22 Aralık 2019 Pazar

Gök Kubbenin Altında Kaos Var


Bağdat


“Gök Kubbenin Altında Kaos Var”1



Yusuf KÖSE


I
2019 yılını geride bırakırken, dünyadaki ekonomik ve siyasal gelişmeleri, kısaca şöyle özetleyebiliriz:2
 
  1. Emperyalistler arası çelişme keskinleşmiştir. Derinleşme eğilimi içindeki bu bunalımın her an silahlı bir emperyalist paylaşım savaşına dönüşme ihtimalini güçlü bir şekilde içinde barındırmaktadır. 
     
  2. Baş haydut ABD emperyalizminin gerileme sürecine girdiği , yeni ve daha tehlikeli bir emperyalist haydut olarak Çin tekelci burjuvazisinin öne çıkmaktadır.

  3. Kapitalizmin genel bunalımının yanı sıra, emperyalist kapitalist sistem ekonomik ve siyasi krizi derinleşmektedir.

  4. Başta büyük emperyalist devletler olmak üzere bütün dünyada burjuva devletleri silahlanma yarışı içine girmiştir.

  5. Bir avuç tekelci burjuvazi ile yoksullar arasındaki gelir farkının tarihteki en yüksek noktasına ulaşmıştır. Bu aynı zamanda çok yönlü toplumsal çürümeyi beraberinde getirmektedir.

  6. Aşırı üretim ve aşırı sömürünün, dünyanın ekolojik dengesini bozduğu ve geri dönüşümsüz bir iklim krizi yarattığı,

  7. Derinleşen krize koşut olarak, emperyalist devletler arasında varılan anlaşmayla oluşturulmuş uluslararası kurumların, anlaşmaların iflası ve devre dışı bırakılması,

  8. Irkçı-faşist eğilimlerin güçlendirilmesi ve iktidara getirilmesi,

  9. Burjuvazinin burjuva demokrasisiyle bütün bağlarını koparma eğilimi içine girmesine koşut olarak, ırkçılığın ve iç faşistleşmenin burjuva demokrasisinin yerine geçirilmesi,
  10. Emperyalist burjuvazinin işçi ve emekçilerin bütün eylemlerini, direnişlerini, hak arayışlarını “terörizmle mücadele” kapsamı içine alarak, işçi sınıfını kriminalize etme politikasını hayata geçirmesi ve işçi sınıfı içinde kutuplaştırıcı politika izlemesi,

  11. Burjuvazinin toplumsal kutuplaştırmaları artırıcı politikaları yoğunlaştırmaları,

  12. Bütün bu nesnel olgular, burjuvazinin “politik ve zihinsel iflasını” (Engels) gerçekleştirdiği gibi, ekonomik iflasını da gerçekleştirdiğinin göstergesidir. Engels’in zamanında her on yılda bir ekonomik iflasa sürüklenen kapitalizm, ekonomik iflasların aralarındaki süre günümüzde daha da kısalmıştır.


II
İşçi sınıfının gücü;
Kapitalizmin Kendine Vurduğu Zincirleri Parçalamaktadır

Birinci bölümde, kapitalist-emperyalist sistemin içinde bulunduğu durumu özetledik. Şimdi de İşçi sınıfı ve emekçilerin durumunu özetleyelim:

Kapitalizmin artık rahat yüzü görmeyeceği; gelişen ve devrimcileşen, burjuva devletin kolluk güçleriyle çatışmayı göze alan kitlelerin devrimci dinamizminden anlaşılmaktadır. 
 
“Üretim araçlarının büyük gücü, kapitalist üretim tarzının kendisine vurduğu zincirleri parçalamaktadır.” 3

Engels, büyük bir öngörü ve bilimsel bakış açısıyla bunu söylerken yanılmıyordu. Kapitalizmin bu zincirleri, 1917 Rusya’sında ve daha sonra ise Çin ve bir çok ülkede proletarya önderliğindeki devrimlerle parçalandı. Zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şeyi olmayan işçi sınıfı, burjuva iktidarlarını yerle bir edip kendi iktidarlarını kurdu.
  1. Son altı ay içinde dünyanın dört bir yanında 40 aşkın ülkede büyük kitle direnişleri gerçekleşmiştir ve bunların bir çoğu devam etmektedir.

  2. Kitle hareketlerinin kısa süreli değil uzun süreli bir direniş eğilimi içinde olması,

  3. Kitle hareketlerinin genel eğilimi, kapitalizmin kendilerine dayattığı ekonomik ve politik koşulları reddetmeleri ve bunlara karşı koymaları,

  4. Kitle hareketlerinin güçlü anti-kapitalist bir eğlim taşıması,

  5. Kitle hareketleri barışçıl bir şekilde başlamasına karşın, burjuvazinin saldırıları karşısında direniş göstermeleri, devletlerin gerici-faşist saldırılarına karşı sokakları savaş alanlarına çevirme dinamizmine sahip olması,

  6. Kitle hareketlerinin uluslararası bir hal alması. Yani, bir ülkede başlayan hareketin diğer ülkelerede sıçrama kapasitesine sahip olması. Bu direnişlerin, ulusallıktan çıkıp enternasyonal direnişe dönüşebilirliğini göstermektedir. Ve özellikle son 20 yıl içinde bu olgu daha da yaygınlaşmış ve görünür hale gelmiştir. Ve bu yıllar, tarihin en yaygın geniş katılımlı kitle gösterilerine ve direnişlerine tanıklık etmiştir. Bu kapitalizmin çürümüşlüğüyle doğru orantılı bir gelişmedir.

  7. Kitle gösteri ve direnişlerin en önlerinde, ezilenlerin ezileni kadınların daha bir görünür hale gelmesi,

  8. Brezilya-Brezil

    Kitle hareketlerine damgasını vuran sınıfın işçi sınıfı olması. Bazı küçük burjuva reformistleri ve burjuva liberalleri “orta sınıf”, “prekarya” vb. gibi adlandırmalara giderek, işçi sınıfının rolünü inkara yönelmektedirler. 
     
  9. Kitlelerde çevre duyarlılığının artmış olması ve çevre konusunda gençlik ve işçi sınıfının elele vermesi ve bu direnişlerin güçlü bir anti-kapitalist eğilim taşıması, 
     
  10. Kendiliğinden kitle hareketlerinin kitleleri politize edici ve sınıf bilincini geliştirici olması ve kitlelerin devrim yapmayı öğrenmesini de beraberinde getirmesi,

  11. Kitle hareketlerinin ve genel direniş hareketlerinin komünist önderlikten yoksun oluşları, kitle hareketlerinin en zayıf yönünü oluşturmaktadır. Ve bu aynı zamanda uluslararası alanda kapitalist-emperyalist sisteme karşı verilen mücadelenin başarıya ulaşmasının önündeki en büyük engeldir.



Sonuç olarak: Birinci ve ikinci bölümde sıralanan veriler:

  1. Kapitalizmin sürdürülemez oluşunun ve üretici güçlerdeki gelişmişlik düzeyinin kapitalizmin miadının çoktan doldurduğunu,

  2. Ve toplumsallaşan devasa üretim karşısında, üretim araçları üzerindeki bir avuç azınlığın bireysel mülkiyetinin ortadan kalkmasını ortaya koymaktadır. 
     
  3. Üretici güçlerin bugünkü devrimci gelişmişliğinin devasa boyutuyla kapitalist üretim tarzı keskin bir çatışma içine girmiştir.

