın, bu karalama kampanyasına tepki olarak İbrahim İbrahim hakkında toptancı bir yaklaşımla "Söz konusu şahsın şiddeti veya terörü yücelten ifadelerinden açıkça mesafe koyuyorum" demesini de eleştiriyoruz. Koçak böylece, antikomünistlerin yönelttiği iftiraları bizzat İbrahim İbrahim'e de toptan isnat etmiş olmaktadır. Filistin dayanışma hareketi içinde aynı zamanda Hamas veya Hizbullah'a nasıl yaklaşılması gerektiğine dair bir tartışma da yürütülmektedir. MLPD, bu dayanışma sürecinde İslamcı-faşist güçlerle yapılacak her türlü işbirliğine karşı çıkmaktadır.

MLPD, antikomünist kirli kampanyaya karşı Sol Parti ile dayanışma içindedir.


MLPD, gerçeği yansıtmayan bir şekilde sürekli olarak "antisemitizm" suçlamasıyla karşı karşıya kalmıştır ve kalmaya devam etmektedir. Partinin bu suçlamalara karşı mücadelede engin bir deneyimi vardır. Daha yakın zamanda Benjamin Weinthal'a karşı önemli bir hukuki zafer kazanmış; böylece Weinthal'ın gelecekte MLPD'nin antisemitik olduğunu iddia etmesi yasaklanmıştır. Sol Parti'ye ve seçim başarısı gösteren temsilcisine yönelik antikomünist karalama kampanyasının derhal sona erdirilmesini talep ediyoruz. Ancak aynı zamanda, Sol Parti siyasetçilerinin zaman zaman yeterli dik duruşu sergilememesini; parti yönetiminin bazı kesimlerinin bu karalama kampanyasının söylemlerini kısmen benimsemesini ve hatta kendi saflarındaki Filistin dayanışması aktivistlerine karşı baskıcı bir tutum takınılmasını da eleştiriyoruz.


1https://www.rf-news.de/2026/kw39/wer-will-hier-auf-teufel-komm-raus-eine-linke-regierung-in-der-hauptstadt-verhindern

Not: Almancadan Türkçeye çeviri, yapay zeka yardımıyla yapılmıştır. 

17 Ağustos 2026 Pazartesi

"Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nın Emperyalist Sistem içindeki Yeri

 


Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nın Emperyalist Sistem içindeki Yeri


Yusuf Köse

7 Agustos 2026 tarihinde, Suudi Arabistan-SA-, Türkiye ve Pakistan arasında Mekke'de imzalanan anlaşma emperyalist sistem içinde ses getirdi. Bütün emperyalist cepheler, soruna kendi emperyalist çıkarlarıısından yanaşarak, “ittifak”ın kime karşı olduğu sorusunu sormaya devam ettiler.


Bu sorunun bu denli “ses” getirmesi ve üzerine her cepheden yorum yapılıp analiz edilmesi, Pakistan ve iki yeni emperyalist ülkenin bir araya gelmesidir. Daha önce (2015) SA öncülüğünde Yemen'de Hüsilere karşı oluşturulan “uluslararası ittifak” olsun, İran savaşı öncesi oluşturulan Pakistan-SA arasındaki ittifak olsun bu denli bir ses getirmemişti. Ya da bu denli ciddiye alınmamıştı. Ancak bu kez, ABD-İsril ve İran arasındaki savaşın içinde böylesi bir ittifakın kurulması ve içinde yeni emperyalist Türkiye'nin de olması sorunun rengini değiştirir oldu.


MOSA, bol sermayeli Suudi Arabistan'ı korumak amaçlı gibi görülmesine karşın, Pakistan ve özellikle de Türkiye'nin emperyalist çıkarlarını da içinde barındırmaktadır. Saldırı altında olan SA'dır. Hüsiler, Irak'taki İran yanlısı gruplar ve İran tarafından saldırıya uğramıştır. İran doğrudan SA'daki ABD üslerini hedef almasnna karşın SA bu saldırıları kendine karşı yapılmış olarak görüyor ve ABD ile birlikte Irak'taki İran yanlısı grupları havadan bombalamaya katıldı. Bölgenin en saldırgan güçlerinden biride yeni emperyalist SA'dır. Yemen'e karşı savaş açtı. Ve “Uluslararası Koalisyon Güçleri” adı altında en az 14 ülkeyle beraber Husiler'e saldırdı ve ancak yenmeyi başaramadı ve tersine Husiler, bu saldırılara rağmen daha da güçlenerek çıktı ve SA geri adım atmak zorunda kaldı. Şimdi ise “Kızıl Denizi Savunma Koalisyonu” oluşturdu.1


