26 Mart 2026 Perşembe

RMM uluslararası hangi sol platformda yer alıyor

 

 

Emperyalizm Üzerine Notalar-9

(İkinci Bölüm) 

 

2- Emperyalizmin Romantik Analizi: Alt Emperyalizm!


a) RMM uluslararası hangi sol platformda yer alıyor?

Yusuf Köse

Bu soru neden önemli? Sınıflararası mücadelede orta yol yoktur. İdeolojik saflar, esasta nettir. Ancak, küçük burjuva düşünce tarzı, sınıfsal yapıları gereği, burjuva ve proletaryanın ideolojisinden ve dünya görüşünden etkilenmektedir. Bu nedenle de, küçük burjuvazi, ML dünya görüşünü, niyetlerden bağımsız olarak sınıf içeriğinden koparmaya çalışır. “yeniliğe açık”, “ortodoks Marksizmine karşı” gibi argümanlar adı altında, ML idelojiyi tahrif etmeyi bir “gelişme” ve “geliştirme” olarak ele alır. Oysa, özünde doğmatiktir. Diyalektik metodu kullanma yerine metafizik yönteme daha fazla sarılır.


Bu bağlamda, dünyada da “sol” ve “sağ” eğlimli yığınlarca “okul” vardır. Monatlhy Review'de (MR) “sol” eğlimli, ama MarksizmiLeninizmi revize eden bir geleneği temsil eder. RMM’de metafizik düşünceleriyle bu geleneğin içinde yer alır.


Ruy Marua Marini’nin (RMM) Brezilya’yı alt emperyalist gören makalesi, MR’in 1972 Şubat’ında yayınlanan 23. sayısında yer aldı. Bu kavramı 1965 yılından itibaren kullanmasına karşın, en derli toplu açıklaması bu kısa makale içinde yer alır (RMM’den alıntıladığım alıntılar bu dergideki yazıdan alınmıştır.1 RMM’nin bir çok kitabı olmasına karşın en önemlisi „Bağımlılığın Diyalektiği“dır. Ve o, Latin Amerika’da, „alt emperyalizm“ teorisiyle değil, daha çok „Bağımlılığın Diyalektiği“ adlı kitabıyla bilnir. Bu kitabında, „alt emperyalizm“ olgusunu ele almaz. Sadece değinip geçer.2


RMM, „Diyalektiğin Bağımlılığı3 adlı eserinde, Marx’tan alıntılar aktarmasına karşın, Lenin’den hiç söz etmez. RMM; esas olarak „Monathly Review“ dergi çevresinin ve özellikle kurucuları olan ve işçi sınıfının devrimci rolünü inkar eden sol liberal görüşlü Paul M. Sweezy, Paul A. Baran, troçkist Ernst Mandel ve daha sonra Immanuel Wallerstein revizyonist görüşlerinin izlerini bulmak olasıdır. Zaten bu dergi, esas olarak, Leninizme bayrak açanların konakladığı entellektüel bir çevredir. Leninizme bayrak açanların Stalin ile de bir ilgisi olamaz. Bu platformda yer alanların geliştirdiği görüşlerin MLM revize etmenin ve uluslararası komünist hareketi, liberalizmin bensimseyeceği bir alana sokmayı hedeflemişti. Bu terosiyenlerin ortak argümanı: „Marksizm eskimiştir, yenisi lazım.“


Bu dergi’de eski emperyalistlerin dışında yeni emperyalist olan (örneğin Hindistan) ülkeleri „alt emperyalizm“ olarak değerlendiriler ve genel de ise sosyal emperyalist Çin yanlısı teorisyenlerdir.4 Çin’i, „ABD emperyalizmine karşı bir direniş odağı“ olarak lanse ederler. Bu platforma, Çin özgülünde, emperyalizmi güzelleme platformu denebilir. Bu tür „solcu“ teorisyenlere göre, 1900‘lerin başında, hangi şanslı ülke emperyalist olmuşsa, onlar dışında yeni emperyalist ülke olamaz. Ve „Batı (ABD’de dahil) emperyalizmine kim karşı çıkıyorsa o ülke desteklenmelidir“ sosyalşovenist görüşü ağır basar. Bunlar, bizm „alt emperyalist“ teorisyenlerimizin de ağızlarında düşürmedikleri argümanlarıdır. Bu küçük burjuva „sol liberaller“ Marksizmi böyle „geliştiriyor“lar. „Alt emperyalizm“ teorisi, troçkist ve anti MLM çevrelerde daha yagındır. Özellikle troçkistler, troçkist yazar Alex Callinicos’un „alt emperyalizm“ teorisini takip ederler. Çünkü Collinios, „Leninin’in emperyalizm teorisini tam geliştirilmemiş5 bir teori olarak değerlendirir. Bu tez ve „alt emperyalizm“ tezleri, anti-Leninist bir tezdir ve emperyalizmi, kapitalizmin bir üst aşaması olduğu görüşüne özünde karşı çıkarlar.


b) RMM’nin emperyalizmin romantik analizi


RMM, „Alt Emperyalist Brezilya“ (Brazilian Sub-imperialism) makalesinde, bu görüşlerini Lenin’de dayandırmadığı gibi, Lenin’e hiçbir atıfta da bulunmaz. Makalenin sadece bir yerinde, „Kapitalizmin Rusya’nın içlerine kadar yayılmasını“ konu edinerek Lenin’in adını anar. Ama, o, Lenin’in meşhur kitabı olan „Emperyalizm“ adlı eserine ve bu konuda geliştirdiği teorisine asla değinmez. Emperyalizm üzerine yazı yazarken Lenin’in anmamak olası mı? Sol liberaller ve troçkistler için olasıdır. Çünkü onların teorik çabaları, niyetleri ne olursa olsun, Marksizmi-Leninizmi revize ederek işçi sınıfının bu dünya görüşünden mahrum bırakmak, emperyalist burjuvazi karşısında silahsızlandırmaktır.