  4. Ve kapitalist üretim tarzı artık, bu üretici güçlere toplumsal cevap verebilecek durumdan çıkmıştır.

  5. Dünya devrimci bir krize gebedir.

  6. “Gök kubbenin altındaki kaos”; sosyalizmin bütün koşullarının oluştuğunun nesnel ve politik verilerini önümüze net olarak koymaktadır. “Koşulları mükemmel” yapmayan komünist önderliğin eksikliğidir.

  7. Beklenen; sınıf bilinci kuşanmış proletarya önderliğinde kitlelerin silahlı devrimci kalkışmayla üretici güçlerin önünde engel olan kapitalizmi yıkıp yerine, komünizme giden yolda sosyalizmi kurmasıdır.

  8. Toplumsal diyalektiğin bu tarihsel süreci gerçekleşecektir. Bu gelişmenin önünde; her yönüyle çürümüş kapitalizm, onun kokuşmuş değerleri, silahlı devlet kurumları ve yozlaşmış bürokrasisi duramaz. 22.12.2019

***

1 Mao Zedung
2 Burada özetlediklerim, son bir yıldır bu köşede yazdıklarımın da genel bir özetidir.

3 Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm

28 Ekim 2019 Pazartesi

Sosyalizm Kazanacak



Sosyalizm Kazanacak




Ekvator, Ekim 2019
Yusuf KÖSE

Emperyalist burjuvazinin kapitalist sistemi dünyayı uçuruma doğru hızla götürdüğünü neredeyse burjuvazinin kendisi de kabul eder duruma geldi. Kapitalist sistem ciddi bir bunalım içinde ve artık sistemi yönetemez duruma gelmiş durumdadır. Sermaye büyüdükçe ve merkezileştikçe daha fazla saldırganlaşıyor. Birkaç yüzyıl denebilecek süreçte işçi sınıfının ağır bedeller karşılığı kazandığı demokratik ve ekonomik hakları gasp ediyor. 
 
Burjuvazinin feodal aristokrasiye karşı kazandığı ve koruduğu değerler, yine burjuvazi tarafından birer birer ortadan kaldırılıyor. O hakların savunması da işçi sınıfının sosyalizme giden yolda bir adım olan demokratik mücadelesinin bir parçası oluyor.

Kapitalist ekonomik sistem daha sık durgunluk ve krizlerle karşı karşıya kalıyor. Burjuvazi, borçlarla ayakta durmaya çalışıyor. Sermayenin aşırı üretimi de sermayenin büyümesine yetişemiyor. Ve krizler sermayenin büyük bir bölümünü imha edince burjuva bataklığı genişeleyerek derinleşiyor ve bu gelişmelerle beraber işçi sınıfının mücadelesinin gelişmesi; özel mülkiyetçi sistemin kaçınılmaz olarak ürettiği işçi sınıfının elindeki yağlı urgan, burjuvazinin boğazına dolanmaya devam ediyor. 
 
Son yıllarda dünya işçi sınıfı ve emekçilerindeki hareketlenme, kapitalist toplumsal sistemin daha fazla gericileşmesine koşut artıyor. Sermayenin palazlanması ve daha az ellerde birkmesi, burjuvazinin genel bunalımını da derinleştiriyor, bu da burjuvazinin işçi sınıfının kazanımlarına daha fazla saldırmaya itiyor. Burjuvazinin işçi sınıfına saldırısı kitlelerin sokakalara dökülmesinde yankısını buluyor.

Özellikle ikibinli (21.yy) yılların başından itibaren, kitle hareketlerinin artışına da tanık oluyoruz. Tunus’ta başlayıp Kuzey Afrika ülkelerine yayılan işçi hareketleri ve peşinden “Wall Street’i İşgal Et” le devam edip Mısır ve (GEZİ ile) Türkiye’yi de hareketlendirip bugünlere taşınan kitile hareketlerindeki yükselen ivme, kesintisiz olarak varacağı yere doğru yoluna devam ediyor. 
 
Arjantin, Brezilya, Şili, Peru, Cezayir, Sudan, Irak, Lübnan, Gaza, Mısır, Hindistan, Bangladeş, Endonezya, Hong Kong, Yeni Zellanda, Avusturalya ve Avrupa ülkelerinin çoğunda, ve faşist molla rejiminin yoğun baskılarına rağmen İran işçi sınıfının diz çöktürülemeyen mücadelesi, ve daha adını sayamadığımız bir çok ülkedeki işçi ve emekçi hareketleri; kapitalizmin miadının çoktan dolduğunun işaretini de veriyor. Ve bu hareketler ile doğanın katliamına karşı yükselen öğrenci gençlik1 ve işçi hareketinin birliği de eklenince, kapitalist sistemin karşısında büyük bir sınıf hareketinin sosyalizm için örgütlü mücadelesine doğru bir gelişmenin kaçınılmaz eğiliminin de göstergesi oluyor.

Kitele hareketlerindeki bu gelişmeler, kapitalist sistemin ölüm çanlarının çalmaya başladığını gösteriyor. Çünkü, kitle hareketlerinin ezici çoğunluğu, kapitalist sisteme olan güvensizliğini net olarak belirtiyor. Sokaklara hangi gerekçelerle çıkarlarsa çıksınlar ve hatta Lübnana’da hükümetin “WhatsApp aramalarının vergilendirilmesi”ne, Şili’de metro ücretlerine zamlara karşı ayklansada, sorunun özü kapitalist sisteme karşı doğrudan eyleme dönüşebiliyor.

İşçi sınıfı ve emekçiler, dünyanın büyük bir bölümünde kapitalizmin sömürü düzenine karşı sokaklara döküldü. Kitleler, burjuvazinin işçi ve emekçiler için çizdiği sınırları güçlü bir şekilde zorluyor. Mücadelenin daha ileriye gitmesinin somut koşulları dünden daha fazla ve olgunlaşmış durumdadır. 
 
Emperyalistlerin birbiriyle tepişmesi, ölümüne rekabetler ve sermayenin kitlelere yönelik azgınca saldırısı ve hatta faşist TC devletinin Rojava’yı emperyalist işgal savaşının arkasında ve yine Katalanların İspanyol sömürgeciliğine karşı ulusal mücadelesi, işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesinden bağımsız değildir.

Kitle hareketlerinin artan eğlimli gelişmesi, bir önceki yıla göre daha fazla insanın ve daha fazla ülkede sokaklara çıkması, protesto gösterilerinde yer alması, kadınların ve gençliğin bu mücadelelerde düne oranla en ön saflar daha fazla görünür olması, kitlelerin kapitalizme olan güvenlerinin kalmadığı ve yeni bir gelecek arayışı içinde olduğunun da bir göstergesidir. 
 
Bütün dünyada, çürüyen kurulu sisteme karşı sokak gösterilerinde yer alanları işçi sınıfı hareketi dışında saymak ya da “marksist” kılıflı liberal küçük burjuva revizyonistlerinin “prekarya” adlandırmaları; varolan sınıf mücadelesi gerçeğini ve kapitalizme karşı mücadelenin öznesinin işçi sınıfı ve önderliğinin de işçi sınıfının dünya görüşü olan bilimsel sosyalizm olduğu gerçeğini değiştirmeye yetmiyor.

İşçi sınıfının ideolojik, politik ve örgütlü mücadelesinden uzaklaşanların, işçi sınıfının dünya görüşü Marksizm, Leninizm’den uzaklaşmaları kaçınılmazdır. Bu tür anlayışlar, kadını sınıfından bağımsız cinsiyetçi bir şekilde ele alırken, sermayenin yedek iş gücü olarak bıraktığı ve buna karşı mücadele eden işsizleri ise, işçi sınıfından ayrı gösterme küçük burjuva idelojik savruluşuna götürebiliyor.

