26 Mart 2026 Perşembe

RMM uluslararası hangi sol platformda yer alıyor

 

 

Emperyalizm Üzerine Notalar-9

(İkinci Bölüm) 

 

2- Emperyalizmin Romantik Analizi: Alt Emperyalizm!


a) RMM uluslararası hangi sol platformda yer alıyor?

Yusuf Köse

Bu soru neden önemli? Sınıflararası mücadelede orta yol yoktur. İdeolojik saflar, esasta nettir. Ancak, küçük burjuva düşünce tarzı, sınıfsal yapıları gereği, burjuva ve proletaryanın ideolojisinden ve dünya görüşünden etkilenmektedir. Bu nedenle de, küçük burjuvazi, ML dünya görüşünü, niyetlerden bağımsız olarak sınıf içeriğinden koparmaya çalışır. “yeniliğe açık”, “ortodoks Marksizmine karşı” gibi argümanlar adı altında, ML idelojiyi tahrif etmeyi bir “gelişme” ve “geliştirme” olarak ele alır. Oysa, özünde doğmatiktir. Diyalektik metodu kullanma yerine metafizik yönteme daha fazla sarılır.


Bu bağlamda, dünyada da “sol” ve “sağ” eğlimli yığınlarca “okul” vardır. Monatlhy Review'de (MR) “sol” eğlimli, ama MarksizmiLeninizmi revize eden bir geleneği temsil eder. RMM’de metafizik düşünceleriyle bu geleneğin içinde yer alır.


Ruy Marua Marini’nin (RMM) Brezilya’yı alt emperyalist gören makalesi, MR’in 1972 Şubat’ında yayınlanan 23. sayısında yer aldı. Bu kavramı 1965 yılından itibaren kullanmasına karşın, en derli toplu açıklaması bu kısa makale içinde yer alır (RMM’den alıntıladığım alıntılar bu dergideki yazıdan alınmıştır.1 RMM’nin bir çok kitabı olmasına karşın en önemlisi „Bağımlılığın Diyalektiği“dır. Ve o, Latin Amerika’da, „alt emperyalizm“ teorisiyle değil, daha çok „Bağımlılığın Diyalektiği“ adlı kitabıyla bilnir. Bu kitabında, „alt emperyalizm“ olgusunu ele almaz. Sadece değinip geçer.2


RMM, „Diyalektiğin Bağımlılığı3 adlı eserinde, Marx’tan alıntılar aktarmasına karşın, Lenin’den hiç söz etmez. RMM; esas olarak „Monathly Review“ dergi çevresinin ve özellikle kurucuları olan ve işçi sınıfının devrimci rolünü inkar eden sol liberal görüşlü Paul M. Sweezy, Paul A. Baran, troçkist Ernst Mandel ve daha sonra Immanuel Wallerstein revizyonist görüşlerinin izlerini bulmak olasıdır. Zaten bu dergi, esas olarak, Leninizme bayrak açanların konakladığı entellektüel bir çevredir. Leninizme bayrak açanların Stalin ile de bir ilgisi olamaz. Bu platformda yer alanların geliştirdiği görüşlerin MLM revize etmenin ve uluslararası komünist hareketi, liberalizmin bensimseyeceği bir alana sokmayı hedeflemişti. Bu terosiyenlerin ortak argümanı: „Marksizm eskimiştir, yenisi lazım.“


Bu dergi’de eski emperyalistlerin dışında yeni emperyalist olan (örneğin Hindistan) ülkeleri „alt emperyalizm“ olarak değerlendiriler ve genel de ise sosyal emperyalist Çin yanlısı teorisyenlerdir.4 Çin’i, „ABD emperyalizmine karşı bir direniş odağı“ olarak lanse ederler. Bu platforma, Çin özgülünde, emperyalizmi güzelleme platformu denebilir. Bu tür „solcu“ teorisyenlere göre, 1900‘lerin başında, hangi şanslı ülke emperyalist olmuşsa, onlar dışında yeni emperyalist ülke olamaz. Ve „Batı (ABD’de dahil) emperyalizmine kim karşı çıkıyorsa o ülke desteklenmelidir“ sosyalşovenist görüşü ağır basar. Bunlar, bizm „alt emperyalist“ teorisyenlerimizin de ağızlarında düşürmedikleri argümanlarıdır. Bu küçük burjuva „sol liberaller“ Marksizmi böyle „geliştiriyor“lar. „Alt emperyalizm“ teorisi, troçkist ve anti MLM çevrelerde daha yagındır. Özellikle troçkistler, troçkist yazar Alex Callinicos’un „alt emperyalizm“ teorisini takip ederler. Çünkü Collinios, „Leninin’in emperyalizm teorisini tam geliştirilmemiş5 bir teori olarak değerlendirir. Bu tez ve „alt emperyalizm“ tezleri, anti-Leninist bir tezdir ve emperyalizmi, kapitalizmin bir üst aşaması olduğu görüşüne özünde karşı çıkarlar.


b) RMM’nin emperyalizmin romantik analizi


RMM, „Alt Emperyalist Brezilya“ (Brazilian Sub-imperialism) makalesinde, bu görüşlerini Lenin’de dayandırmadığı gibi, Lenin’e hiçbir atıfta da bulunmaz. Makalenin sadece bir yerinde, „Kapitalizmin Rusya’nın içlerine kadar yayılmasını“ konu edinerek Lenin’in adını anar. Ama, o, Lenin’in meşhur kitabı olan „Emperyalizm“ adlı eserine ve bu konuda geliştirdiği teorisine asla değinmez. Emperyalizm üzerine yazı yazarken Lenin’in anmamak olası mı? Sol liberaller ve troçkistler için olasıdır. Çünkü onların teorik çabaları, niyetleri ne olursa olsun, Marksizmi-Leninizmi revize ederek işçi sınıfının bu dünya görüşünden mahrum bırakmak, emperyalist burjuvazi karşısında silahsızlandırmaktır.


RMM, 12 sayfalık „Alt Emperyalist Brezilya“ makalesinde, önce Brezilya’nın askeri saldırganlıklarını, askeri darbeleri ve özellikle zayıf komşu ülkeleri askeri olarak tehdit emesini anlatır ve sonunda şöyle der:


Askeri diktatörlük, 1962-1967 yılları arasında Brezilye ekonomisini etkileyen ekonomik krize ve bunun sonucunda ortaya çıkan sınıf mücadelesinin yoğunlaşmasına bir yanıttı. Ancak bundan daha fazlasıdır: Devlet kapitalist ve alt emperyalist olarak adlandırılabilecek bir tür gelişmenin aracı ve sonucuydu.6


1964‘deki askeri darbenin amacını şöyle açıklıyor:

„… darbeyi yöneten askeri elit, sadece sınıf mücadelesine müdahale etmekle kalmadı, aynı zamanda askeri ve büyük sermaye çıkarlarının kaynaşmasına kesin bir onay damgası vuran toplam bir ekonomik-politik şema sundu. Bu şema, bağımlı kapitalizmin tekel ve finans kapital aşamasına ulaştığında aldığı biçim olan alt emperyalizmdir.“ (aç YK)


RMM, askeri diktatörlük döneminde Brezilya’nın „alt emperyalist“ bir ülke haline geldiğini özellikle vurgular.


RMM’den aldığım alıntının son cümlesinde de görüldüğü gibi, Brezilya’yı „askeri ve büyük sermaye çıkarlarının kaynaşması tekel ve finans kapital aşamasına“ ulaşmış bir ülke olarak değerlendiriyor ve buna „alt emperyalizm“ diyor. Ve bunun bir ayağını da „Brezilya kapitalizminin …. tıpkı Nazizmin 1930‘larda Almanya’da olduğu gibi sistemin canavarca militaristleşmesi“nde görüyor.


Yani, RMM ve onun ardılları (daha çok Latin Amerika’da), „RMM’nin Lenin’in emperyalizm tezine alternatif getirmediğini, somut gelişmeleri açıkladığını“ ileri sürmelerine karşın, bu çıkarsama gerçeği yansıtmamaktadır. Serbest rekabetçi kapitalizmin „tekel ve finans kapital aşaması“na ulaşması, Lenin’in emperyalizm teorisinin özü ve temelidir. RMM, buradan saparak „alt-emperyalizm“ teorisi, özünde de Weberci „bağımlılık“ teziyle hareket etmiştir. Marksizmin temeli olan, kapitalist ülkelerin „ekonomik ve politik olarak mutlak eşitsiz gelişme yasası“nı ve aynı şekilde Lenin’in defalarca üzerine basarak emperyalizmin eşitsiz gelişme yasasını, RMM, kendi küçük burjuva düşünce yapısına uygun olarak ve ML eşitsiz gelişme yasasını, genel bir „bağımlılık“ teorisine indirgiyerek revize etmiştir. Emperyalist ekonomik sistemin birbirine bağımlılığını, uluslararasılaşmasını, „geçici“ olduğunu ileri sürebilmiştir. „Bugün alt emperyalist olan, yarın olmayabilir“ gibi incileri vardır. Ve askeri yönetimler sona erdikten sonra Brezilya için ileri sürdüğü „alt emperyalizm“ argümanını kullanmaktan vazgeçmiştir.


RMM’nin Brezilya’nın „alt emperyalist“ olmasının esaslı bir nedeni de, Brezilya’nın komşu ülkelere karşı uyguladığı „askeri saldırganlık ve tehdit“ olgusu. Bugün, Afrika’nın yoksul ülkelerinden Ruanda 2022 yılından beri Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ne saldırıyor ve işgal ettiği bölgeleri elinde tutmaya devam ediyor. Ruanda’yı alt emperyalist olarak değerlendiren var. Aynı RMM’nin Brezilya’yı değerlendirdiği gibi.7 Ve bu yazar, Ruanda’yı, Hindistan ve BAE ile birlilkte „alt emperyalist“ kategorisi içine koyuyor. Refarans RMM olunca, sonuç buraya varıyor. Askeri olarak kim saldırısa, o “alt emperyalist” oluveriyor. Şu günlerde (27 Şubat 2026) Pakistan ve Afganistan savaşıyor, ikisini de “alt emperyalist” yapan biri çıkabilir. RMM'nin bu konudaki düşüncesini paylaşanlara yakışanda bu olur! Ayrıca, kapitalizm emperyalist aşamaya geçişle birlikte, tepeden tırnağa askerileştmiştir. Diğer yandan kapitalist ülkelerin tümünde (gelişmiş ya da az gelişmiş kapitalist ülke olsun) askeri diktatörlükler, başta işçi sınıfı olmak üzere, emekçilere ve bunların siyasal temsilcisi komünist ve tüm ilerici ve demokrat güçler üzerinde faşist bir terör estirir. Bunun dünden bugüne yığınca örnekleri var ve bir çoğu hala yaşanmaya devam ediyor. Kısacası, “alt emperyalizm” argümanın bir yanını da askeri faşist dikatatörlüklere bağlamak, Leninist emperyalizm teorisiyle bir alakası yok, tersine onu tahrif etme çabası vardır.