RMM, 12 sayfalık „Alt Emperyalist Brezilya“ makalesinde, önce Brezilya’nın askeri saldırganlıklarını, askeri darbeleri ve özellikle zayıf komşu ülkeleri askeri olarak tehdit emesini anlatır ve sonunda şöyle der:


Askeri diktatörlük, 1962-1967 yılları arasında Brezilye ekonomisini etkileyen ekonomik krize ve bunun sonucunda ortaya çıkan sınıf mücadelesinin yoğunlaşmasına bir yanıttı. Ancak bundan daha fazlasıdır: Devlet kapitalist ve alt emperyalist olarak adlandırılabilecek bir tür gelişmenin aracı ve sonucuydu.6


1964‘deki askeri darbenin amacını şöyle açıklıyor:

„… darbeyi yöneten askeri elit, sadece sınıf mücadelesine müdahale etmekle kalmadı, aynı zamanda askeri ve büyük sermaye çıkarlarının kaynaşmasına kesin bir onay damgası vuran toplam bir ekonomik-politik şema sundu. Bu şema, bağımlı kapitalizmin tekel ve finans kapital aşamasına ulaştığında aldığı biçim olan alt emperyalizmdir.“ (aç YK)


RMM, askeri diktatörlük döneminde Brezilya’nın „alt emperyalist“ bir ülke haline geldiğini özellikle vurgular.


RMM’den aldığım alıntının son cümlesinde de görüldüğü gibi, Brezilya’yı „askeri ve büyük sermaye çıkarlarının kaynaşması tekel ve finans kapital aşamasına“ ulaşmış bir ülke olarak değerlendiriyor ve buna „alt emperyalizm“ diyor. Ve bunun bir ayağını da „Brezilya kapitalizminin …. tıpkı Nazizmin 1930‘larda Almanya’da olduğu gibi sistemin canavarca militaristleşmesi“nde görüyor.


Yani, RMM ve onun ardılları (daha çok Latin Amerika’da), „RMM’nin Lenin’in emperyalizm tezine alternatif getirmediğini, somut gelişmeleri açıkladığını“ ileri sürmelerine karşın, bu çıkarsama gerçeği yansıtmamaktadır. Serbest rekabetçi kapitalizmin „tekel ve finans kapital aşaması“na ulaşması, Lenin’in emperyalizm teorisinin özü ve temelidir. RMM, buradan saparak „alt-emperyalizm“ teorisi, özünde de Weberci „bağımlılık“ teziyle hareket etmiştir. Marksizmin temeli olan, kapitalist ülkelerin „ekonomik ve politik olarak mutlak eşitsiz gelişme yasası“nı ve aynı şekilde Lenin’in defalarca üzerine basarak emperyalizmin eşitsiz gelişme yasasını, RMM, kendi küçük burjuva düşünce yapısına uygun olarak ve ML eşitsiz gelişme yasasını, genel bir „bağımlılık“ teorisine indirgiyerek revize etmiştir. Emperyalist ekonomik sistemin birbirine bağımlılığını, uluslararasılaşmasını, „geçici“ olduğunu ileri sürebilmiştir. „Bugün alt emperyalist olan, yarın olmayabilir“ gibi incileri vardır. Ve askeri yönetimler sona erdikten sonra Brezilya için ileri sürdüğü „alt emperyalizm“ argümanını kullanmaktan vazgeçmiştir.


RMM’nin Brezilya’nın „alt emperyalist“ olmasının esaslı bir nedeni de, Brezilya’nın komşu ülkelere karşı uyguladığı „askeri saldırganlık ve tehdit“ olgusu. Bugün, Afrika’nın yoksul ülkelerinden Ruanda 2022 yılından beri Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ne saldırıyor ve işgal ettiği bölgeleri elinde tutmaya devam ediyor. Ruanda’yı alt emperyalist olarak değerlendiren var. Aynı RMM’nin Brezilya’yı değerlendirdiği gibi.7 Ve bu yazar, Ruanda’yı, Hindistan ve BAE ile birlilkte „alt emperyalist“ kategorisi içine koyuyor. Refarans RMM olunca, sonuç buraya varıyor. Askeri olarak kim saldırısa, o “alt emperyalist” oluveriyor. Şu günlerde (27 Şubat 2026) Pakistan ve Afganistan savaşıyor, ikisini de “alt emperyalist” yapan biri çıkabilir. RMM'nin bu konudaki düşüncesini paylaşanlara yakışanda bu olur! Ayrıca, kapitalizm emperyalist aşamaya geçişle birlikte, tepeden tırnağa askerileştmiştir. Diğer yandan kapitalist ülkelerin tümünde (gelişmiş ya da az gelişmiş kapitalist ülke olsun) askeri diktatörlükler, başta işçi sınıfı olmak üzere, emekçilere ve bunların siyasal temsilcisi komünist ve tüm ilerici ve demokrat güçler üzerinde faşist bir terör estirir. Bunun dünden bugüne yığınca örnekleri var ve bir çoğu hala yaşanmaya devam ediyor. Kısacası, “alt emperyalizm” argümanın bir yanını da askeri faşist dikatatörlüklere bağlamak, Leninist emperyalizm teorisiyle bir alakası yok, tersine onu tahrif etme çabası vardır.