Kapitalist sistem bitişe yaklaştıkça, burjuvazinin de umutları tükeniyor. Buna karşı sessiz gibi görünen, ama dünyayı sırtında taşıyan işçi sınıfının umutları da her geçen gün büyümeye devam ediyor. Gelişen bu kitle hareketlerini, kapitalist sisteme son vermenin yükselen yapı taşları olarak okumak yanlış olmayacaktır.

Gelecek, işçi sınıfı ve onun dünya görüşünü savunanların olacaktır. İşçi sınıfı ve onun dünya görüşü Marksizme daha sıkı sarılmanın ve bilimsel sosyalizmin temel ilkelerinin revize edilmesine karşı mücadeleyi yükseltmenin de zamanıdır. İşçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelenin başarıya ulaşması, ancak ve ancak; sınıf içindeki burjuva ideolojisinin bir yansıması olan ve Marksizmi revize ederek liberalleştirmeye çalışan sınıfın dünya görüşüne yabancılaşmış küçük burjuva ideolojisinin mahkum edilmesiyle ete kemiğe bürüneceğini unutmadan...!

Kapitalist barbarlık değil, sosyalizm kazanacaktır! 28.10.2019
***
.


1 20-27 Eylül 2019 arası doğanın katliamına karşı 170 ülkede, 6383 eylemde 7 milyon insan protesto gösterilerine katıldı. Bkz. https://www.mlpd.de/repraesentanten/gabi-fechtner/interviews/repraesentanten

14 Ekim 2019 Pazartesi

ağzında zeytin dalı tutan sırtlan



"ağzında zeytin dalı tutan sırtlan"1
Yusuf KÖSE

Türk devleti, Rojava Kürdistan’ı işgal ederken, işgal hareketlerinin adlarını; “zeytin dalı” ve son olarak da “barış pınarı harekatı” koymakta bir sakınca görmemiştir. Hasan Hüseyin Korkmazgil’in bir şiirinde söylediği gibi; rolü oynuyor. Bütün emperyalistler ve işgaşlciler, bir başka ülkeye savaş açtıklarında ya da işgal ettiklerinde “barış ve huzur” için oraya girdiklerini ya da savaş açtıklarını söylerler. ABD’nin yakın zamanda Afganistan’ı, Irak’ı ve daha bir çok ülkeyi işgalinde ve saldırısında olduğu gibi. Barışın düşmanları, sıkça “barış”tan söz etmeleri, kendi gerçek yüzlerini gizlemek istemelerinden kaynaklanır.

Türk devletinin Afrin işgalinden sonra Rojava’yı işagal savaşı, bütünüyle Kürtlerin kazanımlarına yönelik top yekün bir saldırıdır. Türkiye-Suriye sınırı boyunca “güvenlik koridoru” dedikleri şey; Kürt nüfusunun yerlerinden edilmesi ve Türk devleti tarafından oluşturulan, “Milli Ordu” ya da “ÖSO” diye adlandırdıkları İŞİD’li çetelerin o bölgeye yerleştirilmesidir. Kürt nüfusun bölgeden ve topraklarından kovulması amaçlanmıştır. Bu bir etnik temizliktir.

Dört parçaya bölünmüş Kürdistan’ın kaderi, emperyalistler ve Kürdistan’ı işgal altında tutan ülkelerin elinde olmuştur. Geçmişten beri, İran, Türkiye, Irak ve Suriye devletleri, Kürt kazanımları karşısında birleşmilşler ve Kürtlerin bağımsızlıkları ve kendi kaderlerini özgürce tayin etmeleri önünde engel olmuşlardır. Bu engel, salt bir siyasal baskıyla değil, katlimlar ve her türlü faşist şiddeti yağınlaştırıp ve Kürtler üzerinde kurumsallaştırarak başarmışlardır. Bugün de yaşanan onun bir devamıdır.

Rojava Kürdistan’ın Türk devleti tarafından işgal edilmesinin nedenleri:

Birincisi, Türk devleti Kürt halkının tüm kazanımlarını yok etmek istiyor. Ve aynı zamanda Kuzey Kürdistan ile Batı Kürdistan’ı (Rojava) birbirinden koparmak istiyor. Bunu araya 30 km derinlikte bir “arap kemeri” ile yapmak istiyor. Şimdilik!

İkincisi, Türk devleti, Suriye’nin parçalanma fırsatından yararlanarak buradan toprak almak istiyor. Bunu, ABD, Rusya ve İran’a rağmen yapmak istiyor. Ve bu emperyalist güçler ile anlaşarak Afrin, Cerablus işgal etmiştir. 
 
Üçüncüsü; bütün emperyalistlerin Suriye üzerinde büyük hesapları vardı ve bu bitmiş değil. Özellikle ABD, AB, Türkiye, Suudi Arapistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Suriye’nin cehenneme çevrilmesinde birinci derecede rol oynadılar. İran ve Rusya ise Suriye devletinin yanında yer alarak, Batılı emperyalistlere ve bağlaşıklarına Suriye’yi bırakmak istemediler. Rus emperyalizmi, bölgede etkinliğini yeniden sağlama fırsatını kaçırmadı.

Türkiye ise, Rusya’nın Suriye’de ağırlık koymasıyla birlikte, çok taraflı oynamaya başladı ve Rusya’nın oluru ile Kürtlerin önemli bir bölgesi olan Afrin’i işgal etti.

Rojava’nın işgali Rus emperyalist sermayesinin günümüz Çar’ı Putin, Ruhani ve Erdoğan’ın Ankara görüşmesinde netlendirilmiş ve yeşil ışık yakılmıştır. Suriye devleti’de kendisine “yar” olmayacak bağımsız ya da özerk bir Kürdistan’ın yıkılmasına razıdır. Afrin’de olduğu gibi Rojava’nın Kürtlerden temizlenmesine destek veriyor.

ABD ise, Türkiye’nin NATO’da kalmasının yanı sıra, Türkiye’nin iyice Suriye’ye yerleşerek gelecekte Rusya ve İran ile Türkiye’nin karşı karşıya kalmasının koşullarını yaratmak içinde “yeşil ışık” yakmış olabilme olasılığı göz önünde bulundurulsa da, sorunun özü emperyalistler arası bir anlaşmanın sonucu olarak görülmelidir:

Rojava’nın işgali ve Kürtlerin demokratik haklarının yok edilmesi ve Suriye’nin geleceği konusunda esas olarak ABD ve Rusya’nın anlaştığına dair emareler daha fazla gibi gözüküyor. Daha büyük emperyalist çıkarlar için “Kürtlerin feda edilmesi”, emperyalist haydutların nezdinde küçük bir teferruat olarak kalıyor.

Bu nedenlerle ABD emperyalizmi, Türk devletinin Rojava’yı işgaline yeşil ışık yakmış, hava sahasını ise bütünüyle açarak, işgali Türk devleti için iyice kolaylaştırarak, demokratik Kürt hareketi ve demokratik Rojava yönetiminin kısa zamanda boğulmasını amaçlamıştır. 
 
Türk devleti, Bölgede büyük emperyalistler arası çelişmeden yararlanmasını bilerek, kendi işgalci emperyalist emellerine, bir çok baskı, tehdit ve şantajlarla kendine yol açabilmiştir. 
 