RMM, kapitalist sistemin ve esas olarak da kapitalizmin emperyalist aşamaya ulaşmasıyla emperyalist sistemin uluslararası bir sistem olduğunu ve bütün kapitalist ekonomilerin emperyalist ekonomik zincirin birer halkaları haline geldiğini gözardı etmektedir.


RMM’nin teorileri, revizyonist Wallerstein, troçkist Mandel, Paul M. Seewzy, Paul Baran gibi küçük burjuva sol teorisyenlerinin gölgesinde kalmıştır. Ancak, RMM’yi şimdi, troçkist örgütler, kimi ML olmayan sol örgütler ve bazı liberal yazarlar sahiplenmeye çalışmakta, onun „alt emperyalizm“ teorisinin, Türkiye’ye uygulamaya çalışıyorlar. Bu liberal yazarlardan biri de CHP'nin “gölge dışişleri bakanı” diye adlandırılan İlhan Üzgel'dir.8


RMM’nin alt emperyalizm teorisinin kaynağı burada. Lenin’in emperyalizm teorisi ile bir ilişkisi yoktur. O giderek kapitalist gelişmesi güçlenen bir ülkeyi „alt emperyalizm“ olarak adlandırmıştır. Daha çok da bunu „askeri saldırganlığa“ ve işçilerin „aşırı sömürülmesine“ indirgemiştir. Burada önemli olan, „tekel ve fanans kapital aşamasını“ vurgulaması ve buradan hareketle Brezilyanın „alt emperyalist“ bir ülke olduğu sonucuna varmasıdır.


Öncelikle şunu vurgulamalıyım. Emperyalizm çağında, sanayi ve finans sermayesi birlikte hareket eder. Bir ülkede kapitalizmin kısmen gelişmesiyle, yani sanayi ve finans sermayesinin oluşmasıyla, bunların birleşmesi kaçınılmazdır. Örneğin Türkiye'de İşbankası'nın kurulması ve İşbankasına bağlı fabrikaların oluşması aynı zamana denk gelir. Yine, Sabancı Holding ve Akbank olgusu. Yine Türkiye'de devlete ait finans kurumları bankalar, sanayiyi açıktan destekleyen ve kredi dilimlerinin büyüğünü sanayiye aktara gelmişlerdir. Sanayi bankasız, banka kredisiz yürümez, yürüyemez. Bunun tersi de doğrudur, banka da sanayisiz yürüyemez.


Ayrıca, emperyalizm çağında, tek tek ülkelerdeki kapitalizmin gelişmesi, serbest rekabetçi dönemdeki gibi değil, tekeleşme yönünde mutlak bir gelişme eğilimi gösterir. Türkiye'de tekelleşme 1970'lerin ortasında egemen hale gelmişti. Ancak, bu durum, tek başına, ülkenin emperyalist bir ülke haline geldiğini göstermez.


Bir ekonomik biçimden diğerine geçişinin niteliğini gözardı eden „alt emperyalizm“ teorisi, finansallaşmayı ve tekelleşmeyi doğru olarak belirtmesine ve bunun „emperyalizme“ tekabil ettiğini doğruya yakın olarak ortaya koymasına karşın, serbest rekabetçi kapitalizmden nitel bir ayrışıma ulaştığını göremiyor. Aynı zamanda „finansallaşmanın ve tekelleşmenin geçici“ olabileceğini, 1980-2000‘ler arası Brezilyanın alt emperyalist rolünü oynayamadığını, RMM’nin „alt emperyalizm“ teorisini esas alan ardılları iddia ediyor.9 Yani, tekelleşme ve finansallaşma olayını „geçici“ bir durum olarak ele alarak, Leninist emperyalizm tezini ve elbette kapitalizm gerçekliğini bütünüyle çarpıtıyor. Küçük burjuva düşünce tarzının kapitalizm gerçekliğini iradi olarak ele almasının örneğidir bu. Ekonomik özden yoksun Romantizm burada yatıyor!


Ve bu teori, tekelleşme olgusuna karşın, emperyalizmin ekonomik ve politik mutlak eşitsiz gelişme yasasını yok sayarak, „güç“ soruna ve Brezilya’nın o süreçte komşularına karşı askeri tehdit ve saldırganlıklarına indirgiyor. Aynı Türkiye’li („Osmanlıcılık özentisi“ adı altında sorunun niteliğini çarpıtan) romantik alt emperyalistcilerimiz gibi. Gerçi bunların akıl hocası RMM olduğu için, emperyalizmi RMM’nin 12 sayfalık makalesinin içine sığdırmaya çalışırken, kapitalizmin gelişim diyalektiğini de katletmekten çekinmiyorlar.


3- Sermaye İle Ordunun İç İçe Geçmesi


RMM, bir ülkenin askeri saldırganlığınıaskeri ve büyük sermaye çıkarlarının kaynaşması“na dayandırıyor. Bu bir yanı ile doğru iken, bir yanı ile de yanlıştır. Her ülkenin ordusu aynı zamanda sermaye sahibi değildir. Bu ülkelere göre farklılık gösterir. Bazı ülkelerde ordular aynı zamanda sermaye sahipleridir. Pentagon, Türk Ordusu, Pakistan, İran, Mısır ve daha bir çok ülkede ordunun aynı zamanda büyük bir sermayeye hükmettiği, onunla iç içe geçtiği gerçeği vardır. Bunun için bir ülkenin emperyalist olmasına gerek yok, kapitalizmle birlikte bu olgu daha öne çıkar bir duruma gelmiştir. Türk ordusu, TC’nin kuruluşundan itibaren sermaye sahibi ve onunla iç içe ve siyaset üzerinde belirleyici etkisi olmuştur. (Haklı olarak, İ. Kaypakkaya, bu süreci „yarı-askeri diktatörlük“ olarak değerlendirir.) Yani, sermayenin temsilcisi olması bir yana, aynı zamanda kendisi sermaye sahibidir. 2010 yılından sonra, Türk ordusu‘nun hükmettiği sermaye kısmen geriletilmesine karşın, bütünüyle ortadan kalkmamıştır. Ayrıca, ordunun doğrudan hükmettiği sermayenin azalması, ordunun sermayenin korucusu ve esas güvencesi olmadığı anlamına gelmez. Ordu her zaman iktidara egemen olan burjuvazinin emrinde ve kontrolü altındadır. Bu kapitalizmin tekelci aşamasında daha belirgin bir hale gelmiştir.


Yani, RMM’nin altemperyalizm’e gerekçe gösterdiği olgu, kapitalist devletlere özgü bir olgudur. Elbette bir ülke tekelci aşamasında daha da saldırganlaşır. Bunu Lenin açık bir biçimde ortaya koyuyor. „Asker ve sermayenin çıkarlarının kaynaşması“, salt emperyalizme özgü bir olgu olmadığı açıktır. Bu nedenle, RMM’nin bu olguyu, alt emperyalizme bir gerkçe göstermesi, doğru bir önerme değildir. Kapitalist devlet gerçeğini ve orduların esas rolünü kimin emrinde olduğunu revize etmektedir.


Neo liberal politikaların hayata uygulanmasında, bağımlı ve yeni sömürge ülkelerin çoğunda askeri faşist diktatörlüklerin sahaya sürülmesinin görürüz. Bu uygulama ABD emperyalizmin „arka bahçem“ dediği Latin Amerika ülkelerinde daha erkenden yürülüğe sokulmuştur. En bilinen canavarca örenği Şili’de Alende yönetimeine karşı yapılan askeri darbedir.


Türkiye, ekonomik gelişimi, askeri saldırganlığı, yayılmacılığı, sermaye ihracı vb. gibi gelişmeler karşısında, „yarı-sömürge“ statüsüne uymuyor. „Alt emperyalizm“cilerin düşünce kalıbında, ABD gibi bütün dünyada saldırgan bir güç rolünü oynayamıyor. Buradan hareketle de „bölgesel güç“ ve bu tür varsayım ve olgulardan hareketle, „alt-emperyalizm“ teorsine sarılıyorlar. RMM'nin teorisinden yola çıkılırsa, Türkiye 1974 Kıbrıs işgaliyle beraber “alt emperyalist” bir ülke olması gerekirdi. Bunu o gün savunanlar vardı. Sonra unuttular.


Oysa, Türkiye kapitalizmi başından beri millitarist bir yapıya sahipti. 2010‘dan itibaren, Türk ordusunun TC burjuva siyaseti üzerindeki vasiyetinin esasta ortadan kaldırılması, sermayenin büyümesine oranla daha fazla canavarlaşarak militaristleşmesinin önü kesilmedi. Sermaye büyüdükçe Türk ordusunun işgalci saldırganlığıda arttı. Bu saldırganlığın ivmesi, ülkedeki tekelci sermayenin yoğunlaşmasıyla koşut gittiği rahatlıkla görülebilir. Elbette, bölge ya da uluslararası konjonktüründe buna uygun olması gerekiyor.


TC, kuruluşundan itibaren yarı-askeri ve 1925‘ten 1945‘e kadar da yarı-askeri faşist bir diktatörlüktü. Brezilya (1961-1985), Güney Kore’nin (1961-1980 askeri darbeler serisi), Arjantin’in (1930-1976), Şili’nin (19973-1990) kapitalist gelişimleri de askeri faşist cuntalar altında olmuştur. Yine Türkiye burjuvazsi 12 Eylül 1980 askeri faşist cuntayla, işçi sınıfını ve toplumun diğer muhalif kanatlarını ağır bir baskı altına alarak, Türk tekelci burjuvazinin kararlarını hayata geçirmenin aracısı olmuştur. “24 Ocak 1980 Karaları“ işçi sınıfının ve diğer emekçilerin büyük bir direnişiyle karşılaşmış ve peşinden burjuvazi, bu kararları yasallaştırabilmek için askeri (12 Eylül 1980) diktatörlüğe başvurmuştur. Türkiye’deki askeri darbelerin hepsi büyük sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket etmiş ve onların egemenliklerini pekiştirmiştir. Kapitalizm koşullarında başka türlüsü de olamazdı. Yukarıda isimlerini saydığım ülkelerde olan askeri darbelerde bu amaçla yapılmıştır. Ve askeri darbe yönetimi uzun yıllar iktidarda kalmıştır.


3a- Brezilya’nın 1960-1980‘lerdeki Ekonomik Durumu


1965-1980‘lerin Brezilya’sına gittiğimizde, Brezilya emperyalist bir ülke haline gelmemişti. Ancak, yarı-sömürge bir ülke de değildi. Emperyalizme bağımlı bir ülke olarak değerlendirilebilir. Ve yer yer bağımsız10 kararlar alabiliyordu. Bunu RMM’de belirtmiş. ABD emperyalizmi ile bağımlılık ilişkisi „Vietnam’a asker göndermeyi“ düşünecek kadar ileri gitmiştir. Brezilya’nın askeri darbesinin bitmesi (1985) ardında GSYH’daki yüksek orandaki büyümede gerilemiştir. Ancak, 1963-1980 arası Brezilya ekonomisi çok yönlü olarak (bu süreçte ithal ikamece politika izleniyordu) büyümüştür.