RMM, kapitalist sistemin ve esas olarak da kapitalizmin emperyalist aşamaya ulaşmasıyla emperyalist sistemin uluslararası bir sistem olduğunu ve bütün kapitalist ekonomilerin emperyalist ekonomik zincirin birer halkaları haline geldiğini gözardı etmektedir.


RMM’nin teorileri, revizyonist Wallerstein, troçkist Mandel, Paul M. Seewzy, Paul Baran gibi küçük burjuva sol teorisyenlerinin gölgesinde kalmıştır. Ancak, RMM’yi şimdi, troçkist örgütler, kimi ML olmayan sol örgütler ve bazı liberal yazarlar sahiplenmeye çalışmakta, onun „alt emperyalizm“ teorisinin, Türkiye’ye uygulamaya çalışıyorlar. Bu liberal yazarlardan biri de CHP'nin “gölge dışişleri bakanı” diye adlandırılan İlhan Üzgel'dir.8


RMM’nin alt emperyalizm teorisinin kaynağı burada. Lenin’in emperyalizm teorisi ile bir ilişkisi yoktur. O giderek kapitalist gelişmesi güçlenen bir ülkeyi „alt emperyalizm“ olarak adlandırmıştır. Daha çok da bunu „askeri saldırganlığa“ ve işçilerin „aşırı sömürülmesine“ indirgemiştir. Burada önemli olan, „tekel ve fanans kapital aşamasını“ vurgulaması ve buradan hareketle Brezilyanın „alt emperyalist“ bir ülke olduğu sonucuna varmasıdır.


Öncelikle şunu vurgulamalıyım. Emperyalizm çağında, sanayi ve finans sermayesi birlikte hareket eder. Bir ülkede kapitalizmin kısmen gelişmesiyle, yani sanayi ve finans sermayesinin oluşmasıyla, bunların birleşmesi kaçınılmazdır. Örneğin Türkiye'de İşbankası'nın kurulması ve İşbankasına bağlı fabrikaların oluşması aynı zamana denk gelir. Yine, Sabancı Holding ve Akbank olgusu. Yine Türkiye'de devlete ait finans kurumları bankalar, sanayiyi açıktan destekleyen ve kredi dilimlerinin büyüğünü sanayiye aktara gelmişlerdir. Sanayi bankasız, banka kredisiz yürümez, yürüyemez. Bunun tersi de doğrudur, banka da sanayisiz yürüyemez.


Ayrıca, emperyalizm çağında, tek tek ülkelerdeki kapitalizmin gelişmesi, serbest rekabetçi dönemdeki gibi değil, tekeleşme yönünde mutlak bir gelişme eğilimi gösterir. Türkiye'de tekelleşme 1970'lerin ortasında egemen hale gelmişti. Ancak, bu durum, tek başına, ülkenin emperyalist bir ülke haline geldiğini göstermez.


Bir ekonomik biçimden diğerine geçişinin niteliğini gözardı eden „alt emperyalizm“ teorisi, finansallaşmayı ve tekelleşmeyi doğru olarak belirtmesine ve bunun „emperyalizme“ tekabil ettiğini doğruya yakın olarak ortaya koymasına karşın, serbest rekabetçi kapitalizmden nitel bir ayrışıma ulaştığını göremiyor. Aynı zamanda „finansallaşmanın ve tekelleşmenin geçici“ olabileceğini, 1980-2000‘ler arası Brezilyanın alt emperyalist rolünü oynayamadığını, RMM’nin „alt emperyalizm“ teorisini esas alan ardılları iddia ediyor.9 Yani, tekelleşme ve finansallaşma olayını „geçici“ bir durum olarak ele alarak, Leninist emperyalizm tezini ve elbette kapitalizm gerçekliğini bütünüyle çarpıtıyor. Küçük burjuva düşünce tarzının kapitalizm gerçekliğini iradi olarak ele almasının örneğidir bu. Ekonomik özden yoksun Romantizm burada yatıyor!


Ve bu teori, tekelleşme olgusuna karşın, emperyalizmin ekonomik ve politik mutlak eşitsiz gelişme yasasını yok sayarak, „güç“ soruna ve Brezilya’nın o süreçte komşularına karşı askeri tehdit ve saldırganlıklarına indirgiyor. Aynı Türkiye’li („Osmanlıcılık özentisi“ adı altında sorunun niteliğini çarpıtan) romantik alt emperyalistcilerimiz gibi. Gerçi bunların akıl hocası RMM olduğu için, emperyalizmi RMM’nin 12 sayfalık makalesinin içine sığdırmaya çalışırken, kapitalizmin gelişim diyalektiğini de katletmekten çekinmiyorlar.


