28 Ocak 2018 Pazar

EMPERYALİST SALDIRI VE İŞGALE KARŞI SINIFSAL DAYANIŞMA GÜÇLENDİRİLMELİDİR





EMPERYALİST SALDIRI VE İŞGALE KARŞI

SINIFSAL DAYANIŞMA GÜÇLENDİRİLMELİDİR



Yusuf KÖSE
“Biz Türkiye için kafi derecede büyüdük, iki derece büyük geliyoruz artık”1

Bu söz, Türkiye ekonomisinin %10’nundan fazlasını elinde tutan ve dünyanın en büyük ilk  500 tekeli içinde yer alan Koç Holding onursal başkanına ait. Bu büyüme salt Koç Holding’e özgü olmayıp, genel olarak Türk sermayesine özgü bir büyümedir.

Sıkça vurguladığım gibi, savaşı ekonomiden bağımsız ele almak yanıltıcı olur. Türk egemen sınıflarının son yıllardaki saldırgan politikaları, Koç’un sözlerinin içinde gizlidir. Büyüyen sermaye, egemenlik alanlarını genişletmek, yeni alanları ele geçirmek ister. Bu salt sermaye ihracıyla değil, aynı zamanda savaşla da olmaktadır.

Türk devletinin, “Suriye savaşı” çıkar çıkmaz sahneye çıkması (ABD’nin Irak işgali sırasında Türk devletini orada yer almak istemesi de hatırlansın), savaşın içinde yer almak için yoğun çaba harcaması ve radikal dinci örgütleri destekleyerek savaşın aktif tarafı olması, salt sünni dinciliğini yaymak amaçlı değil, tersine, egemenlik alanlarını genişletme ve sermayeye yeni alanlar açma amaçlıdır. Sünnilik, (ya da İran’ın yaptığı gibi şiilik) sermayenin yayılmacı eğlimin bir bahanesidir. Aynı Suudi Arabistan’ın yaptığı gibi. Suudi Arabistan ya da İran “şeriat”ın hükümlerine göre yönetildiği söylenir. Oysa bu tür ülkelerde “şerita” kapitalist sömürüyü ve onun toplumsal sisteminin gizlemek amaçlı kullanılır. Günümüzde din, kitlelerin kapitalist sömürüye tamamen teslim olması için (camilerde savaş yanlısı konuşmalar) öne çıkarılır. Egemen sermaye kesminin Türkiye’de de, bütünüyle dini hakim hale getirmek istemesinin altında yatan gerçek budur.

Türk sermayesine, uzun bir zamandır Türkiye küçük gelmektedir. Ama, Kürt ulusal demokratik hareketi Türk egemen sınıfların bu yayılmacılığına en önemli engellerden biri durumuna gelmiştir. Bunun içinde, bu demokratik oluşumun bir şekilde tasfiye edilmesi ya da en azından statüsüz olarak sömürgeci devletlerin baskısı altında tutulması (bugüne kadar olduğu gibi) isteniyor.

Kürtleri hedef alan savaşın sürdürülmesi, egemen sınıfların da işine gelmektedir. Egemen sınıflar, Türk milliyetçiliğini ve şovenizmi kışkırtarak kitlelerin önemli bir bölümünü kendi peşinde sürükleyerek demokratik ortamın ortadan kalkmasını sağlayabilmektedir. Böylece, sınırsız bir sömürü ve talanın sermaye için önü açılmış oluyor. Yaklaşık, son 15 yıldır yoğun bir şekilde yaptıkları da budur. Bütün istatistikler, bu kısa süreç içinde, sermaye cephesinin palazlandığını, özelleştirme, küçük sermaye kesimlerin büyükler tarafından yutulması ve büyük bir mülksüzleştirme operasyonu ile sermayeninin daha fazla temerküz olduğunu ve aynı zamanda, bu süreçte, dışarıya (sermaye ihracı bağlamında) ciddi açılımların olduğunu ortaya koyuyor.

Faşist, ırkçı, baskıcı, cinsiyetçi ve kitlelerin dinin baskısı altına alınmış bir ortamın varlığında, sermaye daha fazla semirir ve semirdikçe baskı ortamını daha fazla artırır. Ve Türk egemen sınıfları 2023 yılına kadar önlerine böyle bir hedefte koymuştur. Demokratik kamuoyunun yok edilmesi, baskı altına alınması, hükümetin içte ve dışta savaş hükümeti olması, sermayenin ise çok yönlü palazlanması programa konmuştur.
 
Sermaye devletinin bu kirli hedefini bozacak yegane güç çeşitli miliyetlerden Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerin (ve Kürt ulusal demokratik hareketiylede ortaklaşarak) buna karşı duruşu olabilir. Türk egemen sınıfları içeriden darbelenmeden dışarıya yönelik (başta Kürtlere) işgal ve saldırısını sürdürmeye devam edecketir. Bu nedenle iç devrimci-demokrat mücadele cephesinin oluşturulması ve güçlendirilmesi önem kazanmaktadır.

Tükiye’de, burjuva demokrasi normları içinde olan “anayasal hukusal durum”un dahi bütünüyle ortadan kaldırılması, faşist rejmin en vahşi halinin toplumun üzerine çökertilmesi, sermaye devletinin istediği bir durumdur. Böylece, toplumun maddi ve manevi tüm birikimlerini ve gücünü, sermayenin palazlanması, büyümesi ve yayılması için kullanmaya eleverişli hale getirilmektedir. Bu, oldukça kanlı bir süreci koşullamaktadır. 
 
Toplumsal dizayn daha derinden ve sermaye devletinin “usta toplumsal mühendisleri” tarafından yapılmaktadır. Erdoğan, eline kağıt verilip okutulan, kitleleri etkilemesini bilen, Türk sermaye devletine iyi hizmet eden ve verilen rolü iyi oynayan faşist bir figürdür. Örneğin, ABD yanlısı 15 Temmuz darbesinin daha başlamadan bitirilmesi; tüm muhaliflere ve demokratik kesimlere karşı yoğun bir baskı ortamına dönüştürülmesi; Erdoğan’ın “bilgeliğinden” değil, egemen sınıflar tarafından usta bir taktikle ve kendi içlerindeki çeşitli kanatlar arasında uzlaşmanın sonucu olmuştur.

Emperyalistler arası çelişmelerin artan keskinleşmesine bağlı olarak, yeni bir paylaşım savaşının koşullarının olgunlaşmasından hareketle de, Türk devleti, bundan sonra savaşsız pek durmayacaktır. Öncelerini saymazsak, son 30 yılı aşkındır en büyük savaşını Kürtlere karşı vermektedir. Bundan sonra da vermeye devam edecek. Bu savaş salt Kürtler ile sınırlı kalmayıp, başka alanlara açılmayı (işgal ya da sermaye ihracıyla) da beraberinde getirecektir.

Türk bujuvazisini, hala “emperyalizme bağımlı” bir burjuva olarak ele almak, politik mücadelede yanılgılara neden olur. Somali ve Katar’da askeri üslerin açılması, bir yardım kuruluşu olarak değil, emperyalist emellerini gerçekleştirmek amacıyla orada bulunmaktadır. Ayrıca Güney Kürdista’nın Başika bölgesinden –ABD, İran ve Irak hükümetin istemlerine rağmen- çekilmemekte direnmesi, Türk egemen sınıfların yayılmacılığının bir sonucudur. Yine “terör” bahanesiyle elini Suriye (esas olarak Kürt bölgelerine) sokması ve oralarda yerleşik kalma isteği, burjuvazinin niteliğiyle doğrudan bağlantılıdır. Ve daha önemlisi AB emperyalistlerine kendi isteklerini şu veya bu oranda kabul ettirmesi, Türk egemen sınıfların emperyalist (ekonomik ve askeri olarak) niteliğiyle doğrudan bağlantılıdır. Tüm yaptırım ve dayatmalara rağmen Kıbrıs'ın yarısını işgal altında tutması bunlara eklenmelidir.

Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerin savaş içine sokulması, burjuvazinin işgal ve saldırı aracı olarak kullanılması, “Türkiye’ye iki gömlek büyük” gelenlerin doğrudan eseridir. Bu görülmeli ve mücadele ve örgütlenme buna göre örülmelidir. 
 