Brezilya, askeri cunta dönemlerinde esas olarak ABD emperyalizmin etkisi altındaydı ve o süreçte ABD emperyalizminin bölgedeki bir jandarması denebilir. Paraguay'ı tehdit etmesi ve hatta bazı sınır boylarını işgal etmesi, ABD emperyalizminin kışkırtması sonucu olmuştur. Brezilya askeri cuntalar ABD emperyalizminin desteğine sahip oldukları gibi onun etkisiş altındaydılar. Aynı Türkiye’de 12 Eylül faşist Cuntası’nda olduğu gibi, Brezilya’da da -o süreçte- ABD’nin “Brezilyalı oğlanları İşbaşında”ydı.11


Örneğin: 1963 yılında sanayinin; üretimdeki payı %34,9, istihdamdaki payı %18,8 iken, bu rakamları 1980‘e gelindiğinde, sırasıyla %40,9 ve %29,4‘e yükseliyor.12 2000 yılında ise, tarımın istihdamdaki payı %23,6, Sanayinin payı %19,2‘e geriliyor, hizmetlerin payı ise %57,2‘ye yükseliyor. Aynı yılda GSMH katkıları: Tarımın payı, %12,9, sanayinin payı %38,4, Hizmetlerin payı %%48,7. Bu rakamları vermemin amacı, askeri cunta dmönemindeki sanayileşmenin görülmesidir. Ancak, bu, Brezilya’nın sanayi olarak geliştiğinin bir göstergesidir. Daha emperyalist aşamaya gelememiştir. İç pazar doymadığı gibi, dış ülkelere sermaye yatırımları da henüz başlamamıştır. İçerde tekelleşme vardır. Bağımlı kapitalizm de olsa, emperyalizm çağında kapitalizmin eğilimi tekelleşmedir. Yani, esas hedefi budur. Kapitalizmin tekelleşme çağında hiçbir ülke kapitalizmi tekelleşme olgusu dışında kalamaz.


RMM sanayileşmede, „ithal ikameciliğin“ niteliksel bir gelişme yaratmadığını söylüyor:

Arjantin, Meksika, Brezilya ve diğer ülkelerde, sermaye birikiminin karakterini ve yönünü tamamlayarak bu ülkelerin ekonomik kalkınmasında niteliksel bir değişim yaratacak gerçek bir sanayi ekonomisi asla oluşturmadığını belirtmek yeterlidir.13


RMM, bu ülkelerin ekonomik kalkınmasında niteliksel bir değişim görmemesine karşın, Brezilya’yı „alt emperyalist“ değerlendirmekten geri durmuyor. Bu yaklaşım, aynı zamanda, RMM’nin emperyalizm olgusuna bakışını ortaya koymaktadır. Ona göre emperyalizm ekonomik bir gelişme değil, askeri bir saldırganlık. Diğer yandan „sanayi ekonomisi“nden ne anlaşıldığına bağlıdır. Bu ülkelerde „ithal ikameci“ dönemde temel sanayi gelişmeleri olmasaydı, daha sonraki süreçlerde bir sanayi gelişmesi olamazdı. Bu ülkeler, 2. emperyalist savaş sonrası hızla kapitalist gelişmenin içine girmişlerdir. Brezilya’nın böyle bir sürecin içine girmesinin örneği, yukarıdaki paragrafta verilen istatistiklerde görülmektedir.


3b- Brezilya ilgili verileri aktaralım:

2. Emperyalist dünya savaşından 1980'e kadar Brezilya'ya (çoğunluğu ABD sermayesi) toplam 17 milyar dolar dış emperyalist sermaye yatırımı geldi. Brezilya, o süreçte dünyanın en fazla yabancı sermaye stoğuna sahip 7. ülkesiydi. Ayrıca, büyük bir çoğunluğu da borç karşılığında alınmıştı. Bu, 1980'de büyük bir borç krizine girmesine neden olduğu gibi, bu süreçte enflasyon ise tam %2500'e fırladı.14 ancak, 1972-1982 yıllarrı arasında yıllık ortalama 1,8 milyar dolar yabancı sermaye gelirken, 1983-1993 yılları arasında yabancı sermaye akışı yıllık 1,4 milyar dolara geriledi.


1980-85 arası Brezilya'ya yılda yaklaşık 2 milyar dolar yabancı sermaye girerken, Çin'e giren yabancı sermaye oranı 800 milyon dolar civarındaydı. Yani, Brezilya ekonomisinin görece o süreçte büyümesi, yabancı sermaye akışlarıyla doğrudan bağlantısı vardır. Daha sonra Çin'e giren yabancı sermaye oranları artmaya başlamıştır. Örnek olması açısından, Brezilya'nın 2000 yılında yabancı sermaye stoku 103 milyar dolar iken 2002 yılında 142 milyar dolara çıkmıştır. Bunun nedeni, 1990'ların başından itibaren özelleştirmelerin yoğunlaşmasındandır.


Brezilya'daki özelelştirmelere gelince:


Brezilya’da resmi olarak özelleştirmeler 1981 yılında başlıyor. 1981-1990 arası hükümet ancak 38 şirketi satabiliyor. Ve bunların satışından elde edilen toplam gelir ise 723 milyon ABD dolar gibi düşük bir miktar. Ancak 1990‘ların başından itibaren büyük ölçekli KİT’ler satılmaya başladı. 1996'da 6,5 milyar dolar, 1997'de 27,7, 1998'de 37,5 milyar dolar özelleştirme yapılıyor. Ve bu özelleştirmelerde ABD sermayesinin payı %16, İspanya'nın payı %14,5, Portekiz'in payı %5,6, italya'nın payı ise %3. 2002'ye kadar yapılan özelleştirmelerde Brezilyalı tekellerin payı ise %51.


Burada konumuzu ilgilendiren yan, Brezilya'ya yabancı sermaye girişinin askeri cunta dönemlerinde fazla olduğudur. Brezilya'dan ise dış ülkelere bir sermaye çıkışı olmamıştır. Brezilya'nın dış ülkelere sermaye yatırımı stoku, 1981-1985 arası 178,9 milyon, 1986-1990'da 321 milyon dolara yükseliyor. Brezilya'nın bu dış yatırımlarında Latin Amerika ülkelerin payı ise %25 civarında. Yani, dişe dokunur bir sermaye çıkış yoktur. Esas olarak (özelleştirmelerin yoğunlaşmaya başladığı)1991 yılından itibaren Brezilya'lı tekellerin dış ülkelere yatırımları artmıştır. 1996-2002 arası sermaye çıkışı hızla artmıştır. Sadece 2002 yılına gelindiğinde toplam dış sermaye stoku 55 milyar dolar civarındaydı. Brezilya'nın emperyalist bir ülke haline gelmesi bu yıllardan sonra olmuştur. 2024 yılı sonu itibariyle Brezilyanın dış yatırımı toplam 360 milyar dolara yükselmiştir. 15


Bugün Brezilya'ya dışardan gelen toplam yabancı sermaye stoku (2024 yılı sonu) 1,41 trilyon dolara yükselmiş ve bu rakam Brezilya'nın aynı tarihteki GSYH'nın %46,6'na tekabül etmektedir.16


Brezilya’lı şirketlerin (tekellerin) yurt dışına açılması 1990‘lardan sonra olmuştur. Özellikle özelleştirmelerden sonra, tekeller sermaye birikimlerini dış ülkelerde artırmaya yönelmişlerdir. 1990‘lara kadar Brezilya’ya gelen dış yardım çok az olduğudur.17 Bu, süreç, salt Brezilya’ya özgü değil, özelleştirmelerin yoğun olduğu ve belli bir kapitalistleşmenin olduğu ülkelere emperyalist yabancı sermaye akmaya başlamıştır. (Bu ülkelerden bazıları Brezilya, Meksika, Güney Kore, Hindistan, Türkiye, Endenozya, Singapur sayılabilir). Bu gelişmeler uluslararası istatistiklerde görülebilir.


1970'lerden itibaren'de Türkiye'den dışarıya sermaye akışları olmuştur. Ancak bunlar, oldukça zayıf durumdaydı. Esas olarak 2000'lerden (özelleştirmelerin yoğunlaşmasından) sonra nitelikli hale gelmeye başlamıştır.


Bir ülkenin emperyalist düzeye ulaşması, dış ülkelere sermaye ihracı yapabilecek düzeye gelmesiyle anlaşılır. Emperyalist aşamaya gelmeden önce, içerde tekelleşmenin olması kapitalist gelişmenin bir doğalığıdır. Ancak, iç pazarın doyması (Sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması sonucu, tekellerin sermaye birikimi için iç pazarın yeterli gelmemesi) ve tekellerin dış pazara yönelmesi, o ülkenin emperyalist aşamaya geldiğini gösterir.



3c- Tekellerin İleri Tekonolijik Yatırımları


RM. Marini, ABD’li tekellerin Brezilya’da „havacılık alanına yatırım yapmayı kabul etmediler“den hareket ederek, „emperyalist tekellerin bağımlı ülkelerde ileri teknolojik yatırımından kaçındığını” söylüyor. Bu 1965'lerde geçerli olabilir, ama daha sonraki yıllarda bu tamamen değişmiştir. Bu anlayışa, Türkiye’de ki „alt emperyalizm“ teorisyenleri de sahip.


Özellikle, 1974 emperyalist dünya ekonomik bunalımından sonra, emperyalist sistem büyük bir yapısal krize girmiştir. Ve bu kriz, uluslararası üretimin yeniden örgütlenmesinin kriziydi. Bu tarihten itibaren emperyalist tekeller yeni bir birikim modeline geçti. Emperyalist ülkelerde dahil olmak üzere, bütün ülkelerde KİT’lerin özelleştirilmesine geçildi. Bir taraftan, bu yönelim, halkın toplumsal gelirden daha az pay almasını hedeflerken (bu kapitalist-emperyalist sistemin genel bir eğilimidir), sermayenin bütün uluslararası alana yagınlaştırılması ve üretimin ulusal çitlerden çıkarılıp daha fazla uluslararasılaştırılmasını hedeflemiştir. Bu yapısal kriz emperyalizmin küreselleşme“ dediği politikanın ta kendisidir. Birincisi, bütün ülkelerdeki sermayenin uluslararası tekelllere açılmasıdır ve o birikimlerden (özelleştirme) uluslararsı sermayenin pay almasıdır. Bu salt emperyalizme bağımlı ülkelerde değil, özelleştirme emperyalist ülkelerde dahil bütün ülkelerde gerçekleşmiştir. Uluslararası sermayenin aşırı birikimi ve aşırı merkezileşmesi sonucu, uluslararası emperyalist burjuvazi, aşırı üretim ve aşırı kar için uluslararası üretimi esas hale getirmiştir. Bu, aynı zamanda ulusalarası üretimin yeniden örgütlenmesi politikasıdır. Ve bu emperyalizmin yeni bir aşamaya ulaşmasının bir sonucudur. Ve emperyalist ülkelerdeki üretim teknikleri, emperyalist sermayenin gitiği yerlere gitmiştir. Uluslararası rekabet bunu zorunlu hale getirmiştir.