3- Sermaye İle Ordunun İç İçe Geçmesi


RMM, bir ülkenin askeri saldırganlığınıaskeri ve büyük sermaye çıkarlarının kaynaşması“na dayandırıyor. Bu bir yanı ile doğru iken, bir yanı ile de yanlıştır. Her ülkenin ordusu aynı zamanda sermaye sahibi değildir. Bu ülkelere göre farklılık gösterir. Bazı ülkelerde ordular aynı zamanda sermaye sahipleridir. Pentagon, Türk Ordusu, Pakistan, İran, Mısır ve daha bir çok ülkede ordunun aynı zamanda büyük bir sermayeye hükmettiği, onunla iç içe geçtiği gerçeği vardır. Bunun için bir ülkenin emperyalist olmasına gerek yok, kapitalizmle birlikte bu olgu daha öne çıkar bir duruma gelmiştir. Türk ordusu, TC’nin kuruluşundan itibaren sermaye sahibi ve onunla iç içe ve siyaset üzerinde belirleyici etkisi olmuştur. (Haklı olarak, İ. Kaypakkaya, bu süreci „yarı-askeri diktatörlük“ olarak değerlendirir.) Yani, sermayenin temsilcisi olması bir yana, aynı zamanda kendisi sermaye sahibidir. 2010 yılından sonra, Türk ordusu‘nun hükmettiği sermaye kısmen geriletilmesine karşın, bütünüyle ortadan kalkmamıştır. Ayrıca, ordunun doğrudan hükmettiği sermayenin azalması, ordunun sermayenin korucusu ve esas güvencesi olmadığı anlamına gelmez. Ordu her zaman iktidara egemen olan burjuvazinin emrinde ve kontrolü altındadır. Bu kapitalizmin tekelci aşamasında daha belirgin bir hale gelmiştir.


Yani, RMM’nin altemperyalizm’e gerekçe gösterdiği olgu, kapitalist devletlere özgü bir olgudur. Elbette bir ülke tekelci aşamasında daha da saldırganlaşır. Bunu Lenin açık bir biçimde ortaya koyuyor. „Asker ve sermayenin çıkarlarının kaynaşması“, salt emperyalizme özgü bir olgu olmadığı açıktır. Bu nedenle, RMM’nin bu olguyu, alt emperyalizme bir gerkçe göstermesi, doğru bir önerme değildir. Kapitalist devlet gerçeğini ve orduların esas rolünü kimin emrinde olduğunu revize etmektedir.


Neo liberal politikaların hayata uygulanmasında, bağımlı ve yeni sömürge ülkelerin çoğunda askeri faşist diktatörlüklerin sahaya sürülmesinin görürüz. Bu uygulama ABD emperyalizmin „arka bahçem“ dediği Latin Amerika ülkelerinde daha erkenden yürülüğe sokulmuştur. En bilinen canavarca örenği Şili’de Alende yönetimeine karşı yapılan askeri darbedir.


Türkiye, ekonomik gelişimi, askeri saldırganlığı, yayılmacılığı, sermaye ihracı vb. gibi gelişmeler karşısında, „yarı-sömürge“ statüsüne uymuyor. „Alt emperyalizm“cilerin düşünce kalıbında, ABD gibi bütün dünyada saldırgan bir güç rolünü oynayamıyor. Buradan hareketle de „bölgesel güç“ ve bu tür varsayım ve olgulardan hareketle, „alt-emperyalizm“ teorsine sarılıyorlar. RMM'nin teorisinden yola çıkılırsa, Türkiye 1974 Kıbrıs işgaliyle beraber “alt emperyalist” bir ülke olması gerekirdi. Bunu o gün savunanlar vardı. Sonra unuttular.


Oysa, Türkiye kapitalizmi başından beri millitarist bir yapıya sahipti. 2010‘dan itibaren, Türk ordusunun TC burjuva siyaseti üzerindeki vasiyetinin esasta ortadan kaldırılması, sermayenin büyümesine oranla daha fazla canavarlaşarak militaristleşmesinin önü kesilmedi. Sermaye büyüdükçe Türk ordusunun işgalci saldırganlığıda arttı. Bu saldırganlığın ivmesi, ülkedeki tekelci sermayenin yoğunlaşmasıyla koşut gittiği rahatlıkla görülebilir. Elbette, bölge ya da uluslararası konjonktüründe buna uygun olması gerekiyor.


TC, kuruluşundan itibaren yarı-askeri ve 1925‘ten 1945‘e kadar da yarı-askeri faşist bir diktatörlüktü. Brezilya (1961-1985), Güney Kore’nin (1961-1980 askeri darbeler serisi), Arjantin’in (1930-1976), Şili’nin (19973-1990) kapitalist gelişimleri de askeri faşist cuntalar altında olmuştur. Yine Türkiye burjuvazsi 12 Eylül 1980 askeri faşist cuntayla, işçi sınıfını ve toplumun diğer muhalif kanatlarını ağır bir baskı altına alarak, Türk tekelci burjuvazinin kararlarını hayata geçirmenin aracısı olmuştur. “24 Ocak 1980 Karaları“ işçi sınıfının ve diğer emekçilerin büyük bir direnişiyle karşılaşmış ve peşinden burjuvazi, bu kararları yasallaştırabilmek için askeri (12 Eylül 1980) diktatörlüğe başvurmuştur. Türkiye’deki askeri darbelerin hepsi büyük sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket etmiş ve onların egemenliklerini pekiştirmiştir. Kapitalizm koşullarında başka türlüsü de olamazdı. Yukarıda isimlerini saydığım ülkelerde olan askeri darbelerde bu amaçla yapılmıştır. Ve askeri darbe yönetimi uzun yıllar iktidarda kalmıştır.