Türk egemen sınıfları içerde ve dışarda saldırılarını daha uzun bir süre sürdüremeyecektir. Bu kanlı süreç sınıfsal çelişmeleri daha fazla derinleştirerek, devrimci, baskı altında kalan sınıfların birleşmesini ve faşizme karşı ortaklaşa mücadelesini er geç güçlü bir şekilde ortaya çıkmasına neden olacaktır. 
 
Bugün Afrin halkının haklı ve meşru direnişi Türkiye içine taşınmalı, “savaşa ve faşizme karşı” bir mücadeleye dönüştürülmelidir. İşgal ve saldırı altındaki Afrin halkının direnişi ve mücadelesiyle, grevleri yasaklanan metal işçilerin direnişleri ve mücadeleleri ortaktır ve ortaklaştırılmalıdır. 28.01.2018


***

1 Koç Holding Onursal Başkanı Rahmi Koç, A. Yıldırım,  Röportaj. Habertürk.com, 18.01.2018

20 Ocak 2018 Cumartesi

Bütün Ülkelerin İşçileri ve Emekçileri AFRİN’de Birleşin!



onurlu halkın bu yiğit evlatları asla pes etmeyecektir




Bütün Ülkelerin İşçileri ve Emekçileri AFRİN’de Birleşin!




Yusuf Köse

Emperyalist ve gerici saldırganlıkta burjuvazi sınır tanımıyor. Afrin halkı, en pervasız, en alçakça ve en ahlaksız bir saldırganlık ile karşı karşıyadır. Bu, bir halkın iradesine karşı savaş açmanın yanında, salt ulusal kimliğinden dolayı yok edilmek istenmesinin saldırganlığıdır. Dünya işçi sınıfı ve emekçileri bu saldırganlığın şiddetle karşısında yer alarak AFRİN halkıyla aktif dayanışma içinde olmalıdır.

AFRİN (ROJAVA’da olduğu gibi), bulunduğu coğrafyada barış ve huzur içinde en demokratik  yönetim biçimiyle kendi iradesi altında yaşayan tek halktır. Bütün emperyalistler ve gerici devletler halkın özgürce kendi kaderini belirlemesinin karşısında durdukları için, Türk egemen sınıflarının saldırıları karşısında sessiz kalmışlar ve bir çoğu ise açıktan destek vermiştir. 
 
Bölgeyi kana bulayan emperyalist haydutların çıkarlarına kurban edilmek istenen AFRİN, işçi sınıfı ve ezilen dünya halkları tarafından korunmalı, sahip çıkılmalı ve bu alçakça saldırı karşısında durmalı ve mücadele etmelidir.

Başta, Türk işçi ve emekçileri, Türk devletinin bu cani ve ahlaksız saldırısına karşı çıkmalı ve bu saldırıların karşısında durarak, AFRİN halkıyla aktif dayanışma içinde olmalıdır.

Savaş ve ırkçılıktan beslenen yeni emperyalist Türk burjuvazisinin temsilcisi AKP iktidarı, Afrin’e saldırmakla kendi suçlarının üstünü örtemeyeceği gibi, Afrin halkını da yenemeyecektir. 
 
Türk devleti savaş suçlusu bir devlettir. İşçi sınıf ve emekçiler bunun hesabını sormalıdır. Bu hesap, Afrin halkının yanında aktif olarak yer almaktan geçer. Nerede olursak olalım, Afrin’e yönelik saldırganlık, işgal ve savaşın karşısında durmalı, Türk sermaye devletinin geri püskürtülmesini sağlamalıyız. 
 

Dünyanın Bütün Kürtleri Birleşin!

Türk faşist devletinin alçakça ve canice saldırılarına karşı, dünyanın bütün Kürtleri birleşin. Sorgusuz ve sualsiz birleşin. Dünyanın en barışçıl  Kürt bölgesini, barışın simgesi zeytin diyarını, salt Kürtler yaşadığı için yakıp-yıkıp harabeye çevirmek isteyen cani bir devlete karşı birleşin ve kendi topraklarınızı koruyun.

Bugüne kadar Suriye’nin tek harabeye çevrilemeyen yeri ARFİN’di. Bunu barışçı ve demokrat Kürt halkı başarmıştı. Çünkü onların savaşa değil; dili, dini, cinsiyeti ve milliyeti ne olursa olsun barış ve huzur içinde birlikte yaşamaya gereksinimleri vardı.

Başta Türk devleti ve diğerleri olmak üzere İŞİD’i defalarca AFRİN üzerine gönderdiler. Ne var ki, PYD önderliğindeki YPG/YPJ’nin usta askeri taktikleri ve halkın topyekün desteği ile püskürtüldü ve o bölgenin halkı barış içinde yaşayabildi. Ve AFRİN’den hiç bir yere saldırı olmadığı gibi -büyük bir bölümü Türk devletinin sınırlarıyla çevrili olmasına karşın-, Türk devletine yönelik bir saldırı ya da tehdit de olmamıştır.

Türk devletinin İŞİD vb. gibi cani çeteleri vasıtasıyla defalarca taciz ve askeri saldırı yapılmasına karşın, AFRİN halkı, her zaman barış elini Türk devletine uzatmıştır. Ancak, Kürtlerin barış ve huzur içinde yaşamalarını dahi bir “tehdit” unsuru olarak algılayan ırkçı faşist bir devlet, bundan rahatsızlık duymaya devam etmiştir. 
 
Türk sermaye devleti, Kürtlerin özgürce yaşamalarını, özgürce kendi kaderlerini tayin etmelerini, Ortadoğu’nun yıkıcı-saldırgan egemen devleti olma isteklerinin önünde en büyük engel olarak görmektedir. Bu nedenle de içte ve dışta esas hedef olarak demokratik Kürt ulusal hareketini "öncelikli tehdit" katagorisi içine almıştır.

Türk devletinin AFRİN saldırısından yanlızca Türk devleti değil, başta ABD ve Rus emperyalistleri olmak üzere, Türk devletine her türlü desteği veren Avrupalı emperyalistlerde bir o kadar sorumlu ve suçludurlar. 
 
Alman burjuvazisi, İŞİD’e karşı savaşan YPG'e ait flama ve amblemlerinin yürüyüş ve mitinglerde taşınmasını yasaklaması, Türk ordusuna ait tankların tamirini acilen üstlenmesi, bu savaşın bir parçası olduğunu göstermiştir.

Ancak, Alman işçi sınıfı ve emekçileri, Alman burjuvazisinin bu kirli anlaşmalarının karşısında yer almakta gecikmeyecektir.

Türk devleti derhal işgale ve AFRİN’e yönelik her türlü saldırıya son vermeli, bütün emperyalistler bölgeden kanlı ellerini çekmelidir. 20.01.2018





Faşizme Karşı Birleşik Mücadele Geliştirilmelidir




Burjuvazinin Halleri Ve Mücadele Taktikleri-2








 
Faşizme Karşı Birleşik Mücadele Geliştirilmelidir


Yusuf Köse


Türkiye Devrimci Hareketi oldukça çok parçalıdır. En alt düzeydeki demokratik taleplerin kazanılması temelinde bir araya gelemsi bile oldukça zor ve zorlaştırılmaktadır. Sermaye devletinin izlediği karşı devrimci paraçalama taktiği bu konuda önemli bir başarı elde etmiştir. 
 
Birinci ayrılık, Kürtler konusu. Güçlü bir demokratik Kürt ulusal hareketi olmasına karşı, bu hareket ile ortak hareket etmek, kimileri için ABD ile bir araya gelmek olarak okunabilmektedir. Aslında bunu ileri sürenler Rus emperyalizmi ile rahatlıkla birlikte olabilirler. Emperyalizm karşıtlıkları ne yazık ki tutarlı değildir. Sorun Kürtler olunca, burjuva ulusa duygular hassaslaşıyor. Böylece, ezilen ulus hareketiyle birlikte yürünmesi bir yana, yan yana dahi görülmek zorlaşıyor.