Dördüncüsü; ABD emperyalizminin, Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG), Türk devletine karşı koruma gibi bir amacı olmaz ve olamaz. Her şeyden önce Rojava’nın toplumsal yönelimi kapitalizmin sermaye birikimi modelinin dışında bir modeldir. Yani, ilerici bir yönetim modeli ve uluslararası sermaye ile içiçe değildir. Emperyalist sermaye, sermayesini büyütecek ve daha fazla birikim sağlayacak pazarlar ister ve amaçlar. Rojava’nın böyle bir durumu söz konusu değil. Ama, işgalci Türk devleti ise uluslararası sermaye ile içiçe ve onun bir parçasıdır. Ve oldukça büyük bir sermaye ve meta pazarıdır ve bu pazar her geçen gün büyümektedir. Emperyalist bir güç, ilerici bir hareketi destekleyerek, onun bölgede kök sağlamasına destek olmaz, tersine köstek olur. Bugün ABD’nin SDG’ye yaptığı gibi.

Kürt Ulusal Hareketinin bundan ders çıkarması gerekir. Emperyalizmden asla dost olmaz. Çünkü emperyalizmin çıkarları ile ezilen halkların ve ezilen ulusların çıkarları birbirinin zıddıdır. 
 
Beşincisi; bölgede Rojava devrimi, diğer halkalara da örnek olabillir. Böyel bir potansiyel de taşımaktadır. Bu, hem AB’yi hem de ABD’yi rahatsız etmiştir. ABD, Suriye’deki petrol bölgelerindeki varlığını, Suriye devletiyle de anlaşarak koruyabilir. Suriye’nin güney’deki petrol bölgeleri şimdilik ABD’e bırakılmışa benziyor.

Altıncısı; Türk devleti faşist ve aynı zamanda emperyalist bir devlettir. Ortadoğu’da yayılmacı politika izlemektedir. Libya’da, Irak’ta ve Suriye’deki varlığı bu amaçlıdır. Yine Nijerya ve Somali’deki gerici cihatçı çetelere destek vermesi, yayılmacı politikanın bir sonucudur. Ayrıca, Kıbrıs işgalinden beri, işgal ettiği bölgelerden çıkmadığı gibi, kendine bağlı, “ordu” adı altında çetelerde oluşturmaktadır. Yani, bir taraftan kendisi direk işgal ederken, bir taraftanda vekalet savaşı yürütmektedir. Ve işgal ettiği bölgeleri Türkiye’nin bir parçası haline getirmektedir. 
 
Rojava Türk devletinin Ortadoğu’daki emperyal hedefleri önündeki önemli engellerden birisiydi. Ne şekilde olursa olsun bu toplumsal yapıyı yok etmek istiyor.

Yedincisi: Suriye sınırları içinde olan Kürdistan topraklarının Türk devletine bırakılması, salt bir lutüf değil, emperyalistler (ABD, Rusya, Türkiye ve İran) arası bir anlaşmanın sonucudur. Türk egemen sınıfları, adı geçen emperyalist devletlerle girdiği çeşitli anlaşmaların sonucu, Suriye’nin kuzeyini kendi payı olarak koparmıştır. Gerisi, askeri işgal ile orayı Kürtlerden temizlemek kalmıştır, onu da yine diğer emperyalistlerin desteği ile ele geçirmeye çalışıyor. İşte sorunun özü budur. İran’ın bu işgale onay vermesinin esas nedeni ise; bağımsız bir Kürdistan’a giden yolu tıkamak içindir. Çünkü kendisi de aynı sorunla karşı karşıyadır. Öbür yandan Rusya ile beraber Türkiye’yi ABD ekseninden uzaklaştırabilmek içindir.

Kısacası Suriye, ABD, Rusya ve Türkiye arasında paylaşılmıştır. Ama, Türk devleti’nin işgal ettiği bölgelerde “huzur içinde” işgalci olarak kalması kolay değil. Kürtleri bütünüyle karşısına almıştır. Üstelik Kürtler, örgütlü, silahlı ve yıllardır savaşma tecrübesi olan silahlı güçlere sahiptir. İşgalcilerin hiç biri işgal ettikleri bölgelerde kalmadığı gibi bunlarda kalamayacaktır. Kürdistan ile Kıbrıs aynı değildir. Bu unutulmamalıdır. Kürdistan dinamik bir yapıdır. Bu dinamik yapı işgalcilere rahat yüzü vermeyecektir. Rojava’yı kurtarmak için 11 binin üzerinde evladını şehit veren Kürt halkı, işgalcileri topraklarından kovmak için bir kaç onbir binin daha feda etmekten çekinmeyecektir. 
 
Sekizincisi; Türk devleti Suriye Kürdistanı’nı işgalle sınırlı kalmayacak, Irak Kürdistanı’nı da işgal etme olasılığı her zaman vardır. Fırsatı’nı bulduğunda işgal etmekten kaçınmayacaktır. Ve Türk devletinin işgaller serisi Rojava ile sınırlı kalmayıp, çevresindeki olası gelişmeleri değerlendirerek, zayıf düşen komşusunu işgal etmekten çekinmeyecektir. Bu emperyalist sermayenin hegomanik karekteristiği ile doğrudan bağlantılıdır. Silahlanmış yeni bir emperyalist güç, yayılmacı eğiliminin eyleme dökmekten kaçınmayacaktır.

Türk egemen sınıflarının bütün kesimleri işgale onay vermişler ve desteklerini açıklamışlardır. Özellikle tüm sermaye kesimleri, Türk ordusuna “başarı” dilemişlerdir. Çünkü, kendi emperyalist yayılmacı emellerini orduları vasıtasıyla yaşama geçiriyorlar. Sermaye, hiç bir zaman barışçıl olmaz. Doğuşu kanlıdır ve birikimini artırdıkça daha daha fazla kanla beslenmeye (birikime) ihtiyaç duyar. En “barışçıl” göründüğü dönemlerde de işçi sınıfının mücadelesinin buna izin vermemesindendir.

Sermaye, savaş dönemlerinde daha fazla kar elde eder. Sermaye birikimlerini artırırlar. Çünkü, kitleler üzerinde daha fazla baskı artarken, işçi sınıfı üzerindeki sömürü de artar. Sermaye, savaş tamtamları arasında, ekonomik kriz altında ezilen kitleleri milliyetçilik afyonu ile susturmaya çalışacaktır.

Türk ekonomisinin içinde bulunduğu krizle beraber tek adam rejminin de kriz içinde olması, işgalci savaşı; bu krizleri ötelemek amaçlı zaman kazanma aracı olarak kullanacaklardır. Bütün burjuva görsel ve yazılı medyasında savaş naralarının atılması ve mehter marşı eşliğinde propaganda yapılması kitleleri kendi sorunlarından uzaklaştırarak, sermayenin gündemine odaklanmalarını sağlamaktır.

Dokuzuncusu: Türk devletinin Rojava’yı işgal harekatını salt “iç krizin yönünü değiştirmek”, hükümetin “içerde zayıflamasına” bağlamak, sorunun özünü ya görememek ya da çarpıtmaktır. Kürtler söz konusu olduğu zaman, “iç sorunlar”a bağlanıyor. Seçim dönemlerinde Kürtlere yönelik saldırıların boyutunun artması da “seçimi kazanmaya” bağlanıyor. Oysa, TC var olduğu günden beri Kürtlere saldırıyor. Afrin’in işgal edilmesi de “iç hesaplara” bağlanmıştı. Liberal burjuva aydınların Türk devletinin Kürtlere yönelik saldırıları bu şekilde yorumlamaları normal karşılanabilir. Ancak, kendine marksist diyenlerin böyle yorumlamaları, işgalci güçlerin sınıfsal niteliklerini yanlış değerlendirmelerinden kaynaklanmaktadır. Devletin işgalci karakteri ve işgal girişimleri esas olarak iç sorunlarından değil, emperyal amaçlı hareket etmesindendir. Bu gözden kaçırılmamalıdır. Elbette, iktidardaki güçler, bu işgal savaşını kendi lehlerine çevirmek içinde kullanacaklardır ve kullanıyorlarda. İktidarda kalmak ya da iktidar ömrünü kullanmak için, iktidardakiler bunu hep yapar. 
 
