17 Ağustos 2026 Pazartesi

"Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nın Emperyalist Sistem içindeki Yeri

 


Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nın Emperyalist Sistem içindeki Yeri


Yusuf Köse

7 Agustos 2026 tarihinde, Suudi Arabistan-SA-, Türkiye ve Pakistan arasında Mekke'de imzalanan anlaşma emperyalist sistem içinde ses getirdi. Bütün emperyalist cepheler, soruna kendi emperyalist çıkarlarıısından yanaşarak, “ittifak”ın kime karşı olduğu sorusunu sormaya devam ettiler.


Bu sorunun bu denli “ses” getirmesi ve üzerine her cepheden yorum yapılıp analiz edilmesi, Pakistan ve iki yeni emperyalist ülkenin bir araya gelmesidir. Daha önce (2015) SA öncülüğünde Yemen'de Hüsilere karşı oluşturulan “uluslararası ittifak” olsun, İran savaşı öncesi oluşturulan Pakistan-SA arasındaki ittifak olsun bu denli bir ses getirmemişti. Ya da bu denli ciddiye alınmamıştı. Ancak bu kez, ABD-İsril ve İran arasındaki savaşın içinde böylesi bir ittifakın kurulması ve içinde yeni emperyalist Türkiye'nin de olması sorunun rengini değiştirir oldu.


MOSA, bol sermayeli Suudi Arabistan'ı korumak amaçlı gibi görülmesine karşın, Pakistan ve özellikle de Türkiye'nin emperyalist çıkarlarını da içinde barındırmaktadır. Saldırı altında olan SA'dır. Hüsiler, Irak'taki İran yanlısı gruplar ve İran tarafından saldırıya uğramıştır. İran doğrudan SA'daki ABD üslerini hedef almasnna karşın SA bu saldırıları kendine karşı yapılmış olarak görüyor ve ABD ile birlikte Irak'taki İran yanlısı grupları havadan bombalamaya katıldı. Bölgenin en saldırgan güçlerinden biride yeni emperyalist SA'dır. Yemen'e karşı savaş açtı. Ve “Uluslararası Koalisyon Güçleri” adı altında en az 14 ülkeyle beraber Husiler'e saldırdı ve ancak yenmeyi başaramadı ve tersine Husiler, bu saldırılara rağmen daha da güçlenerek çıktı ve SA geri adım atmak zorunda kaldı. Şimdi ise “Kızıl Denizi Savunma Koalisyonu” oluşturdu.1


Türkiye saldırgan ve yayılmacı bir ülke. Bunu bütün komşuları da biliyor. Yunanistan ile kuruluşundan beri sorun var ve Kıbrıs'ın yarısını (Kuzey) işgal ve yarı-ilhak etti. Burada büyük bir askeri gücünü hazır bulundurmaktadır. Bu nedenle de Doğu Akdeniz'de hak sahibi olma iddiasını sürdürmeye devam etmektedir. Yayılmacılığı salt Suriye ve Irak ile sınırlı olmayıp, Libya, Somali ve Sudan'a kadar uzanmış durmdadır. Askeri varlığı bu ülkelerin dışında, Katar ve Cubiti'de de vardır. Askeri yayılmacılığın temel dayanakları sermaye yatırımları ve silah ihracatı ise devam etmekte ve her geçen gün büyümektedir.


Türkiye, İsral ile (ağırlıklı olarak) Suriye, Somali ve Doğu Akdeniz'de karşı karşıya gelmiş durumdadır. Her iki yeni emperyalist devlet, birbirini açıktan düşman, yayılmacıl çıkarları önünde birbirlerini engel olarak değerlendiriyor. Bunlar her iki tarafın burjuva basının da sık sık yer alıyor ve birbirinin adımlarını özenle takip ediyorlar. Öne çıkan kapışma noktalarının başında hiç kuşkusuz Suriye ve Somali gelmektedir. Türkiye'nin bölgede en büyük çelişkisi İsrail'ledir. Aynı zamanda, İsrail'in Kıbrıs Cumhuriyeti (Güney Kıbrıs) ve Yunanistan ile askeri ve Doğu Akdeniz'de enerji yatakları üzerindeki anlaşma ve ikili ilişkilerini geliştirmesi, kendini “çevreleme” olarak değerlendiriyor.


Türkiye, Suriye'nin kuzeyini işgal ettiği gibi, şimdiki HTŞ'li hükümeti de kontrolü altında tutmaktadır. Yoğun baskı ve tehditlerle Rojava özerk yönetimini tasfiye etme durumuna getirdi. Öcalan'ı da devreye sokarak, PKK'nın “Kürdistan Özgürlük Hareketi” dediği büyük bir hareketin yönelimini değiştirerek tasfiye etti.

Böylece PKK, Kürt ulusunun ulusal haklarını savunma alanını terk etti ve esasta Türk devletinin istediği siyasal düzleme geldi. Emperyalist Türk devleti PKK'yı (Rojava'da dahil) kendi yayılmacılığının önünde engel görüyordu ve bu engeli şimdilik kaldırş görülüyor. Koşullu ve kısmi af içeren “Çerçeve Yasası” bunun bir sonucu olarak ortaya çıktı. Nasıl uygulanacağı ise hala bir muamma! Çünkü ortada burjuva hukuku da olsa, gerçek anlamda bir yasa yoktur. Sadece faşist bir keyfiyet vardır.


Türk devletinin Irak'ın Kürt bölgesinde onlarca denebilecek askeri karakolları mevcut. Bir nevi Türkiye'nin kontrolü altında. Ekonomik ve siyasi olarak'da Batı Kürdistan'da etkisini her geçen gün artırmaktadır. Ayrıca Irak hükümeti üzerinde de etkisi var. Basra Fav limanı'ndan başalayıp Mersin Limanı'na ve buradan da Avrupa'ya uzanacak demiryolu ve otoyol'dan oluşan “Kalkınma Yolu Projesi”2 ile “ekonomik koridor açma” projesinin sürüdürülmesi, Irak üzerindeki çok yönlü etkisinin artırma planlarının parçası olarak devam etmektedir. Türkiye'nin Irak üzerindeki etkisini artırıcı bu projeye İran karşı çıkmaktadır.


İran ile Türkiye (önceli Osmanlı) arasında 1639 tarihinde imzalanan Kasr-ı Şirin antlaşmasından beri sınırlar değişmediği gibi, aralarında bir savaş da çıkmamıştır. Ancak günümüzde emperyalist sistem içindeki sorunlar daha karmaşık bir duruma geldiğinden bu durumun aynı şekilde sürdürülüp sürüdürülemeyeceği belirsizliğini korumaktadır. Buna rağmen çıkarları uzlaşan değil, çakışan yeni emperyalist güçlerdir. “Dostluk,” emperyalist çıkarların çatışması ve bunun üzerinde çelişmelerin keskinleştiği noktada biter ve sıcak çatışmaya evrilebilir. Şimdilik her iki devlet açısından bu olasılık çok zayıf. İki devlet, uzun yıllardır birbirini doğrudan karşısına almamaya çalışarak “dostluk” ilişkisini sürdürmeyi kendi çıkarlarına daha uygun buluyorlar. Bunun en büyük nedeni iki tarafında, “ulusal sıcaklığını” hiç kaybetmemiş “Kürt Sorunu” olmasından kaynaklanıyor.


Türkiye'nin Mekke Ortak Savunma Anlaşması (MOSA) içinde yer almasının esas nedeni; siyasal etkinliğini artırarak bölgenin “askeri ve ekonomik büyük gücü” olmanın avantajını, bölgesel yayılmacılığını güçlendirmek için kullanma isteğidir. Bu MOSA, Türk tekelci burjuvazisinin yayılmacılığı, silah sanayi üstünlüğünü daha da artırma ve sermaye yatırm alanlarını genişletme çabasının bir ürünü olduğu bir gerçektir. Bunu, bazılarının “Osmanlı hevesi” olarak okumaları, sorunun esas yanını, Türk tekelci burjuvazisinin emperyalist yüzünü görememelerinden kaynaklanıyor. Bu analizcilere bakılırsa, “Türk devleti, basit bir paramiliter bir güç” gibi “başkalarının hesabına çalışıyor.” ve “Asla kendi emperyalist çıkarları yoktur” demeye getiriyorlar. Büyük bir askeri güç, 80 milyarı aşan sermaye yatırımları3, dünyanın 11. silah ihracatcısı ve 1,6 trilyon ABD doları GSYH'a sahip bir tekelci burjuva devletinden söz ediyoruz ve hala işgal ettiği bölgeler var elinde ve bu eğlimini devam ettiriyor..!


Ve MOSA'yı salt ABD'e hizmet amaçlı olarak değerlendirmeler ise, komplo teorisi olarak gözükmektedir. Evet, MOSA, ABD'ye karşı değil. Daha çok SA'nın isteği doğrultusunda İran ve onun etkisi altındaki güçlere (Husiler ve diğer ekesen güçleri) karşı gibi gözükmesine karşın, aynı şekilde İsrail'e de karşıdır. Bu oluşumdan İran'dan daha çok İsrail rahatsız olmuştur. İsrail'in rahatsız olması, Türkiye'nin bu anlaşmanın içinde olmasındandır. Çünkü bu anlaşma, “İbrahim Anlaşmalarını” erteletti ya da onun şimdilik ortadan kalkmasına neden oldu. Bu bağlamda, bu anlaşmadan İsrail'in daha fazla rahatsız olması boşuna değildir.


MOSA, ABD'ye karşı değil, ancak onun bölgedeki zayıflamasının ürünü olduğu açıktır. Bu anlaşma, Rusya ve Çin'e karşı da değildir. Bu ülkelerin en fazla ticari ilişkileri Çin iledir. Özellikle Pakistan'ın Çin ile daha sıkı ekonomik ve askeri hacimlidir. Bu oluşum, şu anda “savunma amaçlı” gözükmekte ya da böyle açıklıyorlar. Anlaşmanın esas detaylarını gizili tutuyorlar. Askeri bir saldırganlığa dönüşüp dönüşmeyeceği belli değil. Operasyonel durumu dönüşme olasılığıl her zaman var. Bu, şimdilik, daha çok İran'ın kendisine değil, İran yanlısı gruplara yönelik olabilir. Bunu daha çok emperyalist ülkeler arası güç dengeleri ve karmaşık ilişkiler yumağı içindeki çelişmelerin keskinleşmesi belirkleyecektir. Ancak, yaklaşan emperyalist savaş tehlikesi içinde, şimdiden nelerin olabileceğinin ayrıntılarını vermek öznelcilik olur.


MA içinde yer alan Pakistan'ın İran ve İsrail ile bir sorunu “şimdilik” yok. İkisi ile de “dost”. Onun esas derdi Hindistan. O da kendini Hindistan'a karş? güçlendirmek amacıyla MOSA içinde yer almıştır. Ancak, Pakistan'da saldırgan bir güçtür. Sık sık Hindistan ve Afganistan ile sınır çatışmalarına ve Hindistan ile Kaşmir sorunundan dolayı çatışma yaşamaktadır. Ve nükler bir güçtür. Bu da ona askeri bir caydırıcılık ve üstünlük sağlıyor. Ancak, Pakistan emperyalist bir ülke değil, ama ona doğru hızla koşmakta olduğu söylenebilir. Pakistan'da, dış ülkelerin yatırımlarının büyüklük sırasına göre; Çin (toplam yatırımların %27'si), İngiltere (%12,9), Hong Kong (%11,3), ABD (%9,3), İsviçre (%5,8) gelmektedir.4


MOSA, ABD emperyalizminin artık deniz aşırı ülkelerin güvenliğini sağlayamamasının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. İran savaşı bunu net olarak göstermiştir. Ve bu gelişme, ABD emperyalizmin genel anlamda gerilemsinin bir sonucudur. Ve yeni emperyalist ülkeler, gerileyen eski emperyalist ülkelerin boşluklarını hızla doldurmaktadır. Emperyalist eşitsiz gelişme yasası gereği, eski büyükler olduğu gibi yerinde kalamaz. Yeniler eskilerin yerini alabilir ve almaya da devam ediyorlar. Bir zamanların “küçük Çin'i” şimdi ABD emperyalizminin en büyük emperyalist rakibi durumuna geldi.


MOSA, bir emperyalist anlşamadır. Ve emperyalist ülkeler arasındaki çelişmeden doğmuş olmasına karşın, uluslararası işçi sınıfına ve ezilen halkalara karşı yapılmış bir anlşamadır ve karşı çıkılmalıdır. Özellikle Türkiyeli komünistlerin, Türk devletinin bu tür emperyalist amaçlı anlaşma ve yayılmacılığına karşııktan tavır almaları ve teşhir etmeleri komünist olmanın bir gereğidir. 7.08.2026





1Bu koalisyonun içinde, Türkiye, SA, Pakistan, Somali, Mısır, Sudan, Kuveyt, Katar, Ürdün ve Cubiti var.

2Bu projenin ortakları arasındaki ülkeler: Türkiye, Irak, Katar ve BAE.

3TCMB, Uluslararası Yatırım Pozisyonu İstatistikleri, Mayıs 2026

42024 UNCTAD Raporu

23 Temmuz 2026 Perşembe

Türkiye ve NATO

 

Türkiye ve NATO


Yusuf Köse


7-8 Temmuz 2026‘da Ankara’da yapılan NATO 36. Toplantısı, sözde „demokrasi savunucusu“ ülke liderlerinin gözleri önünde, büyük baskı, yasak ve gözaltılar eşliğinde gerçekleştirildi. a işçi sınıfını ve ezilen halkları manipüle etmek için bütün ikiyüzlülüklerini sergilediler.


Türkiye Şubat 1952 yılında NATO’ya üye oldu. Anti-Komünist temelde emperyalist bir savaş örgütü olarak kurulan NATO’ya kuruluşundan beri anti-Komünizmi bayrak edinmiş Türk devletinin ve özellikle de komşusu SSCB’nin bütün devrimci haşmetiyle varlığı devam ederken, üye olmaması eşyanın tabiyatına aykırı olurdu. O dönemin yarı-sömürgesi Türk burjuvazisi de, komünizme karşı kendine bir koruyucu, ABD emperyalizmi de kendisi için Kore’de 23 cente mal olan asker buldu.1


Ankara’da yapılan NATO toplanatısında Türk devleti, 74 yılın öncesinden çok farklı bir durumdadır. Ne yazık ki, bazı değerlendirmeler, bu farkı hiç dikkate almadan, „uşak“ edebiyatını tekrarlamaya devam ediyorlar. Nedense, aynı „uşak“ değerlendirmelerini, ABD karşısında AB’nin adeta „yalvaran“ tutumuna, uygun bulmuyorlar. Diğer yandan dünün „uşaklık“ ile Türk tekeleci burjuvazinin bugünkü „uşaklığı“ arasında nitelik bir fark var. Bu fark gözardı ediliyor. Eşitsiz gelişmiş emperyalistler arası ilişki tek yanlı olarak değerlendiriliyor, Türk devletinin emperyalist niteliği gözardı edilerek, işçi sınıfı ve emekçilere yanlış bir aktarım yapılıyor. Her şeyden önce de, emperyalizmin ekonomik özü ve kapitalizmin bir üst aşaması olduğu gerçeğini inkara varan saptamalar yapılıyor. Ve emperyalist güçler arasındaki ilişkiyi belirleyenin sahip olunan sermaye ile doğru orantılı olduğu unutuluyor.


Türkiye emperyalist bir ülkedir. Bu nedenlede bugüne kadar izlediği iki emperyalist kamp arasındaki çelişmelerden yaralanarak büyüme ve yayılma taktiğini, şimdilik daha fazla tek yanlı olarak NATO’dan yana çevirmiş gibi „gözüküyor.“ Buna rağmen, iki kamp arasındaki çelişmelerden yaralanma taktiğini esasta terk etmediği gibi, kendi emperyalist çıkarları ne ile örtüşüyorsa ona göre hareket etme kabiliyetini de korumaya devam ediyor.


„Kürt sorunundan“ dolayı, AB ve ABD’ye „kızgın“ olan Türk devletinin bu konuda „kızgın“ olmasının koşulları kalkmıştır. Öcalan örgütü tasfiye ederken, Türk devletinin isteği doğrultusunda, ABD’de Öcalan'ın yardımıyla Rojava’yı kolayca „tasfiye“ etmiştir. Burada kazanan ve yayılmacılığı genişleyen emperyalist Türk devleti olmuştur.


Türk devletini dıştalamaya çalışan ve bir çok alanda (Akdeniz gaz havzası, Kıbrıs, Balkan ülkelerinde yayılmacılık vb. gibi) çelişmeleri olan AB, özellikle Ukrayna savaşının başlamasıyla Türk devletine daha fazla ihtiyaçları olduğunu hatırladılar. Emperyalist AB’nin emperyalist Türk devletini yanına çekmek istemleri, Trump’ın AB ile arasını açmasından sonra daha da arttı. Çünkü AB, Rusya’yı kendisi için „varoluşsal“ bir tehdit olarak değerlendiriyor.2 Ayrıca, Türkiye’nin AB ve ABD ile arasındaki çelişme, Rusya ve Çin ile olan çelişmelerden daha fazladır.


AB ile ABD arasındaki çelişmeler, faşist Trump’ın „herkes beni seviyor“ demesine bakmamalı. Aralarındaki ilişki, esasta, birbirini „bir kaşık suda boğacak“ niteliktedir.


ABD’nin AB’ye karşı tavrı, bu ülkeledeki askerlerinin bir kısmını çekmesi ve kalanları da „çekerim“ diyerek tehdit etmesi, Görland isteğini devamlı yinelemesi, AB burjuvazisinin „güvenlik açığı“ ile karşı karşıya bıraktı. İşte, Türk devleti „ABD olmazsa güvenliğinizi biz sağlarız“ diye öne çıkması, Dış işleri Bakanı Hakan Fidan’ın ağzından uluslararası resmi toplantılarda bunu sıkça dile getirmesi, Türk devletinin neye soyunduğunun da açık bir göstergesidir. Rusya karşısında „güvenlik“ konusunda „sıkışmış“ Avrupa’nın koruyucu-jandarma rolünü üstlenmek istiyor.3 Bu durum, Türk tekelci burjuvazisinin çıkarları ile örtüşen ve hatta onu geliştirici bir işleve de sahiptir. Kar oranı azalan sermayenin, yoğunlaşma ve yayılma eğlimi ile doğru orantılı olduğu gibi, savaş sanayi üzerinden sermayeyi büyütme amaçlıdır.


Türk devletinin NATO’dan çıkma gibi bir tavrı ve niyeti bugüne kadar olmadı. Tersine, bu çelişmeli birliktelik, Türk burjuvazisini güçlendirici bir koruma sağladı. Ve en önemlisi; Türk sermayesinin dış yatırımlarının en az %60‘ı Avrupa ülkeleri içindedir. İkincisi, NATO, Türk burjuvazisinin bölgesel yayılmacılığı için bir kaldıraç ve arka bir güçtür. Ve asgari düzeyde de olsa emperyalistler arası çatışma ve çelişmelede bir güvenlik şemsiyesi olarak görmektedir.


Ankara’daki NATO toplantısında ABD ve Türkiye’nin sıkı „birlik“ görüntüleri vermeleri, AB’ye bir „gözdağı“ niteliğini de taşımasının yanında, Trump ve Erdoğan’ın faşist karakterlerinin her yönüyle uyuşmasıyla ilgisi vardır. Bu tür görüntü ve çıkışlar, ABD’nin AB’yi sıkıştırma ve kendi isteği doğrultusuna getirme siyasi şovları olarak da okunabilir. Ancak bu „sıkı dostluk görüntülerine“ karşın, ABD’nin F-35 kararı olduğu yerde duruyor. „Kaan“ motorlarının gelip gelmeyeceği de belli değil. Yani, iki emperyalist ülkelerin çıkarlarının bütünüyle uyuştuğu söylenemez.


Faşist Erdoğan rejminin, NATO toplantısını bir şova dönüştürmesi de, esas olarak içerde kitleler nezdinde kaybettiği „gücü“ yeniden elde etme şovları olarak öne çıktı. Tüm faşist yöneticiler içi boş bu tür siyasi şovları bayılırlar. Erdoğan yönetimi içerde kitleler nezdinde kaybettiği „güveni“, dış destekle sağlamaya çalışıyor ve bu tür uluslararsı olanakları kendi siyasal iktidarını güçlendirmenin bir aracı gördüğü de açıktır. Ayrıca, emperyalist ABD ve AB’nin Erdoğan rejminin desteklemesi ve hatta „müşfik monarşi“ yönetimlerini önermeleri, emperyalizmin siyasal gericilik karakteri ile uyum içindedir. Gelinen aşamada, tekelci burjuvaziden „demokrasi“ beklemek saflıktan öte aptallıktır. Mümkün olsa hepsi, Körfez ülkelerinin yönetim biçimini alacaklar. Böylece, „işçi direnişi“ , „demokratik haklar“ vb. gibi ulluslararası sermayeye ters gelen semaye birikimini zorlaştırıcı “sıkıntılardan” kurtulmuş olcaklar. Sermaye aynen böyle düşünüyor. Ancak asla kurtulamayacakları da bir gerçektir.


F-35‘lerin Türk devleti üzerinde demoklesin kılıcı gibi salandırılmasının -özellikle Suriye’deki yönetim değişikliğinden sonra- esas nedenlerinin başında İsrail’in güvenliği ile ilgili doğrudan bağlantılıdır. Çünkü İsrail ve Türkiye, bölgede çıkarları ortaklaşmayan yayılmacı, çatışmacı, işgalci ve saldırgan faşist yönetimli emperyalist ülkelerdir. İki emperyalist ülkede, Suriye’den (Somaliland özgülünde) Somaliye kadar çıkar çatışması içindedir. Kullanılmayan S-400‘ler, F-35‘lerin verilmeme nedeni olmaktan çoktan çıktı. Diğer yandan, Yunanistan’ın da F-35‘lerin Türkiye’ye verilmemesinde direttikleri bir gerçektir. Ayrıca, Yunanistan ve İsrail bir çok konuda birlikte hareket etmekte, enerji ve savunma konularında birçok anlaşmaları vardır. Ve bu iki ülkede (AB'de dahil) Türk devletinin „mavi vatan“ projesinin karşısında duruyorlar.


Rusya ve Çin’e karşı „güçlü NATO“ görüntüsü verenler, içten içe birbirinin de kuyusunu kazamaya devam ediyorlar. NATO toplnatısında ABD Çin’i düşünürken, AB ise Rusya’yı düşünmeye devam etti. Çünkü AB Rusya ile ABD ise Çin ile bir savaşı kaçınılmaz görüyor ve buna göre hazırlanıyorlar. Emperyalist paylaşımda, savaş dışında diğer seçenekler bitirilmiş durumdadır. Her iki emperyalist kampta savaş öncesi saflaşmaları, hesaplaşmaları (Ukrayna ve İran savaşı örneğinde olduğu gibi) hazırlıkları hızla yapma evresi içine girmişlerdir. Ancak, ABD-AB arasındaki çelişmeler, Batı emperyalist cephesini zayıflatan bir öğe olarak durmaktadır. AB'nin bütün çekincesi ABD'nin kendilerini “yalnız” bırakmasıdır.


Ve 3. emperyalist savaşın koşulları her geçen gün artmaya devam ediyor. Emperyalist burjuvazi, işçi sınıfı ve emekçilerin kaynaklarını silahlanmaya aktarmak için, baskı ve sömürüyü ağırlaştırarak ve faşizmi güçlendirek cevap vermeye çalışıyor.


Buna karşın uluslararası işçi sınıfı ve emekçilerinin mücadelesi gelişme evresi içine girmiştir. Yeni bir emperyalist savaşın yeni devrimlerin yaratmasının koşullarını yaratmasıda büyük bir olasılıktır. Çünkü kitlelerin kapitalizme karşı güvensizliği oldukça artmıştır ve artmaya devam etmektedir.


Türk devletinin Rusya ile ilişkilerinin zayıflaması, Rusya’nın Ortadoğu’da özellikle de Suriye’de güç kaybetmesiyle doğrudan ilişkisi vardır. Türk devleti Rusya ile bir çok alanda karşı karşıya gelmiye başlamıştır. Kafkasya, Ukrayna, Libya ve Afrika Sahel bölgesi4 bu çelişmelerin başında gelmektedir.


Rusya ile „iyi ilişkiler“ sürdürmesinin de esas nedeni Suriye sorunuydu. Türk devleti, Rusya’dan, orada istediğini aldı. Suriye’nin önemli bir bölümünü işgal ederken, daha sonra ise ülke yönetiminin HTŞ gibi faşist-dinci bir örgüte devri ile Türk devleti umduğundan fazlasını elde etti ve güçlü bir Kürt özerk bölgesinin oluşmasına izin vermedi.


Sonuç olarak, NATO toplantısına gelen sermaye ve savaş baronlarının siyasal temsilcileri „rahat etsin“ diye, halk tam bir ablukaya alındı. Bütün gösteri ve yürüyüşler yasaklandı. Yoğun gözaltılar yapıldı. Ama tüm bunlara karşın, protestolar durmadı. Bir çok şehirde kan emici emperyalistler protsto edildi. İşçi sınıfı ve emekçiler; maviye boyanmış kanlı NATO brandaları arkasında, kitlelerin öfkesini ve yoksulluğunu ve NATO’nun bir savaş örgütü olduğunun gizlenmesine izin vermedi! 23. 07.2026

1Kore savaşı sırasında ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles: „En ucuz askeri Türkiye’den temin ediyoruz, bir Türk askerinin maliyeti 23 cent.“ www.evrensel.net/haber/152003/23-centlik-askeri-unuttular 28.06.2004

3H. Fidan’ın 7 temmuz-2026‘da Dışişleri Baknalığı Stratejik Araştırmalar Mekezi (SAM) ve Chatham’ın ortak düzenlediği toplantıdaki konuşması.

4Bkz. https://africanperceptions.org/fr/2026/06/lexpansion-turque-au-sahel-africain-comment-le-mali-est-devenu-la-porte-dentree-dankara-vers-un-nouvel-ordre-securitaire/


2 Temmuz 2026 Perşembe

Tekelci Burjuva Diktatörlüğünün „Devlet Aklı“

 

 

                                      Madımak Katliamını Potesto 2023

 

 

 Tekelci Burjuva Diktatörlüğünün „Devlet Aklı“ 

Yusuf Köse


Son günlerde „devlet aklı“ kavramı daha sık kullanılmaya ve dillendirilmeye başlandı. Daha önceleri „derin devlet“ diye sıklıkla kulanılan kavram, bugün daha meşru bir duruma çevrildi: „Devlet Aklı!“ Yani, devletin çıkarları her şeyin üstünde der gibi. Burjuvazi bunu bilerek kullanıyor ve kullandırıyor.

Esasta ortada gizli bir „derin devlet“ yoktur. Devletin, ordusu, polisi, mahkemesi, bürokrasisi, hapishaneleri vb. dışında, aparat ve devamlı yedek bir güç olarak kullandığı askeri ve politik araçlarının yanısıra kendi bilgisi dışında „gizli“ gibi göstermeye çalıştığı aparat örgütlenmeleri vardır. Zaman zaman o gününü koşullarına göre öne çıkarılan isimler (örneğin, M. Ağar, V. Küçük vd. mafya/çete örgütlenmeleri vb. gibi) devletin kullandığı aparatların dışında başka bir şey değildir. Bugün de belli isimleri öne çıkarıyorlar. Bunlar, ekonomiyi bütünüyle ellerinde tutan tekelci burjuvazinin üstünde değil, onların hizmetinde olan, katiller sürüsü, mafyatik yapılar, faşist ve dinci-faşist örgütlenmelerdir.

Burjuva devletin görünüşte, yürürlükteki yasaları ile „makul bir devlet“, yani, „herkese eşit“ davranan, „yasadışı işlere karşı“ çıkan gibi bir görüntü sergiler. Ne yapıyorsa „yasalara uygun hareket“ ediyor imajını vermeye özen gösterir. Sermayenin palazlanmasına (birikim ve merkezileşmenin artmasına) koşut olarak, faşist Erdoğan rejmi, çıkarına göre yasa yapıp, kendi hukuklarına göre bütün hukusuzluğu uzun zamandır aleni yapıyor.  Son günlerde  hukuku olmayan „hukusuzluğu“ daha bir üst aşamaya çıkardı.

Burjuva sınıfı, bir avuç tekelci burjuvazinin geniş yığınlar üzerindeki diktatörlüğünü,  bilinçli olarak gizlemek için, „derin devlet“, „devlet aklı“ gibi, kavramlar üreterek, sanki devleti bir başkaları yönetiyormuş algısını yaratamaya çalışıyor.

Oysa, burjuva devleti, özünde, en pis işleri yapan, yaptıran, her yönüyle kokuşmuş ve sermayenin birikimi için her türlü işçi ve emekçi düşmanı işleri yapan, örgütleyen bir mekanizmadır. O barışçı gösteri yapanların üstüne kurşun sıkar, tek tek ve toplu kıyımlar yapar, öldürür, ama o asla sorgulanmaz ve yargılanmaz. „Adalet mülkün temelidir“ der, ama, halkın tarlasına, merasına, deresine, evine, malına, çeşitli gerekçeler altında el koyar.

Sözde kabul görümüş „anayasa“da yazılı yasal grev hakkını kullanan işçilerin üzerine kolluk güçlerini sürer, haklarını arayan öğretmenleri yerde sürükleyerk dağıtmaya çalışır vs. İşçilerin ve diğer çalışanların haklarını vermeyen, ücretlerini aylarca ödemeyen kapitalistleri ise korur. Ama en vahşi saldırı ve şiddeti kullanan devlet „terörist“ değil, barışçı gösteri yapanlar „terörist“ olarak topluma lanse edilir. Ana dilini konuşan Kürde, Kürtçeyi yasaklar. Her ne yaparsa yapsın devletin yaptığı en kirli/pis işler „yasal“ olarak gösterilir, anayasa’da yazılı hakkını kullanan işçi ve emekçiler „yasadışı“ ve „devlet (yani tekelci sermaye) düşmanı“ olarak mahkemelerin karşısına çıkarılır. Ya da derhal tutklanarak, hapishanelere tıkılır.

Bir avuç burjuvazinin egemen olduğu devlet, işçi sınıfı ve emekçilerin devleti değildir. Devlet, egemen sınıf olan emperyalist tekelci burjuvazinin bir diktatörlük aracıdır. Böyle bir devletin „aklı“ (çıkarları), halkın aklı (çıkarları) ile her zaman terstir. Ancak o, burada küçük burjuva düşünce öğretisini devreye sokarak, kendi çıkarlarını halkın çıkarları, yani işçi ve emekçilerin çıkarları olarak göstermeye özen gösterir. 

„Devletin ulvi çıkarları“ olarak ileri sürülen çıkarlar serisi, esasta Türk tekelci burjuvazinin ve uluslararası sermayenin çıkarlarını içerir. Türk tekelci burjuvazinin kendisi de uluslararsı emeperyalist sermayenin bir bileşeni haline gelmiştir. Hem onunla içiçe hem de onunla karşıt çıkaraları bağlamında rekabet halindedir.

Türk devletine gemen olan Türk tekelci burjuvazi arasındada bitmek bilmeyen çıkar çatışmaları vardır. Bu ölümüne bir çıkar çatışmasıdır. Kendi aralarında, sömürüden daha fazla pay alma, egemenlik alanlarını genişletme, sermaye birikimlerini, diğer rakplerini gerileterek ve de yutarak büyütme ve ülkenin en büyüğü (ekonomide, siyasete belirleyici) olma savaşımı verirler. Bunun için her türlü kirli işleri çevirmekten geri kalmazlar ve siyaseti de belirler ve yönlendirirler. Devlet ihalelerinin daha fazla alınması, devletten sağlanan kredi dilimlerinin büyütülmesi ve kendi sermaye birikminin önünün daha fazla açılması için birbirleri ile kıyasıya bir rekabet (esasta savaş) içindedirler. Borsa spekülasyonları içinde vb. finans oyunlarında ölesiye savaşırlar. Her sermaye çevresinin siyaset üzerinde, esasta, sermayesi oranında etkisi vardır. Kapitalist sistemde, ülkeyi „siyasetçiler yönetiyor“ görüntüsü, görüntüden ibarettir.

Kapitalist sistemin önüne geçemediği ve geçemeyeceği gerçeklerden biri, toplumun dinamik yapısı çürütülür. Büyük tekeller, toplumun bütünüyle çürütülmesi, sermayenin büyümesine hizmet ediyorsa, bunu bilerek desteklerler. İşçi sınıfının sömürülmesi, aşağılanması, işsizliğin ve yoksullaşmanın artan oranda büyütülmesi, sistemin çürütülmesinin temelini oluşturur.

Toplumun dinamik öğelerini uyuşturmak, gerçekliklerden saptırmak için, işçi sınıfını ve daha çok da gençliğin dinamik ve duyarlı özünü çürütmek için yoz burjuva kültürünü en üst seviyeye çıkarmayı da ihmal etmezler.

Öte yandan ilerici, devrimci olan herşeyin karşısında yer alırlar. Sömürü sistemini en „kutsal siştem“ olarak öne çıkarırlar. Sömürerek yoksunlaştırıp yoksullaştırdıkları milyonları, „çalışmıyorlar, tembeller, kafaları çalışmıyor, yeteneksizler“, „har vurup harman savuruyorlar“ vb. Küçültücü sıfatlarla, kendi sömürü sistemlerini, yani ücretli köleliği haklı ve tek doğru toplumsal sistem olarak göstermeye özel bir çaba harcarlar. Okullardaki eğitim sistemiyle bu siyasal ve kültürel kötülüklerin temelini atarlar. Ve din asla dillerinden düşmez. Toplumu uyutma, tekelci burjuva diktatörlüğüne boyun eğme aracı olarak kullanmaya özel bir çaba harcarlar. Çünkü din de kapitalizmde, sermaye birikim aracı haline getirilmiştir. Bunlar, devletin denetimi, bilgisi ve gözetimi altında olur. Bu yöntem, burjuva devlet aklının ta kendisidir.

Kısacası, burjuva devletin ve ona hakim olan tekelci sermayenin her adımı yalan, her adımı kirli, her adımı kanlıdır. 

Devlet ve sermaye alabildiğine örgütlüdür. Devlet, işçi sınıfı ve emekçileri bütünüyle dar bir cendere içine sıkıştırmış ve onun dışına çıkılmasına izin vermez. „En demokrat“ ülkelerde dahi,İşçileri örgütsüzleştirmek için her yolu dener. Yasal olarak sendikal örgütlenme „hakkı“ olmasına karşın, işçilerin sendikasızlaşmasını teşvik eder, gerekirse zor kullanır, olmuyorsa kendi güdümündeki sendikalarda örgütleyerek daha baştan işçileri denetim altına almaya çalışır. Ancak, bu örgütlenme, esas olarak zora dayandığı için işçi sınıfının devrimci örgütlülğü karşısında koftur.

Devlet, yani, Tekelci burjuva diktatörlüğünün aklı, işçilerin demokratik hak ve özgürlükleri için örgütlenmesine en sert tepkiyi verir. Çünkü işçilerin örgütlenmesi, sınıf bilincine sahip olması sermayeyi ürkütür. Varlıklarını, sömürdükleri işçilere borçlu olanlar, sömürdükleri sınıfın (işçilerin) örgütlü uyanışlarının, örgütlü mücadelelerin düşmanıdır ve bunu anında „yasa dışı“ sayarak, devletin kolluk güçlerini devreye sokarlar.

İşçi sınıfının da sınıf olarak kendi sınıfsal aklı vardır. Bu sınıfsal akıl (sınıf billinci), örgütlü karşı-devrimci sınıf gücüne karşı, örgütlü bir mücadele vermeyi koşullar. İşçi sınıfı, sömürüsüz, sınıfsız, sınırsız özgür bir sosyalist (ve komünist) dünyada yaşamak için, bütün gücüyle sınıfın bilincini kuşanmalı ve örgütlenerek devrimci mücadele vermelidir. Başka da, ücretli kölelik sisteminin ürünü olan bu burjuva aklından ve diktatörlüğünden kurtulmanın yolu yoktur. 2 Temmuz 2026



22 Haziran 2026 Pazartesi

Devrimci Durum Yükseliyor!

 

 

Devrimci Durum Yükseliyor!

Ne ve Nasıl Yapmalıyız?

 

Yusuf Köse 


Bugün ülkemizde faşist bir diktatörlüğün sürdüğü ve her geçen gün şiddetini artırdığı bir gerçekliktir. Bunu, değişik argümanlarla dillendirmelerine rağmen, burjuva muhalefet (Ö. Özel CHP’si) de kabul eder duruma gelmiş gözüküyor. Emperyalist1 Türk tekelci burjuva iktidarı, kendisi için „dikensiz bir gülbahçesi“ istiyor. Faşist Erdoğan rejminin aksatılmadan ve rahatsız edilmeden sürdürülmesini istiyor. Muhalefetin „muhalefet ediyormuş“ gibi yapmasını, solun ve işçi sınıfının bütünüyle susturulmasını, ücretli kölelik sisteminin daha da ağırlaştırılmasını, sermaye birikiminin ve merkezileşmesinin önündeki tüm işçi sınıfı engellerinin kırılmasını ve kaldırılmasını istiyor.


Bu nedenle de yürürlükteki faşist „anayasa“ bile rafa kaldırılmış durumdadır. Bu, modern faşist rejimler, uluslararası emperyalist sistemin siyasal zorunlu bir tercihi ve artık gelinen aşamada kısmi „demokrasi“ oyunundan vazgeçmişlerdir ve doğrudan işçi sınıfı ve kitlelere faşizmi dayatıyorlar. Çünkü üretimin uluslararasılaşması ve uluslararası yeniden üretimin örgütlenmesinin krizi, emperyalist burjuvaziyi tarihinin en gerici durumuna getirmiştir.


Faşist Erdoğan rejmin „barışçı“ gösterilerle yıkılması, geriletilmesi söz konusu değildir. Daha öncede yazdım, Erdoğan seçimle gitmez. Erdoğan’ın örgütlediği ve kontrolü altında yaptığı bir seçim, yine Erdoğan’ı iktidarını pekiştirecek „demokrasi“ aldatmacasından öteye gitmeyecektir. Bu konuda (sanırım) ilerici kesimlerin hepisi hem fikir. Türkiye ve Kuzey Kürdistan bunu defalarca yaşayarak ve deneyerek gördü.


Erdoğan rejmini geriletecek ve yıkacak olan, geniş bir ilerici-devrimci (Kürt ulusal demokratik hareketi de dahil) muhalif birlikteliğin sağlanmasıdır. Öncelikle komünist, devrimci ve ilerici güçlerin, faşist rejmin yıkılması konusunda birleşik bir mücadeleyi ete kemiğe büründürmesidir. Eylemde birlik ajitasyon ve propaganda da serbestlik ilkesi temelinde sağlam bir birliktelik oluşturulmalıdır. Birlikteliğin hedefi net olmalıdır: Faşist Erdoğan rejmin yıkılması ve demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılmasıdır. Kitlelerin acil taleplerinin kazanılması bu rejmin yıkılmasına bağlıdır. Politik özgürlükler kazanılmadan ekonomik özgürlükler (refah düzeyinin gelişmesi bağlamında) kazanılamaz.


Bu mücadeleye destek verecek reformist-ilerici bütün güçlerle ortak hareket edilmeli ve birlikteliğiniçine çekimesi iin zorlanmalıdır. Bunun içinde Özgür Özel’in (ÖÖ) CHP’si de dahil. Bugün kitlelerin önemli bir kesimi ÖÖ’in peşinde. Erdoğan’a karşı „kurtarıcı“ olarak onu gördüklerini söylemek yanıltıcı olmaz.


Böylesi bir birliktelik ve bunun hedefinin doğrudan sosyalizm olmaması verili koşullarla ilgilidir. Elbete sosyalizm perspektifini komünistler asla kaybetmeyecektir. Faşizmin yıkılması ya da geriletilmesi sosyalist mücadeleye hizmet edecektir. Ancak, faşist diktatörlüğe karşı en geniş birliktelik için asgari demokratik normlarda ve hedeflerde birleşmenin önemi küçümsenemez. Bütün bunların, kitlelerin gerçek kurtuluşunun sosyalizmde olduğu propagandasının yapılmamasının önünde engel oluşturmaz.


Bugün, kitlelerin büyük bir bölümü faşist Erdoğan rejmini istemediği açıktır. Kitleler artık eskisi gibi (Erdoğan rejmi altında) yaşamak istemiyor. Sarı sendikaların her türlü baskı ve manipülasyonuna karşı, işçi sınıfı bu rejimden kurtulmak istiyor. Çünkü bu faşist rejmi desteklemesi için bir neden kalmamıştır. Kendi yaşamından bunu rahatlıkla görüyor. Her türlü baskı ve köle gibi çalışmasına karşın, her gün ekmeğinin bir dilim daha azaldığını, hiç bir hakkının kalmadığını yaşıyor ve görüyor. Nüfusun önemli bir bölümünü oluşturan emeklilerin (yaklaşık 17 milyon2) de mücadale içinde ya da mücadeleye hazır olduğu bir gerçektir. Daha geniş bir „demokrasi“ vaadiyle iktidara gelen Erdoğan rejmi, gelinen aşamada, toplumun üzerine bir kabus gibi çökmüştür. Bu nedenle, abartısız bütün kesimler bir yol arayışı içindedir. Buna Tekelci burjuvazi de dahil. O, baskı ve sömürü rejmini daha fazla artırarak çözüm arıyor.


Ancak, „yıkılmaz“ denen hiçbir gerici kale, işçi sınıfının devrimci güçleri karşısında duramaz. Tarihin devrimci yanında duran güçler ilerlemek için, tarihin gerici yanında duran güçler yıkılmak için gün sayar. Önemli olan, doğru zamanda doğru mücadele taktikleri geliştirebilmesini başarmaktır.


Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; hemen hemen bir avuç azınlık dışında toplum, Erdoğan rejminden kurtulmak için önderlik ve yol arıyor. Bu nedenle de şimdilik öne çıkan ÖÖ’nin (reformist politikaları nedeniyle) arkasında gidiyor. Ancak, ÖÖ sınıf karakteri gereği, kitle hareketini daha ileri götüremez. Uzlaşmacı bir çizgide hemen geri adım atacaktır. Ayrıca, onun reformist politikalarıya Türk tekelci burjuvazisinin desteklediği saray rejmi uygulamalarından vazgeçmeyecektir. Yürürlükteki faşist diktatörlük politikası, salt Erdoğan’ın kişisel bir uygulaması değil, faşist Türk devletinin (yani Tekelci burjuvazinin) bir politikasıdır.


Erdoğan rejmini yıkacak olan ya da en azından geriletecek olan, onun uyuladığı şiddete karşı daha güçlü bir şiddetle karşı koymak gerekir. Sınıf mücadelesinin diyalektiği budur. Güçlü bir faşist baskıya karşı daha güçlü bir devrimci bir mücadele ortaya konmalıdır ki, karşı devrimci güçler geriletilsin ya da zayıflatılabilsin ya da yıkılabilsin. Bunun başında süresiz genel grevin ugulanması ve her alanda işçi direnişlerinin yagınlaştırılması gelir. Çalışan tüm kesimlerin işleri durdurarak sokaklara çıkması... Üniversite gençliğin bu mücadelenin içinde aktif olarak yer alması, faşizmi geriletecek ya da yıkacaktır. Hedef Erdoğan rejminin son bulması olmalıdır. Değişik kılıflar altında Erdoğan rejminin ayakta kalması kabul edilmemelidir.


Tekelci burjuvazinin can damarı olan ekonominin, üretimin durdurularak işlemez hale getirilmesi mücadelenin odaklandığı ana hedef olmlıdır. Bunun tek bir yolu: genel grevdir! Komünist ve devrimciler bunu örgütlemek için yoğun çalışma yapmalıdır. İşçi sınıfı ve diğer çalışanların (sarı sendika engelemelerine rağmen) kısmen buna hazır olduğu görülüyor.


Dünya’da olduğu gibi Türiye ve Kuzey Kürdistan’da da devrimci durum yükselmektedir. Şu an güçlü gibi gözüken Erdoğan rejmi, tarihinin en zayıf anını (ekonomik ve siyasi olarak) yaşıyor. Emperyalist savaş örgütü NATO toplantısının Ankara’da yapılması Erdoğan’ın kitle tabanını güçlendirme yerine daha da zayıflatacaktır. Kitlelerin yaşamları daha da kötüleşmeye devam edecektir. Uluslararası emperyalist burjuvazinin Erdoğan rejmine vereceği tek öğüt, baskıların dozajını daha da artır olacaktır.


Sonuç olarak; ülkedeki devrimci durumun yükselmesine bağlı olarak yeni birliktelikler ve mücadele biçimleri geliştirmelidir. Emperyalist Türk tekelci burjuvazisinin bu rejmi mutlaka ama mutlaka yıklımlıdır. Bunun koşulları dünden daha fazla olgunlaşmıştır. Eksik olan subjektif güçlerin birleşerek güçlenme yolunu daha net seçmiş olmamalarıdır. Bir önceki makalemde de vurgulamıştım: Gerçekleşebilecek hiçbir toplumsal proje, ittifaklar olmadan hayat hakkı bulamaz. Sosyalizmi ve komünizmi hedefleyenlerin bunu unutmaması gerekir. 22.06.2026



1Ne var ki, hala bir çok devrimci örgütlenme bunu kabul etmemekte direniyor.

2DİSK-AR, „Türkiye’de Emeklilerin Durumu“, Araştırma Raporu Temmuz 2025