TDH oldukça parçalı olmasına karşın büyük bir mücadele tarihine sahip. Kaypakkaya, Çayan ve Denizler gibi mücadeleci komünist-devrimci idollere sahip. Büyük işçi direnişlerinin yanında daha dün sayılabilecek kadar yakın olan tarihsel bir GEZİ isyanına sahiptir. Bunca olumlu deneyimlere karşın, birlikte yürüme taktikleri geliştirilememesi (ki, GEZİ kendiliğinden gelme haliyle bunu başarmıştı), küçük burjuva düşünce tarzını aşamamalarından kaynaklanmaktadır. Dogmatik, sınıf uzlaşmacı ve sosyal şovenizmin etkisi, devrimci hareketin, faşizme karşı ortaklaşa mücadele yürütmesinin önünde önemli bir engel oluşturmaktadır.

TDH’nin bu kadar parçalı ve irili-ufaklı olması, işçi sınıfı ve emekçiler içinde büyük bir dez avantaj oluşturmaktadır. Sayısız örgütün varlığı, kitlelerinde bir o kadar bölünmesi anlamına geliyor. Burjuvazi işçi sınıfını bölmek için her türlü çabayı harcarken, bölünmüş olan devrimci-demokrat kesimlerin asgari müştereklerde dahi birlikte hareket edememeleri, proleter sınıf bilincine sahip olmamalarının yanında, sınıfa karşı sınıf ideolojisine sahip olmamalarından ya da bu yönün oldukça zayıf olmasından kaynaklanıyor olması gerçeği ile karşı karşıyayız.

Sınıfa karşı sınıf mücadelesi, faşizme karşı en asgari taleplerde birlikte hareket etmeyi koşullar ve zorunlu kılar. Faşizmin açık saldırı koşullarında bu her şeyin önünde gelir. Ülke, KHK’lar ve de OHAL ile yönetilirken ve bu, topluma baskılarla benimsetilirken, KHK’lara karşı bile birleşememek, birlikte hareket edememek ve her şeyden önce birlikte hareket etmeke için daha yoğun çaba harcama yerine, “tek”lerle uğraşmak, yani, demokratik kitle hareketinin yaratılması için taktikler geliştirememek, demokratik eylem bilincinin de olmamasının bir göstergesidir. OHAL ve KHK’lara karşı çıkmak ve bunlara karşı kitleleri örgütlemek ve harekete geçirmeyi istemek, koşullar açısından en devrimci eylemdir. Evet bu bir demokratik taleptir. Ancak, bugünün ağır baskı koşullarında, bu demokratik talebe sahip olmak için radikal devrimci çıkışlar gerekiyor. 
 
OHAL, KHK vb gibi durumlar, kendiliğinden ortadan kalkmayacaktır. Ciddi kitlesel mücadeleler gerektiriyor. Bu yasalar ve uygulamalar olduğu sürece devrimci örgütlenmeler ve sınıfın daha ileri örgütlenemlerini yaratmanın koşullarıda ortadan kaldırılmış olur. Bu nedenle, en zorlu mücadeleleri, birleşerek, bir araya gelerek ve tek çatı altında örgütlü gibi hareket etmenin bilincine ve zorunluluğuna varılmaldır.

Açık faşist baskı ve devletin kolluk güçleri yanında açıktan örgütlenen ve resmileştirilen paramilitarist güçlere karşı, koşullara uygun her çeşit örgütleneme ve taktik mücadeleleri uygulamaya sokmak kaçınılmaz hale gelmiştir.

Mücadeleyi kitlesizleştirmek, bireyselleştirmek, ortak düşmana karşı hedefi alabildiğine daraltmak, düşmanın istediği ve vermek istediği mesajdır. Bu reddedilmelidir. Küçük küçük gruplar halinde meydanalara ya da sokak aralarına çıkma taktikleri bir kenara atılarak, güçleri birleştirerek ve tek bir örgüt gibi hareket ederek, sokaklara ve meydanlara daha güçlü çıkmanın yolu ve yöntemleri yaratılmalıdır.

“Yasaklanmış ezgiler yasaklanmış Gaydalarla çalınmalıdır.”1 Bu, proletaryanın sınıf tavrıdır. Bu yönde hareket edilemezse ve hala düşmanın istediği şekilde hareket edilirse, TDH çok şeyler kaybettiği ve daha da kaybedeceği ve kolay kolay –İran’da olduğu gibi- belini doğrultamayacağı açıktır.

Bugün, faşist Erdoğan ve avanesi kanlı salyalarını etrafa saçarak konuşabiliyorlarsa, bu kitlelerin sesizliğinden dolayıdır. Kitlelerin sessizliği faşizmin gücü oluyor. Bu tersine dönüştürülmelidir ve dönüşmemesi içinde hiç bir neden yoktur. Bunun yolu ise, faşizme karşı, devrimci ve komünistlerin en geniş birleşik cepheyi oluşturmaları, mücadeleye kazanma azmi ve inancıyla sarılmalarıyla olabilir.

Hemen hemen bütün örgütler ve siyasal yapılar, “birlikten” söz etmelerine karşın, kendi söylemlerinin pratiğe geçmemesi için kendi önlerine yine kendileri engel çıkarıyorlar.
 
Devrimci hareketin parçalanmışlığı ve en asgari demokratik taleplerde dahi bir araya gelememesi ya da gelmeyi başaramaması durumu, kitlelerin moralini bozarken, burjuvaziye dolaylı bir destek ve moral olmaktadır. İşçi sınıfının ve emekçilerin çıkarlarına ters bu diyalektik işleyişi düzeltmek komünist ve devrimcilerin birincil görevi olmalıdır.

Türkiye ve Kürdistan’da işçi sınıfı nicel olarak oldukça güçlüdür. Sömürü sisteminin nesnesi olmaktan çıkmaları ve kendi sınıf çıkarları için mücadelenin öznesi olmaları için, en küçük demokratik adımların birleşilerek atılması bir ilk basamaktır. Bu başarıldığında, faşizme karşı mücadele daha nitelikli ve daha kitlesel hale gelecektir. Burjuvazi açık faşist saldırılarla işçi sınıfı uzun süre susturamaz. İşçiler, sermayenin daha fazla palazlanmasına ve temerküzüne karşı sessiz kalamaz. Çünkü OHAL ve KHK’lar, Erdoğan’ında açıktan itiraf ettiği gibi, sermayenin kanlanması ve büyümesi içindir. Her büyüme ve birikim kanlıdır. Bu nedenle, işçi sınıfı kanın daha fazla emilmesine rıza göstermesi olası değildir. Bu, sömüren ile üreten -sömürülen sınıf arasındaki çelişmelerin keskinleşmesini ve sokaklara taşmasını beraberinde getirir.

Her şeyden önce bugünün yönetimine çeşitli nedenlerle karşı çıkan toplumun yarısı var. Bu faşizme karşı mücadele edenler için büyük bir avantaj, iktidar için ise büyük bir dez avantaj.
Bütün bunlar, komünist-devrimci-demokrat güçlerin birlikte hareket etmesini zorunlu kılan, zorlayan ve mutlaka başarılması gereken bir olgu olarak TDH önünde durmaktadır. 20.01.2018

***

1 Mel Gibson’un „Cesur Yürek” filminden

5 Ocak 2018 Cuma

Burjuvazinin Halleri Ve Mücadele Taktikleri (1)


Burjuvazinin Halleri Ve Mücadele Taktikleri (1)


Yusuf KÖSE
2018, İran gerici-faşist molla rejimine karşı, çeşitli milliyetlerden İran işçi ve emekçilerinin direnişiyle karşılandı ve bu direniş, dünya işçi sınıfı ve ezilen halkları için mücadelenin motivasyonu olmuştur. Ve bu direniş 2018 yılının, emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişmelerin daha da derinleşeceğini gösterirken, kapitalist sisteme karşı işçi ve emekçilerin direnişlerinin de gelişeceğinin bir işareti olarak okunabilir.