Onuncusu: Türk devleti, işgalci saldırılarıyla güçlü gibi gözükmesine ya da kendisini güçlü göstermesine karşın, şu anda en zayıf olduğu andır. Kuzey, Güney ve Batı (Rojava) Kürdistan’ında savaş içindedir ve düşmanlarını giderek çoğaltmaktadır. Ayrıca, Akdeniz’de “gaz” arama çalışmalarıyla da, krizlerine yeni bir kriz daha eklemiştir. İç ekonomik ve politik krizin yanında bu kadar dış kriz ile karşı karşıya kalan bir devletin, daha büyük bir krizle karşılaşma olasılığı oldukça yüksektir. İşgal savaşı ekonomik ve politik krizi kısa bir süre “ötelesede”, krizi daha da derinleştirecektir.

Rojava’nın işgali, Türk devletini, işgal boyunca kızgın demir üzerinde yürümeye zorlayacak ve yakın bir süreçte gelişmeler, Kürtlerin özgürleşmesinin daha güçlü bir şekilde yolunu açacaktır. Aynı şekilde ülkede de pompalanan ezen ulus miliyetçiliği, işçi sınıfının kendi sorunlarının üzerini uzun süre örtemeyip, sınıf mücadelesinin gelişmesini durdurmaya yetmeyecektir.

İçeride, işçi ve emekçileri bir süre “milliyetçilik” afyonu ile sustutabilir, ancak, yaşamın gerçekleri karşısında ne din ne de milliyetçilik, insanların direkt karşı karşıya olduğu yaşamsal araçların yerini alamaz. Çok yönlü baskıların ve devlet terörünün şiddetinin arttırılmaya devam etmesi de, tek adam rejminin ömrünü uzatmaya yetmeyecektir. İçerde pompalanan Kürt düşmanlığı ve işçiler arasındaki kutuplaştırma politikaları da işçi sınıfı ve emekçileri daha fazla oyalayamayacağı bir gerçektir.

Ve Rojava’nın kaybı, başta işçi sınıfı olmak üzere ezilen dünya halklarının kaybı olacaktır. Her şeyden önce de Türk, Kürt ve diğer azınlık uluslardan işçi ve emekçilerin kayıbı olacaktır.
İşgalin başarıya ulaşması halinde, işçi sınıfı üzerindeki baskı ve sömürü daha da ağırlaşacaktır.

Türk işçi sınıfı ve emekçileri bunları dikkate alarak, emperyalist işgale karşı mücadelede en ön saflarda yerlerini almalıdır. 13.10.2019

1 HH Korkmazgil’in ‚Tuhaf‘ şiirindeki bu mısralarını, Gazete Duvar’da, Tolga Tören’in, „ Volksvagen neden Türkiye’yi seçti?“ başlıklı yazısından aldım.

4 Ekim 2019 Cuma

”İklim Krizi”, Kapitalizmin Genel Bunalımının Bir Parçasıdır






”İklim Krizi”,
 Kapitalizmin Genel Bunalımının 
Bir Parçasıdır



“...belli bir zaman için toprağın verimliliğinin artmasındaki ilerleme, aynı zamanda, bu sonsuz verimlilik kaynağının mahvedilmesine doğru bir ilerlemedir.” Karl Marx



Yusuf KÖSE

Kapitalizm genel anlamda bir bunalım içindedir ve bu bunalım giderek derinleşmektedir. Sık sık ekonomik durgunluk ve krizlerin yanı sıra, kitlelerin öfkelerinin kabarması, politik krizleri daha da derinleştirici bir rol oynamaktadır.

Pazarlara egemen olma savaşımının düzeyi, şu anda doğrudan kendi aralarında silahlı çatışmaya dönüşmüş olmasada, bu olasılık giderek artmaktadır. Çünkü burjuvazinin kapitalist sistemi her alanda bir çözümsüzlükle karşı karşıya kalmıştır. 
 
Uluslararası burjuvazi, kapitalizminin kendini sürdüremez duruma geldiğini itiraf etmeye başlasada, bu sorunu, tek tek devlet başkanlarının arasındaki, çelişme ya da bunların birbiriyle dalaşı ya da yeteneksizliklerine bağlama eğilimi içindedir. Sorunun kaynağı elbette ki; burjuvazinin politik arenadaki tek tek temsilcilerinin “marifetliliği-marifestsizliği” değil, kapitalist sistemin kendi iç çelişmelerinden kaynaklanmaktadır.

Burjuvazi, burjuva demokrasisini çoktan terk etmiştir. Kapitalizmin geldiği aşama, daha baskıcı, totaliter ve demokratik hakların yok edilmesini sürekli hale getirme eğilimidir. Avrupa ülkelerin bir çoğunda yasallaşan günlük çalışma süresinin 12 saate çıkarılması ve bunu yagınlaştırma çabası ve eğilimi, burjuvazinin doğayı ve işçiyi daha fazla tahrip etme süreci içine girdiğini göstermektedir.

Kapitalizmin ekonomi-politikasının ürünü olan doğanın tahribatı ve ekolojik dengenin geri dönüşümsüz bozulmaya ramak kalması ya da bazı bilim insanlarının ileri sürdüğü gibi “artık çok geç” olması, kapitalist sistemin hem bir sonucu hem de altından kalkamayacağı bir krizle karşı karşıya kalması demektir.

Aşırı sermaye birikimi için, burjuvazinin birbiriyle ölesiye rekabetinin kaçınılmaz bir sonucu olan kapitalist teknolojinin devasa ilerlemesi, kapitalist sistemin toplumsal gelişmeyi ileri götürdüğünün bir göstergesi olamaktan çıkmış, gelinen aşamada dünyayı, üzerinde yaşayan canlılarla beraber bir uçurumun eşiğine getirmiştir.

Burjuvazi, yaklaşık her on yılda bir peryodik olarak içine girdiği ekonomik krizden çıkabilmesine karşın, iklim krizinin içinden çıkmasının ekonomi-politiği yoktur. Çünkü, onun ekonomik sistemi iklim krizinin yaratmış ve kapitalizm varolduğu sürece iklim krizinin derinleşmesi durdurulamazdır.

İşçi sınıfını aşırı sömürerek sermaye birikimi sağlayan burjuvazi, doğayıda aşırı sömürerek sermaye birikimini artırmaktadır. Ne denli “doğayı kurtarmak” için önlem alırsa alsın, kapitalizm sistem olarak var olduğu sürece yaşayan doğanın ölümü ya da bir başka söylemle iklim krizinin geri dönüşümsüz olarak derinleşmesinin önüne geçilemez.

CO2 salınımının azaltılması da artık bir çözüm değildir. Ya da elektirikli otomobillere geçişte sorun değildir. Burjuvazi fosil yakıtları bitmeden ondan vazgeçmesinin koşulu da yoktur. Marx; “kapitalist asılacağı ipinde kendisinden alınmasını ister” derken, tam da bunu söylüyordu. Çünkü, kapitalist sermayeyi değil, sermaye kapitalisti yönetmektedir.

Ayrıca sorun salt fosil yakıtların kullanılmasıyla ilgili olmayıp, işçinin ve doğanın tahrip edilerek tüketilmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Yani, sömürücü özel mülkiyetçi sistemin kendisidir sorun olan.

Toplumsal yapıyla birlikte doğayıda bütünüyle tahrip eden bir sistemin savunucularının, doğayı kurtarması söz konusu olamaz. Doğa ve toplum bir bütündür. Birinin tahribi diğerinin de tahribi demektir. Dünyanın en zengin 8 kişinin serveti (426 milyar ABD doları), dünya nüfusunun yarısının gelirinden (409 milyar ABD doları) fazla olması, kapitalizmin onulmaz yıkıcı ve tahrip edici toplumsal bir sistem olduğunun yalın bir göstergesidir.

Kapitalizm artı-değer üretimidir. Bunun daha geniş anlamı; burjuvazi, işçiyi ve doğayı sömürerek kar elde eder. Kar olmadan burjuvazi ve sermaye olmaz. Aşırı sömürü olamadan kapitalist üretim tarzı işlemez. Kapitalist üretim, insanların gereksinmelerine göre değil, daha fazla kar için üretim yapar, bu da onu, doğayı kaçınılmaz olarak tüketmeye (geri dönüşümsüz tahrip etmeye) götürür.

Marx’ın dediği gibi:

“kapitalist üretim, ... insanın yiyecek ve giyecek olarak tükettiği öğelerin tekrar toprağa dönüşünü engelleyerek toprağın verimliliğinin sürekli olması için gerekli koşulları bozmuş olur. Böylece aynı anda hem kentli işçinin sağlığını ve hem de kır işçisinin zihni hayatını tahrip eder. ... “1

Bugün kapitalizmin dünyayı getirdiği yer, tam da Marx’ın 160 yıl önce belirtiği yerdir.

“...bütün zenginliğin kaynağını, yani toprak ve işçiyi kurutarak çeşitli süreçleri toplumsal bir bütün içinde birleştirir.”

Aynı bugün olduğu gibi, iklim krizinden dolayı iklim grevinde tüm gençliği ve işçileri birleştirdiği gibi. Ve insanlığı bir uçurumun eşiğine getirmesinde olduğu gibi. Ve gelinen aşamda her işçi, sömürüye karşı mücadele ettiği gibi doğanın tahribatına karşı da mücadele etmek durumundadır. Bu iki görev birbirinden ayrılmaz olmuştur.

Son yıllarda, kapitalizmin artan ölçüde işçi ve doğa üzerindeki yarattığı tahribata karşı kitle hareketlerindeki gelişmeler, işçi sınıfının umutlarını büyütürken, kapitalizmin de sürdürülemez oluşunun ve onun alternatifi sosyalizmin yeniden gündemleşmesinin güçlü eğilimlerini de içinde taşımaktadır.

Kapitalizmin genel bunalımı içine doğanın tahrip edilmesi de gelip yerleşmiştir. Bunu aşmanın yolu, oyalayıcı önlemler yerine, kapitalist sistemin yıkılması, sosyalizmim inşası konmalıdır. 
 
Salda Gölü’nde “mutmain” olan sınıfın, derelere akan tüm suların önlerine “elektrik santralleri” adı altında bentlerin örülerek kurutulması, “altın çıkarma” adı altında doğanın alçakça talan edilmesi karşısında “mutmain” olması için fazladan sermaye birikimi yeterlidir. Ya da BM’in “yeşil kapitalizm” destekçisi, gaz salınımı sahtekarlığı ayyuka çıkmış, dünyanın en büyük emperyalist tekellerinden biri olan VW’nin, “yeşil kapitalizm”den “mutmain” olmaması düşünülemez. Ve BM’nin “yeşil kapitalizmi”ne imza atan ülkelerin doğaya gaz salımında geri adım atmadıklarını, tersine salınımın artığını, istatikler ortaya koymaktadır.
Kapitalizmin barbarlığından doğa da fazlasıyla nasibini almıştır. Bu nedenle de insanlığın ve doğanın kurtuluşu ancak ve ancak sosyalizmle olacaktır.

 

 Absehbar: Tahmin edilebilen. Erlaubt laut EU Verordnung: AB düzenlemelerine göre

IPPC (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli)’nin2 bildirdiğine göre, “sıcaklığın iki derece artmasına 26 yıl bir ay” kalmış. Burjuvazi, buna rağmen, doğayı ve işçiyi kurutan sermaye birikimi düzeninden en küçük bir geri adım atmadığı gibi, yıkım ve tahribatında geri adım atmış ya da zayıflatmış değildir. O hala işçi sınıfını ve doğayı sömürmeye devam etmektedir. 04.10.2019
***
1 Marx, Kapital, C1
2 https://www.mcc-berlin.net/forschung/co2-budget.html

1 Eylül 2019 Pazar

Bir Değersizlik Sistemi Olarak Kapitalizm 2





Bir Değersizlik Sistemi Olarak Kapitalizm
Ve
Kriz-2



Yusuf KÖSE 

Günümüz Krizin Göstergeleri

Burjuva ekonomisi, bir krizi atlatır atlatmaz ikinci bir krizin kapısını aralıyor. 2008 krizi atlatılırken 2020’nin krizinin olgunlaşması 2015’te başladı ve bugün durgunluk olarak adlandırdıkları seviyeye geldi. Piyasalar 2015 yılından itibaren daralmaya ve aşırı birikmiş sermayeye pazarlar dar gelmeye başladı. Bu tarihten itibaren uluslararası doğrudan yatırım (UDY) düşmeye başlamıştır. UNCTAD1 verilerine göre dünya UDY’ı 2015 yılında 1 trilyon 76 milyara USD dolara çıkmıştır. Ancak bu, 2007 yılı tepe noktasından %13,5 daha azdır. 2018 yılında ise dünya toplam UDY’ın tutarı ise 1.297 milyar USD inmiştir.
 
2007’de UDY’nin toplam tutarı 2.147 milyar USD iken, krizin başlangıç yılı olarak kabul edilen 2008 ylında ise UDY rakamları 1.858 milyar (bir önceki yıla göre %13,5 az) USD düşmüştür.
Burjuvazi için bugün dünden daha da kabusludur. Toplam sermaye yatırımlarında bir önceki yıla göre %13 düşüş vardır.

Örneğin, gelişmiş ekonomiler olarak kabul edilen AB, ABD-Kanada, Japonya gibi ülkelerde UDY girişindeki düşüş %27 olurken, AB”de ise bu daha da büyük bir çukur açmış gözüküyor. Düşüş % 55 civarında. 2018 yılında sadece Afrika ülkelerine sermaye akışında bir önceki yıla göre %11 kadar bir artış olmuştur. Ancak, sermayenin merkezi olan ABD, Kanada ve AB’nin ileri gelen emperyalist ülkelerine sermaye giriş ve çıkışlarında ise büyük bir düşüş vardır.2

Burada bir hatırlatma yapalım. AKP’nin ilk on 15 yılı içinde “şanslı” sayılması, uluslararası sermeye (yabancı para) girişlerinin fazla olmasına bağlanır. Bu doğrudur. Emperyalist sermaye büyümek için yeni pazarlar arar ve yerleştiği pazarlarda semaye birikimini artırır. Ancak, sermayenin geldiği ülkelerin burjuvazisi de bundan önemli bir pay alır. “Sıcak para” olarak adlandırılan sermaye girişlerinin artması uluslararası ve yerli burjuvazinin yüzünün güldürür. Ama sadece bir süreliğine. Sermayenin denizinin bittiği bir noktada vardır ve o kaçınılmaz olarak (kriz) gelir ve kapıyı çalar. Çanlar o zaman burjuvazi için çalar. Pazarlar daralmıştır, kar oranında düşme eğilimi yasası işlemeye devam etmektedir. Aşırı sermaye üretimi kendine yeni pazar bulamaz ve kriz –postacının tersine- burjuvazinin kapısını bir kere ve gürültülü bir şekilde çalar ve birikimlerin büyük bir bölümünü değersizleştirerek adeta çöpe atarak imha eder ve bu onun için –iradesi dışında- kaçınılmaz bir eylem biçimidir.

Ekonomik krizin Türkiye ve Arjantin’de sürmesine karşın, diğer emperyalist ülkelerde de durgunluk başlamış durumdadır. Bu net. Bunu bütün emperyalist ülkelerin sermaye ve hükümet çevreleri3 doğruluyor. Örneğin Almanya’nın GSYİH (Gayri Safi Yurt İçi Hasıla)’sında bir önceki çeyreğe göre % -0,1 ( eksibinde bir) (Nisan, Mayıs, Haziran 2019 aylarını kapsayan 2. Çeyrek) daralma var. Alman hükümeti, 2019 yılı için büyüme tahminlerini %0,5’e çekmişti. Buna rağmen bir düşüş söz konusu. Ve Alman burjuva ekonomi çevreleri, 3. Çeyrekte de aynı oranda büyüme beklediklerini açıkladılar.
AB’nin sürükleyici ülkelerin başında gelen Alman emperyalist ekonomisinin hali bu iken, diğer ülkelerde ise durumlar daha sarsıcı olacaktır. Özellikle Brexit olayı ve anlaşmasız sonucu bağlanması halinde durgunluğu zamanından önce krize dönüştürme potansiyeli taşımaktadır.4

Öbür yandan, IMF ve OECD’den sonra, Dünya Bankası (DB) Haziran ayında açıkladığı raporda, “küresel büyümenin zayıfladığını” kabul etmişti.5 Ve emperyalist sermaye çevrelerinin sözcüleri, “belirsizliklerin beklenenden daha büyük” olduğunu yarım ağızla açıklamak zorunda kalmışlardır.

Ve hemen hemen bütün ülkelerde otomobil üretiminde büyük düşü (%7 kadar) var ve işten çıkarmalarla durgunluğu atlatmaya ve krizi karşılamaya hazırlanıyorlar. Bu yılın (2019) ilk yarısında “karlarının düştüğünü ve ikinci yarıda da kar umutları olmadığını” açıklayan Alman lastik tekeli ve otomotiv tedarikcisi Continetal, dünyanın çeşitli ülkelerindeki 32 iş yerinden 9’unu kapatacağını açıklamış. Continental’ın dünya çapındaki pazarı bir önceki yıla göre %9 daralma var. Diğer ülkelerdeki iş yerlerinde işçi çıkardıklarını Continental’ın finans sorumlusu açıklıyor. 
 
Continental’ın 2018’in 2. Çeyreğinde 822,1 milyon Avro kar elde ederken, 2019 2. Çeyreğinde 484,8 milyon Avro kar etmiş. Yani, karı yarı yarıya düşmüş. 6
 
Sanayi sektöründeki bu gerileme, finans sektörünü etkilememesi düşünülemez. Durgunluğu geçip krize doğru pupa yelken aşmış kapitalist ekonominin tüm sektörleri paniklemiş durumdadır. Borsların düşüşü, kredi hacimlerinin gerilemesi, birbirinden bağımsız olmayan bütün kapitalist ekonominin sektörlerinin kapısını kriz çalmıştır. 
 
Alman emperyalizminin uluslararası dev tekellerin içine girdiği “durgunluk”, diğer emperyalist tekeller içinde birer göstergedir. Bir çok büyük tekel –örneğin Schaeffler-Gruppe- (Otomobil tekelleri başta olmak üzere), haftalık çalışma saatlerini kısaltmaya gidiyor. Bunun anlamı, işçilerin daha az ücret alması demektir. Bazı yerlerde ise çalışma saati yarı yarıya indiriliyor. Toplu işten atmalar daha büyük tepki çektiğinden, kısa süreli (kurzarbeit) çalışma modelini devreye sokuyorlar ve hükümetten bu konuda açık destek alıyorlar. Deutsche Bank, uluslararası çapta 18 bin işçiyi kapı dışarı bırakacağını açıkladı. Ve diğer tekellerde teker teker açaıklamaya başladı.
“Üretimdeki durgunluk, işçi sınıfının bir kısmını işsiz bırakır ve böylece çalışan kısmını, ücretlerin ortalamanın altına düşmesine boyun eğecek bir duruma sokar. Bunun sermaye üzerindeki etkisi, tıpkı, ortalama ücretlerde nispi ya da mutlak artı-değerde bir artma olduğu zaman yaptığı etki gibidir.”7
 
Bu sadece otomobil sektörü ve onunla bağlantılı tekelerde değil, diğer tekellerde aynı durumla karşı karşıya. Otomobil, demir çelik ve inşaat sektörlerinde görülen daralma finans-mali sermaye çevreleride uzun zamandır bir panikleme vardı ve bu panik fırtınaya dönüşeceğe benziyor. Burjuvazi, kriz yok diyor, ama kriz önlemleri alıyor.

Uluslararası sermaye çevreleri için önemli yatırım alanları, AB -öncelikli olarak, Almanya, Fransa, italya- (İngiltere dahil), Çin, Kuzey Amerika (ABD-Kanada) ve Japonya’dır. Uluslar arası sermayenin en fazla döndüğü ve elbette olduğu –yatırım yaptığı- ülkelerdir. Buralardaki gerilemeler, diğer ülkelere daha fazlasıyla yansımaktadır. Bu ülke ekonomilerindeki binde birlik bir gerileme, genelde sarsıcı bir hal alabilliyor. Bu nedenle de Alman emperyalist ekonomisindeki binde birlik bir gerileme, iharacattaki düşüş, diğer AB ülkelerini olumsuz yönde etkileyeceği gibi, diğer kapitalist ülkeleride etkileyecektir.

AB, ABD ve Çin arasındaki ticaret, dünya toplam ticaretin %40’ını oluşturuyor. Buradaki küçük bir duraklama, gerileme, bütün kapitalist sistemi kasırgaya yakalatabilme kapasitesine sahiptir. Emperyalist ekonomik zincirlerin daha sıkı bir şekilde birbirine bağlandığı bir süreçte, bu bölgelerdeki gerilemenin emperyalist dünya ekonomisi üzerinde sarsıcı etkisinin olmaması düşünülemez. Bütün sermaye çevrelerinin korkusu da bu. Ancak, kapitalist üretim biçiminin karakteristiği gereği, gelişmeler onların iradesi dışındadır.

Diğer bir gösterge ise, 2008 yılında borçlar GSMH’nın %15’ine tekabül ederken, bugün %50’ne8 tekabül etmektedir. Yani, bütün ülkeler kredi faizlerinin ucuzladığı bir süreçte borçlanıp (sermaye için pazarların genişlediği dönem) 2015’ten beri gerileyen sermaye yatırımları, ülkeler, artık borcu borçla ödeyemez duruma gelmişlerdir. 
 
Örneğin ABD’nin borcu 22 trilyon ABD dolarını aşmıştır. Yani, GSMH’nın %105 kadar borcu vardır. Yine en borçlu ülkelerden biri de Japonya’dır ve borcu 12,2 trilyon ABD doları ve GSMH’nın %237,12 kadardır. Çin’in borcu ise 7,2 trilyon ABD dolar ve GSMH’nın %51,2 kadardır.9 Bunlar 2018 kamu borç rakamlarıdır. Şirketlerin borcu ise bu rakamların dışındadır.
Hemen hemen tüm emperyalist üllkelerin iç ve dış borçları GSMH’nın yarısından fazladır. Başta ABD, Japonya olmak üzere bir çok emperyalist ülke karşılıksız para basıyor. Ünlü finans spekülatorlarından Jim Roges, daha bu yılın başında ABD’nin son on yıl içinde bastığı para miktarını %500 artırdığını söylemişti.10 Para basmak iç pazarı bir süreliğine genişletebilir, ama peşinden yine bir daralma gelecektir. Çünkü basılan paranın iç piyasada maddi karşılığı yoktur.


ABD Emperyalizmi İçe Mi Kapanıyor ?

Dış pazarlar daralınca içe dönme olgusu pek gerçekçi olmasa da kısmi olarak böyle bir eğilim söz konusudur. Ancak, kapitalist ekonominin geldiği aşama itibariyle böyle bir eğilimin mutlak olması söz konusu olamaz. Bu tür uygulamalar diğer rakiplere karşı geçici bir önlem olarak baş vurulsa da, kapitalist ekonomiler için gerçekci değildir. Uluslararasılaşmış kapitalist ekonominin içe dönmesi, sınırları bütünüyle yüksek vergi duvarlarıyla kaptmalarına yürülükte olan ekonomi-politiğin sınırları dışına çıkmaktır ki, bu da kapitalist ekonomi olmaktan çıkar, başak bir şeye dönüşür. Toplumsal yapıların geldiği aşama açısından kapitalizm ile sosyalizm arasında üçüncü bir ara aşama yoktur. Bu nedenle kapitalist ekonomi-politiğin ulusal çitler arakasına gizlenme olasılığıda esasta kalmamıştır. Çünkü emperyalist tekeller iç pazarlarla yetinemez ve emperyalist ekonomi uluslar arası ekonomi olduğu gibi, üretimde uluslararasılaşmıştır. Bunun geriye dönüşü olası değildir.

ABD’nin Çin ve AB ülkelerinden gelen mallara yüksek vergi koyması ya da koymaya çalışması, AB ve Çin mallarının iç pazarı işgal etmelerine karşı bir tedbirdir. ABD ticaret bakanlığının açıklamasına göre (Mart 2019) ABD’nin dış ticaret açığı bir önceki yıla (2017) %12,5 açık vererek 621 milyar ABD dolarına çıktı. İşte bu açığı biraz azaltama çabaları, ticaret savaşlarının kaynağı olarak görülüyor.

ABD, Çin’e 100 milyar dolar ihracat yaparken Çin’den 500 milyar dolar ithlat yapıyor. AB-ABD arası ticaret, AB lehine ve ABD aleyhine 140 milyar ABD doları fazlalık veriyor. Yani, Çin ve AB tekelleri ABD’nin iç pazarını kuşatmış durumdadırlar. Evet ABD iç pazarı oldukça (20 trilyon ABD doları aşkın) büyük bir pazar olmasına karşın, ABD tekelleri bu kuşatmayı zayıflatmak, ithalatı kısıp ihracatı artırmak istiyor. ABD emperyalizminin ithalat ürünlerine ek vergiler getirmesinin nedeni bu. O yeniden “First America” olmak istiyor, ancak, gelinen aşamda bu olası gözükmüyor. Gerileme devam edecek. ABD’nin, dünyanın çeliğinin (%49) yarısını üreten Çin emperyalizmini eski yerine geri gönderecek gücü yok.

Öte yandan, ABD, Çin ve AB mallarına ek vergi getirdiğinde, kendisi de rakip ülkelerde aynı yüksek ek verigilerle karşılaşacaktır. İç pazarı genişleteyim derken dış pazarda iyice bir daralma olacaktır. Ve ekonomik kriz daha sarsıcı olacaktır.

Kısacası, ABD dış kapılarını yüksek gümrük duvarlarıyla öremez ve bu Meksika sınırına yüksek duvar örmeye benzemez. Bu duvar bile yoksulların ABD’e geçişini önleyemiyor.

AB birliği (28 ülke) ABD’ye toplam ihracatı (2018) 406,4 milyar ABD doları iken, aynı yıl için toplam ithalatı 267 milyar ABD doları kadar.11 Örneğin AB’nin 2017 yılı itibariyle ABD’ydeki toplam yatırım tutarı 2 trilyon 569 milyar 200 milyonluk iken, ABD’nin ise AB’deki sermaye yatırımı tutarı ise yaklaşık 2 trilyon 184 milyar kadardır.12

ABD ticaret bakanlığının verilerine göre ise, ABD’nin karşı AB’nin ticaret açığı (ihracat-ithalat arasındaki fark) 169,3 milyar ABD doları olarak gerçekleşmiş. Bu rakam 2017’e göre %11,8 artmış, 2008’e göre ise %77 AB lehine bir fazlalık var.13
 
ABD dışarıya ne ihracatı ne de dışardan ithalatı önleyebilir. Ve dışardan ithalata yüksek vergilerin gelmesi, bütün emperyalist dünya ekonomisinin önünü tıkar ve salt bu nedenle bile ekonomik kriz kaçınılmaz olur. Ve emperyalist ekonomik sistem bu tür duvarları kaldıramaz. Emperyalist savaş tehlikesini artırıcı bir rol oynar ve oynamaktadır. Ayrıca ABD emperyalizmin ekonomik yapısı (emperyalist-kapitalist) yapısı da böyle bir ilişki içinde kendini varedemez. Savaş dönemlerinde bile tekellerin “düşman” tarafla ticaret yapmasını öneleyemeyen kapitalizmin, göreceli “barış” döneminde önleyebilmesi zor olmaktan öte gerçekçi değildir.
ABD, başta Çin olmak üzere AB gibi emperyalist blok ve emperyalist ülkelerin ABD’ne ihracatlarını kısıtlamakla tehdit ediyor. Yüksek gümrük duvarları ile kısmen kıstılanma olasılığı olmasına karşın, yukarıda söylediğim gibi bu politikanın bumerang etkisi yaparak başta ABD’i vurması kaçınılmazdır. 
 
Kapitalizmin emperyalizm çağına ulaştığı bir süreçte, kapitalist ülkelerin ve tek tek uluslararası tekellerin ulusal çitler içine kapanmalarının ekonomik yapısı yoktur. Bütün kapitalist ekonomiler emperyalist ekonominin birer parçası haline gelmiştir. Kapitalist zincirin bir yerden kopması ya da zayıflaması halinde, hepsini şu veya bu oranda etkileyecektir.Emperyalist ekonominin ve üretimin uluslararasılaşmasının diyalektiği budur.

Gelecek bölüm:

Kapitalist Ekonominin Marksist Kriz Teorisi


1 UNCTAD (United Nations Conference on Trade Development- Birleşmiş Milletler Kalkınma Konferansı)
2 Rakamlar, 2008, 2009 ve 2019 UNCTAD Raporundan alınmıştır.
3 Alman Ekonomi Bakanı Peter Altmaier, “son verilerin alm verici olduğunu ve bir uyarı sinyali anlamına geldiğini” açıklamak zorunda kalmıştır. (DW, 14.08.2019)
4 İngiliz burjuvazisi, anlaşmasız ya da anlaşmalı ayrılıkta büyük kayıpları olacaktır ve burjuvazi bunu şimdiden halkın sırtına yıkmanın politikasını yapıyor. “Çankırılı” Boris Johnson bu nedenle başbakan koltuğuna oturtuldu.
5 www.euraactiv.de/5.06.2019
6 www.automobilwoche.de/07.08.2019
7 Marx, Kapital C.3, sf. 225, Sol Yayınları İkinci Baskı
8 www.euractiv.de+/section/economie
9 Statista.de 2018
10 Gazete Duvar, 21.01.2019
11 Eurostat.de
12www.ec.europa.eu/17.04.2019
13 www.ustr.gov/contries-regions/europa