Yani, bazılarının ileri sürdüğü gibi, „ileri teknoloji bağımlı ülkelere gitmemiştir“ yaklaşımı subjektif bir değerlendirme ve var olan nesnel gerçekliği yansıtmamaktadır. Emperyalist tekeller, aşırı üretim ve aşırı kar ve diğer tekellere karşı rekabet edebilmek için en ileri teknolojiyi yatırım yaptığı ülkelere götürmek zorundadır. Ve götürüyorlarda. Emek yoğun üretim teknolojisini, kendi üretimi için değil, daha geri ülkelerdeki tekellere satabiliyorlar. Emek yoğun üretim teknolojisinin, gelinen süreçte, bazı Afrika ülkeleri dışında alıcıları kalmadı. Çünkü üretim uluslararsılaşmıştır. Tekeller birbiriyle rekabet edebilmek için en ileri teknoloji ile üretim yapma eğlimini taşırlar. Bu eğlim, aynı zamanda, üretici güçlerin gelişiminin devrimcileşmesine hizmet eder.


Güney Kore, Taywan, Singapur, Çin, Malezya, Vietnam, Tayland, Hindistan, Endenozya, Meksika, Türkiye (örneğin, Tosayalı Holding, Cezayir’deki demir çelik fabrikasında en ileri teknolojiyi kullanmaktadır) ve 1980‘lerden sonra Brezilya buna örnektir. Dünyanın en büyük emperyalist tekelleri, adını saydığım bu ülkelere ileri teknolojik sermaye yatrımlarını yapmışlardır. İleri teknolojiyle üretilen ürünler bu ülkelerde üretilmektedir. Bu ne pahasına olmuştur: Sermayenin çıktığı eski emperyalist ülkelerdeki sanayini ve genel anlamda, ekonomik büyümenin gerilemesine neden olmuştur. Bugün, Trump yönetimindeki ABD emperyalizmin 2. dünya savaşı sonrası kurulu emperyalist düzeni ve kuralları tanımaması, „First Amerika“ ve ithal mallar üzerindeki gümrük vergilerini artırma politikasının esas nedeni de budur. Gerileyen ABD ekonomisini ve bundan hareketle ekonomik ve politk gücnü yeniden kazanmak, Çin gibi yeni gelişen emperyalist ülkelerin kaptığı pazarları ve hegomanyaları geri almaktır. Bunun bir sonucu İranla savaşı doğurmuştur. Elbette bu savaş, İranla sınırlı kalmayacaktır.


Bu ülkelerde, uluslararası sermayenin akışının hızalanmasından önce belli bir tekelleşme vardı. Kapitalizmin tekelleştiği bir süreçte, kapitalizmin gelişmesi tekelleşmeyi hedefler ve tekelleşir. Örneğin Türkiye’de tekelleşme 1970‘lerden itibaren hızlanmıştır.18 Ve üretim dalları belli tekellerin kontrolü altına girmiştir. Ancak, bu iç pazarın kontrol altın alınmasıdır. Tekellerin gelişmesi (sermaye birikimi ve merkezileşmesi -sermayenin yoğunlaşması-) sonucu, iç pazarlar artık tekeller için yeterli gelmeyip dış pazarlara yönelmişlerdir.


Burada belirtelim, özellikle (yukarda isimlerini saydığım ve benzeri) bağımlı ülkelerin, „ithal ikamaci“ dönem ya da „neo liberal politikaların egemen olduğu ve bu ülkelerin uluslararsı sermaye ile iç içe geçtiği dönemlerdeki GSYH büymeleri, önceki büyüme dönemlerinin -oran olarak- gerisinde kalmıştır. Brezilya bunlardan birisidir.


Sanayinin geliştiği emperyalist (Almanya ve Japonya gibi…) ülkelerde de GSYH’nin yıllık büyüme oranları ciddi boyutlarda küçülmüştür. Bunun birinci nedeni; yeni emperyalist ülkelerin ortaya çıkması ve üretimin buralara kayması... İkinci nedeni; işgücünü üretemez eğlimi içine girmeleri... Üçüncü nedeni; iç pazarın doyumuş olması... Genel anlamda, bu küçülmenin nedeni olarak; emperyalist ülkelerin yapısal krizlerini aşamamalarından kaynaklandığı söylenebilir. Bu da uluslararası yeniden üretiminin açık bir krizi olarak karşımıza çıkmaktadır.


Aşırı sermaye yatırımları, sermayenin çıktığı ülkelerin GSYİH büyüme oranını küçültürken, girdiği ülkelerin GSYİH’nın büyüme oranını da büyütmüştür. Şu anda „gümrük duvarları“nın örülmesi ve her emperyalist blokun iç yatırımı (özellikle ABD ve AB) artırmaya yönelik ekonomik, askeri politikaları bunun bir sonucudur. Bu aynı zamanda, eski gücünden gerileyen ABD ve AB’li emperyalistlerin ekonomik ve askeri savaş hazırlığı yönelimine, karşı rakiplerin bu yönelime girmesi, onları da emperyalist savaş hazırlığı politikasına yönelti. Yani, ortada ciddi boyutlara çıkan emperyalist bir bölüşüm sorunu krizi var. Bu kriz esasta emperyalist savaşla aşılabilmektedir. ***

Devam Edecek:

Ücüncü Bölüm:  
Bre
zilya ve Türkiye Karşılaştırılması

 

Kaynaklar:  

1www.marini-escriotos.unam.mx/wp-content/uploads/2022/01/20-Brazilian-subimperialism.pdf

2www.marini-escritos.unam.mx/wp-content/uploads/1973/01/Dialectica-de-la-dependencia.pdf Bağımlılığın Diyalektiği sf.59 (ıspanyolca)

3RMM, Bağmlılığın Diyalektiği, Dipnot Yayınları

4Monathly Review, sy. 76, Eylül 2024, „Sub-imperialist India in Washington’s Anti-China „Povit“. www.monathlyreview.org/articles/sub-imperialist-india-in-washingtons-anti-china-pivot

5A. Callinicos, Günümüzde Emperyalizm ve Marksizm, sf. 24,

www.dsip.org.tr/images/stories/kutuphane/Brosur-Günümüzde_emperyalizm_ve_marksizm.pdf

6Monathly Review, Cilt 23,, No: 9, Şubat 1972. pdf.

7Roger Peet, 2020. www.weavingourworlds.ca/subimperialisms-of-uae-rwanda-india

9Platform sub-imperialism-Kenzo Soares Seto 2024, www.jurnals.sagepup.com/doi/10.1177 ve www.pambazuka.org/sub-imperialism-and-brics-bashing. Alt emperyalist ülkelerin tekrara alt emperyalizst olmayacaıını savunanlardan biri de Engin Erkiner. Bkz. Yusuf Köse, Emperyalist Türkiye, sf. 327

10Yarı-sömürge ya da yeni sömürge olarak adlandırılan ülkelerin “emperyalizme rağmen bağımsız kararlar alamaz” gibi gerçeği yansıtmayan anlaşyışlar vardır. Türkiye'nin Kıbrıs işgali, tüm emperyalist ülkelerin karşı çıkmasına rağmen gerçekleştirilmiştir. Daha başka örneklerde var.

11Bkz. The United States and Brazil’s Military Coup (1964), Library of Congress Research Guides (.gov) (ABD ve Brezilya Askeri Darbesi 1964) www.loc.gov/brazil-us-relations/brazil-coup-1964

12Inter-Amarican Development Bank. Brazzilian Economic Growth,1900-2000: Lessons and Policy implications, Mayıs 2004. www.downlaods/brazilian-cconomic-growht-1990-2000-lessons-and-policy-implications.pdf

13Bağımlılığın Diyalektiği, sf. 42 İspanyolca

14UNCTAD, Investment Policy Review Brazil. pdf. 31 January 2005

15https://unctad.org/system/files/official-document/wir2025_en.pdf

16https://agenciabrasil.ebc.com.br/economia/noticia/2025-09/com-us-11-tri-investimento-estrangeiro-bate-recorde-de-466-do-pib

17inter-America Development Bank

18Yusuf Köse, Emperyalist Türkiye, sf. 65, El Yayınları

23 Mart 2026 Pazartesi

Emperyalizmin Küçük Burjuva Romantik Analizi: Alt Emperyalizm


 


 

 

                                                      Türk silah tekeli Repkon'un reklamı

 

Emperyalizm Üzerine Notlar-9 

 

Emperyalizmin Küçük Burjuva Romantik Analizi: Alt Emperyalizm!

 

 Bir öğretinin en üst ve biricik kıstasının,

sosyal ve ekonomik gelişiminin gerçek sürecine

uygunluğu olduğu yerde dogmatizm olmaz.“1

 

 

                                                                     Yusuf Köse


Giriş:


Türkiye’nin emperyalist olup olmadığı uzun bir zamandır tartışılıyor. Bu tartışmalar, Türk burjuvazisinin ve onun ekonomik yapısının yanı sıra askeri ve siyasi olarak gelişiminden ve emperyalist sistem içindeki oynadığı rolden bağımsız değildir. Daha önce de bu konuyla ilişkin „Emperyalist Türkiye“ aslı kitabımın yanı sıra, onu aşkın makalemin olduğunu anımsatayım.


Bu çalışmamda, daha çok, „alt emperyalizm“ teorisinin nereden kaynaklandığı ve hangi ideolojik anlayışların savunduğu üzerinde duruyorum. Özellikle „alt emperyalizm“ teorisinin baş mimarı Brezilya’lı Ruy Marua Marini (RMM) olmak üzere, uluslarası alanda ve ülkemizdeki „alt emperyalist“ analizcilerin görüşlerini ele alıyorum. Buradan çıkardığım sonuç; bu teorinin üç dünyacı ve troçkist bir teori olduğudur. Çünkü genelde, kendine ML ve de MLM diyen örgütler „alt emperyalizm“ teorisini savunmuyorlar. Hemen hemen bütün troçkist örgütler ve sol liberal yazarlar bu kavrama sıkı sıkıya sarılmış durumdalar.


Bir çok okuyucu soruyor, „Türkiye’nin emperyalist olup olmaması önemli mi“ diye. Burjuvaziden iktidarı almak isteyen sınıf bilinçli proletarya için yaşamsal bir önemi vardır. İktidarı almak isteyen proletarya kendi burjuvazisinin ekonomik, politik ve askeri durumunu çok iyi bilmesi ve iyi bir analiz etmesi gerekir. Burjuvaziye karşı mücadele gözü kapalı olamaz. Onun her anını, ekonomikpolitik yapısını, siyasetini, askeri durumunu ve emperyalist sistem içinde oynadığı rolü bilmeden, doğru strateji ve taktik ve mücadele biçimleri geliştirilemez.