Ülkemizdeki durum çok net. Açık bir faşist diktatörlük var ve bu faşist diktatörlük, askeri faşist diktatörlüklerden farklıdır. Faşizmin açık bir kitle desteği vardır ve bunu her geçen güçlendirmeye çalışıyor. Yeni yasa ve kanunlarla konumunu sağlamlaştırmaya, muhalif kesimleri ise bütünüyle soluksuz ve dermansız (güçsüz) bırakmanın adımlarını, günden güne büyüterek atıyor. Ve devrimci-demokratik örgütlenmenin ve karşı koymanın karşısına bir örgütlü, silahlı faşist bir para militarist güç çıkarılıyor. Ve bu uzun zamandır hazırlanıyor ve yasallaşmış durumdadır. HÖH, SADAT vb. aybesgerlerin görünen taraflarıdır. Aynı Endenozya’da 1959’da komünistlere karşı devlet tarafından kurulan ve desteklenen ve günümüze kadar örgütlü olan “Pemuda Pancasila” paramiliter gücü, İran’da “Besici”ler, "Devrim Muafızları" vb. Latin Amerika ve daha bir çok ülkede paramiliter güçler vardır ve bunlar devletin yarı-resmi güvenlik güçleri olarak çalışırlar. Esas amaçları da işçi sınıfı hareketini bastırmaktır. Hitler Almanya'sınında resmi ve yarı-resmi bir çok paramiliter örgütleri vardı.

Son çıkarılan 696 sayılı KHK, Türk egemen sınıfların işi buraya getireceği ve bu yasayla yetinmeyip, faşist yasaların birbirini takip edeceği belliydi. Çünkü, faşizm çok bilinmeyenli denklem gibi değil, tersine, iki artı iki gibidir. Yani, siyaseten oldukça basittir. Faşizme karşı olan kitlelerin karşısına neler çıkaracağı çok açıktır. Bugün olduğu gibi. Bu nedenle, TÜSİAD ya da bazı liberallerin çıkışlarından “umut” beklemek, kurbanın kasabın bıçağını yalamasına benziyor. Türk egemen sınıfları arasındaki çıkar çelişmesi derinliği, şimdilik, kurbanın (işçi sınıfının) ortaklaşa keslimesi önünde engel değil. Tersine, bıçak her geçen gün daha keskin hale getirliyor.

7 Haziran 2015 seçimlerinin arkasından hemen yazmıştım. “Erdoğan bütün seçimleri kazanacak”. Ve öyle de oldu. Bunu Türk tekelci burjuvazisi istiyor ve egemen sınıfları, sermayenin çıkarı gereği, örgütlenmesini ve yasalarını da ona göre yapıyor. Mısır’da Mübarek, Tunus’ta Bin Ali nasıl yıllarca tek başlarına kaldılarsa, AKP-Erdoğan kliği de aynı şekilde iktidarda kalmaktadır. Bu iktidar sürecini kitle hareketlerinin boyutu belirleyecektir.


İşçi Sınıfı Emperyalistleşmiş Türk Devletiyle  Karşı Karşıyadır

Siyaset ekonomiden bağımsız olamaz. Sermayenin niteliği, siyasetine niteliğini ve biçimini belirler. Türk egemen sınıfları, artık AB ya da ABD’nin her dediğini yapmıyor. Çünkü kendisi bir emperyalist devlet haline gelmiştir. “Türk devleti emperyalist bir devlettir” belirlemesine karşı çıkanlar elbette olacaktır. Ancak, bunu ileri sürenlerin Türk tekelci burjuvazisinin uluslararası ilişkilerini, sömürü ağlarını, dış ülkelerdeki yatırımlarını irdelemeleri ve incelemeleri gerekiyor. Bu ayrı bir yazı konusu olamakla birlikte, bugün Türkiye’nin finansal (bankaların dışında) 301 aşkın çok ulusulu tekeli ve yurt dışında 300 aşkın fabrikası ve 44 milyar ABD doları yatırımı vardır.2 Londra ve New York borsalarında yatırımları vardır. Sadece, müteahhitlik alanında bir veriyi buraya aktarmak bir ip ucu verbilir. Yurtdışında Müteahhitlik firmalarin dergisi olan ENR3, her yıl dünyanın en büyük 250 firmasını belirler. Bu sıralama içinde en çok şirketi olma açısından Türkiye, Çin’den sonra ikinci, ABD ise üçüncü sıradadır. Türkiye, bu pazarın %5,6 (25,5 milyar ABD doları) ellerinde bulundurmaktadır. Erdoğan’ın kaçak sarayını yapan Rönesans Holding, bu listenin 38. sırasında yer alırken, Rusya’nın en büyük 200 şirketi arasında ise 84. sırada yer almaktadır.4

Türk devleti emperyalist bir devlettir. Tepkilerini buna uygun olarak vermektedir. AB ve ABD ile olan kavgaları ve bizim toplumun pek alışık olmadığı çıkışlar, kimileri tarafından “anti-emperyalist” olarak değerlendirilebilmektedir. Karşı çıkışlar ne bir blöf ne de danışıklı dövüştür. Emperyalist bir çıkıştır. Paylaşılmış pazarlardan pay isteme, paylaşılmış egemenlik alanların yeniden paylaşma isteği ve yayılmacılıktır. Bu nedenle Erdoğan’ın sık sık tekrarlamak zorunda kaldığı: “Dünya beşten büyüktür”, ya da ABD için söylediği; “BM birden büyüktür” gibi söylemler ve çıkışlar, bir anti-emperyalist çıkış değil, büyüyen Türk sermayesinin önünde engel olunmaması ve paylaşılmış alanlardan pay isteme çıkışlarıdır. Yani, yeni ile eski emperyalistler arası çıkar dalaşıdır. Egemenlik alanı ve paylaşılmışların yeniden paylaşılması savaşımıdır. Erdoğan”nin ağzında sakız ettiği “Payitaht’”, Türk tekelci burjuvazisinin egemenlik alanlarının ifade şeklidir. Olan feodal Osmanlı yayılmacılığı değil, emperyalistleşmiş Türk tekelci burjuvazisinin yayılmacılık çabalarıdır.

Türk egemen sınıfların, emperyalist bloklaşmada saf değiştirme çabaları, NATO’yu dıştalamaya çalışması ve Ortadoğu’da ABD’nin varlığından rahtsızlığı, pazar ve egemenlik alanların yeniden paylaşılmasını istemesinden kaynaklıdır. 
 
Ne var ki, ülkeyi hala yarı-sömürge olarak değerlendirenlerin, Erdoğan’nın çıkışına “anti-emperyalist” demek durumunda kalmaları ya da “şaşkın”lık şokunu yaşamaları ya da bu çıkışları doğru adlandıramamları, sermayenin niteliğini ve gücünü yanlış değerlendirmelerinden kaynaklanmaktadır.

Siyaseti belirleyen ekonomi olduğuna göre, ekonominin niteliğinin ne olduğunu incelemek ve belirlemek önemlidir. Türk tekelci burjuvazisinin içte ve dışta saldırgan bir taktik izlemesi, büyüme ve egemenlik alanlarını genişletme isteğinin pratik görüngüleridir. Erdoğan tekelci sermayeniin sözcüsüdür. Onların saldırganlığı Erdoğan’ın kişilğinde birleşmektedir.

İçeride tüm demokratik hak ve özgürlüklerin yok edilmesi, işçi sınıfı ve emekçilere yönelik saldırganlığın ala bildiğine ağırlaştırılması, her şeyin yağmalanması ve ortada burjuva hukukunun dahi bırakılmaması, yeni emperyalist bir ülke burjuvazisinin olağan davranışlarıdır. Çünkü yeni büyüyen sermaye, büyümesi ve egemenlik alanlarının genişletilmesi önünde hiç bir engelle karşılaşmak istemiyor. Bu nedenle de bunun birinci yolu; ülke içindeki muhalefeti bastırmak ve gelişecek muhalefete karşı paramiliter bir güç oluşturmak... Bunu, 696 sayılı KHK ile de yasal zeminini hazırlamış oldu. Bu, gelişecek işçi sınıfı muhalefeti için gereklidir. GEZİ (2013 Haziran Ayaklanması) direnişinin ruhu hala ortalıkta dolaşmaktadır ve bu devrimci ruh burjuvazinin uykusunu kaçırmaktadır.