3a- Brezilya’nın 1960-1980‘lerdeki Ekonomik Durumu


1965-1980‘lerin Brezilya’sına gittiğimizde, Brezilya emperyalist bir ülke haline gelmemişti. Ancak, yarı-sömürge bir ülke de değildi. Emperyalizme bağımlı bir ülke olarak değerlendirilebilir. Ve yer yer bağımsız10 kararlar alabiliyordu. Bunu RMM’de belirtmiş. ABD emperyalizmi ile bağımlılık ilişkisi „Vietnam’a asker göndermeyi“ düşünecek kadar ileri gitmiştir. Brezilya’nın askeri darbesinin bitmesi (1985) ardında GSYH’daki yüksek orandaki büyümede gerilemiştir. Ancak, 1963-1980 arası Brezilya ekonomisi çok yönlü olarak (bu süreçte ithal ikamece politika izleniyordu) büyümüştür.


Brezilya, askeri cunta dönemlerinde esas olarak ABD emperyalizmin etkisi altındaydı ve o süreçte ABD emperyalizminin bölgedeki bir jandarması denebilir. Paraguay'ı tehdit etmesi ve hatta bazı sınır boylarını işgal etmesi, ABD emperyalizminin kışkırtması sonucu olmuştur. Brezilya askeri cuntalar ABD emperyalizminin desteğine sahip oldukları gibi onun etkisiş altındaydılar. Aynı Türkiye’de 12 Eylül faşist Cuntası’nda olduğu gibi, Brezilya’da da -o süreçte- ABD’nin “Brezilyalı oğlanları İşbaşında”ydı.11


Örneğin: 1963 yılında sanayinin; üretimdeki payı %34,9, istihdamdaki payı %18,8 iken, bu rakamları 1980‘e gelindiğinde, sırasıyla %40,9 ve %29,4‘e yükseliyor.12 2000 yılında ise, tarımın istihdamdaki payı %23,6, Sanayinin payı %19,2‘e geriliyor, hizmetlerin payı ise %57,2‘ye yükseliyor. Aynı yılda GSMH katkıları: Tarımın payı, %12,9, sanayinin payı %38,4, Hizmetlerin payı %%48,7. Bu rakamları vermemin amacı, askeri cunta dmönemindeki sanayileşmenin görülmesidir. Ancak, bu, Brezilya’nın sanayi olarak geliştiğinin bir göstergesidir. Daha emperyalist aşamaya gelememiştir. İç pazar doymadığı gibi, dış ülkelere sermaye yatırımları da henüz başlamamıştır. İçerde tekelleşme vardır. Bağımlı kapitalizm de olsa, emperyalizm çağında kapitalizmin eğilimi tekelleşmedir. Yani, esas hedefi budur. Kapitalizmin tekelleşme çağında hiçbir ülke kapitalizmi tekelleşme olgusu dışında kalamaz.


RMM sanayileşmede, „ithal ikameciliğin“ niteliksel bir gelişme yaratmadığını söylüyor:

Arjantin, Meksika, Brezilya ve diğer ülkelerde, sermaye birikiminin karakterini ve yönünü tamamlayarak bu ülkelerin ekonomik kalkınmasında niteliksel bir değişim yaratacak gerçek bir sanayi ekonomisi asla oluşturmadığını belirtmek yeterlidir.13


RMM, bu ülkelerin ekonomik kalkınmasında niteliksel bir değişim görmemesine karşın, Brezilya’yı „alt emperyalist“ değerlendirmekten geri durmuyor. Bu yaklaşım, aynı zamanda, RMM’nin emperyalizm olgusuna bakışını ortaya koymaktadır. Ona göre emperyalizm ekonomik bir gelişme değil, askeri bir saldırganlık. Diğer yandan „sanayi ekonomisi“nden ne anlaşıldığına bağlıdır. Bu ülkelerde „ithal ikameci“ dönemde temel sanayi gelişmeleri olmasaydı, daha sonraki süreçlerde bir sanayi gelişmesi olamazdı. Bu ülkeler, 2. emperyalist savaş sonrası hızla kapitalist gelişmenin içine girmişlerdir. Brezilya’nın böyle bir sürecin içine girmesinin örneği, yukarıdaki paragrafta verilen istatistiklerde görülmektedir.