Emperyalist ve gerici savaşlarda, sınıf bilinçli proletaryanın „emperyalist ve gerici savaşı devrimci iç savaşa çevirme“ görevi, MLM bir öğretidir. İşte bu nedenle de olsa ülke burjuvazisinin, onun devletinin niteliğinin doğru analiz edilmesi gerekir. ABD/İsrail-İran savaşında, bu öğretinin, bir çok devrimci örgüt tarafından unutulduğunu görebiliyoruz.


Yarın, Türk devletinin de içinde olduğu ya da olabileceği bir emperyalist savaş çıktığında, Türk burjuvazisi, bugüne kadar cellatlığını yaptığı ve aşırı sömürdüğü başta işçi sınıfı olmak üzere emekçileri, devletin „ulvi“ çıkarlarını korumak için „mehter ve onuncu yıl marşı“ eşliğinde savaşa çağıracaktır. Bugüne kadar Türk devletinin her türlü baskı, asimilasyon ve terörü altında kalan ve tüm ulusal hakları gasp edilmiş Kürtler ve diğer azınlıklar, aynı marşlar eşliğinde sermayenin çıkarları için savaşa çağrılacaktır. Böylesi bir durumda devletin gerçek niteliği kavranmadığı sürece, adı geçen marşlar eşliğinde kendi celadımız burjuvaziyi korumak yine celladın bıçağı altındakilere düşecektir. Bu reddedilmelidir. Tekelci sermayenin çıkarlarını koruyan her türlü emperyalist ve gerici savaşlara karşı, işçi sınıfı kendi devrimci savaşını vermelidir.


Bütün bunlardan dolayı, „alt emperyalizm“ anlayışının ideolojik ve siyasi kökleri ve hangi sınıfın teorisi olduğu ortaya çıkarılmalı ve iyi kavranması gerektiği düşünceyile bu çalışmayı yaptım.


Bu makale toplamda 22 sayfalık bir analizi içermektedir. Okuyucuyu yormaması açısından, kısa bülümler halinde sunacağım.



1- Lenin ve Emperyalizm


Emperyalizm kavramının, etimolojik kökeni, latince „imperium“ kelimesinden geliyor. Emperyalizmin kökeni çok eskilere gitmesine karşın, esas olarak sanayi kapitalizmin gelişmeye başlamasıyla bilikte özellikle İngiltere’de liberal ve sol aydınlar tarafından, 1870‘lerden itibaren daha yaygın kullanıldı. Bunun nedeni, Marksist olmayan küçük burjuva çevreler, kapitalizm içinde belli gelişmelerin olduğunu görüyor, fakat tam olarak ne olduğunu analiz edemiyordu. Burada kullanılan „emperyalizm“ kavramı, daha çok „büyük güç“, her tarafa müdahale edebilen, askeri ve ekonomik bir güç“ ve daha çok da „imparatorluk“ anlamında kullanıyordu.


Ancak, kapitalizmin tekelleşmeye başlamasıyla, 1890‘lardan itibaren emperyalizm yönelik kitaplar çıkmaya başladı. 1910 yılında Rudolp Hilferding“in „Finanz Kapital“ ve T. Hobson’un „emperyalizm“ eserler yayınlandı. Ancak, bu kitaplar, kapitalizmin tekelci bir aşamaya, yani emperyalizme geçtiği sonucuna varmalarına karşın, emperyalizmin ekonomik yasalarını ve bunun üzerinde yükselen politik yönelimlerinin doğru bir analizini ortaya koyamamışlardı.


Her ekonomik sistemin nesnel yasaları vardır. Nasıl ki, kapitalizmin gelişminin nesnel yasaları varsa, bunun üzerinde yükselen emperyalist sisteminde kendine özgü nesnel yasaları vardır. Bu yasalar gözardı edildiğinde, var olan sistemin ekonomik özü doğru analiz edilemez ve doğru sonuçlar çıkarılamaz. Aynı şekilde, doğru ele alınmayan ekonomik yasaların üzerinde şekillenen politik yönelimler ve politikalarda doğru bir şekilde açıklanamaz ve her şeyden önce de sınıflar arası mücadelede, işçi sınıfının içinde bulunduğu sisteme karşı strateji ve taktiksel mücadelelerini, nesnel koşulları, işçi sınıfı lehine değiştirecek bir doğrultuya sahip olamaz.


Lenin emperyalizmi bir sistem olarak ele alır ve bunu „Kapitalizmin Bir Üst Aşaması Emperyalizm“ kitabında bir çok defa belirttiği gibi başka yazılarında da belirtmiştir.


Bir sistem olarak emperyalizmin ekonomik özü doğru ele alınmaz, onu kapitalizmin nicel bir gelişmesi olarak ele alınırsa ya da salt bir „saldırgan güç“ sorununa indirilirse, buradan ortaya çıkarılacak ya da çıkarılmak istenen sonuçlarda toplumsal nesneli açıklamakta yetersiz kalacak ve işçi sınıfının mücadelesini burjuvazi lehine revize edecektir.


Emperyalizm bir sistem olarak ele alınmazsa, günümüz emperyalist sistem içindeki çelişmeler, üretimin uluslararasılaşması, ulusalarası üretimin örgütlenememesinden kaynaklı emperyalist krizler açıklanamaz. Ve buradan hareketle, emperyalizm ilk doğduğu haliyle statikleştirilerek, emperyalist sistem içindeki ekonomik ve siyasal gelişmelerin bilimsel analizleri de yapılamaz. Ve bir sistemin nesnel gelişimi iradecilikle açıklanamaz.


Burjuva araştırmacı ve teorisyenlerin bu konudaki araştırma ve analizleri, emperyalist sistemin devamını sağlamaya yönelmenin ötesine geçmiyor ve geçemez. Bu anlamda da bilimsel bir yanı yoktur. Bazı doğru verileri ortaya koymaları, sorunu, bütünsellikli olarak bilimsel temelde ele aldıklarını göstermez.


1960‘ların ortalarında Brezilyalı Ruy Marua Marini’in (RMM) anti-Lenininst „alt emperyalizm“ teorisi, „yeni emperyalizm“ kitabının yazarı sol liberal entellektüel Davit Harvey’in günümüz kaustkyvari teorileri, Marksist-Leninist bir temelden yoksun olduğu gibi, açıklanmak istenen sistemin diyalektik gelişmini de doğru bir sonucunu vermekten oldukça uzaktır. Ve bu anlayışların diyalektik materyalizm ile bir bağı olmadığı gibi, ve esas olarak da bu tür açıklamalar, analizler, emperyalizmin romantik analizleri ötesine geçemiyor.


Lenin, Buharin’in kitabını doğru ve o güne kadar o konuda yazılanın Marksizm açısından „en iyisi“ olduğunu söylemesine karşın, kendisini „Kapitalizmin Bir Üst Aşaması Emperyalizm“ kitabını yazmaktan alıkoyamadı. Çünkü Lenin, Buharin’in kitabını bütünüyle yeterli görmediği2 için, zamanının yokluğuna rağmen emperyalizm üzerine derli toplu ortaya konacakları devrimci kamuoyu ile ve örgütüyle palaşmak durumundaydı. Kitabın, çar sansürünü dikkate alınarak yazılması, bu kitabın devrimci kamuoyu ile doğrudan paylaşılmasını ve onlara ulaşmasına öncelik verdiğini göstermektedir. Kendisi de bunu açıklıyor.


Lenin, 26.04. 1917‘de „Emperyalizm“ kitabının önsözüne şöyle yazar:


İnanıyorum ki, bu broşür, en önemli ekonomik sorunun, emperyalizmin ekonomik özünün kavranmasına yardım edecektir; bu incelenmedikçe, modern savaş ve modern siyaseti anlamak ve değerlendirmek olanksızdır.3


Lenin’in sözünün ettiği „emperyalizmin ekonomik özü“ kavranmadığı için de bugün yeni emperyalist ülkelerin oluşumu görülemiyor ya da görmezden gelinerek „küçük burjuva romantik analizlere“ başvuruluyor.


Kapitalizmin tekelleşmesinden (emperyalist aşamaya gelmesinden) ayrı bir aşama gibi „alt emperyalizm“ kavramını, eskiden beri kullanan daha çok çok troçkistler ya da ondan etkilenlerdir. Ülkemizde de çoğu troçkist örgütler ve onlardan etkilenen küçük burjuva oportünistler bu kavramı, Leninist emperyalim teorisini tahrif etme pahasına, kullanmaya devam ediyorlar.


Marksist-leninist-maoistler açısından, kapitalist toplumsal sistemi açıklamada temel referans Marx ve Engesl’tir. Emperyalist sistemi açıklamada da temel referans Lenin’dir. Bunların dışındakiler ayrıntıdır. Hele hele Troçki’yi kalkıp bu mertebeye çıkarmaya çalışmak, uluslararası proletaryanın büyük öğretmenleri olan Marx, Engels, Lenin, Stalin ve Mao’ya hakaret olur. Uluslararası proletaryanın Troçkiden öğreneceği bir şey yok mu? Elbette var! Troçkist karşı devrimin, dünyanın ilk sosyalist bir ülkesini yıkmak için emperyalistlerle nasıl işbirliği yaptıklarını, küçük burjuva düşünce tarzının sosyalizm karşısında emperyalizmin nasıl bir kullanışlı aleti haline gelebildiğinin öğretisidir Troçkizm! Sosyalizme karşı emperyalizm ile işbirliği, Troçkinin teorilerinden ayrı ele alınamaz. Marks ve Lenin’in adı altında troçkist güzellemeler, emperyalist sistemi açıklamaya yetmez. Ve Troçkistler, Lenin’in adını anmalarına karşın, „Marksizm-Leninizm“ ve de „Leninizm“ kavramını kullanmazlar. Mao’dan ise hiç hazetmezler! Onlar için Marx’tan sonra Troçki gelir. Ama Marx onlar için „uzak diyarlarda“ kalmıştır. Troçki her zaman „yeni“dir. Lenin’in ismini ise, işçi sınıfı içinde bütünüyle teşhir ve tecrit olmamak için kullanırlar. Burada belirtelim, Leninizm kavramını ve onun öğretilerinin ölümsüzlüğünü, uluslararası proletaryaya Stalin yoldaş kazandırmıştır.


Lenin’in, „oportünizme karşı mücadele edilmeden, emperyalizme karşı mücadele edilemez“ öğretisi, Bolşevik Partisi’nin önderlliğinde yürütülen sınıf mücadelesinin bir deneyimidir. Ve bu teori evrenseldir. Ve bu teori sınıf mücadelesinin deneyimleri ile de kanıtlanmıştır.

Devamı var...

2- Emperyalizmin Romantik Analizi: Alt Emperyalizm!

a) RMM uluslararası hangi sol platformda yer alıyor?