Elbette her şey Türk egemen sınıfları için toz pempe değil. İçerisi, onca baskı araçlarına rağmen kendileri açısından tekin olmadığı gibi, dışarıda da karşılarında, her yönüyle daha büyük emperyalist güçler var. İçerde tek dişli muhalefet olabilme kabiliyetine sahip işçi sınıfı var ve onu da, önemli ölçüde –şimdilik- bir şekilde; yoğun devlet şiddetinin yanında,  miliyetçilik, şovenizm, mezhepçilik vb. argümanlarla parçalayıp bastırabilmiş durumdadır. Ancak, sermaye ile emek arasındaki çelişmenin diyalektiği, düz bir rotada ilerlemez. Biriken öfkeler, önüne dikilen bentleri yıkmasını da bilir.

Türkiye’deki burjuva muhalefet (CHP), sözde bir mualiftir. Sermaye istemediği sürece dişe dokunur -daha doğrusu burjuva demokrasinin normlarını korumak içinde olsa- bir muhalefet etmeyecektir. O, arada bir –dostlar alış verişte görsün misali-, “ben korkmam” diyerek “gürleyecek(!!!)”tir. Ama, gerisi boş ve sermayenin düzenin korunması için elinden gelen muhalifliği yapmayı sürdürmeye devam edecektir. Çünkü toplumun önemli bir kesimi –çeşitli nedenlerle de olsa- şu anda iktidara karşı muhaliftir. Bu muhalif kesimin, bir şekilde aktifleşmesinin önlenmesi ve oyalanması gerekiyor. Ve en önemlisi de bu kitlenin Kürt ulusal hareketiyle birleşerek demokratik bir muhalif kitle hareketinin doğmasının önlenmesi gerekiyor. Bunun içinde Kürt legal demokratik muhalefetini de “şeytanlaştırma” çabası içindedir. Ne yazık ki, küçük burjuva kesimlerin bir bölümü egemen sınıfların “şeytanlaştırma” işini, değişik argümanlarla benimsemişe benziyorlar. Egemenlerce estirilen egemen ulus şovenzimin küçük burjuvazinin bir kesimini etkisi altına aldığını görmemek, devrimci taktik belirlemede büyük bir eksiklik olur.

Sermaye, Kürt düşmanlığına devam edecektir. Birincisi, içeride Kürtlere karşı düşmanlığı geliştirerek miliyetçiliği beslemek ve toplumun önemli bir bölümünü bu duygularla yönetebilmek. İkincisi ve esası ise; Kürtlerin sermayenin yayılmacılığı önünde engel olmasıdır. Çünkü, Suriye ve Irak’taki gelişmeler ve özellikle Suriye’deki gelişmeler, Türkiye sınırının Kürtlerin kontrolüne geçmesi, Kürdistan’ın bütünüyle kontrolden çıkmasına maddi zemin hazırlamış olması gerçeği ile karşı karşıyadır. Kürtler, Türk tekelci burjuvazisinin “büyük ve güçlü Türkiye” hayaline taş koymuş durumdalar.

Bunun yanında, işçi sınıfının yoğun baskı altına alınması, bütün demokratik haklarının ortadan kaldırılması ve toplumun diğer kesimlerine yönelik poltik özgürlüklerin yok edilmesi, ve aynı zamanda toplumun islamlaştırılması, liberalleride içine katarak muhalefet cephesini genişletmiştir.

Toplumun küçümsenmeyecek bir bölümünün iktidardan rahatsızlığı, burjuva cephesinide kara kara düşündürmektedir. Bu nedenle de egemen sınıf baskısı, bir sonraki baskıyı katalayarak şiddetlenmektedir. Bütün faşist rejimler bu yöntemi kullanmış ve sonunda yıkılmışlardır. 
 
Bazı kesimler, liberal aydınların dahi içeri alınmasına, TÜSİAD vb. gibi sermaye kesimlerin karşı çıkmasını, bunların Erdoğan iktidarına karşı gibi algılamaktadır. Oysa, liberal aydınların kayıbı geçici bir kayıptır ve burjuvazi onları her zaman kazanabilir. Ancak, liberal aydınların da içeri atılması, baskı uygulanması, daha büyük kesimlerin baskı altına alınmasını ve faşizmi resmileştirmeyi ve yasallaştırmayı kolaylaştırdığı içindir. İşçi ve emekçilerin ensesinde burjuva sınıfın korku sopasının sürekli canlı tutulması içindir.

Türkiye 1980’lerin Türkiye’si olmadığı gibi, sermayenin büyüklüğü ve temerküzü de aynı değil, ulusaşırı özelliği, yani tekelleşmesi daha fazla öne çıkmış ve üretimini de sermayenin büyüklüğüne bağlı olarak uluslararasılaştırmaktadır.

Sermaye, işçi sınıfı ve emekçilere ve onların temsilcilerine karşı açıktan bir saldırıya geçmiştir. Ve bu saldırılarını gevşetmek bir yana, her geçen gün daha da genişletmekte ve derinleştirmektedir. 

Devletin bu saldırıları karşısında komünist ve devrimcilerin yapması gerekenler de vardır. 
 
Devamı var.


1 DEİK Raporu (Kadir Has Üniversitesi- New York Columbia Üniversitesi’nin ortak girişimi olan Vale Columbia Sürdürülebilir Uluslararası Yatırım Merkezi’nin –VCC- araştırması) 2014
2 UNCTAD-WİR 2017 Raporu.
3 Engineering News-Record 2017.
4 Forbes 200 Russia, 2017

24 Aralık 2017 Pazar

Yeni Bir Yıla Girerken, Kapitalist Sistem






Yeni Bir Yıla Girerken, Kapitalist Sistem


Yusuf KÖSE


Kapitalizm, insanı, sermayenin değişim ve kullanım aracı haline getirdiğinden bu yana; insan kendi toplumsal sisteminin öznesi olmaktan çıkıp, sisteme egemen olan sınıfın nesnesi haline getirilmiştir. Sermayenin kendi çıkarları için geliştirdiği bu ilişki biçimi ve niteliği, insan ve doğa için yıkımdan başka bir yöntem öngörmemiştir. Kapitalizm bütün vahşiliğini, sermayenin bu ilişkiler niteliğinin içinde üretmektedir. Sermaye ne denli büyüp, çalışanlar (işçiler) ise ne denli sermayenin egemenliği altına girmişse, toplumsal yıkım ve çürümüşlük bir o kadar artmaktadır. İşçilerin karşı koyuşu oranında, toplumda demokratik hak ve özgürlükler yaratılabilmektedir. Bu toplumun insani yanıdır. Bu insani yan, insanın değişim ve kullanım aracı olmaktan çıkıp, kendi toplumsal yapısının hem öznesi hem nesnesi olduğunda, yani sosyalist toplumu kurduğunda gerçekleştirebilecektir.

Kapitalizm, toplumsal bir sistem olarak ortadan kaldırılamadı. Hala hükmünü sürdürüyor. Bu kapitalizmin iyi bir sistem olduğunu ortaya koymuyor. Sistem tüm çürümüşlüğüyle kendini ayakta tutmaya çalışıyor. 
 
İşçilerin ve tüm ezilenlerin isyanı kadar doğanın da isyanı artmış durumdadır. Kapitalist sistemin tahribatını ve yıkımını daha fazla taşıyamaz duruma gelmişlerdir. Doğa ve bozulan ekolojik denge, seller, fırtınalar, büyük kasırgalar ve kuraklıklarla kendi isyanını dile getirken, işçi sınıfı ve demekçiler ise sokaklarda ve iş alanlarında protesto ve direnişlerle ve yer yer büyük çatışmalarla, bu sisteme karşı isyanlarını dile getiriyorlar. 
 