3b- Brezilya ilgili verileri aktaralım:

2. Emperyalist dünya savaşından 1980'e kadar Brezilya'ya (çoğunluğu ABD sermayesi) toplam 17 milyar dolar dış emperyalist sermaye yatırımı geldi. Brezilya, o süreçte dünyanın en fazla yabancı sermaye stoğuna sahip 7. ülkesiydi. Ayrıca, büyük bir çoğunluğu da borç karşılığında alınmıştı. Bu, 1980'de büyük bir borç krizine girmesine neden olduğu gibi, bu süreçte enflasyon ise tam %2500'e fırladı.14 ancak, 1972-1982 yıllarrı arasında yıllık ortalama 1,8 milyar dolar yabancı sermaye gelirken, 1983-1993 yılları arasında yabancı sermaye akışı yıllık 1,4 milyar dolara geriledi.


1980-85 arası Brezilya'ya yılda yaklaşık 2 milyar dolar yabancı sermaye girerken, Çin'e giren yabancı sermaye oranı 800 milyon dolar civarındaydı. Yani, Brezilya ekonomisinin görece o süreçte büyümesi, yabancı sermaye akışlarıyla doğrudan bağlantısı vardır. Daha sonra Çin'e giren yabancı sermaye oranları artmaya başlamıştır. Örnek olması açısından, Brezilya'nın 2000 yılında yabancı sermaye stoku 103 milyar dolar iken 2002 yılında 142 milyar dolara çıkmıştır. Bunun nedeni, 1990'ların başından itibaren özelleştirmelerin yoğunlaşmasındandır.


Brezilya'daki özelelştirmelere gelince:


Brezilya’da resmi olarak özelleştirmeler 1981 yılında başlıyor. 1981-1990 arası hükümet ancak 38 şirketi satabiliyor. Ve bunların satışından elde edilen toplam gelir ise 723 milyon ABD dolar gibi düşük bir miktar. Ancak 1990‘ların başından itibaren büyük ölçekli KİT’ler satılmaya başladı. 1996'da 6,5 milyar dolar, 1997'de 27,7, 1998'de 37,5 milyar dolar özelleştirme yapılıyor. Ve bu özelleştirmelerde ABD sermayesinin payı %16, İspanya'nın payı %14,5, Portekiz'in payı %5,6, italya'nın payı ise %3. 2002'ye kadar yapılan özelleştirmelerde Brezilyalı tekellerin payı ise %51.


Burada konumuzu ilgilendiren yan, Brezilya'ya yabancı sermaye girişinin askeri cunta dönemlerinde fazla olduğudur. Brezilya'dan ise dış ülkelere bir sermaye çıkışı olmamıştır. Brezilya'nın dış ülkelere sermaye yatırımı stoku, 1981-1985 arası 178,9 milyon, 1986-1990'da 321 milyon dolara yükseliyor. Brezilya'nın bu dış yatırımlarında Latin Amerika ülkelerin payı ise %25 civarında. Yani, dişe dokunur bir sermaye çıkış yoktur. Esas olarak (özelleştirmelerin yoğunlaşmaya başladığı)1991 yılından itibaren Brezilya'lı tekellerin dış ülkelere yatırımları artmıştır. 1996-2002 arası sermaye çıkışı hızla artmıştır. Sadece 2002 yılına gelindiğinde toplam dış sermaye stoku 55 milyar dolar civarındaydı. Brezilya'nın emperyalist bir ülke haline gelmesi bu yıllardan sonra olmuştur. 2024 yılı sonu itibariyle Brezilyanın dış yatırımı toplam 360 milyar dolara yükselmiştir. 15


Bugün Brezilya'ya dışardan gelen toplam yabancı sermaye stoku (2024 yılı sonu) 1,41 trilyon dolara yükselmiş ve bu rakam Brezilya'nın aynı tarihteki GSYH'nın %46,6'na tekabül etmektedir.16


Brezilya’lı şirketlerin (tekellerin) yurt dışına açılması 1990‘lardan sonra olmuştur. Özellikle özelleştirmelerden sonra, tekeller sermaye birikimlerini dış ülkelerde artırmaya yönelmişlerdir. 1990‘lara kadar Brezilya’ya gelen dış yardım çok az olduğudur.17 Bu, süreç, salt Brezilya’ya özgü değil, özelleştirmelerin yoğun olduğu ve belli bir kapitalistleşmenin olduğu ülkelere emperyalist yabancı sermaye akmaya başlamıştır. (Bu ülkelerden bazıları Brezilya, Meksika, Güney Kore, Hindistan, Türkiye, Endenozya, Singapur sayılabilir). Bu gelişmeler uluslararası istatistiklerde görülebilir.


1970'lerden itibaren'de Türkiye'den dışarıya sermaye akışları olmuştur. Ancak bunlar, oldukça zayıf durumdaydı. Esas olarak 2000'lerden (özelleştirmelerin yoğunlaşmasından) sonra nitelikli hale gelmeye başlamıştır.


Bir ülkenin emperyalist düzeye ulaşması, dış ülkelere sermaye ihracı yapabilecek düzeye gelmesiyle anlaşılır. Emperyalist aşamaya gelmeden önce, içerde tekelleşmenin olması kapitalist gelişmenin bir doğalığıdır. Ancak, iç pazarın doyması (Sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması sonucu, tekellerin sermaye birikimi için iç pazarın yeterli gelmemesi) ve tekellerin dış pazara yönelmesi, o ülkenin emperyalist aşamaya geldiğini gösterir.