 

 

1Lenin, SE, C.1, sf. 439 ınter Yayınları

2Lenin SE, C. 5, Ekler, sf. 356. İnter Yayınları. „Lenin’in teorisi ve eleştirisi, Buharin yoldaş şahsında, modern emperyalizm anlayışında ‚Örgütlü Kapitalizm‘ teorisine kadar düşen sağ oportünizme karşı mücadele için de eşisisz bir silah sundu“ … „Buharin yoldaş’ta bu sapma, … 1915 yılında kaleme alınan ‚Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi‘ adlı çalışmasında ortaya çıktı.“ Buharin’deki bu sol sapma küçük burjuva kesimler tarafından sessizce geçiştiriliyor.(YK)


3Lenin, Emperyalizm, önsöz, sf. 8, Sol Yayınları, 7. Baskı

8 Mart 2026 Pazar

İranlı Komünistler, Molla Rejmine Karşı Kusursuz Bir „Vatan Haini“ Olmalıdır!


 

İranlı Komünistler, Molla Rejmine Karşı Kusursuz Bir „Vatan Haini“ Olmalıdır!


Bir önceki, Emperyalist Barbarlığa Karşı Sosyalizm“ yazıma bazı yoldaşların eleştirileri vardı. “yorum” sayfasına kısaca yanıt vermek yerine, konu çok önemli olduğu için, bu konudaki Marksist-Leninist ve Maoist anlayışın kısaca ne olduğunu ortaya koymanın daha yararlı olacağını düşündüm. Aslında bu konuda Halil Gündoğan yoldaşın iki makalesi var. Onunda okunmasını öneririm.1


ABD/İsrail ve diğer emperyalistlerin İran Molla devletine karşı saldırması ve savaşına, elbette karşı çıkılması gerekir. Çünkü bu savaşı başlatan ve ilk saldıran emperyalist güçlerin amacı belli. Emperyalist paylaşım savaşımının bir devamı, emperyalist hegomanyayı güçlendirmek amaçlı ve esasta da daha büyük rakip emperyalistlere karşı alan kazanmak ve onların hayati kaynaklarını kesmak amaçlıdır. Bu nedenle, ABD/İsrail emperyalistlerin saldırganlığı asla desteklenemez ve bu saldırganlığa karşı tavır alınması gerekirken, emperyalist 3. dünya savaşı tehlikesini ileri bir aşamaya getirmesi açısından da karşı çıkılmalı ve mücadele edilmelidir.


Vatan savunması”


Bu savaş (her iki emperyalist güçler açısından), bir ulusun kurtuluşu için değil, büyük ve kısmen küçük soyguncuların bir savaşıdır. İran Molla rejminin savaşı ya da karşı savaşı, İran halkının kurtuluşu için değil, Molla rejminin iktidarda kalması için verilmektedir. İşte unutulan ya da görmezden gelinen esas noktalardan biri budur.


Konu, içinde en küçük bir burjuva demokratik hak kırıntısının dahi olmadığı, İran halkına yıllardır kan kusturan, işçi sınıfı ve emekçilerin en küçük demokratik istemini kanlı bir şekilde bastıran en gerici devletlerin birinden söz ediyoruz: Böyle bir devletin ayakta kalması adına “vatan savaunması” yapılabilir mi?


Komünistlerin esas görevi sosyalizmi kurmaktır. İktidarda gerici, faşist ve emperyalist bir devlet varsa, yani devletin en küçük bir ilerici yanı yoksa ve bu devlet ile bu devlete saldıran emperyalist güçler arasındaki çelişmenin easası paylaşım sorunu ise, böyle bir savaşta proletaryanın görevi; ne emperyliast işgalci güçlerle ne de “vatan savaunması” adı altında ülke içindeki celaltlarla birlikte hareket değil, Molla rejmine karşı çıkan tüm ilerici güçleri ve ilerici sınıfları birleştirerek devrimci mücadeleyi geliştirmek ve iktidarı Molla rejminden almak olmalıdır. Bu iki güç arasındaki çelişme ve savaştan, proletarya kendi sınıfsal çıkarı için yararlanmalıdır. İlk saldırganın kim olduğu önemli değildir. Savaşan güçlerin niteliği önemlidir. Her iki tarafta yıkılması gereken emperyalist güçlerdir.


İranlı komünistler, devrimciler, demokratlar ve ezilen uluslar birleşerek İran molla rejmini yıkmak için ortaklaşa mücadeleyi geliştirmelidirler.


Devrimci hareket tarzı budur. Bu, işgalci emperyalist güçlerle birlikte hareket etmek anlamına gelmiyor ve gelmez. Burjuva iktidarın yıkılmaması için burjuvaziye herşeyi hak görenler, burjuva iktidarının yıkılması gündeme gelince “aman ha, böyle bir taktik emperyalizme hizmet olur.” “Vatan haini olursunuz” diyerek, komünistleri burjuvazinin iktidar bekçiliği ile yetinmelerini istiyorlar.


İranlı komünistlerin büyük bir bölümü, Irak İran’a saldırdığında İran gerici molla rejminin yanında yer alarak “vatan savunması”na katıldılar. Kimin vatanı, Mollaların “vatanı.” Ama, bu stratejik küçük burjuva ulusalcı hata, komünistlerin katledilmesine, İran Molla rejminin güçlenmesine ve yıllarca halka zulmetmesine hizmet etti. Savaş biter bitmez Molların ilk görevi komünist ve tüm ilerici muhalif kesimleri kesmek oldu. Bugün on binlerce İranlı komünist, demokratlar, ilericiler ve diğer muhalif kesimlerin bir kısmı Khavaran (Havran) mezarlığında yatıyor. Molla rejimi burayı “kafirler” mezarlığı olarak tanıtıyor.


ABD/İsrail emperyalizmi dünya halkların baş düşmanı olmasına karşın, İran Molla rejimi emperyalist ve bölgenin en gerici ülkelerinden biridir. Bu devletin ayakta kalmasına hizmet etmek, kendi celladını beslemek anlamına gelir. Molla rejminin “Direniş Ekseni” emperyalistlerle bölgesel paylaşım “ekseninden” başka bir şey değildir. Bazı, küçük burjuva ulusalcı anlayışlar ve ulusalcı liberaller, İran’ın emperyalist yayılmacılığının bir ifadesi olan “direniş eksenini” “anti-emperyalist” değerlendiriyor. Bu tamamen halkları ve işçi sınıfını aldatma, İran işçi sınıfı ve emekçilerinin bir numaralı celladını “anti-emperyalist” gösterme çabasıdır. Böyle bir değerlendirme; siyasal körlükten öte, bir siyasal cinayettir. ABD emperyalizminin İran’da istemediği tek iktidar, anti-emperyalist, anti-faşist bir proletarya iktidarıdır. Yani sosyalist bir iktidardır. Bütün emperyalistler; bugün “düşman” gördükleri Molla rejmi ile kolayca uzalaşabilirler. Ama proletarya önderliğindeki bir İran devrimi hiçbir emperyalist güçle uzlaşmaz. Emperyalizmin de yıkmak isteyeceği ilk hedef olacaktır. İran’daki bir proletarya iktidarı, yanında, ne Çin ne de Rus emperyalizmini bulabilecektir.


Örneğin, yarın, ABD/İsrail saldırgan emperyalist güçleri sihlarını Türkiye’ye dönderdiğinde, komünistler Türk devleti ile (şu an saray rejmi) ile birlikte, onun yedeğinde mi “anti-emperyalist” savaş verecek? Yani, kendi celladımızı iktidarda tutmak için kendimizi siper edeceğiz? Böyle bir devrimci sisyaset olamaz. Esas gericilik ve “halk düşmanlığıbudur!


Yarın, İran’da Proletaryanın önderliğinde bir devrim olduğunda ya da olma aşamasında, bugün savaşan güçler birleşerek, silahlarını devrimci iktidara yönelteceklerinden kuşku olmamalıdır. Burjuvazinin “siyasal iktidara hakim olma” konusunda yaptıklarını, bildiklerini proletarya neden yapmasın? Hangi Devlet? Hangi Vatan? Hangi Yurt Savunması? Burada önemli olan, o yurda hakim olan devletin niteliğidir. Burjuvazinin egemenliğindeki bir devlet proletaryanın yıkması gereken bir devlettir.


Lenin’in bu konudaki görüşlerine yer verleim: Bu mektup yazıldığında, Alman emperyalizminin Petrograd’ı ele geçirme durumu vardı. Ve Kerensky önderliğinde iktidara Menşevikler, Sosyalist Devrimciler gibi küçük burjuva kesimlerin ortak olduğu da unutulmamalıdır.


Lenin, 30 Ağustos 1917’de RSDİP’ne yazdığı br mektup’da “vatan savunmasını” şöyle ele alıyor:


Biz ancak iktidarın proletarya tarafından alınmasından sonra, barış önerisinde bulunduktan sonra, gizli antlaşmaların geçersizliğini ilan ettikten ve bankalarla her türlü bağı koparıp attıktan sonra, ulusal savunma yandaşları olabiliriz. Ama ancak bunlardan sonra. Ne Riga’nın alınışı, ne de Petrograd’ın alınışı, bizi ulusal savunma yandaşı yapmaz. (...) O zamana kadar biz proleter devrimden yanayız, savaşa karşıyız, ulusal savunmadan yana değiliz.2


Evet, doğru devrimci taktik budur. Tekelci burjuvazinin yedeğinde “vatan savunması” değil, vatanı elinde bulunduran burjuvaziyi devrimek için harekete geçilmelidir. Bu devrimci taktik; asla emperyalist saldırganlığın yanında olmak, işgali destekleme değildir.

Mao’nun da Japon işgaline karşı Koumintang ile cephe kurması, Koumintang’ın komünistlerin cephe programını kabul etmesinin ardından gerçekleşmiştir. Bu gözardı ediliyor ve ayrıca o süreçte ÇKP güçlüydü ve önderliğinde güçlü bir halk ordusu vardı.


İran’daki ezilen ulusların bu savaştaki tavırları, saldırgan emperyalist güçlerin -sıkça kullanıldığı gibi- mayın eşeği” olması değil, tersine İranlı devrimci güçlerle ortak hareket ederek Molla rejmini devrimek ve anti-emperyalist bir cephede yer almak olmalıdır.


Nazım Hikmetin Şiiri ile bitirelim:

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.


1https://halilgundogan.blogspot.com/2026/03/8-mart-kadnlar-gunu-degildir.html#more

2Lenin, Ekim Devrimi Dosyası, sf.98, Sol Yayınları

6 Mart 2026 Cuma

Emperyalist Barbarlığa Karşı Sosyalizm

 


                 Mahsa Amini'nin ölümü sonrasında İranlı kadınların protestoları 

Ağustos 2022 

 

 

Emperyalist Barbarlığa Karşı Sosyalizm

Yusuf Köse

Emperyalist sistem, savaşmadan kendini yeniden üretemez. O, önce bölgesel savaşlarla, bağımlı ülkeleri birbiriyle savaştırarak ve sonunda emperyalist büyük güçlerin doğrudan savaşa girmesiyle, bütün ülkeler savaşın içine çekilerek dünya ateşin içine atılır.


Emperyalizm savaşsız asla duramaz. En barışçıl dönemlerinde dahi, dünyanın bir çok yerinde çeşitli gerekçeler adı altında savaşlar sürdürülür. Son çeyrek yılda çıkarılan ve sürdürülen savaşlara bakıldığında, onlarca ülke birbiriyle savaşırken ve savaştırılırken, emperyalist büyük güçlerin de doğrudan onlarca ülkeye saldırdıklarını görebiliriz. 8 yıl sürdürülen Irak-İran savaşı, Yugoslavya’nın parçalanması ve Yugoslavya’yı oluştuıran ulusların birbirine kırdırılması... 2000‘lerden sonra, Afganistan, Irak, Libya,Yemen, Suriye, Somali, Sudan, Somali, Ermenistan-Azerbaycan, Ruanda-Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Filistin, Lübnan, Pakistan-Hindistan, Pakistan-Afganistan ve daha başkaları… Çoğu Afrika ülkelerindeki bitmek bilmeyen „iç savaş“ları da saymıyoruz. Bunların bütününde de emperyalist tekellerin ya da ülkelerin kışkırtmaları ve destekleri vardır. Ve her şeyden önce bu savaşlar emperyalist sistemin çelişmelerinden ayrı ele alınamaz, onun doğal bir sonucudur.


Emperyalist saldırganlık bütün halklar için acı olmasına karşın, en vahşi olanı da Emperyalist İsrail’in Filistindeki soykırımıdır. Filstin soykırımını İsrail tek başına yapmamıştır. Başta ABD emperyalist hayduttu olmak üzere, bütün Batılı emperyalistler (İspanya hariç) bu soykırımın doğrudan ortaklarıdır. Türk devletinin de bu soykırımda payı vardır.


ABD’nin 2. Emperyalist savaştan sonra savaşsız yılı geçmemiştir desek yalan olmaz. Mutlaka, yıl içinde bir ülkeye ya kısa süreliğine saldırmıştır ya da bombalamış ya da bir ülkeyi bir başka ülkeye saldırtmıştır. Bunların dışında, kendi çıkarı için ülke içinde gerici iç savaşları kışkırtmış ve desteklemiştir. ABD, bunları tek başına yapmamış genelde Avrupalı emperyalistleri de kendi yedeğine almıştır.


Emperyalist sermaye savaşsız büyüyemez. Savaşlar, esasta, emperyalist sermayenin büyümesi ve merkezileşmesi önündeki engelleri kaldırmak için yapılmaktadır. Venezüela’daki emperyalist haydutluk ve son olarak İran’a açılan savaş, gerileyen ABD emperyalizmin yeniden büyüme ve hegomanyasını, Çin gibi diğer büyük emperyalistler karşısında güçlendirme savaşı ve saldırganlıgıdır. Bu bir paylaşım savaşıdır.


Emperyalist ekonomik sistemin büyümesi sınırsız değildir. Ve bugün kapitalizm kendi sınırlarına gelip dayanmıştır. Üretimin uluslararasılaşmasıyla, 1970 öncesi dönem çoktan kapanmış, uluslararası üretimin yeniden üretimin örgütlenmesi, emperyalist sistemin olmazsa olmazı haline gelmiştir. Ne var ki bu tıkanmıştır. Bu tıkanıklığın yarattığı kriz, emperyalist savaşlarla yeniden açılmasını sağlamanın kaçınılmaz bir yolu olarak emperyalist sermayenin büyüme ve birikim yasası olarak karşımıza çıkmaktadır.


Emperyalist sermayenin büyüme ve merkezileşme eğilimi, üretici güçlerin devasa gelişmesi önünde büyük bir engeldir. Çünkü bu ikisi arasındaki çelişmenin kaynağı ücretli kölelik sistemi olan kapitalist üretim ilişkileridir. Üretici güçlerin geldiği niteliksel boyut, özel mülkiyet ilişkilerinin bütünüyle yadsımakta ve üretici güçlerin temelini oluşturan işçi sınıfını üretimin yöneticisi ve düzenleyicisi olması durumuna getirmiştir. Üretici güçlerin geldiği aşama olan dijitalleşme ve yapay zeka teknolojisinin düzeyi bunu zorunlu kılmaktadır.


ABD ve İsrail Emperyalistlerin İran’a Saldırısı

ABD emperyalizminin 2. dünya savaşıyla kurulan emperyalist dünya sisteminin artık kendi egemenliğini zayıflatan bir düzen olduğunu görünce, onları tanımayarak, açıktan saldırıya geçti. ABD emperyalist burjuvazisi yanına emperyalist İsrail’i de alarak, egemenlik sahasını daraltan diğer emperyalistlere ya da onların etki alanı içindeki ülkelere (örneğin Venezüela) askeri saldırıya başladı. Ortadoğu’da önemli bir güç ve enerji kaynaklarına sahip olan yeni emperyalist İran, ABD ve İsrail için bertraf edilmesi gereken bir güçtü.1


ABD emperyalizmi ve İsrail’in, uluslararası burjuva (esasta emperyalist) devletlerin hukukunu2 hiçe sayarak İran’a başlattığı saldırının, daha ilk iki gününden sonra Batılı emperyalistlerin desteğine ihtiyaç duydu. Bu da, ABD emperyalizminin tek başına biraz güçlü bir ülkeye kolay kolay saldıramayacağını, saldırsada istediği sonucu alamayacağını gösteriyor. Çünkü İran emperyalist bir ülke ve uzun yıllardır ağır yaptırımlara rağmen savaşa iyi hazırlanmış gözüküyor. Buna rağmen, saldırganlar ile savunmada olan emperyalist güç arasındaki dengeler oldukça ters orantılı.


Uzun yıllar İran’a uygulanan baskılar, yaptırımlar, onu geriletmemiş, tersine yeni bir emperyalist ülke olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır. Her ne kadar, Filistin halkının soykırımında imzası olan Hamas’ın 7 Ekim saldırısından sonra, „vekil güçleri“ önemli bir darbe almış olsada, hala çevre ülkeleri üzerinde etkisi olan bir ülke ve özellikle de emperyalist İsrail’in bölgedeki etkinliğinin genişlemesi önünde en önemli engel güçlerden bir olmaya devam ediyor. İsrail burjuvazisi ile ABD burjuvazisinin bölgedeki çıkarları ortak olduğu için, bu engel, ABD emperyalizmi içinde engel olmaya devam ediyor.


İran’ın ABD emperyalizminin en büyük rakibi olan Çin ile ilişkisi ve İran’ın Çin için en büyük enerji kaynağı olması, ABD emperyalizminin önünü keserek kendi denetimine almak istediği bir güçtür. Bunu, İran’a uyguladığı ve uygulattığı yaptırımlarla sağlayamamıştır. Şimdi bunu savaşla, emperyalist barbarlıkla yapmayı deniyor. Venezüela ve İran saldırıları, ABD’nin Çinin enerji kaynaklarını kesme savaşı olarak değerlendirmelidir. Ancak, İran burjuvazsinin Venezüela gibi kolay bir lokma olmadığı bir gerçektir. Çünkü İran emperyalist bir ülkedir.3


Batı emperyalist burjuvazisi (Almanya, İngiltere ve Fransa), İran’ın Körfez ülkelerindeki askeri üslerine saldırmasını gerekçe gösterere4 ABD ve İsrail’in yanında İran’a saldıracaklarını açıkladılar. Ve Fransa’nın „Charles de Gaulle uçak gemisi Doğu Akdeniz“e doğru yola koyulmuş.

Batılı emperyalist cephedeki bu gelişmeler, İngiltere ve diğer batılı emperyalistlerin ABD’nin yanında yer alarak savaşa katılacaklarını gösteriyor. Bu savaşın büyümesine neden olacaktır. Yani, emperyalistler, sistemsel olarak girdikleri krizden, yegane çıkış yolu olarak emperyalist savaşta görüyorlar.


Bu üç ülkenin ABD ve İsrail emperyalistlerin yanında savaşa girmesi, emperyalist savaşın başlaması ya da geriye dönüşümsüz bir aşaması olacaktır. Durum oldukça tehlikeli bir aşamaya gelmiştir. Bunların yanısıra Körfez ülkelerinin de sözde „kendilerini savunma“ adı altında doğrudan savşa katılmasını beraberinde getirecektir.

Emperyalist sistemi, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı 3. emperyalist dünya savaşına bir adım yaklaştırırken, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı, bunu, daha ileri bir aşamaya taşıma özelliğine sahiptir. Emperyalistler arasındaki kriz, büyük emperyalist güçleri, birbirinin çıkarlarına doğrudan saldırı aşamasına getirmiştir.


3. emperyalist dünya savaşında -belki de daha erken bir zaman içinde- nükler silahların da devreye sokulacağı gerçeği de unutulmamalıdır. Çünkü emperyalist sermayenin birikim ve yoğunlaşması, kendinin yeniden üretemeyecek bir büyüklüğe eriştiğinden, insanlığı ve doğayı yıkım aşamasına getirmiştir. Sermayenin „sınırı“ dediğimiz nokta burasıdır. Ya dönüşecek ya da dönüştürülecek!


Emperyalist Barbarlığa Karşı Sosyalizm!


Emperyalist sistemin, insanlığa, barbarlıktan başka verebilecği bir şey kalmamıştır. Savaş, ağır sömürü koşulları ve yine savaş ve her geçen gün dünyanın yaşanmaz hale getirilmesi ve doğanın geriye dönüşümsüz tahribatı ve canlı yaşamın son bulması… İşte emperyalist sistemin insanlığı getireceği aşama budur. Bunun bir kısmı şu anda gerçekleşmiş bulunmaktadır.


Bunun çözümü, bütün dünyada emperyalist savaşlara karşı ayağa kalmaktır. Özellikle savaşı başlatan emperyalist ülkelerin işçi sınıfına ve emekçilerine büyük görevler düşmektedir. Ve bugün, başta, baş savaş kışkırtıcısı ABD emperyalizminin baskısı altındaki ABD halkı olmak üzere, bütün dünyada halkların ezici çoğunluğu emperyalist savaşa ve savaşlara karşı. Daha dün (05.03.2026) Almanya’nın en az 140 noktasında lisesli öğrenciler, okul grevi (Schulstreik) gerçekleştirdiler.5 Amaçları, Alman devletinin zorunlu askerlik yasası çıkarmak istemesine, karşı bir kitlesel protesto. Gençler ve elbette bütün halklar emperyalist sermaye için savaşmak istemiyor.



Kendimizi kandırmayalım! Kapitalist-emperyalist sistem artık modern barbarlık aşamasına gelmiştir.


O, insanlık ve tüm canlıların yararına olan her şeyi yıkma, tahrip etme aşamasına gelmiştir. Emperyalizmin sistem olarak barbarlıktan öte gidecek bir yeri yoktur. Ya yıkılacak sosyalizmi inşa edeceğiz ya da barbarlık devam edecektir, ta ki doğa, insanı sırtından atana kadar… Üçüncü bir yol yoktur!


Emperyalist saldırganlığı, işçi sınıfı ve emekçilere karşı (doğa’da bundan ayrı ele alınamaz) en üst noktasına çıkaran emperyalist sisteme karşı, nerede olursak olalım, mücadeleyi en üst noktasına çıkarmalıyız. Bu modern barbarları, yeryüzünden atacak tek güç: Uluslararası işçi sınıfı ve ezilen halkların, anti-emperyalist, anti-faşist sosyalizm için birleşik mücadelesidir. Bu başarılabilir ve başarmak zorundayız! 05.03.2026



1 Burada bir noktayı belirtmekte yarar var: Bazı burjuva liberalleri „Trump deli olduğu için saldırıyor“ gibi gerekçeler öne sürüyor. Eğer ortada bir „delilik“ varsa, bu Trump’ın „deli“ olmasından değil, emperyalist sistemin insanlık ve doğa için tehlikeli bir sistem olmasından kaynaklanıyor. Trump, Putin, Erdoğan, İran Molla Rejmini, Netenyahu vb. gibi fanatik sosykırımcı ve faşistleri üreten kapitalist sistemin ta kendisidir. Trump’ın en sadık destekçileri, en ileri teknolojiye sahip tekellerdir. Trump, „deli“ değil, ABD emperyalist sermayesinin iyi bir kuklasıdır.

2 2. Emperyalist Dünya Savaşı sonrası kurulan BM vb. kurumlar da dahil, „emperyalist dünya hukuk sistemi“ çoktan yıkılmıştır. Yeni bir „hukuk“ yeni bir emperyalist savaşı dayatıyor.

İran işçi sınıfı ve emekçilerin görevi; ABD-İsrail emperyalizmine karşı Molla rejminin yanında saf tutumak değil, onu devirmek amacıyla savaşırken, ABD-İsrail emperyalistlerine karşı da savaşı sürdürmek olmalıdır.

4 Fransa, İngiltere ve Almanya’nın (E3), İran’ın insansız hava aracı (İHA) ve füze fırlatma kapasitesini yok etmeye yönelik olarak, İran’a karşı "gerekli ve orantılı savunma eylemlerine" hazır olduklarını bildirdi.“ https://gazeteoksijen.com/dunya/fransa-ingiltere-ve-almanyadan-ortak-aciklama-irana-karsi-savunma-eylemlerine-haziriz-267335

5 https://www.rf-news.de/2026/kw10/schulstreik-gegen-wehrpflicht-aktionen-in-ueber-140-staedten

21 Ocak 2026 Çarşamba

Emperyalist Paylaşımın Kanlı Dişleri Arasındaki Rojava

 


 

 Emperyalist Paylaşımın Kanlı Dişleri Arasındaki Rojava

Yusuf Köse


Kuzey Suriye Federasyonu, başta Türk devleti olmak üzere, Arap ülkelerinin de kabul etmediği bir gerçekti. Federasyon kuruluşunu ilan etmesinin arkasından, Esad Yönetimi, Türk devleti ve hemen arkasından  Arap Birliğ, bu federasyonu tanımadıklarını açıklamışlardı. 

Rojava’nın kaderi ABD emperyalizminin elinde olduğu sürece her zaman tehlikede olduğu bir gerçekti. ABD emperyalizmi, emperyalist çıkarları için Rojava’yı ve Kürtleri „sahipleniyor“du. Ama bu çıkar bir yere kadar olurdu. Daha büyük bir çıkar, bu küçük çıkarı devre dışı bırakırdı ve öyle oldu.  Haydut ABD emperyalizmi açısından -söylem yerindeyse-, Rojava’nın „kullanım süresi“ dolmuştu. Yeni süreç ve genelde de bölge ülkelerinin kabul ettiği ve üzerinde anlaşmaya vardıkları cihatçı-faşist paramiliter güçlerinden oluşturulan hükümetiyle iş yürütmekti.

Türk devleti, Rojava’yı ne pahasına olursa olsun yaşatmak istemiyor. Bu konuda ABD emperyalizmine baskılar yapıyor, çeşitli tavizler veriyor, ancak, ABD dışında Suriye üzerinde büyük hesapları olan bir de soykırımcı siyonist İsrail vardı. İsrail’in çıkarları ile Türk devletnin çıkarları uyuşmuyordu. „Terörsüz Türkiye“, „iç ephenin güçlendirilmesi“ gibi argümanlar ve politikalar bu süreçte devreye sokuldu.  Türk devletinin esas amacı Rojava’daki Kürt kazanımını yok etmekti. Ve genel olarak da Kürt ulusal hareketinin elimine etmek, devre dışı bırakmaktı. Öcalan bu nedenle burada devreye sokuldu ve o da Türk devletinin istekleri ve çıkarları doğrultusunda rolünü oynadı.

PKK önderliğindeki Kürt Ulusal Hareketi, Türk devletinin Kürt ulusal hareketinin kazanımlarını yok etme çabalarını „barış“ olarak göstermeye çalışması, en büyük aymazlıktı. Bu, bile bile ladesti. Türk devletini çok iyi tanıyan Kürt halkı bu „barışa“ inanmadı. Ama PKK siyaseti el birliğiyle „inanın“ diyerek, kitleleri oyalama yoluna gittiler. Tarihi, Kürt düşmanlığı ile geçmiş, „en iyi Kürt ölü Kürtdür“ temel siyasetini izlemiş bir devletden -tek taraflı olarak-, „barışsever“ göstermeye çalışmaları, bu devletten, zulüm ve asimilasyondan başka birşey görmeyen kitlelere ihanetti. Bu, Kürt ulusalcı küçük burjuvazinin kendine güvensizliğinin siyasetiydi. Çünkü Türk devleti bir adım geri atmadığı gibi, laftada olsa herhangi bir tavize yanaşmadı, sadece „derhal tasfiye“ istedi.

Rojava özerk yönetiminin dağıtılması ve buralara bütünüyle Suriye faşist-dinci cihatçı yönetiminin hakim olmasına karar verilmesi, esasta İsrail ve Türkiye emperyalist devletlerinin ABD önderliğinde anlaşmasıyla oldu. Golan Tepeleri ve daha geniş bir alan İsrail’e bırakıldı. Türkiye buna ses çıkarmadı. Bunun karşılığında Rojava dağıtılacaktı. Haydut ABD ve diğer Batılı emperyalistler, bu anlaşmaların sonucunda, Rojava’nın Türk devletine karşı „korumacılığını“ kaldırdılar. Ve peşinden Türk devletinin askeri desteği ile HTŞ çeteleri önce Halep'teki Kürt yerleşim yerlerine ve peşinden Rojava’ya saldırmaya başladılar. 

Türkiye 2011 yılından beri Suriye’den elini çekmemiştir ve daha sonra Kürt bölgelerini işgal ederek ve askeri yığnak yaparak işgalci emperyalist bir güç olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor. Bugün Suriye üzerinde ABD’nin egemenliği olmasına karşın, işgalci emperyalist güçler olarak, Güneyinde İsrail, Kuzeyinde Türkiye vardır. Bunların ileride karşı karşıya gelme olasılıkları her zaman vardır. Ve ne İsrail ne de Türkiye Suriye’de işgal ettikleri bölgelerden kendi istekleri ile kolay kolay çıkmayacaklardır. HTŞ gibi kullanışlı bir yapı olduğu sürece, Suriye üzerindeki hesaplaşma bitmedi, bitmeyecektir de.

Bunların dışında, Rojava’nın tasfiyesi konusunda ABD, İsrail ve Türkiye’nin daha başka ne gibi anlaşmalar yaptıkları bilinmiyor. Ancak, Rojava Özerk yönetimine saldırıların serbest bırakılması, işgalci Türk emperyalist devletinin Suriye’deki en büyük kazanımlarından biri olduğu bir gerçektir.

Rojava Savunulmalıdır!


Rojava özerk yönetimi, emperyalist ve gerici bir bölgede, çeşitli uluslaradan kitlelerin birlikte yaşayabildiği laik ve ilerici bir yönetimdi. Anti kapitalist değildi. Buna karşın demokratik bir yönetim vardı. Ve bu özellikle Kürt halkının ağır bedeller karşılığında kazandığı ileri bir mevzidir.

Rojava sadece Kürt ve bu federasyon içinde yer alan halkların değil, tüm dünya halklarının kazanımıdır. Kobane sürecinde bütün ülkelerde yoğun destek ve dayanışma gösterileri yapıldı. Birçok ülkeden bölgeye savaşmak için gidenler oldu ve birçoğu orada şehit düştü. Ve bu nedenle, oradaki kazanım, bütün dünya halkalarının bir kazanımıdır ve korunmalıdır.

Dünya işçi sınıfı ve halkları duyarlıdır. O, hiç bir zaman haksızlığa uğrayan, ezilen, yoğun baskı altında olan ve aynı zamanda direnen kitleleri yalnız bırakmamıştır. Vietnam, Filistin, Kobena bunun en iyi örnekleridir. Ve aynı zamanda emperyalist haydutluğa, işgale karşı hep direnmiş, asla boyun eğmemiştir. 

Bugün, dünyanın birçok yerinde  Rojava’nın korunması ve direnişinin desteklenmesi için gösteriler yapılmaktadır. Bu dayanışma daha da geliştirilmeli ve Rojava halkı yalnız bırakılmamalıdır. Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri, faşist devletin ideolojik ve siyasi manüpülasyonlarına gelmeden, Rojava halkının yanında yer almaldır. İşgalci Türk devleti elini, Suriye’den ve Rojava’dan derhal çekmelidir.

Faşist cihatçı çeteler topluluğu HTŞ’nin Suriye’de Kürt kazanımlarına yönelik saldırılarının arkasındaki esas güç Türk devletidir. Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri, Kürt halkı ile dayanışmayı büyütmelidirler. Başta Türk devleti olmak üzere tüm emperyalistlerin Suriye’den derhal çıkması için mücadele geliştirilmelidir. Kürt ulusunun ulusal demokratik haklarını kazanmasıyla, Türkiye’deki demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılmasının doğrudan bağlantılı olduğunu unutmamalıyız.

Rojava üzerindeki bütün emperyalist planlar, dünya işç sınıfı ve halkların direnişi ve büyük bir dayanışmasıyla bozulabilir ve de kırılabilir. Kapitalist-emperyalist bir sistemde mücadele etmeden, bedeller ödenmeden hiçbir şey kazanılamaz ve kazanımlar korunamaz. Bu nedenle, her yerde dayanışmayı büyütmeliyiz. Bu, tarihi bir sorumluluktur. 21.01.2026 ***