Türkiye saldırgan ve yayılmacı bir ülke. Bunu bütün komşuları da biliyor. Yunanistan ile kuruluşundan beri sorun var ve Kıbrıs'ın yarısını (Kuzey) işgal ve yarı-ilhak etti. Burada büyük bir askeri gücünü hazır bulundurmaktadır. Bu nedenle de Doğu Akdeniz'de hak sahibi olma iddiasını sürdürmeye devam etmektedir. Yayılmacılığı salt Suriye ve Irak ile sınırlı olmayıp, Libya, Somali ve Sudan'a kadar uzanmış durmdadır. Askeri varlığı bu ülkelerin dışında, Katar ve Cubiti'de de vardır. Askeri yayılmacılığın temel dayanakları sermaye yatırımları ve silah ihracatı ise devam etmekte ve her geçen gün büyümektedir.


Türkiye, İsral ile (ağırlıklı olarak) Suriye, Somali ve Doğu Akdeniz'de karşı karşıya gelmiş durumdadır. Her iki yeni emperyalist devlet, birbirini açıktan düşman, yayılmacıl çıkarları önünde birbirlerini engel olarak değerlendiriyor. Bunlar her iki tarafın burjuva basının da sık sık yer alıyor ve birbirinin adımlarını özenle takip ediyorlar. Öne çıkan kapışma noktalarının başında hiç kuşkusuz Suriye ve Somali gelmektedir. Türkiye'nin bölgede en büyük çelişkisi İsrail'ledir. Aynı zamanda, İsrail'in Kıbrıs Cumhuriyeti (Güney Kıbrıs) ve Yunanistan ile askeri ve Doğu Akdeniz'de enerji yatakları üzerindeki anlaşma ve ikili ilişkilerini geliştirmesi, kendini “çevreleme” olarak değerlendiriyor.


Türkiye, Suriye'nin kuzeyini işgal ettiği gibi, şimdiki HTŞ'li hükümeti de kontrolü altında tutmaktadır. Yoğun baskı ve tehditlerle Rojava özerk yönetimini tasfiye etme durumuna getirdi. Öcalan'ı da devreye sokarak, PKK'nın “Kürdistan Özgürlük Hareketi” dediği büyük bir hareketin yönelimini değiştirerek tasfiye etti.

Böylece PKK, Kürt ulusunun ulusal haklarını savunma alanını terk etti ve esasta Türk devletinin istediği siyasal düzleme geldi. Emperyalist Türk devleti PKK'yı (Rojava'da dahil) kendi yayılmacılığının önünde engel görüyordu ve bu engeli şimdilik kaldırş görülüyor. Koşullu ve kısmi af içeren “Çerçeve Yasası” bunun bir sonucu olarak ortaya çıktı. Nasıl uygulanacağı ise hala bir muamma! Çünkü ortada burjuva hukuku da olsa, gerçek anlamda bir yasa yoktur. Sadece faşist bir keyfiyet vardır.


Türk devletinin Irak'ın Kürt bölgesinde onlarca denebilecek askeri karakolları mevcut. Bir nevi Türkiye'nin kontrolü altında. Ekonomik ve siyasi olarak'da Batı Kürdistan'da etkisini her geçen gün artırmaktadır. Ayrıca Irak hükümeti üzerinde de etkisi var. Basra Fav limanı'ndan başalayıp Mersin Limanı'na ve buradan da Avrupa'ya uzanacak demiryolu ve otoyol'dan oluşan “Kalkınma Yolu Projesi”2 ile “ekonomik koridor açma” projesinin sürüdürülmesi, Irak üzerindeki çok yönlü etkisinin artırma planlarının parçası olarak devam etmektedir. Türkiye'nin Irak üzerindeki etkisini artırıcı bu projeye İran karşı çıkmaktadır.


İran ile Türkiye (önceli Osmanlı) arasında 1639 tarihinde imzalanan Kasr-ı Şirin antlaşmasından beri sınırlar değişmediği gibi, aralarında bir savaş da çıkmamıştır. Ancak günümüzde emperyalist sistem içindeki sorunlar daha karmaşık bir duruma geldiğinden bu durumun aynı şekilde sürdürülüp sürüdürülemeyeceği belirsizliğini korumaktadır. Buna rağmen çıkarları uzlaşan değil, çakışan yeni emperyalist güçlerdir. “Dostluk,” emperyalist çıkarların çatışması ve bunun üzerinde çelişmelerin keskinleştiği noktada biter ve sıcak çatışmaya evrilebilir. Şimdilik her iki devlet açısından bu olasılık çok zayıf. İki devlet, uzun yıllardır birbirini doğrudan karşısına almamaya çalışarak “dostluk” ilişkisini sürdürmeyi kendi çıkarlarına daha uygun buluyorlar. Bunun en büyük nedeni iki tarafında, “ulusal sıcaklığını” hiç kaybetmemiş “Kürt Sorunu” olmasından kaynaklanıyor.


Türkiye'nin Mekke Ortak Savunma Anlaşması (MOSA) içinde yer almasının esas nedeni; siyasal etkinliğini artırarak bölgenin “askeri ve ekonomik büyük gücü” olmanın avantajını, bölgesel yayılmacılığını güçlendirmek için kullanma isteğidir. Bu MOSA, Türk tekelci burjuvazisinin yayılmacılığı, silah sanayi üstünlüğünü daha da artırma ve sermaye yatırm alanlarını genişletme çabasının bir ürünü olduğu bir gerçektir. Bunu, bazılarının “Osmanlı hevesi” olarak okumaları, sorunun esas yanını, Türk tekelci burjuvazisinin emperyalist yüzünü görememelerinden kaynaklanıyor. Bu analizcilere bakılırsa, “Türk devleti, basit bir paramiliter bir güç” gibi “başkalarının hesabına çalışıyor.” ve “Asla kendi emperyalist çıkarları yoktur” demeye getiriyorlar. Büyük bir askeri güç, 80 milyarı aşan sermaye yatırımları3, dünyanın 11. silah ihracatcısı ve 1,6 trilyon ABD doları GSYH'a sahip bir tekelci burjuva devletinden söz ediyoruz ve hala işgal ettiği bölgeler var elinde ve bu eğlimini devam ettiriyor..!


Ve MOSA'yı salt ABD'e hizmet amaçlı olarak değerlendirmeler ise, komplo teorisi olarak gözükmektedir. Evet, MOSA, ABD'ye karşı değil. Daha çok SA'nın isteği doğrultusunda İran ve onun etkisi altındaki güçlere (Husiler ve diğer ekesen güçleri) karşı gibi gözükmesine karşın, aynı şekilde İsrail'e de karşıdır. Bu oluşumdan İran'dan daha çok İsrail rahatsız olmuştur. İsrail'in rahatsız olması, Türkiye'nin bu anlaşmanın içinde olmasındandır. Çünkü bu anlaşma, “İbrahim Anlaşmalarını” erteletti ya da onun şimdilik ortadan kalkmasına neden oldu. Bu bağlamda, bu anlaşmadan İsrail'in daha fazla rahatsız olması boşuna değildir.


MOSA, ABD'ye karşı değil, ancak onun bölgedeki zayıflamasının ürünü olduğu açıktır. Bu anlaşma, Rusya ve Çin'e karşı da değildir. Bu ülkelerin en fazla ticari ilişkileri Çin iledir. Özellikle Pakistan'ın Çin ile daha sıkı ekonomik ve askeri hacimlidir. Bu oluşum, şu anda “savunma amaçlı” gözükmekte ya da böyle açıklıyorlar. Anlaşmanın esas detaylarını gizili tutuyorlar. Askeri bir saldırganlığa dönüşüp dönüşmeyeceği belli değil. Operasyonel durumu dönüşme olasılığıl her zaman var. Bu, şimdilik, daha çok İran'ın kendisine değil, İran yanlısı gruplara yönelik olabilir. Bunu daha çok emperyalist ülkeler arası güç dengeleri ve karmaşık ilişkiler yumağı içindeki çelişmelerin keskinleşmesi belirkleyecektir. Ancak, yaklaşan emperyalist savaş tehlikesi içinde, şimdiden nelerin olabileceğinin ayrıntılarını vermek öznelcilik olur.


MA içinde yer alan Pakistan'ın İran ve İsrail ile bir sorunu “şimdilik” yok. İkisi ile de “dost”. Onun esas derdi Hindistan. O da kendini Hindistan'a karş? güçlendirmek amacıyla MOSA içinde yer almıştır. Ancak, Pakistan'da saldırgan bir güçtür. Sık sık Hindistan ve Afganistan ile sınır çatışmalarına ve Hindistan ile Kaşmir sorunundan dolayı çatışma yaşamaktadır. Ve nükler bir güçtür. Bu da ona askeri bir caydırıcılık ve üstünlük sağlıyor. Ancak, Pakistan emperyalist bir ülke değil, ama ona doğru hızla koşmakta olduğu söylenebilir. Pakistan'da, dış ülkelerin yatırımlarının büyüklük sırasına göre; Çin (toplam yatırımların %27'si), İngiltere (%12,9), Hong Kong (%11,3), ABD (%9,3), İsviçre (%5,8) gelmektedir.4


MOSA, ABD emperyalizminin artık deniz aşırı ülkelerin güvenliğini sağlayamamasının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. İran savaşı bunu net olarak göstermiştir. Ve bu gelişme, ABD emperyalizmin genel anlamda gerilemsinin bir sonucudur. Ve yeni emperyalist ülkeler, gerileyen eski emperyalist ülkelerin boşluklarını hızla doldurmaktadır. Emperyalist eşitsiz gelişme yasası gereği, eski büyükler olduğu gibi yerinde kalamaz. Yeniler eskilerin yerini alabilir ve almaya da devam ediyorlar. Bir zamanların “küçük Çin'i” şimdi ABD emperyalizminin en büyük emperyalist rakibi durumuna geldi.


MOSA, bir emperyalist anlşamadır. Ve emperyalist ülkeler arasındaki çelişmeden doğmuş olmasına karşın, uluslararası işçi sınıfına ve ezilen halkalara karşı yapılmış bir anlşamadır ve karşı çıkılmalıdır. Özellikle Türkiyeli komünistlerin, Türk devletinin bu tür emperyalist amaçlı anlaşma ve yayılmacılığına karşııktan tavır almaları ve teşhir etmeleri komünist olmanın bir gereğidir. 7.08.2026





1Bu koalisyonun içinde, Türkiye, SA, Pakistan, Somali, Mısır, Sudan, Kuveyt, Katar, Ürdün ve Cubiti var.

2Bu projenin ortakları arasındaki ülkeler: Türkiye, Irak, Katar ve BAE.

3TCMB, Uluslararası Yatırım Pozisyonu İstatistikleri, Mayıs 2026

42024 UNCTAD Raporu

23 Temmuz 2026 Perşembe

Türkiye ve NATO

 

Türkiye ve NATO


Yusuf Köse


7-8 Temmuz 2026‘da Ankara’da yapılan NATO 36. Toplantısı, sözde „demokrasi savunucusu“ ülke liderlerinin gözleri önünde, büyük baskı, yasak ve gözaltılar eşliğinde gerçekleştirildi. a işçi sınıfını ve ezilen halkları manipüle etmek için bütün ikiyüzlülüklerini sergilediler.


Türkiye Şubat 1952 yılında NATO’ya üye oldu. Anti-Komünist temelde emperyalist bir savaş örgütü olarak kurulan NATO’ya kuruluşundan beri anti-Komünizmi bayrak edinmiş Türk devletinin ve özellikle de komşusu SSCB’nin bütün devrimci haşmetiyle varlığı devam ederken, üye olmaması eşyanın tabiyatına aykırı olurdu. O dönemin yarı-sömürgesi Türk burjuvazisi de, komünizme karşı kendine bir koruyucu, ABD emperyalizmi de kendisi için Kore’de 23 cente mal olan asker buldu.1


Ankara’da yapılan NATO toplanatısında Türk devleti, 74 yılın öncesinden çok farklı bir durumdadır. Ne yazık ki, bazı değerlendirmeler, bu farkı hiç dikkate almadan, „uşak“ edebiyatını tekrarlamaya devam ediyorlar. Nedense, aynı „uşak“ değerlendirmelerini, ABD karşısında AB’nin adeta „yalvaran“ tutumuna, uygun bulmuyorlar. Diğer yandan dünün „uşaklık“ ile Türk tekeleci burjuvazinin bugünkü „uşaklığı“ arasında nitelik bir fark var. Bu fark gözardı ediliyor. Eşitsiz gelişmiş emperyalistler arası ilişki tek yanlı olarak değerlendiriliyor, Türk devletinin emperyalist niteliği gözardı edilerek, işçi sınıfı ve emekçilere yanlış bir aktarım yapılıyor. Her şeyden önce de, emperyalizmin ekonomik özü ve kapitalizmin bir üst aşaması olduğu gerçeğini inkara varan saptamalar yapılıyor. Ve emperyalist güçler arasındaki ilişkiyi belirleyenin sahip olunan sermaye ile doğru orantılı olduğu unutuluyor.


Türkiye emperyalist bir ülkedir. Bu nedenlede bugüne kadar izlediği iki emperyalist kamp arasındaki çelişmelerden yaralanarak büyüme ve yayılma taktiğini, şimdilik daha fazla tek yanlı olarak NATO’dan yana çevirmiş gibi „gözüküyor.“ Buna rağmen, iki kamp arasındaki çelişmelerden yaralanma taktiğini esasta terk etmediği gibi, kendi emperyalist çıkarları ne ile örtüşüyorsa ona göre hareket etme kabiliyetini de korumaya devam ediyor.


„Kürt sorunundan“ dolayı, AB ve ABD’ye „kızgın“ olan Türk devletinin bu konuda „kızgın“ olmasının koşulları kalkmıştır. Öcalan örgütü tasfiye ederken, Türk devletinin isteği doğrultusunda, ABD’de Öcalan'ın yardımıyla Rojava’yı kolayca „tasfiye“ etmiştir. Burada kazanan ve yayılmacılığı genişleyen emperyalist Türk devleti olmuştur.


Türk devletini dıştalamaya çalışan ve bir çok alanda (Akdeniz gaz havzası, Kıbrıs, Balkan ülkelerinde yayılmacılık vb. gibi) çelişmeleri olan AB, özellikle Ukrayna savaşının başlamasıyla Türk devletine daha fazla ihtiyaçları olduğunu hatırladılar. Emperyalist AB’nin emperyalist Türk devletini yanına çekmek istemleri, Trump’ın AB ile arasını açmasından sonra daha da arttı. Çünkü AB, Rusya’yı kendisi için „varoluşsal“ bir tehdit olarak değerlendiriyor.2 Ayrıca, Türkiye’nin AB ve ABD ile arasındaki çelişme, Rusya ve Çin ile olan çelişmelerden daha fazladır.


AB ile ABD arasındaki çelişmeler, faşist Trump’ın „herkes beni seviyor“ demesine bakmamalı. Aralarındaki ilişki, esasta, birbirini „bir kaşık suda boğacak“ niteliktedir.


ABD’nin AB’ye karşı tavrı, bu ülkeledeki askerlerinin bir kısmını çekmesi ve kalanları da „çekerim“ diyerek tehdit etmesi, Görland isteğini devamlı yinelemesi, AB burjuvazisinin „güvenlik açığı“ ile karşı karşıya bıraktı. İşte, Türk devleti „ABD olmazsa güvenliğinizi biz sağlarız“ diye öne çıkması, Dış işleri Bakanı Hakan Fidan’ın ağzından uluslararası resmi toplantılarda bunu sıkça dile getirmesi, Türk devletinin neye soyunduğunun da açık bir göstergesidir. Rusya karşısında „güvenlik“ konusunda „sıkışmış“ Avrupa’nın koruyucu-jandarma rolünü üstlenmek istiyor.3 Bu durum, Türk tekelci burjuvazisinin çıkarları ile örtüşen ve hatta onu geliştirici bir işleve de sahiptir. Kar oranı azalan sermayenin, yoğunlaşma ve yayılma eğlimi ile doğru orantılı olduğu gibi, savaş sanayi üzerinden sermayeyi büyütme amaçlıdır.


Türk devletinin NATO’dan çıkma gibi bir tavrı ve niyeti bugüne kadar olmadı. Tersine, bu çelişmeli birliktelik, Türk burjuvazisini güçlendirici bir koruma sağladı. Ve en önemlisi; Türk sermayesinin dış yatırımlarının en az %60‘ı Avrupa ülkeleri içindedir. İkincisi, NATO, Türk burjuvazisinin bölgesel yayılmacılığı için bir kaldıraç ve arka bir güçtür. Ve asgari düzeyde de olsa emperyalistler arası çatışma ve çelişmelede bir güvenlik şemsiyesi olarak görmektedir.


Ankara’daki NATO toplantısında ABD ve Türkiye’nin sıkı „birlik“ görüntüleri vermeleri, AB’ye bir „gözdağı“ niteliğini de taşımasının yanında, Trump ve Erdoğan’ın faşist karakterlerinin her yönüyle uyuşmasıyla ilgisi vardır. Bu tür görüntü ve çıkışlar, ABD’nin AB’yi sıkıştırma ve kendi isteği doğrultusuna getirme siyasi şovları olarak da okunabilir. Ancak bu „sıkı dostluk görüntülerine“ karşın, ABD’nin F-35 kararı olduğu yerde duruyor. „Kaan“ motorlarının gelip gelmeyeceği de belli değil. Yani, iki emperyalist ülkelerin çıkarlarının bütünüyle uyuştuğu söylenemez.


Faşist Erdoğan rejminin, NATO toplantısını bir şova dönüştürmesi de, esas olarak içerde kitleler nezdinde kaybettiği „gücü“ yeniden elde etme şovları olarak öne çıktı. Tüm faşist yöneticiler içi boş bu tür siyasi şovları bayılırlar. Erdoğan yönetimi içerde kitleler nezdinde kaybettiği „güveni“, dış destekle sağlamaya çalışıyor ve bu tür uluslararsı olanakları kendi siyasal iktidarını güçlendirmenin bir aracı gördüğü de açıktır. Ayrıca, emperyalist ABD ve AB’nin Erdoğan rejminin desteklemesi ve hatta „müşfik monarşi“ yönetimlerini önermeleri, emperyalizmin siyasal gericilik karakteri ile uyum içindedir. Gelinen aşamada, tekelci burjuvaziden „demokrasi“ beklemek saflıktan öte aptallıktır. Mümkün olsa hepsi, Körfez ülkelerinin yönetim biçimini alacaklar. Böylece, „işçi direnişi“ , „demokratik haklar“ vb. gibi ulluslararası sermayeye ters gelen semaye birikimini zorlaştırıcı “sıkıntılardan” kurtulmuş olcaklar. Sermaye aynen böyle düşünüyor. Ancak asla kurtulamayacakları da bir gerçektir.


F-35‘lerin Türk devleti üzerinde demoklesin kılıcı gibi salandırılmasının -özellikle Suriye’deki yönetim değişikliğinden sonra- esas nedenlerinin başında İsrail’in güvenliği ile ilgili doğrudan bağlantılıdır. Çünkü İsrail ve Türkiye, bölgede çıkarları ortaklaşmayan yayılmacı, çatışmacı, işgalci ve saldırgan faşist yönetimli emperyalist ülkelerdir. İki emperyalist ülkede, Suriye’den (Somaliland özgülünde) Somaliye kadar çıkar çatışması içindedir. Kullanılmayan S-400‘ler, F-35‘lerin verilmeme nedeni olmaktan çoktan çıktı. Diğer yandan, Yunanistan’ın da F-35‘lerin Türkiye’ye verilmemesinde direttikleri bir gerçektir. Ayrıca, Yunanistan ve İsrail bir çok konuda birlikte hareket etmekte, enerji ve savunma konularında birçok anlaşmaları vardır. Ve bu iki ülkede (AB'de dahil) Türk devletinin „mavi vatan“ projesinin karşısında duruyorlar.


Rusya ve Çin’e karşı „güçlü NATO“ görüntüsü verenler, içten içe birbirinin de kuyusunu kazamaya devam ediyorlar. NATO toplnatısında ABD Çin’i düşünürken, AB ise Rusya’yı düşünmeye devam etti. Çünkü AB Rusya ile ABD ise Çin ile bir savaşı kaçınılmaz görüyor ve buna göre hazırlanıyorlar. Emperyalist paylaşımda, savaş dışında diğer seçenekler bitirilmiş durumdadır. Her iki emperyalist kampta savaş öncesi saflaşmaları, hesaplaşmaları (Ukrayna ve İran savaşı örneğinde olduğu gibi) hazırlıkları hızla yapma evresi içine girmişlerdir. Ancak, ABD-AB arasındaki çelişmeler, Batı emperyalist cephesini zayıflatan bir öğe olarak durmaktadır. AB'nin bütün çekincesi ABD'nin kendilerini “yalnız” bırakmasıdır.


Ve 3. emperyalist savaşın koşulları her geçen gün artmaya devam ediyor. Emperyalist burjuvazi, işçi sınıfı ve emekçilerin kaynaklarını silahlanmaya aktarmak için, baskı ve sömürüyü ağırlaştırarak ve faşizmi güçlendirek cevap vermeye çalışıyor.


Buna karşın uluslararası işçi sınıfı ve emekçilerinin mücadelesi gelişme evresi içine girmiştir. Yeni bir emperyalist savaşın yeni devrimlerin yaratmasının koşullarını yaratmasıda büyük bir olasılıktır. Çünkü kitlelerin kapitalizme karşı güvensizliği oldukça artmıştır ve artmaya devam etmektedir.


Türk devletinin Rusya ile ilişkilerinin zayıflaması, Rusya’nın Ortadoğu’da özellikle de Suriye’de güç kaybetmesiyle doğrudan ilişkisi vardır. Türk devleti Rusya ile bir çok alanda karşı karşıya gelmiye başlamıştır. Kafkasya, Ukrayna, Libya ve Afrika Sahel bölgesi4 bu çelişmelerin başında gelmektedir.


Rusya ile „iyi ilişkiler“ sürdürmesinin de esas nedeni Suriye sorunuydu. Türk devleti, Rusya’dan, orada istediğini aldı. Suriye’nin önemli bir bölümünü işgal ederken, daha sonra ise ülke yönetiminin HTŞ gibi faşist-dinci bir örgüte devri ile Türk devleti umduğundan fazlasını elde etti ve güçlü bir Kürt özerk bölgesinin oluşmasına izin vermedi.


Sonuç olarak, NATO toplantısına gelen sermaye ve savaş baronlarının siyasal temsilcileri „rahat etsin“ diye, halk tam bir ablukaya alındı. Bütün gösteri ve yürüyüşler yasaklandı. Yoğun gözaltılar yapıldı. Ama tüm bunlara karşın, protestolar durmadı. Bir çok şehirde kan emici emperyalistler protsto edildi. İşçi sınıfı ve emekçiler; maviye boyanmış kanlı NATO brandaları arkasında, kitlelerin öfkesini ve yoksulluğunu ve NATO’nun bir savaş örgütü olduğunun gizlenmesine izin vermedi! 23. 07.2026

1Kore savaşı sırasında ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles: „En ucuz askeri Türkiye’den temin ediyoruz, bir Türk askerinin maliyeti 23 cent.“ www.evrensel.net/haber/152003/23-centlik-askeri-unuttular 28.06.2004

3H. Fidan’ın 7 temmuz-2026‘da Dışişleri Baknalığı Stratejik Araştırmalar Mekezi (SAM) ve Chatham’ın ortak düzenlediği toplantıdaki konuşması.

4Bkz. https://africanperceptions.org/fr/2026/06/lexpansion-turque-au-sahel-africain-comment-le-mali-est-devenu-la-porte-dentree-dankara-vers-un-nouvel-ordre-securitaire/