3c- Tekellerin İleri Tekonolijik Yatırımları


RM. Marini, ABD’li tekellerin Brezilya’da „havacılık alanına yatırım yapmayı kabul etmediler“den hareket ederek, „emperyalist tekellerin bağımlı ülkelerde ileri teknolojik yatırımından kaçındığını” söylüyor. Bu 1965'lerde geçerli olabilir, ama daha sonraki yıllarda bu tamamen değişmiştir. Bu anlayışa, Türkiye’de ki „alt emperyalizm“ teorisyenleri de sahip.


Özellikle, 1974 emperyalist dünya ekonomik bunalımından sonra, emperyalist sistem büyük bir yapısal krize girmiştir. Ve bu kriz, uluslararası üretimin yeniden örgütlenmesinin kriziydi. Bu tarihten itibaren emperyalist tekeller yeni bir birikim modeline geçti. Emperyalist ülkelerde dahil olmak üzere, bütün ülkelerde KİT’lerin özelleştirilmesine geçildi. Bir taraftan, bu yönelim, halkın toplumsal gelirden daha az pay almasını hedeflerken (bu kapitalist-emperyalist sistemin genel bir eğilimidir), sermayenin bütün uluslararası alana yagınlaştırılması ve üretimin ulusal çitlerden çıkarılıp daha fazla uluslararasılaştırılmasını hedeflemiştir. Bu yapısal kriz emperyalizmin küreselleşme“ dediği politikanın ta kendisidir. Birincisi, bütün ülkelerdeki sermayenin uluslararası tekelllere açılmasıdır ve o birikimlerden (özelleştirme) uluslararsı sermayenin pay almasıdır. Bu salt emperyalizme bağımlı ülkelerde değil, özelleştirme emperyalist ülkelerde dahil bütün ülkelerde gerçekleşmiştir. Uluslararası sermayenin aşırı birikimi ve aşırı merkezileşmesi sonucu, uluslararası emperyalist burjuvazi, aşırı üretim ve aşırı kar için uluslararası üretimi esas hale getirmiştir. Bu, aynı zamanda ulusalarası üretimin yeniden örgütlenmesi politikasıdır. Ve bu emperyalizmin yeni bir aşamaya ulaşmasının bir sonucudur. Ve emperyalist ülkelerdeki üretim teknikleri, emperyalist sermayenin gitiği yerlere gitmiştir. Uluslararası rekabet bunu zorunlu hale getirmiştir.


Yani, bazılarının ileri sürdüğü gibi, „ileri teknoloji bağımlı ülkelere gitmemiştir“ yaklaşımı subjektif bir değerlendirme ve var olan nesnel gerçekliği yansıtmamaktadır. Emperyalist tekeller, aşırı üretim ve aşırı kar ve diğer tekellere karşı rekabet edebilmek için en ileri teknolojiyi yatırım yaptığı ülkelere götürmek zorundadır. Ve götürüyorlarda. Emek yoğun üretim teknolojisini, kendi üretimi için değil, daha geri ülkelerdeki tekellere satabiliyorlar. Emek yoğun üretim teknolojisinin, gelinen süreçte, bazı Afrika ülkeleri dışında alıcıları kalmadı. Çünkü üretim uluslararsılaşmıştır. Tekeller birbiriyle rekabet edebilmek için en ileri teknoloji ile üretim yapma eğlimini taşırlar. Bu eğlim, aynı zamanda, üretici güçlerin gelişiminin devrimcileşmesine hizmet eder.


Güney Kore, Taywan, Singapur, Çin, Malezya, Vietnam, Tayland, Hindistan, Endenozya, Meksika, Türkiye (örneğin, Tosayalı Holding, Cezayir’deki demir çelik fabrikasında en ileri teknolojiyi kullanmaktadır) ve 1980‘lerden sonra Brezilya buna örnektir. Dünyanın en büyük emperyalist tekelleri, adını saydığım bu ülkelere ileri teknolojik sermaye yatrımlarını yapmışlardır. İleri teknolojiyle üretilen ürünler bu ülkelerde üretilmektedir. Bu ne pahasına olmuştur: Sermayenin çıktığı eski emperyalist ülkelerdeki sanayini ve genel anlamda, ekonomik büyümenin gerilemesine neden olmuştur. Bugün, Trump yönetimindeki ABD emperyalizmin 2. dünya savaşı sonrası kurulu emperyalist düzeni ve kuralları tanımaması, „First Amerika“ ve ithal mallar üzerindeki gümrük vergilerini artırma politikasının esas nedeni de budur. Gerileyen ABD ekonomisini ve bundan hareketle ekonomik ve politk gücnü yeniden kazanmak, Çin gibi yeni gelişen emperyalist ülkelerin kaptığı pazarları ve hegomanyaları geri almaktır. Bunun bir sonucu İranla savaşı doğurmuştur. Elbette bu savaş, İranla sınırlı kalmayacaktır.


Bu ülkelerde, uluslararası sermayenin akışının hızalanmasından önce belli bir tekelleşme vardı. Kapitalizmin tekelleştiği bir süreçte, kapitalizmin gelişmesi tekelleşmeyi hedefler ve tekelleşir. Örneğin Türkiye’de tekelleşme 1970‘lerden itibaren hızlanmıştır.18 Ve üretim dalları belli tekellerin kontrolü altına girmiştir. Ancak, bu iç pazarın kontrol altın alınmasıdır. Tekellerin gelişmesi (sermaye birikimi ve merkezileşmesi -sermayenin yoğunlaşması-) sonucu, iç pazarlar artık tekeller için yeterli gelmeyip dış pazarlara yönelmişlerdir.