Gazeteler, en zengin 62 kişinin gelirinin dünya nüfusunun yarısından fazla olduğunu yazıyor. Bir kaç yıl önce bu sayı 85 idi. Giderek zenginlik daha az ellerde toplanıyor. Oxfam’ın verilerine göre 70 milyon zenginin geliri, geri kalan 7 milyar insanın gelirine eşitlenmiş durumda. Zenginlik, daha az ellerde toplandıkça, baskılar daha fazla artıyor. Savaş alanları genişliyor, yıkım ve tahribatlar geriye dönüşümsüz bir şekilde derinleşiyor. Bütün kapitalist ülkeler aşırı bir silahlanmaya gidiyor ve emperyalist ülkeler ve emperyalist tekeller arasındaki pazar alanlarını yeniden bölüşüm dalaşı ve savaşı keskinleşiyor, kızışıyor. Emperyalist ülkeler arasındaki egemenlik savaşı kapıyı hızla çalıyor.
Süriye’de savaş “bitti-bitiyor” derken, bir yenisi başlıyor. “Küdüs çelişmesi” bilinçli olarak derinleştiriliyor. ABD emperyalizmi bölgede yeni ve olası daha büyük bir savaşın ateşini körüklüyor. Egemenliğinin giderek zayıflaması, pazar alanlarının daralması ve buraları Rusya, Çin vb. gibi emperyalist ülkelerin doldurmasını kabullenemiyor ve saldırganlığını artırıyor. Bu da emperyalist savaş tehlikesini artıran etmenlerin başında geliyor. “Kuzey Kore” umacası yaratılarak nükler silah halkların tepesinde demoklesin kılıcı gibi sallandırılıyor.

Emperyalistler arası bloklaşmalar ve kutuplaşmalar artıyor. Yeni bloklaşma ve kutuplaşmalar ortaya çıkıyor. ABD, sadece Rusya ve Çin ile çatışmıyor. İran, Türkiye1, Hindistan, Endenozya vb. gibi yeni emperyalist güçler ile de egemenlik alanı daraltılıyor. AB emperyalistleri, ABD’den bağımsız hareketetmenin yollarını arıyor. Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası, bütün hızıyla ilerliyor ve yeni emperyalist güçler, en büyüklerin tahtını sarsmaya devam ediyor. Kapitalist dünyanın egemeni burjuvazi, kendini güvende hissetmiyor. Birbirlerine karşı ölesiye mücadele ederken, işçi sınıfı ve emekçilerin sınıf mücadelesini bastırmada ise birleşiyor, ortak hareket edebiliyorlar.

Bütün kapitalist ülkelerde iç gericileşme hızla gelişiyor. Burjuva demokrasisi ile “ünlenen” Avrupa ülkelerinde iç gericileşmenin ötesinde, bir çok ülkede faşist partiler hükümete gelmiş durumdadır. Burjuvazi, kapitalist sistemin krizini açmak için kitleleri kutuplaştırıcı (dinsel-ulusal) politikaları yürülüğe sokmuş durumda. Özellikle göçmenler üzerinden ırkçılığı ve milliyetçiliği, ayrımcılığı geliştirici bir politika izliyerek, demokratik hak ve özgürlüklerin gaspının politik zeminini hazırlamış oluyorlar. Avusturya, Macaristan, Polonya ve daha bir çok AB ülkesi iç gericileşmenin başını çekerken, Almanya ise hızla bu yönde ilerliyor. Irkçı-faşist partiler giderek kitleselleşiyor. Egemen burjuvazi, anti-komünist söylemi ve baskıları artırırken, ırkçı-faşist partilerin gelişmesine destek oluyor.

Dünyanın en büyük emperyalist ülkelerinde, ABD, Çin, Rusya ve AB’nin önde gelen ülkelerinde ise, çalışanların hakları yok sayılıyor. İşçi sınıfı üzerindeki baskılar artıyor. Çin ve Rusya bu konuda daha saldırgan bir politika izlerken, ABD ise hak gasplarını “her şey büyük ABD için” adı altında yürütüyor.

Kapitalist sistem toplumsal çürümeyi alabildiğine derinleştiriyor. Kapitalist sistemin egemenliği süreci içinde toplumlar hiç bir şekilde “barış” içimnde olmadığı gibi, bundan sonra da olmayacak ve savaş ve sömürünün ağırlaşmasının derinleşmesine koşut olarak kitleler üzerindeki baskılar daha fazla artarak devam edecektir. 
 
Kapitalizm toplumsal kaos ortamını derinleştiriken, sınıf çelişmelerini keskinleşmesini de beraberinde getiriyor. Burjuvazi, ideolojik, politik ve pratik olarak işçi sınıfının sınıf mücadelesini kriminalize etmeye çalışsada, kapitalizmin karşıtı toplumsal bir sistem olarak sosyalizm, güncelliğini dünden daha acil olarak korumaktadır.

İşçi sınıfı ve emekçilerin önünde tek bir seçenek var: Ya kapitalizmi yıkıp sosyalizmi kuracaklar ya da kapitalist sistemin insanlığı ve doğanın yıkımını acı, yoksulluk ve zulüm altında yok oluşuna tanıklık edeceklerdir. Sınıfın ve insanlığın kurtuluşunun erken ya da geç oluşunu, işçi sınıfının burjuvaziyle olan çelişmesinin diyalektiği etrafındaki mücadelesinin gücü ve ivmesi belirleyecektir.

İşçi snıfı geleceksiz ve çürümüş bir kapitalist sistemi daha fazla üzerinde taşımayacaktır. Burjuvazinin tüm manipülasyonuna rağmen, işçi sınıfının devrimci sınıf bilinci ve sınıf örgütlenmesi gelişmesi kaçınılmazdır. Çünkü, işçi sınıfı ve emekçilerin önünde başka bir seçenek yoktur.

Burjuvaziye karşı, komünist ve devrimci saflarda birleşme, örgütlenme ve tüm haksızlıklara karşı mücadele etmek, geleceksizliği, umutsuzluğu ve belirsizlikleri ortadan kaldıracak yegane devrimci bir yöntemdir. 
 
***
2018 yılı dileğim ve herkesin yeni yılını kutlamam, Hasan Hüseyin Korkmazgil’den bir şiir ile olacaktır.
“toplanın
birleşin
bir olun
acıların şahı gibi gelin üstüme
gelin ve bitsin bu iş,
kayalardan mı gelirsin, bolivyalardan
rio’nun favelalarından mı
ispanyadan mı
viyetnamdan mı
zonguldak kömürlerinden mi gelirsin
çukurovalardan mı...”



1Bu konudaki görüşlerimi, ICOR (Uluslararası Devrimci Parti ve örgütlerin Koordinasyonu) ve ICMLPO (Uluslararası Marksist-Leninist Parti ve Örgütler Konferansı)’nın Ekim Devriminin 100. Yılı vesilesiyle 27-29 Ekim
2017 tarihleri arasında Almanya’nın Bottrop kentinde düzenlediği, 44 ülkeden 60 örgütün ve binin üzerinde delegenin katıldığı oturumda yaptığım konuşmalarda dile getirmiştim.

16 Ekim 2017 Pazartesi

EKONOMİ VE SİYASET




EKONOMİ VE SİYASET



Yusuf KÖSE


Siyaset mi ekonomiyi belirler, ekonomi mi siyaseti belirler, hep tartışılır olmuştur. Burjuva düşünce sahipleri, siyasetin ekonomiyi belirlediğini ileri sürerken, Marksist-Leninist-Maoist (komünist) düşünce sahipleri, ekonominin siyaseti belirlediğini savuna gelmişlerdir. Doğru olanda bu son yaklaşımdır.

Siyaset bir üst yapı kurumudur. Onu belirleyen, ortaya çıkaran ve ona geniş bir eylem alanı sunan ekonominin kendisidir, yani toplumsal ekonomik alt yapıdır. Toplumsal ekonomik alt yapıdan bağımsız siyaset yürütmenin olasılığı esasta olamaz. Siyaset ekonominin üzerinde yürür ve belirleyici olanda ekonomidir. Siyaset ekonomiye etki eder mi, elbette eder, ama, o ekonominin yanında ikincildir.

Burjuva siyaset arenasında, genelde siyaset kişilere bağlanır. Bu aslında, burjuva ideolojisinin temel sorunları gizleme ve kitleleri aldatma siyasetinden kaynaklıdır. Onun için kahramanlar vardır ve işleri tek tek kahramanlar yürütür.

Örneğin, her ABD başkanı değiştiğinde, siyasetinde değişeceğini ve ABD siyasetini yeni seçilen başkanın keyfi isteklerine bağlı olduklarını ileri sürerler. Oysa hiçte böyle değildir. ABD siyasetini, ABD ekonomisine egemen tekeller belirler. Siyaset onların çıkarları doğrultusunda yürür ve yürütütlür. Bu hem dış siyaset hem de iç siyaset için geçerlidir. Başkanların değişmesi ve değişen başkanlara göre siyaset yürütülmesi, başkanların kişisel durumlarından değil, onları seçen ve seçtiren ekonomiye egemen güçlerden kaynaklıdır. ABD ya da herhangi bir ülkede başkan ya da burjuva lider siyasetçilerin belirleyicilği oldukça sınırlıdır. Onlar bağlı oldukları ekonomik güçlere göre hareket ederler ve onların sınıfsal çıkarlarını savunur ve korurlar.

Putin Rusya’nın başına geldiğinde, sanki belirleyici olan bu kişi gibi algı yaratılmış ve yaratılmaya devam ediyor. Oysa, Putin’i seçen ve seçtiren Rus emperyalist burjuvazisidir. Onların sınıfsal çıkarlarını en iyi koruyan ve korumasına inandıkları Putin olduğu için, tekrar tekrar başa getirilmiştir.
Almanya’da uzun yıllardır Merkel vardır. Daha önce Kohl vardı ve bunlar, Alman burjuvazisinin çıkarlarını iyi temsil ettikleri için bu kadar süre başta kalabilmişlerdir. Bunlara düşen bir görevde kitleleri peşlerinden sürüklemesini bilmeleridir.

Burjuva siysetçilere iki görev düşer. Biri burjuvazinin ekonomik ve siyasi (genel anlamda sınıfsal) çıkarlarını en iyi şekilde korumak ve bu doğrultuda kitleleri etkilemek, bu çıkarların kitlelerin çıkarı olduğuna ikna etmektir. Yani, geniş yığınları burjuva siyaseti etrafında oyalayabilmek, tutabilmek ve düzenin yürütülmesini başarabilmektir.

Burjuva siyasetçilerini kitleler belirlemez. Burjuvazinin kendisi belirler. Burjuvazi bir bütün olmadığı için, içinde farklı çıkar grupları olduğundan liderlik konusunda, yani siyasal temsilcilik konusunda aralarında farklılıklar çıkar. Bu siyasete yansır. Almanya ya da ABD’de genelde iki parti güçlüdür. Biri “demokrat” görünümlü Sosyal Demokrat Parti diğeri ise “sağ” görünümlü Hiristiyan Demokrat Parti. ABD de ise Cumhuriyetçi Parti ve Demokratik Parti vardır. Bunlar arasındaki siyaset farkı, kendi sınıfsal çıkarlarlarıyla, sömürüden daha fazla pay alama ile doğrudan ilişkilidir. 
 

Erdoğan ve Siyaset

Ülkemizde de AKP, esas olarak da Erdoğan ele alındığında, bu kişi her şeyi tek başına belirleyen ve ülkeyi kendi kişisel çıkarları doğrultusunda yöneten bir olarak öne çıkarılmaktadır. Aynı, Batılı burjuvazinin Putin (ve Trump için de) yaptığı propaganda, “Erdoğan’da diktatör”. Yani, “ülkeyi kendi egosunu tatmin için yönetiyor”. Bunlar, gerçeği gizleyen tipik burjuva siyasal argümanları ve kitleleri yanıltma siyasi bezirganlığıdır.

Oysa, Erdoğan ya da daha önceki askeri cuntalar tek başlarına ülke yöentmedi. Bunların arakasındaki görünmez ya da gösterilmeyen kesim sermayedir. Türk egemen sınıfları, ekonomiyi, devleti elinde bulunduran sınıflardır.

Bugün TC devletini “tek adam” yönetiyor gibi gösteriliyor. Aynı Hitler’in Almanya’yı “tek başına yönetti” dendiği gibi. Bu “çılgınlar”, “yarı akıllılar” ülkeyi yönetti ve yönetiyor. Ekonomiyi elinden bulunduran burjuvazinin hiç mi hiç günahı yok (!) Ülke ekonomisini elinde bulunduran koca koca tekellerin hiç günahı yok(!) O garibanları bu diktatörler dinlemiyor ve onlarda eziliyor (!) Aynen böyle deniyor. Özellikle TÜSİAD kesiminin ezildiği ileri sürülüyor ya da buna yakın düşünceler yayılıyor. Hatta, GEZİ’de neredeyse “direnişçi” gösterilen ve ülke ekonomisinin en azından %10’nu elinde bulunduran ve dünyanın çok uluslu ilk 250 tekeli içinde yer alan KOÇ’un, hiç mi hiç Erdoğan’ın uyguladığı bu politikadan haberi ve eli yok denecek duruma gelindi.

Öyleki “Bonapart Erdoğan”, burjuvaziye rağmen iç ve dış politikaları kendi başına hayata geçiriyor. OHAL’den, KHK’lerden burjuvazi “çok rahatsız”. Erdoğan ve yanına aldığı Bahçeli, TÜSİAD’a rağmen işi götürüyor demeye getiriyorlar. Bunu yazıp çiziyorlar da. 
 
Hitler yenildikten sonra arkasından söyelenlere bakın. “Deli”, “tek başına ülkeyi ve dünyayı mahvetti” vb. Oysa, onu iktidara taşıyanın Almanya’nın en büyük çelik tekeleri ve diğer tekellerin olduğu gizlendi ya da gizlenmeye çalışıldı. Burjuva politikası aklanmaya ve “demokrat” gösterilmeye çalışıldı. Bugün en büyük uluslararası tekellerin arasında yer alan Alman menşeli tekellerin bütünü, Hitler döneminde en fazla “zorla işçi (yani, yahudileri, esirleri, komünistleri, çingeneleri, vd.) çalıştıran”ların arasında yer alırlar. Meşhur mühendislik, eleoktronik, kimya, otomobil, çelik tekelleri vb. leri....

Kenan Evren ve diğer faşist paşalar yönetime el koyduğunda, bütün Türk egemen sınıfları (emperyalist Batı burjuvazisi de dahil) yönetimi kutlamış ve kutsamışlardı. Ne zaman ki, kenan Evren ve şürekasının kullanım süresi doldu, başta burjuva yalakaları liberaller önce saldırıya geçti. Peşinden burjuvazinin kendisi. Hepsi birden “cunta karşıtı” oluverdiler. Oysa, onları o tepeye çıkaranlar kendileriydi. Ve o süreçte, işçi sınıfını susturarak en büyük sermaye birikimini yaptılar. Sermaye bu süreçte yoğunlaşma ve merkezileşmesini en üst seviyeye çıkardı.

Kenan Evren ve şürekası, yani sermayenin askeri cuntası askeri zorla kitleleri susturdu, demokratik hakları yok etti. Erdoğan ise, kitle desteği ve peşinden polisiye güçle bu işi götürüyor. Ama arkasında, büyük sermaye var. Ve yeni palazlanan sermaye güçleri olduğu gibi, eski palazlanmış sermaye güçlerinin de büyümeleri söz konusudur.

Türk egemen sınıflarının hiç bir kanadının, işçilerin susturulmasından, demokratik hak ve özgürlüklerin yok edilmesinden, Kürtlerin katledilmesinden, demokrasi güçlerinin baskı altına alınmasından hiç bir şikayetleri yoktur, tersine oldukça memnundurlar. Arada “demokrasi” laflarının çıkması, görüntünün ötesinde bir şey değildir, sahtedir. 
 
Neden sahtedir? Çünkü, burjuva siyasetçileri yöneten ve yönlendiren sermaye kesimleridir. Sermaye, baskı sürecinde daha fazla büyür. Bütün büyük sermaye kuruluşlarına, yani kapitalist tekellere bakın, büyümeleri bu tür süreçlerde daha fazla olmuştur.

Bir burjuva tekeli, sermayedarı, holdingi vb. en çok nasıl sermaye birikimi sağlıyorsa, o siysal yapıyı, o siyasal yönetimi egemen kılmaya çalışır. Türk egemen sınıfları da büyümek için, genelde askeri ve sivil diktatörlükleri egemen kıldılar. Meşhir “24 Ocak Kararları” ancak ve ancak askeri bir yönetimle (12 Eylül 1980 Askeri Cuntası) topluma, yani işçi ve emekçilere kabul ettirilebilirdi. Öyle de yaptılar.
Daha sonraki süreçler ise, Türk burjuvazisinin büyüme ve serpilme dönemi oldu. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi süreci çalkantılı geçti. Ecevit’in düşürülmesi, Kemal Dervişlerin devreye sokulması ve 2002 seçimleriyle AKP’nin iktidara getirilmesi vb. gibi olaylar, egemen sınıfların denetimi altında gelişen olaylardır. Bu süreçte, burjuvazinin bu politikasına karşı işçi ve emekçi cephesinden güçlü bir karşı koyuş (GEZİ) oldu, ancak, burjuvaziyi geriletmeye yetmedi.

Ayrıca belirtmekte yarar var, ülkedeki her askeri darbe Türk egemen sınıfların (büyük burjuvazinin) isteği doğrultusunda olmuş ve onların ekonomik büyümesine hizmet etmiştir. 
 
Türkiye’de bütün baskı süreçleri, sıkıyönetimler, OHAL ve KHK gibi uygulamlar, kitlelerin baskı altına alınarak, sermayenin büyümesi ve çıkarlarının korunması için uygulanmış ve uygulanmaya devam etmektedir. 
 
Sermayenin birikimi ve merkezileşmesi, büyümesi, devlet yapısında da değişikliğe gitmeyi zorlamış ve burjuvazi devlete yeni bir biçim vermeye başlamıştır. Bugün de AKP’nin iktidarda olması, uygulamaları, başkanlık sistemi, toplumun islamlaştırılması, dinci eğitimin esas hale getirilmesi vb. uygulamalar, TC devletine gemen olan sınıfların, yani sermaye kesimin istekleridir. Bu gelişmeler, devletin yeniden reorganizasyonu için burjuvazi için gerekliydi. Bunu hem ordu içinde direnencek kesimleri ekarte ederek yaptı, hem de bürokrasi içinde ayak direyecek kesimleri ekarte ederek yaptı. Öte yandan en büyük muhalefet olan işçi sınıfının, devrimcilerin komünistlerin iyice ezilmesi, demokratik hak ve özgürlüklerin bütünüyle ortdan kaldırılması ve buna karşı koyacak her hareketin ezilmesini esas aldılar.

Bunun içinde en büyük muhalif örgütlü demokratik güç ise, Kürt hareketiydi.

Kürt hareketinin gelişmesi, salt demokratik hakların genişletilmesi tehlikesini doğurmakla kalmıyor, burjuvazi için bundanda daha büyük bir tehlikeyi, ayrılma ve bütün Kürdistan’ın birleşmesi yolunu açması vardır.

Sonuç olarak Erdoğan-AKP hükümeti, Türk egemen sınıfların (TÜSİAD, MÜSİAD) politikasını yaşama geçiriyor. Türk devletinin iç ve dış politikası Türk egemen sınıfların çıkarlarına rağmen değil, çıkarlarına uygun bir şekilde yürütülüyor. Bunun tersini iddia etmek, Türk sermayesinin durumundan bir haber olanlardır. Ya da devletin kişilerin arzularına göre değil sınıfın arzularına göre yönetildiğini ve devletin sermaye sınıfının “ulvi” çıkarlarını temsil ettiğinden haberi olmayanlardır.

ABD, Türkiye ve AB İlişkileri

Son yıllarda Türk devletinin AB ve ABD dışında hareket etmeye çalışması ya da onlarla ilişkilerini zorlaması ve bir çok isteğini kabul ettirmeye çalışması, bölgesel güç olma isteği ile yakından ilgilidir. Suriye savaşı sırasında önce Rusya’ya karşı cephe alan ve bunu Rus uçağını düşürerek en yükseğe çıkaran Türk devleti, yanında AB ve ABD görmeyince, Rusya ile ilşkilerini yeni baştan gözden geçirip, Rusya lehine düzeltti.

Türk egemen sınıfları içinde uzun süredir bir “ŞANGAY BEŞLİSİ” heveslisi olan kesim var. Bu, yeni pazarlara açılma ve Batı’nın her tarafı kontrol altında tutan tutumundan kaçınma ve kendine yeni pazar alanları bulma isteği, umudu ve çabası olarak okunmalıdır.

Bu bir niyet değil ya da ekonomik gelişmelerden bağımsız bir siyaset izleme değil, ekonomini yönlendirdiği ve dayattığı bir siyaset yoludur.

Rusya, İran ile geliştirilen ilişkiler ve Ortadoğu ve Afrika pazarları Türk egemen sınıfları için cazip alanlar ve pazar bulma çabalarıdır. Koç Holding’in Afrika’daki ekonomik yatırımlarına bakmak bile yeterlidir. (Türk şirketlerinin dış yatırımlarına ilgi duyanların İbrahim Ekinci’nin Dünya Gazetesi’ndeki araştırma-haberine bakabilir) 1

“Yeni Osmanlılık” eğiliminin sık sık dile getirilmesi, eski Osmanlı topraklarına sahip çıkılmaya çalışılması, işgalden çok sermaye için pazar alanları olarak kullanılması için dillendirlmektedir.

Almanya ile sürtüşmeler, ABD ile karşılıklı vize restleri, bölgesel güç olma ve bunun önünde engel olunmasına karşı çıkmak olarak okunmalıdır. Ama, asla, anti-emperyalizm olarak değil!

Bütün bunlara rağmen, Türk egemen sınıfları ne AB ile ne de ABD ile ekonomik ve siyasal ilişkilerini kesmeyecektir. Diş göstermenin ötesine geçemeyecektir. Çünkü ekonomik ilişkilerin büyük bir bölümü AB (başta Almanya, Hollanda, Fransa, İngiltere, italya olmak üzere) ülkeleriyle yapılmaktadır. Ayrıca, AB’de Türkiye’ye ekonomik yaptırım uygulamaz. Adını verdiğim ülkelerin Türkiye ile yoğun ekonomik ilişkileri var ve doğrudan yatırımların yanı sıra bir sürü ticari ilşkileri söz konusudur.

ABD’nin vize restinin arkasındaki neden, Türk devletinin ABD’ye danışmadan işler yapmasıdır. Yani, Sarraf, F. Gülen ya da ABD'li Rahip meselesi değildir. Bunlar, esas sorunları perdeleme argümanlarıdır.

Emperyalizm çağında sermayelerin iç içe geçtiği, “kapitalizmin kendi süretinde bir dünya yarattığı” bir süreçte ekonomik ilişkilerin askıya alınması oldukça zor ve kolay kolay başvurulmayan bir yöntemdir. Örneğin, AB ABD'nin istediği her ekonomik yatırımı devreye sokmayabiliyor. Ekonomik yaptırımlarda, sadece yaptırıma uğrayan ülke değil, yaptırım yapan ülke tekelleri de zarara uğruyor.

Türk devleti, dışarıya açılan sermayesi ile, sahip olduğu askeri gücüyle ve dokuzyüz milyar dolara yaklaşan GSMH ile büyük emperyalist güçlerden “payını” istiyor. Bunu da her fırsatta Erdoğan’ın ağzından dile getiriyorlar.

Ortada bir anti-emperyalizm olayı yok ve olamaz. Tekelci burjuvazinin anti-emperyalizmi olamaz. Karşılıklı atışmlar, ekonomik ve siyasal çıkarların korunması, büyütülmesi ve derinleştirilmesiyle ilgilidir. 
 
Kısacası, Erdoğan “bonapartist” olduğundan değil, Türk sermayesi Erdoğan’ı hırçınlaştırdığından işler bu haldedir. Çılgın olan, hırçın olan, agrasif olan, ülkeyi sermaye sınıfı için sömürü ve talan cenentei haline getiren ve neredeyse iki ayda bir çıkarılan “torba yasaları”, Kürt illerini yakıp-yıkan, her fırsatta Suriye’ye girmek isteyen, Kürdistan’ın bütününü yutmak isteyen, tüm demokratik hak ve özgürlükleri ortadan kaldıran, ülkeyi OHAL ve KHK’le idare eden, başkanlık sistemini getiren Erdoğan değil, onun temsil ettiği Türk burjuvazisidir. Sorun böyle okunmalıdır diye düşünüyorum. 16.10.2017

1 Bkz. İbrahim Ekinci, https://www.dunya.com/sirketler/yurtdisindaki-turk-sermayeli-fabrika-sayisi