Burada belirtelim, özellikle (yukarda isimlerini saydığım ve benzeri) bağımlı ülkelerin, „ithal ikamaci“ dönem ya da „neo liberal politikaların egemen olduğu ve bu ülkelerin uluslararsı sermaye ile iç içe geçtiği dönemlerdeki GSYH büymeleri, önceki büyüme dönemlerinin -oran olarak- gerisinde kalmıştır. Brezilya bunlardan birisidir.


Sanayinin geliştiği emperyalist (Almanya ve Japonya gibi…) ülkelerde de GSYH’nin yıllık büyüme oranları ciddi boyutlarda küçülmüştür. Bunun birinci nedeni; yeni emperyalist ülkelerin ortaya çıkması ve üretimin buralara kayması... İkinci nedeni; işgücünü üretemez eğlimi içine girmeleri... Üçüncü nedeni; iç pazarın doyumuş olması... Genel anlamda, bu küçülmenin nedeni olarak; emperyalist ülkelerin yapısal krizlerini aşamamalarından kaynaklandığı söylenebilir. Bu da uluslararası yeniden üretiminin açık bir krizi olarak karşımıza çıkmaktadır.


Aşırı sermaye yatırımları, sermayenin çıktığı ülkelerin GSYİH büyüme oranını küçültürken, girdiği ülkelerin GSYİH’nın büyüme oranını da büyütmüştür. Şu anda „gümrük duvarları“nın örülmesi ve her emperyalist blokun iç yatırımı (özellikle ABD ve AB) artırmaya yönelik ekonomik, askeri politikaları bunun bir sonucudur. Bu aynı zamanda, eski gücünden gerileyen ABD ve AB’li emperyalistlerin ekonomik ve askeri savaş hazırlığı yönelimine, karşı rakiplerin bu yönelime girmesi, onları da emperyalist savaş hazırlığı politikasına yönelti. Yani, ortada ciddi boyutlara çıkan emperyalist bir bölüşüm sorunu krizi var. Bu kriz esasta emperyalist savaşla aşılabilmektedir. ***

Devam Edecek:

Ücüncü Bölüm:  
Bre
zilya ve Türkiye Karşılaştırılması

 

Kaynaklar:  

1www.marini-escriotos.unam.mx/wp-content/uploads/2022/01/20-Brazilian-subimperialism.pdf

2www.marini-escritos.unam.mx/wp-content/uploads/1973/01/Dialectica-de-la-dependencia.pdf Bağımlılığın Diyalektiği sf.59 (ıspanyolca)

3RMM, Bağmlılığın Diyalektiği, Dipnot Yayınları

4Monathly Review, sy. 76, Eylül 2024, „Sub-imperialist India in Washington’s Anti-China „Povit“. www.monathlyreview.org/articles/sub-imperialist-india-in-washingtons-anti-china-pivot

5A. Callinicos, Günümüzde Emperyalizm ve Marksizm, sf. 24,

www.dsip.org.tr/images/stories/kutuphane/Brosur-Günümüzde_emperyalizm_ve_marksizm.pdf

6Monathly Review, Cilt 23,, No: 9, Şubat 1972. pdf.

7Roger Peet, 2020. www.weavingourworlds.ca/subimperialisms-of-uae-rwanda-india

9Platform sub-imperialism-Kenzo Soares Seto 2024, www.jurnals.sagepup.com/doi/10.1177 ve www.pambazuka.org/sub-imperialism-and-brics-bashing. Alt emperyalist ülkelerin tekrara alt emperyalizst olmayacaıını savunanlardan biri de Engin Erkiner. Bkz. Yusuf Köse, Emperyalist Türkiye, sf. 327

10Yarı-sömürge ya da yeni sömürge olarak adlandırılan ülkelerin “emperyalizme rağmen bağımsız kararlar alamaz” gibi gerçeği yansıtmayan anlaşyışlar vardır. Türkiye'nin Kıbrıs işgali, tüm emperyalist ülkelerin karşı çıkmasına rağmen gerçekleştirilmiştir. Daha başka örneklerde var.

11Bkz. The United States and Brazil’s Military Coup (1964), Library of Congress Research Guides (.gov) (ABD ve Brezilya Askeri Darbesi 1964) www.loc.gov/brazil-us-relations/brazil-coup-1964

12Inter-Amarican Development Bank. Brazzilian Economic Growth,1900-2000: Lessons and Policy implications, Mayıs 2004. www.downlaods/brazilian-cconomic-growht-1990-2000-lessons-and-policy-implications.pdf

13Bağımlılığın Diyalektiği, sf. 42 İspanyolca

14UNCTAD, Investment Policy Review Brazil. pdf. 31 January 2005

15https://unctad.org/system/files/official-document/wir2025_en.pdf

16https://agenciabrasil.ebc.com.br/economia/noticia/2025-09/com-us-11-tri-investimento-estrangeiro-bate-recorde-de-466-do-pib

17inter-America Development Bank

18Yusuf Köse, Emperyalist Türkiye, sf. 65, El Yayınları

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder