24 Temmuz 2019 Çarşamba

S-400’lerin Ekonomik-Politik Yüzü







S-400’lerin Ekonomik-Politik Yüzü

Yusuf KÖSE
Türk devletinin Rusya’dan S-400 savunma sistemini alması, bir çok yeni tartışmayı da beraberinde getirdi. S-400’ler ülkeye gelene kadar, “ülkeye gelmez” diyenler elbette yanılıyorlardı.

S-400’ler konusunda burjuva kesimler içinde de iki eğilim var. Biri NATO içinde kalınması ve Rusya’dan alınan silahlardan vazgeçilmesi. Bu görüşü daha çok AB ve ABD yanlısı güçler ve liberal burjuva aydın kesimler savunuyor.

Uzun süredir iktidarı elinde tutan sermaye kesimleri ile “avrasyacı” kesim ise S-400’lerin alınmasından yanaydı. Ve TSK’ya eğemen olan kesimlerde bunlardır ve bu kesim 1990’lardan beri NATO’ya, Ulusal özgürlük mücadelesi veren Kürt hareketi meselesinden dolayı soğuk bakan kesimdir. Çünkü bunlar, ABD ve AB’nin Kürtleri “kollayıp-koruduğunu” düşünüyor. 
 
Tekelci burjuvazinin (TÜSİAD ve diğerleri) S-400’lerin alımına karşı çıktığı sanılmasın. Onlar başından beri destekledi.

“Sol” kesim içinde de farklı değerlendirenler var. Bir kısmı, Türk devletinin bu çıkışını (TKP gibi) “halkın çıkarına” olduğunu düşünürken, bir kısmı ise Türk devletinin ABD’nin sözünden çıkmayacağına inanıyor. Yani, görünüşte hiç bir şeyin değişmediğini, Türk burjuvazisinin “efendilerine karşı çıkamayacağı" (Kızıl Bayrak ve diğerleri) bilinen argümanı tekrarlamaya devam ediyorlar.

S-400’ler Sadece Bir Silah Mı?
S-400’lere sahip Yunanistan, Bulgaristan ve Slovakya’nın durumuyla, Türkiye’nin bu savunma sistemine sahip olması aynı şeyler değildir. Yunanistan’daki S-400’ler Güney Kıbrıs’tan Yunanistan’a taşınmış ve devre dışı bırakılmıştır. Bulgaristan ve Slovakya ise hem S-300’lere hem de S-400’lere sahiptir.1 S-300’lere, başta Çin, Hindistan, İran, Mısır gibi ondan fazla ülkenin bu silahlara sahip olduğu bilinirken, S-400’ler ise Çin ve Belarus’ta var. Ayrıca, ABD ile ilişkileri iyi olan Suudi Arabistan, Katar, Hindistan, Irak, Cezayir, Fas ve daha bir çok ülke S-400’lerin siparişini vermiş durumdalar.

Burada Hindistan’a bir şey eklemek gerekiyor. Hindistan “Şanghay İşbirliği Örgütü” üyesi ve aynı zamanda da ABD ile de sıcak ilişkilerini korumaya çalışmaktadır. Buna karşın S-400 savunma sistemi siparişi yapmıştır. 
 
ABD ve AB’nin diğer adını saydığım ülkelerin S-400’ler almasına fazla bir ses çıkarmazken Türkiye üzerinde fırtına koparmasının altında başka nedenler olsa gerek. 
 
Birincisi Türkiye NATO’nun güney kanadıBu bağlamda Türkiye bir NATO ülkesi ve NATO’nun önemli bir üyesi. Çünkü NATO üyesi ülkeler içinde ABD’den sonra en fazla askere sahip tek ülkedir. Türkiye, yıllardır SSCB ve daha sonra ise Rusya’ya karşı NATO’nun “caydırıcı bir gücü” olarak görev yapmıştır. Yani, Türkiye’nin NATO içindeki durumu diğer ülkelerin konumuyla aynı değildir. 
 
Ve Türk egemen sınıflarının bağımsız hareket etme istemi ve esas olarak da ABD’nin egemen olduğu Ortadoğu bölgesinden pay sahibi olmak istemesidir. Yani, güçlü ve saldırgan bir askeri yapıya sahip bir ülke olarak, bu bölgelerde kendi borusunun ötmesini istemektedir. Özellik’le “Arap Baharı” sürecinden sonra Türk egemen sınıfları Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde ekonomik ve askeri açıdan atak (saldırgan) bir politika izlmeye başlamıştır. Eski duragan ve görece barışçıl politikalarını terk etmişlerdir.

Ortadoğu’da, ABD ve Rusya’nın yanı sıra İran, İsrail, Suudi Arabistan ve Türkiye öne çıkan ülkelerdir. ABD ve Rusya dışında ekonomik ve askeri yapısı güçlü olan Türk egemen sınıflarıdır. Türkiye bu bölgede Katar ile ortak hareket etme politikası izliyor. Türk ordusu Suriye ve Kürdistan’da savaşın içinde olduğu gibi, ayrıca vekalet savaşı da veriyor. Yani, Suriye ve Libya’da oluşturduğu ve kendi denetiminde olan silahlı gruplarla o bölgelerde egemenlik kurma savaşı veriyor. 
 
Bu bağlamda, Türk devletinin S-400’lere sahip olmak istemesi, salt bir askeri hava savunma sistemi olmaktan çok, bölgede egemen olma ve saldırgan bir politika izleme stratejisinin parçasıdır. Bu aynı zamanda AB ve ABD’den bağımsız olma ve bu güçlerin Türk burjuvazisinin pazarlardan pay almasını engellemelerine karşı   pazarlık gücünü aktif bir yönelimle artırma taktiğidir. Her durumda da Türk tekelci burjuvazisi ABD’nin dediklerini bire bir yapan bir burjuva olmaktan çıkmıştır. Görülmesi gereken budur. Bu, burjuvazinin anti-emperyalist oluşundan değil, emperyalist oluşundan kaynaklanmaktadır. 

 
Türk egemen sınıfları S-400’ler ile bölgedeki konumunu güçlendirmeye çalışırken, aynı zamanda kendi silah ihtiyaçlarını kendisinin karşılaması içinde bir çaba içindedir. Örneğin, 2003 yılında TSK’nın silah ihtiyaçlarını içerden karşılama oranı %25 iken, 2017 yılında %60’ın üzerine çıkmıştır. Türk burjuvazisi, silah sanayininde dışa bağımlılığını azaltmaya çalışıyor ve bu nedenle de silah sanayine yatırım yapıyor. Dünyanın en büyük yüz silah üreticisi içinde Türkiye’nin üç silah tekeli var.2

Örneğin, Türkiye 2017 yılında 2 milyar 35 milyon ABD Doları kadar silah ihracatı yaparken, silah ithalatı ise aynı yıl için: 2 milyar 449 milyon ABD Doları kadar olmuştur.3 Aynı rapora göre, silah üreten şirketlerde toplam (istihdam) çalışan sayısı (2017) 67 bin 239. Bu veriler Türk devletinin silahlanmaya hız verdiğini göstermektedir.
Ve Türk devleti, S-400'leri müzeye koymak için değil, emperyalist amaçlarına uygun bir şekilde kullanmak için alıyor.


Komşularla Sıfır Sorundan Komşulara Saldırı Politikasına Geçiş

Türkiye’nin 2010’a kadar “komşularla sıfır sorun” politikasından, komşulara saldırı poltikasına geçişi, bölgedeki savaş gerçeği ve bölgenin büyük emperyalist güçler tarafından yeniden paylaşım alanın aktifleşmesi sürecine denk gelmektedir. 
 
Türk egemen sınıfların “Arap Baharı” ile bölgedeki stratejileri de değişmiştir. “Osmanlı yayılmacılığı” olarak adlandırılan, ama aslında Türk burjuvazisinin emperyalist yayılmacılığının tanımlayıcı adından başka bir şey değildir.

Türk egemen sınıfların Mısır’a müdahalesi (Mursi’nin iktidara gelmesinin aktif desteklenmesi), Suriye’nin bir kısmının işgali ve Libya’da savaşın bir tarafı olması, Irak Kürdistan'ındaki askeri üsleri ve saldırıları, bu bölgelerde Türk egemen sınıfların direkt savaşın içinde olduğunun doğrudan göstergeleridir. Bir yanı Kürt ulusal hareketini bastırma ya da zayıflatma amaçlı olmasının yanısıra bir tarafı ise bölgede egemen olma ve emperyalist yayılmacı politikanın doğrudan kendisidir.

Bir başka durum ve esas olanı ise, Türk devletinin kendisinin emperyalist olması ve bölgede ve Ortadoğu’da emperyalist bir paylaşım içinde olmasıdır.

Bugün Türkiye’nin, başta Kıbrıs (40 bin), Suriye (beş bin), Güney Kürdistan (Irak) (2500), Katar (askeri üs), Somali (askeri üs) olmak üzere ona yakın ülkede askeri ve askeri üsleri vardır.4 Suriye ve Irak’taki asker sayısı ise 2018 yılı rakamlarıdır. Özellikle Suriye ve Irak’taki asker sayısının bilinenin üzerinde olduğu tahmin ediliyor.

Emperyalist amaçlarla hareket eden bir kapitalist ülkede, “komşularla sıfır sorun” olamaz. “Sıfır sorun” politikası kapitalizmin doğasına terstir. En barışçıl görünen emperyalist ülke de özünde saldrıgandır. Koşulları olmadığı için o an saldırgan politika izliyemiyordur. Koşulları olduğunda kapitalizmin en vahşi haline dönüşmekten çekinmez.

Burjuvazi saldırgandır. Çünkü kapitalist sistem sömürücü bir toplumsal sistemdir ve başkaların mülkünü zor yoluyla gasp etme ve mülksüzleştirme yöntemiyle işler. 
 
Bu bağlamda Türk egemen sınıfların koşullar oluştuğunda “sıfır sorun”u terk edip bütün komşularla sorunlu hale gelmesi ve komşuların topraklarına göz dikmesi, işgal etmesi, onun kapitalist saldırgan ve egemenlik kurma doğasında vardır.

Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması ve 2011 yılı öncesi bu ülke ile “içli dışlı” olunmasının esas nedeni, petrol ve gaz boru hatlarının Türkiye’den geçme projesi yatmaktadır. “Kardeşim Esad” söylemlerini dillendiren temel nedende bu yağlı projeydi. Ve özellikle AB emperyalistlerinin projelendirdiği ve ABD’nin desteklediği, Katar-Suudi Arabistan-Ürdün Suriye ve Türkiye üzerinden AB’ye ulaşacak boru hattı projesi’nin karşısına, Suriye devleti; İran, Irak, Suriye devleti (İslam Boru Hattı)5 projesini onaylayınca, Suriye’ye cehennemlerden cehennem beğendirildi. Batılı emperyalistlerin ve onların bölgedeki bağlaşıkları petrol yerine Suriye halklarının kanını emdiler ve emmeye devam ediyorlar.

“Komşularla sıfır sorun” politikasının terk edilmesi, içeride de “barış” politikasını terk edilmesini beraberinde getirdi ve işçi sınıfı ve emekçilere yönelik daha saldırgan politikaya geçildi. Kürt hareketiyle “barış” sürecinin terk edilmeside aynı politikanın devamıdır.

2013 Haziran Ayaklanması (GEZİ), emperyalist yayılmacılıkla paralel giden politik özgürlükleri yok eden baskılara karşı bir isyandı. İçerdeki saldırganlık bu süreçten sonra daha da azdı.

Dış politikadaki saldırganlık, içeride “barış” politikasıyla desteklenemezdi. Burjuvazi her yönlü saldırıyı, özellikle de içeride Kürtlere ve emekçilere yönelik baskıyı yoğunlaştırdı. 
 
Özellikle Kürtlere karşı savaş, Türk burjuvazisi için kaçınılmazdı. Suriye’deki Kürtlerin kazanımları, Kuzey Kürdistan’ın Türkiye’den kopmasının kapısını çalmaya başlamıştı. Bu nedenle de, ulusal bilincin en yüksek olduğu, örgütlü ve askeri olarak güçlü Kürt Ulusal Hareketi’ne ağır bir darbe indirmeyi seçti. Kuzey Kürdistan’ın kalbi Diyarbakır’ın önemli bir bölümünü ve diğer bir çok Kürt illerini yerle bir etti. “Sıfır sorun”u, ülke içinde de savaşa dönüştürdüler.

Buraya 2016 yılındaki “15 Temmuz Darbesi”ni de eklemek gerekiyor. Bu ABD nin desteklediği bir darbeydi ve Türk tekelci burjuvazisi bu darbeye karşı çıktığı için başarısız oldu. Bugüne kadar Türkiye’de olan askeri darbelerin arkasında Türk burjuvazisi vardır. Bunların desteklemediği darbe girişimleri başarısız kalmıştır. Bu darbe girişimi Batı’dan “kopuşu” hızlandıran etkenlerden biri olmuştur. Türk tekelci burjuvazisi, çıkarlarına uygun başka emperyalist bağlaşıklara yöneldi. Bu da Rusya idi.

Türkiye NATO üyesi olmasına karşın, ABD ve emperyalist müteffiklerinin Irak işgali sürecinde Türkiye’nin dıştalanması “bir koyunca beş alamaması”, Türk burjuvazisini NATO ve Batı’dan siyasi olarak uzaklaştıran etkenlerin başında gelmektedir. Ve bu savaş sonrası özerk Güney Kürdistan’ın kurulması ve bir nevi devletleşmesi, Türk burjuvazisini yeni ittifak arayışları içine itmesinin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Tabi, buna ek olarak ABD ve AB’nin Türk devletinin Kıbrıs’ı işgal etmesi karşısında aldıkları tavır ve bunu devam ettirmeleri bu gelişmelerden bağımsız ele alınamaz. Türk burjuvazisi Batı emperyalistlerinden uzak kalamamışlar ama hep ilişkiler çatışmalı olmuştur.

Türk tekelci burjuvazisinin Erdoğan’ın ağzından AB’ne ve ABD’ye “kafa tutması”, Erdoğan’ın cahil cesaretinden değil, burjuvazinin emperyalist paylaşımlardan pay istemesiyle doğru orantılıdır.


Türk Burjuvazisinin Yeni Emperyalist Bağlaşıkları

Irak, Suriye ve Libya’daki gelişmeler ve parçalanmalar, Türk devletinin ekonomik gelişmesine uygun olarak emperyalist yayılmacı iştahını kabarttı. Kurulduğu günden beri militarist ve işgalci bir yapıya sahip Türk devletinin, askeri ve ekonomik olarak güçlenmesiyle beraber, bölgedeki gelişmeler karşısında sessiz kalması, onun saldırgan kapitalist doğasına aykırıdır. 
 
Türk devleti, ABD ve AB ile ne kadar içli dışlı olursa olsun, çıkarların çatıştığı noktada yeni bağlaşık arayışların içine girdi. Ortadoğu’daki gelişmeler, Kürdistan’daki yeni gelişmeler, bölgedeki emperyalist dalaşlar ve bunlar arasındaki çelişmelerin keskinleşmesi, tekelleşmiş Türk burjuvazisini, dış politikada daha agrasif ve yeni ittifaklar içine itti. Bunlardan biri Rusya ve diğeri ise İran’dı. Bu her iki ülkede ABD ve AB’nin "düşmanı"dır. Türk egemen sınıfları, ABD ve AB karşısında kendi çıkarlarını bu ülkeler ile ilişkileri sıklaştırmakta ve ortak çalışmada gördü.

Türk Tekelci burjuvazisinin bu yeni politikasını salt Erdoğan’ın kişisel özelliklerine bağlamak, subjektif değerlendirmenin yanında, burjuva devlet olgusunu burjuvaziden ayırarak –bazı aydınlarımızın yaptığı gibi- 1800’lerin başındaki Bonapartizm’e indirgemektir.

Böyle bir değerlendirme; Türk devletinin gerçek yüzünü, işçi sınıfı ve emekçilere karşı var olan tekelci burjuvazinin bir devleti olduğu gerçeğini gizlemeye yarar.

Bugün bölgede, emperyalistler arası saflaşma netleşmiş durumdadır. Rusya-İran-Türkiye bir tarafta, ABD-AB-Suudi Arabistan bir tarfta yer almaktadır. Aynı ittifak içinde olanlar arasında da elbette çelişme vardır. Ancak, genel olarak bir çıkarlar birliği vardır.

Türkiye NATO’dan şu anda çıkmak istemiyor, ancak çıkmayacağı anlamına da gelmez. Türk tekelci devleti, özellikle Ortadoğu’daki çıkarlarını Rusya-İran yanında görmektedir. Şimdilik. Bu nedenle de Rusya ile ilişkilerini sıklaştırdığı gibi, AB ve özellikle ABD’nin tüm baskılarına rağmen Rusya ve İran ile ekonomik, siyasi ve askeri ilişkilerini daha da geliştirmiştir. Bunun dışında, Suudi Arabistan’a karşı Katar ile ilişkilerini geliştirirken, orada askeri bir üs elde etmiştir.

NATO (esas yanı askeri olan siyasi bir ittifaktır) üyesi Türkiye, NATO düşmanı Rusya ve İran ile çok yönlü ilişkilerini geliştiriyor. Ortadoğu’da ABD ve AB’nin çıkarlarına ters olarak, onların düşmanı Rusya ile ortak hareket ediyor. Emperyalistlerin ortaya çıkardığı Libya iç savaşında aktif bir taraf oluyor. Ve Doğu Akdeniz’de (bu konuyu ayrı başlık altında ayrıca ele alacağım) AB ve ABD’nin tehditlerine rağmen kendi çıkarlarını korumaya çalışıyor.

Türkiye’nin Rusya ile geliştirdiği askeri, ekonomik ve siyasi ilişkiler, ABD ve AB’nin çıkarlarıyla örtüşmüyor. TC, bunu bilerek yapıyor. Ve bu yönelim salt Erdoğan’ın isteği olmaktan öte, esas olarak tekelci burjuvazinin bir yönelimidir. Türk tekelci burjuvazisi istemeden Hükümetler bir şey yapamaz. Erdoğan, burjuvazinin siyasal temsilcisidir. Elbette Türk burjuvazisi kendi içinde her konuda birlik değildir. Ama Rusya ve İran ile ittifakları geliştirme konusunda birliktir. S-400’lere sahip olma konusunda birliktir. Bu ittifakın da bozulmayacağı ve çıkarların çatışmayacağı anlamına gelmez.

Türk tekelci burjuvazi salt Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de AB ile çatışmıyor, Balkanlar’da da karşı karşıya gelmiş durumdadır. Bunu AB sözcüleri açıktan dillendirmektedir. Balkanlar’da AB, Çin, Rusya ve Türkiye pazarlara hakim olma savaşı içine girmişlerdir. Türkiye’nin Balkanlar’da (Sırbistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Kosova, ve Karadağ) nüfuzu giderek artmaktadır. AB ülkeleri Balkanlar’da ticaretin %73’ünü elinde tutmasına karşılık Türkiye’nin bu bölgelerde nüfuzunun artmasından oldukça rahatsızdır. Ayrıca Türkiye’nin AB üyesi Bulgaristan ve Romanya’da ekonomik yatırımları her geçen gün artmaktadır.

AB Komisyonun da genişlemeden sorumlu politikacısı Johannes Hahn'ın, Reuters’e yaptığı açıklama: “Türkiye, Rusya ve Çin Balkanlar’da rakibimiz”6 diyerek, “boşluk bırakılmaması” uyarısında bulunuyor. Bugün Romanya’da 15 bin 500 Türkiye’li şirket faaliyet sürdüyor.7 Arnavutluk’un önemli bankaları Çalık Holding’in elinde.

Bütün bu göstergeler, Türk burjuvazisi, Batı’ya bağlı kalmadan hareket etmek isteğindendir. Bu, onun kişisel niyetinden değil, emperyalist çıkarlarından kaynaklanmaktadır. Yarın, Rusya ile çıkarları çatışır ve başka ittifaklar içine girebilir. Kapitalistler arası ilişkiler kişisel dostluklar üzerine değil, ekonomik ve siyasal çıkarlar üzerine kuruludur. Bugün “dostum” dediğine yarın “düşmanım” (Erdoğan-Esad örneğinde olduğu gibi) diyebilir.

Türkiye’nin izlediği dış politika çizgisi, onun yarı-sömürge bir ülke değil, emperyalist bir ülke olduğunu gösterir. Ve Suriye’de girdiği yerlerden de kendi rızasıyla çıkmayacak, işgalciliğini sürdürmeye devam edecektir. Eğer, işgal bölgelerindeki halklar ile Türkiye (ve Kuzey Kürdistan) halklarının mücadeleleri, işgale karşı ortaklaşır ve gelişirse, Türk devleti çıkmak zorunda kalacaktır.

Rusya ve İran bu aşamada Türk devletine “çık” demeyeceklerdir. Kamuoyuna yönelik “çık” açıklamaları olsada, gizli diplomatik “ilişkilerde işgale devam” kararı ortak (Astana görüşmeleri) alınmış ve bu devam ettirilecektir. Türkiye gibi bir ülkenin ABD ve AB dışında kalması Rusya ve İran’ın çıkarlarına uygundur. Bu nedenle de bir çok tavizler verildi ve verilecektir. Türk egemen sınıfları da bunun bilincinde ve bu durum kendi emperyalist çıkarları ile örtüşmektedir.

AB ve ABD Türkiye’yi İran gibi dıştalamayı göze alamazlar. Türkiye’nin NATO’dan çıkması, NATO’nun güney kanadının çökmesi, en azından ciddi olarak zayıflaması ve bu alanlarda Rusya, İran ve bunların müttefiklerinin güçlenmesi anlamına gelecektir. Öte yandan, S-400’ler gerekçesiyle Türk devletine ekonomik yaptırımların uygulanması, başta AB olmak üzere ABD’nin kendine yaptırım uygulaması olacaktır. Türkiye’de faaliyet yürüten 60 bine yakın yabancı şirketin büyük bir bölümü AB ülkelerine ait. Ancak, tehdit ve kısmi kısıtlamalara giderek Türkiye’nin kendi pazarlarına ve egemenlik alanlarına girmesini önlemeye çalışırken bir yandan da Türkiye ile ticari ilişkilerini sürdüreceklerdir. 

 
ABD, Türkiye’nin NATO’da kalmasını ister ve Türkiye’nin yerini bir başka ülke ile de dolduramaz. Türk devletinin askeri ve ekonomik yerini Kürdistan alamaz. ABD burjuvazisi Türkiye yerine Kürdistan hayali kurmuyor ve bu ikisini karşı karşıya koymuyor ve Türkiye”nin kendi denetimiden çıkmasına koşut olarak başka arayışlara yönelir. Hepsi bu.

Emperyalist burjuvazi, dünyanın en büyük 20 ekonomisi içinde yer alan bir ekonomiye sahip ülkeye ekonomik yaptırımlar uygulayarak, iyice daralan pazarlarını daha da daraltma yolunu seçmesine kendi ekonomik durumları buna müsade etmez. Özellikle yeni bir dünya ekonomik krizinin kapıda oluşu, dış yatırmların düşüşe geçtiği ve sermaye dolaşımının daraldığı bir süreçte, kendi ayaklarına pranga vurmayı göze alamazlar. Siyasi çıkarları ekonomik çıkarlar belirler.

AB Rusya’ya ve İran’a yaptırım uyguluyor. Ama, gazlar ve petroller bu ülkelerden yine AB ülkelerine akmaya devam ediyor. Ve Rus gazı ve petrolünün daha hızlı ve çok, yeni boru hatları ile Türkiye üzerinden AB’ye ulaştırılmasının hummalı çalışması içindeler. ABD, Çin’e ticari savaş açtı, ama hala 400 milyar dolarlık Çin’den yapılan ithalatın önüne geçemiyor ve geçemezde. Emperyalist tekeller hem birbirleriyle savaşır hem de kopmaz çelikten zincirlerle birbirlerine bağlanmışlardır. Tersine, düne oranla ve her geçen gün emperyalist tekeller arasındaki bağ daha da gelişmiş ve gelişecektir. Bu durum, tekelci kapitalizmin olmazsa olmaz karakteristik eğilimidir.

Son olarak Türk devletinin Rojava (Kuzey Suriye) sınırına 80 bin asker yığdığı ve yeni bir saldırıya hazırlandığı göz önüne alınırsa, ne denli saldırgan olduğu ve emperyalist amaçlarla hareket ettiği görülebilir. Ayrıca, on binin üzerinde askerle “pençe harekatı”” adı altında Güney Kürdistan’da PKK’ye karşı yürütülen savaşı da bunlara eklemek gerekiyor. Türk egemen sınıfları birden fazla cephede işgal savaşı yürütüyor. Bunlar doğru değerlendirilmezse, küçük burjuvazi için, Türk egemen sınıflarını “anti-emperyalist” değerlendirmek hiç de zor olmayacaktır. Kürtlerin Ulusal haklarını yok sayıp devletin yanında yer alanların Türk “yurtsever”liği (sosyal şovenistliği) daha da kabaracaktır. Türk burjuvazisi, o kadar askeri ve o kadar silahlanmayı “barış” için değil, yeni egemenlik alanları kazanmak ve Rojava Kürdistanı’nıda topraklarına katmak için hazırlık yapıyor. Küçük burjuva “sol”culuğunun göremediği nokta burası.
 
Komünistler, Türk devletinin derhal NATO'dan çıkmasını istemesi yanında, her türlü silahlanmasına karşıdır. Ayrıca, işgal ettiği tüm bölgelerden (Kıbrıs, Suriye-  Güney Kürdistan (Rojava) başta olmak üzere) derhal çıkmasını ve Kürt ulusunun kendi kaderini özgürce tayin etme hakkının kayıtsız koşulsuz tanınmasını istemelidir. 
 
Ortadoğu’nun en saldırgan güçlerinden biri de Türk devletidir. 
 
Yeni savaşlar kapıda. 24 Temmuz 2019

***
2 Defans News Top 100 2018 Listesi
3 Savunma ve Havacılık Sanaii İmalatçılar Derneği (SaSaD)’nin, “ Savunma ve Havacılık Sanayii Performans Raporu 2017”. www.sasad.org.tr
4 Yeni Şafak, 3 ocak 2018
5 Pepe Escobar, www.conturpunch.org ve Evrensel gazetesi, 13.12.2015
6 Deutsche Welle Türkçe, 05.07.2019
7 DEİK/Türkiye-Romanya İş Konseyi. www.deik.org.tr.

25 Haziran 2019 Salı

Her Şey Sosyalizmle Güzel Olacak!




Her Şey Sosyalizmle Güzel Olacak!



Yusuf KÖSE

İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı (İBB) seçimlerini muhalefetin büyük bir oy farkıyla kazanması, faşist iktidarın siyasal krizinin derinleşmesinde daha da büyütücü bir rol oynadı.

Türk tekelci burjuvazisinin en büyük kesimleri (TÜSİAD), AKP-MHP iktidarıyla daha fazla gidilemeyeceğine karar vermiş gibi gözüküyor. Bir taraftan işçi ve emekçilerin giderek artan hoşnutsuzluğu, kapitalist sistemin içinde bulunduğu derin ekonomik ve çok yönlü siyasal kriz, burjuvaziyi yeni iktidar arayışlarına itmektedir. Çünkü Erdoğan önderliğindeki AKP’nin ekonomik ve siyasal olarak denizi bitti. Arkasındaki sermaye çevreleri de artık AKP’nin bu haliyle bir yere varamayacaklarını görüyorlar... Kapitalizm sermaye birikimi üzerinden varlığını sürdürür. Sermaye birikiminin önünde engel olunuyorsa, ipe bile götürürler. 
 
Türk tekelci burjuvazisinin, büyük bir huşu içinde 16 Nisan 2017 yılında referandumla onaylattığı “tek adam rejimi” daha senesi dolmadan ikinci1 defa ayaklarına dolandı. “Tek adam rejimi” sermaye birikimi sağlayamadı, tersine ekonomik krizi daha da derinleştirdi. Ve AKP gemisini ilk terk eden, ilk “nankörlük” yapan; Türkiye’deki tüm baskı ve sömürüden birinci derecede sorumlu büyük sermaye kesimi TÜSİAD oldu. Bazı liberaller bu sermaye kesimini “mağdur” göstermeye çalışsada, Türkiye’deki bütün iktidar oyunlarında ve bütün askeri faşist cuntaların arkasında öncelikle bu kesim vardır. AKP iktidarı da bunların desteği ile bugüne kadar ayakta kalabildi. Bunların “demokrasi” ya da faşizm seçenekleri, sermaye birikimi süreciyle doğru orantılıdır.

Ekonomik krizin AKP-MHP iktidarını “teyt” geçme olasılığı yoktu ve olamazda. Derinleşen ekonomik bunalım, iktidarın kitleleri, faşist devlet terörüyle bezenmiş olarak kutuplaştırıcı, dıştalayıcı, milliyetçi, ırkçı, aşağılayıcı ve ayrıştırıcı siyasetle daha fazla susturmasının ve oyalamasının zeminini büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Ekonomik kriz doğal olarak kitlelere gerçek kimliklerinin daha önemli ve esası olduğunu gösterdi. Son yerel seçimler ve özellikle 23 Haziran İBB seçimi bunu daha belirgin bir şekilde açığa çıkardı. Faşist iktidarın yıllarca etnik kimlikler üzerindeki siyasetine karşı kitlelerin açıktan karşı tavır alışlarıdır 23 Haziran. 

Daha altı yıl önce politik özgürlüklerin gaspına karşı Haziran  (GEZİ) Ayaklanması yaratmış milyonların uzun süre sessiz kalması olası değildir. Bu hareketi yaratmış kitleler yeniden küllerinden doğmasını da bilecektir.

Nasıl mı?

AKP faşist iktidarına karşı; İmamoğlu’na verilen oyların önemli bir bölümü, “her şeyin İmamoğluyla güzel olmayacağını” bilen kitlelerindi. Kürtler, sosyalistler, devrimci-demokratlar imamoğlun’a oy verirken, 17 yıllık faşist AKP iktidarını en azından sersemletmek, faşist baskılara karşı dur demek için bir tercih yaptı ve AKP’nin delinmez gözüken zırhlı balonunda delik açtılar. Gerisi de gelecektir. Hatta şu söylenebilir: Bugüne kadar olan seçimler içinde kitlelerin en politik tercih belirlemesiydi.

İmamoğlu, hoşnutsuz kitleler açısından, AKP’den kurtulmanın bir aracı oldu. Kullandığı liberal, barışçıl dil, etnik kimlikleri biribirine kışkırtmayan, etnik ve dinsel kimlik üzerinden siyaset yapmaması, kitlelerin tercihiyle bütünleşti. Öbür yandan ise, kitlelerin politik tercihlerine gerçekten tercüman olacak devrimci, sosyalist bir aday ya da parti yoktu ortalıkta. Burjuva liberalizmi işçi sınıfının örgütsüz ve partisiz durumundan yararlanarak, işçi ve emekçilerin oyunu almayı başardı.

AKP’nin sonu; ANAP, DSP, DYP gibi olacağa benzemektedir. AKP içindeki çıkar çelişmeleri keskinleşecek ve bölünmeler yaşayacaktır. Tekelci burjuvazi, Erdoğan’ı, İMF ile anlaşmaya zorlayacak ya da “ekonomik reformlar” dedikleri, kitleleri daha da yoksulluğa ve işsziliğe itecek uygulamaları hayata bir an önce geçirmesini dayatacaklardır. Bunu AKP’nin arkasındaki sermaye kesimi de istemektedir. Çünkü bir bütün olarak bütün sermaye cephesinin dayanma gücü kalmadı. Biraz soluk alabilmeleri için (İMF vb.) dışardan gelecek ilk etapta en az yüz milyar ABD dolarına ihtiyaçları vardır.

Ancak, her şey burjuvazinin istediği gibi “tıkırında yürümeyecektir”. Krizin baskısı altında ezilen işçi sınıfı ve emekçiler, önümüzdeki günler daha kitlesel sokaklara çıkacaktır. Ve egemenlerin içinde bulunduğu yapısal ve siyasal kriz, işçi sınıfının baskısıyla da olsa erken seçime gideceklerdir. Çünkü, bu halleriyle bir dört yıl daha AKP-MHP ortaklığında iktidarı götüremezler. 23 Haziran seçimleriyle pandoranın kutusu bir kere daha açılmıştır. 
 
AKP-MHP faşist iktidarının İstanbul’da hezimete uğraması, işçi ve emekçilerinde lehine olmuştur. Egemen sınıflar arasındaki çelişme derinleştiği gibi siyasal krizin derinleşmesini de beraberinde getirmiştir. Ve ayrıca kitleler, “yenilmez” denen iktidarın yenildiğini gördükleri gibi, kendilerine de güven gelmiştir ve bu gelişme demokratik hak ve özgürlükler için mücadele etme azimlerini artırıcı bir rol oynayacaktır. 
 
Dış siyasetleri ise oldukça karışık ve bir çıkmaz içindeler. Bunun getirdiği ağır yüklerden nasıl kurtulacağını burjuvazi çözebilmiş değil. Öbür yandan ise işgal ettikleri bölgelerden çıkmak istemiyorlar. İzlenen bölgesel emperyalist siyaset, daha büyük emperyalist güçlere çarptı. (Özellikle Suriye politikaları Kürt ulusal hareketine çarpmıştır.) Ve şu anda esasta iki emperyalist kutup arasında sıkışmış durumdadır. İçine girilen ekonomik kriz bu durumu daha da zorlaştırıcı rol oynuyor, burjuvazi açısından.

İmamoğlu’nun; “her şey güzel olacak”, kulağa hoş gelen ama işçi sınıfı için içi boş sloganı, tekelci burjuvazi için geçici bir kurtuluş olabilir. Burjuva liberal lapalarla işçi sınıfını kapitalist köleliğe mahkum oluşunu olumlayan bir taktiktir. Kapitalist sistemin sahibi burjuva sınıfı tarafından, kendiliğinden işçi sınıfına hiç bir şey verilmemiştir, verilmeyecektir de. İşçi sınıfı tüm haklarını mücadele ederek ağır bedeller karşılığında almıştır. Bu nedenle burjuva liberallerin işçi ve emekçiler için yapacakları güzel hiç bir şey yoktur. Tersine, onlara yaşamı çekilmez hale getirmişlerdir.

CHP’nin sloganlaştırdığı, “Eşitlik”, “adalet”, “sevgi”, “tolerans”, kapitalist sistem içinde mümkün değildir. Sermaye ile onun emrinde çalışan işçi eşit olamaz. Kapitalist sistem, adaletsizliği, eşitsizliği her geçen gün büyüttüğü gibi, sömürü ve baskıları da artırır. Egemen ulus kimliğini esas alıp, diğer ezilen ulusları ve azınlıkları ya yok sayar ya da baskı altına alır. Aynı bugün olduğu gibi. 
 
Eşitlik, adalet ve sevgi ancak ve anacak sömürüsüz ve sınıfsız bir sistemde mümkündür. Bu da sosyalizm ve komünizmdir. Sömürünün olduğu yerde “eşitlik” ve adaletten” söz etmek sahtekarlıktır. Kurulduğu günden beri Kürtleri yok sayan bir egemen ulus devletin savunucularının adaleti, yine egemen ulus burjuvazisi içindir. 
 
İşçiler için kapitalist sistem içinde güzel olan bir şey olamaz. Bu sistem, tepeden tırnağa tüm kurumlarıyla burjuvazinin çıkarları doğrultusunda çalışır. İşçiler için her şey sosyalizmle güzel olacaktır. Başkada bir alternatif yoktur. 
 
İşçiler, sosyalist adaleti, sosyalist eşitliği burjuvazinin seçim oyunları içinde değil, örgütlü mücadele ile kapitalizmi yıkıp sosyalizmi kurarak gerçekleştirecektir.

Bu nedenle, işçi ve emekçilerin sloganı: Her şey Sosyalizmle Güzel Olacak!
***


1 Birincisi, 1927-1945 arası

11 Nisan 2019 Perşembe

Yeni Emperyalist Ülkelerin Ortaya Çıkışı Üzerine




Bildergebnis für emperyalizm






Yeni Emperyalist Ülkelerin Ortaya Çıkışı Üzerine



Yusuf KÖSE

1. Sorunun Teorik Ortaya Konuluşu


a- Tekelleşme ve Emperyalizm

Tekel kapitalist üretim tarzına ait bir olgu ve kavramdır. Kapitalist üretim biçiminin toplumda egemen olmasıyla, önce serbest rekabetçi bir dönem yaşandı. Feodal toplumdan kapitalist topluma geçişte sermayenin temerküzü ve üretimin toplumsallaşması daha yeniydi. Her sürecin bir doyum süreci son kertesi olduğu gibi, kapitalist serbest rekabetçi döneminde bir son evresi olmak zorundaydı. Ürtemin giderek toplumsallaşması ve sermaye birikiminin belli ellerde yoğunlaşması ve birikmesi, geniş yığınların artan ölçüde mülksüzleştirilerek fabrikalara işçi olarak doldurulması ve işsiz olarak sefilleştirilmesi, kapitalizmin tekelleşme sürecini de beraberinde koşullamıştır ve bu, kapitalizmin emperyalist aşamaya varmasıdır.

Lenin, kapitalizmin bir üst aşaması olan tekelleşmenin tarihini şöyle anlatır:

“... tekellerin tarihinin belli başlı evreleri şu şekilde özetlenebilir: 1) 1860-1870 yılları: Serbest rekabetin gelişmesinin doruk noktası. Tekeller, yalnızca güçlükle farkedilebilir ebriyonlar halindedir. 2) 1873 bunalımdan sonra, kartellerin uzunca gelişme dönemi; bununla birlikte, karteller henüz istisnadır. Daha istikrar kazanmamışlardır. Henüz geçici bir fenomendirler. 3) 19. Yüzyılın son yıllarındaki atılım ve 1900-1903 bunalımı. Karteller, ekonomik yaşamın temellerinden biri haline gelmektedir. Kapitalizm emperyalizme dönüşmüştür.”1

Kapitalizmin tekelleşerek emperyalist aşamaya ulaşmasıyla birlikte, emperyalist devletlerin ve tekellerin, sömürgelere ve yarı-sömürgelere, meta ihraçlarının yanında esas olarak sermaye ihraçları ön plana geçmiştir. Tekelleşme; sermayenin yoğunlaşması, merkezileşmesi ve çok az ellerde birikmesi, kaçınılmaz olarak diğer ülkelere sermaye ihracını öne çıkarmış ve o ülkeleri borçlanadırma yoluyla kendilerine bağlama ve oralardaki sermaye birikimlerini kendilerine dönmesini sağlama yolunu seçmişlerdir.

Kapitalizmin tefeciliği emperyalizm ile birlikte daha üst bir sınıra çıkmıştır. Tekelci burjuvazi, kapitalist gelişmenin daha geri olduğu ülkelere salt sermaye ihracı yapmıyor, oralarda doğrudan yatırım yaptıkları gibi meta ihracı da gerçekleştiriyorlar. Marx’ın “kapitalizm kendi süretinde bir dünya yaratır” teorik sentezi, kapitalizmin karekterini ortaya koyan amprik bir belirlemedir. 
 
Tekeller sermaye ya da meta ihraç ederken, ihraç edilen ülkelerde kapitalizmin gelişmesine hizmet ederler. Oralarda kapitalizmin gelişmesine kaçınılmaz olarak katkıda bulunurlar. Daha büyük bir sömürü elde etmek için bunu yapmak durumundadırlar. Kapitalist sermaye, kapitalist sermaye ile ilişkiye girer ve onunla büyür. Feodal rantlar ile büyümesi pek olası değildir. İster istemez gittiği, girdiği yerde, varsa feodalizmin çözülmesine ve kapitalizmin gelişmesini hizmet eder. Bunu en azından amprik olarak yüzyılı aşkın bir süredir gözlemliyoruz ve görüyoruz. 
 
Bir zamanlar yarı-feodal olan ülkeler, yüzyıl sonra karşımıza gelişmiş kapitalist bir ülke ya da emperyalist bir ülke olarak çıkabilmektedir. Bu ülkeler, gelinen süreçte yüzyıl öncesinin geri ülkeleri değil, hepsi emperyalist zincirin birer halkaları haline gelmiş kapitalist ya da emperyalist aşamaya ulaşmış ülkeleridir. Stalin yoldaş, bunu daha 1927 yıllarında söylüyordu. Kapitalist ekonominin birer zinciri haline gelen ülkelerin, kapitalist gelişmenin dışında kalamaz ve ona benzemek durumundadırlar. Bu durum, bazı ülkelede hızlı bazı ülkelerde ise yavaş bir gelişmeyle gerçekleşmiştir. 
 
Emperyalist ülkelerin ve emperyalist tekellerin birbirleriyle ölesiye rekabeti ve bu nedenle dünya savaşları çıkardığı süreçte, sermayenin boyunduruğu altına giren ülkelerin kapitalist gelişme dışında kalması kapitalizmin karakteriyle çelişir. Sermayenin girdiği ülkelerde kapitalizmi geliştirmesi ve feodalizmi çözmesi, kapitalizmin karakteristiğinin ilerici olmasından değil, gerici eğilimine rağmen, kendi çıkarları için bunu yapmak zorunda kalışıdır. Ayrıca, kapitalizmin gelişmes, emperyalizm ile birlikte “devrimci” süreci çoktan kapanmıştır. Özellikle 1917 Ekim Sosyalist Devrimiyle proleter devrimlerin başladığı bir süreçte kapitalizmin ilericiliğinden söz etmenin hiç bir anlamı olamaz. Çünkü kapitalizmden daha ileri bir toplumsal süreçler başlamıştır. Kapitalizm, eski “devrimciliğini” kaybederek, toplumsal gelişmelerin önünde engel olmaktadır. Kapitalizmin emperyalizm aşamasına varması bunun en somut kanıtıdır.


b- Yeni Emperyalist Ülkelerin Ortaya Çıkması
 
Yeni emperyalist ülkelerin ortaya çıkması, kapitalizmin dengesiz gelişmesiyle doğrudan ilgisi olduğu gibi, sermayenin ve üretimin temerküzü ve her geçen gün büyümesiyle doğrudan ilgisi vardır. Kapitalist bir ülke, emperyalistler arası ilişkilerden, rekabetten ve dengesiz gelişmelerden ve de emperyalist ülkelerin kendi sermayelerini büyütmek için diğer ülkelere sermaye ve meta ihraçlarından kaynaklı olarak gelişme sağlayabilir ve emperyalist bir ülke haline gelebilir.

Lenin’in genel bir tanımlama olarak tanımladığı, “Emperyalizm kapitalizmin tekelci aşaması” ve “emperyalizm tekelci kapitalizmdir” belirlemesinden hareket edersek; her kapitalist tekelin emperyalist bir nitelik taşıdığını söylemekte yanlış olmayacaktır. Tek tek ülkedeki tekellerin varlığı ve bunların uluslararası ilişkileri ve faaliyetleri, onları diğer emperyalist tekellerden nitelik olarak aynı kılar. Aralarındaki fark, tekellerin sermaye büyüklüğü ve nüfuz alanlarıyla ilgilidir.

Emperyalizmin ilk şafağında emperyalistleşen ülkeler dışında başka ülkelerin emperyalist olmayacağını varsaymak ya da yeni kapitalist işletmelerin tekelleşmeyeceğini varsaymak, kapitalizmin dengesiz gelişme karakteristiği ile çelişen teorik bir yaklaşım olur. Eskiler ebedi olarak aynı yerini koruyamayacağı gibi, yenilerde hep küçük olarak oldukları yerde kalamazlar.

Bir zamanların en büyük emperyalist ülkesi İngiltere idi. “Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” olarak adlandırılıyordu. Ne var ki, ikinci paylaşım savaşından sonra onun yerini ABD aldı. ABD de ebedi olarak yerinde kalamayacaktır. Onun yerini de bir başkası (Çin emperyalizminin gelişimi buna aday gibi görülüyor) alacaktır. Elbette, proleter sosyalist devrimler kapitalist sitemin ömrünün uzamasına izin verirse...

Aynı şekilde, kapitalistleşme aşamasına sonradan giren ülkelerin tekelleri de emperyalist birer tekel haline gelebilir ve gelmektedir. Rusya ve Çin’de sosyalizmin yıkılışı ve kapitalizmin restorasyonu sonucu bu ülkeler hızla emperyalist aşamaya gelebilmişler ve eski emperyalist ülkeler ile hızlı ve keskin ve de ölümcül, pazarlara egemen olma savaşımı içine girebilmişlerdir. Bunda şaşılacak ya da kapitalizmin üretim ilişkileri karakteristiğine ters düşen bir şey olmadığı gibi, kapitalist gelişmenin diyalektiğine uygundur.

Emperyalizm döneminde kapitalist dengesiz gelişme yasasını, Troçkist-Zinovyevist muhalefeti eleştiriken Stalin şöyle açıklıyor:

“Kapitalist ülkelerin gelişme düzeyleri arasındaki farkın azalması ve bu ülkelerin gittikçe aynı seviyeye gelmesinin, emperyalizm koşullarında gelişmenin eşitsizliği yasasının etkinliğini zayıflattığı söylenebilir mi? Hayır, söylenemez. Gelişme düzeylerindeki bu fark azalır mı, çoğalır mı? Kuşkusuz azalır. Aynı seviyeye gelme ilerler mi, geriler mi? Kesinlikle ilerler. Bu aynı seviyeye gelmenin artması, emperyalizm döneminde gelişmenin eşitsizliğinin güçlenmesiyle çelişmez mi? Hayır, çelişmez. Tam tersine, aynı seviyeye gelme, emperyalizm koşullarında gelişmenin eşitsizliği, ancak bu zemin üzerinde artan bir şekilde etkinlik gösterebilir. Ancak bizim muhaliflerimiz gibi (troçkist-zinovyevist Y.K.) emperyalizmin ekonomik özünü kavramayan kişiler, aynı seviyeye gelmeyi, emperyalizm koşullarında gelişmenin eşitsizliği yasasının karşısına çıkabilirler. Tam da geri kalmış ülkeler, gelişmelerini hızlandırdıkları ve seviyelerini ileri ülkelerinkiyle eşitledikleri için –tam da bu yüzden, bir kısım ülkelerin diğerlerine yetişme ve onları geçme mücadelesi şiddetlenmekte, tam da bu yüzden, bazı ülkelerin diğerlerini geçme ve onları pazarlardan uzaklaştırma ve böylece savaşçı çatışmalar için, kapitalizmin dünya cephesinin zayıflaması için, bu cephenin çeşitli kapitalist ülkelerin proleterleri tarafından yarılması için önkoşulları yaratma imkanı doğmaktadır. Kim bu basit sorunu anlamadıysa, tekelci kapitalizmin ekonomik özünden hiçbir şey anlamamış demektir.”2 (açY.K.)

Stalin’in bu görüşleri eskidi mi? Hayır. Her geçen gün ve ortaya yeni emperyalist ülkelerin çıkmasıyla doğrulanmaktadır. Eski emperyalist ülkelere rağmen yeni gelişen emperyalist ülkelerin olamayacağını, diğerlerin buna izin vermeyeceğini söylemek, Stalin yoldaşın söylemiyle, kapitalizmin ekonomik niteliğini kavramamaktır.

İnceledğimiz bu konuyla yakından ilgili olduğu için, Stalin’in bu konuşmasının devamını, uzun olmasına rağmen “iki şıkkı” buraya alalım:

“ Emperyalizm koşullarında gelişmenin eşit oranda olmaması yasasının temel unsurları nelerdir?

İlk olarak, dünyanın emperyalist gruplar arasında halihazırda paylaşılmış olması, dünyada artık, ‘özgür’, işgal edilmemiş alanların kalmaması ve yeni pazarlar ve hammadde kaynakları elde edebilmek ve yayılabilmek için başkalarının elinden bu alanları zor yoluyla almanın zorunlu olmasıdır.

İkinci olarak, tekniğin eşi görülmedik gelişmesi ve kapitalist ülkelerin gelişme düzeyinin giderek artan bir şekilde aynı seviyeye gelmesinin, bazı ülkelerin diğerleri tarafından sıçramalı olarak geçilmesi ve güçlü ülkelerin daha az güçlü ama daha hızlı gelişen ülkeler tarafından sıkıştırılmaları, imkanını yaratmış ve bu süreci kolaylaştırmış olmasıdır.”3 (açY.K.)

Demek ki, emperyalizm koşullarında, bazı ülkelerin öne çıkması, gelişmesi ve yeni pazarlar için paylaşıma katılması, yeni gelişenlerin eski güçlü emperyalist ülkeleri sıkıştırmaları söz konusu olabiliyormuş. Bu olasılık dahilindeymiş. Bu salt teorik bir belirleme değil, partikte gerçekleşenlerin teorik olarak ortaya konmasıdır. Stalin’in belirttiği bu gelişmeler günümüzde daha sık yaşanmaktadır. Ülkelerin gelişmesi, bazılarının gerilemesi, bazılarının öne çıkması kaba bir gözlemle bile görülebilecek durumdadır. Öte yandan teknolojik gelişmeler, ekonomik verileri saklanmaz kılmıştır. Hangi ülkenin ve hatta tek tek şirketlerin ekonomik ve siyasal gücü bilgisayar ekranlarına tek bir tuşla gelebilmektedir.

Lenin, Avrupa Birleşik Devletleri Şiarı Üzerine makalesinde şöyle der:

“Kapitalizmde tek tek ekonomilerin ve tek tek devletlerin ekonomik gelişiminde eşit büyüme imkansızdır. Kapitalimde bozulan dengenin geçici olarak yeniden kurulması için sanayide krizden, politikada savaştan başka araç yoktur”4

Son zamanlarda, emperyalistler arası kutuplaşmanın artması çelişmelerin keskinleşmesi ve bu gelişmelerin emperyalist savaş tehlikesini artırması, bilinen ve görülebilen bir gerçek halini almıştır. Bu aynı zamanda yeni emperyalist ülkelerin gelişmesi ve paylaşılmış pazarlardan pay istemelerinin bir sonucu ortaya çıkmıştır ve de emperyalistler arası çelişmelerin keskinleşmesini körüklemiştir.
 
Yeni emperyalist ülkelerin ortaya çıkamayacağını ya da eskiden yarı-sömürge ve hatta sömürge olan bir ülkenin sonradan emperyalist aşamaya gelemeyeceğini ileri sürmek ve bunu da eski emperyalistlerin yeni emperyalist ülkelerin gelişmesine göz yummayacağını ve buna müsade etmeyeceğini ileri sürmek, Stalin’in söylemiyle, kapitalist üretim ilişkileri ve onun ortaya çıkardığı çelişmelerin niteliğini kavramamanın bir sonucu olabilir. 
 
Böylesi bir akıl yürütmeden hareket edersek Çin ve Rusya’nın nasıl “süper” güçleri olduğunu açıklayamayız. Ya da en azından dünyanın en büyük tekelleri içinde önemli bir yere sahip Güney Kore’nin nasıl bu hale geldiğinin teorik açıklaması anlamsızlaşır. Ya da bir zamanlar “yarı-sömürge, yarı-feodal” bir ülkenin montajcısı Koç Holding’in, dünyanın ilk beşyüz büyük tekeli arasında nasıl yeralabildiğinin açıklaması yapılamaz.

Öbür yandan, emperyalizm tekelleşme ise –ki öyledir- , tekelci şirketlere sahip devletler hangi kategorinin içine sokulacak ya da bu tekelleşmeler “sanal” olarak mı değerlendirilecek! Elbetet somut bir gerçeklik sanal olarak değerlendirilemez ve bu gerçek kabul edilmek zorundadır. En azından kendine marksist diyenlerin, diyalektik materyalist yöntemi ve tarihsel materyalizmi kabul edenlerin bu somut gelişmeleri yok saymaları, marksist söylemleri ile çelişir. Bu saydıklarımızın dışında, yeni emperyalist ülkelerin ortaya çıkabileceği gerçeğinin ve tekelleşmenin emeryalizm olduğu Leninist kuramının reddidir.


2- “Yeni Emperyalist Ülkeleri Oluşumu” Gerçekliği Eleştirileri

MLPD’nin eski genel başkanı ve Revolutionär Weg (Devrimci Yol) Teorik dergisinin sorumlusu olan Stefan Engel’in, “Yeni Emperyalist Ülkeler” broşürü oldukça ilgi çekti. Bu broşür, Ulşuslararası Komünist Hareket (UKH) içinde tartışıldı ve tartışılmaya devam ediyor. Stefan Engel’in adı geçen broşürü en az on dilde yayınlandı. El Yayınları tarafından, önsözünü benim yazdığım, Türkiye’de Türkçe olarak yayınlandı. 
 
UKH içinde bu “yeni emperyalist ülkeler” tezi, daha doğrusu somut gerçekliği, bir çok KP’leri tarafından kabul edilmemekte direnilmeye devam ediyor. Örneğin, Hindistan, Brezilya, Türkiye ve diğer ülke Marksistleri, bu gerçekliği yanaşmamakta direniyorlar dense yeridir.
Hindistan’lı ML ve Maoist partilerin bir çoğu, Hindistan’ın “emperyalist olduğu” belirlemesine karşı çıkarak, Hindistan’ın hala “yarı-sömürge yarı-feodal” ya da “yarı-sömürge” olduğunu ileri sürüyorlar.5
 
Burada, kendi çapında daha derli toplu bir eleştiri olduğu için ve genelde ise diğer eleştirenlerle aynı içerikte olduğundan, Bolşevik Partizan’ın eleştirilerine kısaca ele alalım. Bir çok devrimci kesimde buna benzer anlayışlar taşıdığı için, eleştirilerin neler olduğuna bakmak yararlı olacaktır.

Bolşevik Partizan (BP), MLPD (Almanya Marksist-Leninist Partisi)’nin çıkardığı “Yeni Emperyalist Ülkelerin Oluşumu”6 adlı teorik broşürü eleştirmiştir. 
 
BP, yeni emperyalist ülkelerin ortaya çıkmasını hem olanaklı hem de olanaksız görüyor. Bir taraftan “olabilir”, ama öbür yandan “olamaz” diyor. BP’nin yayınladığı “2018’de Dünyadaki Gelişmeleri Belirleyen Ne?”7 adlı Broşürden alıntılar akataracağım. Bu nedenele sadece sayfa numarası vereceğim.

“... bir zamanlar emperyalizme bağımlı olan bir kapitalist ülkenin emperyalist bir güce dönüşmesine götürecek ölçüde gelişebilir. Bu ama zordur. Zordur, çünkü emperyalist güçler kendilerine rakip olarak ortaya çıkacak yeni emperyalist gücün oluşmasını istemez ve bunu ellerindeki tüm imkanlarla engellemeye çalışır” (BP, sf.15)

Burada, kapitalizmin gelişmesi, emperyalistler arası ilişkiler ve kapitalizmin uluslararası bir hal almasını bir emperyalist gücün iradesine indirgeniyor. Yani, kapitalistler istemediği için yeni emperyalist ülkeler olmaz demek istiyorlar. Oysa, sorun kapitalizmin gelişmesini ve emperyalizmin ortaya çıkmasını ya da yeni kapitalist tekellerin oluşmasını belirleyen tek tek kapitalistlerin iradesi değil, kapitalist ekonomik işleyiştir. Bu dogmatik bir yaklaşımdır. Ayrıca bu dogmatik ve mekanik anlayış yukarıda alıntıladığımız Stalin’in anlayışına da ters düşmektedir. Stalin, yeni emperyalist ülkelerin ortaya çıkmasını emperyalistler arası çelişme ve kapitalist ekonominin dengesiz gelişmesine bağlar. BP, bu anlayışı reddettiği gibi, Stalin’in Troçkist-Zinovyevist anlayışı eleştirdiğinden ise hiç söz etmiyor. Stalin’i görmezden gelmeyi yeğliyor.
“Kapitalizm, en hızlı sömürgelerde ve denizaşırı ülkelerde büyümektedir. Bizzat bu ülkelerde yeni emperyalist güçler (Japonya) doğmaktadır.” (Lenin)

Lenin’den aktardığı bu alıntının arkasından BP, şöyle diyor:

“Fakat diğer yandan eğer bu ülkelere sermaye ihracı çok kapsamlı ise, ülkenin ekonomik potansiyeli yüksek ise, bağımsızlaşma isteğine sahip ise ve bu yönde hareket eden bir milli burjuvazi varsa bu mümkündür” (BP, sf. 15) 
 
BP’nın bu yorumuna; Lenin’in gözünün içine baka baka sorunun özünü çarpıtmak denir. “Yeni emperyalist ülkeler tezine karşı çıkan bir çok yaklaşım da aynı BP’nin ki gibi. Yani, BP, dogmatik yaklaşımda yalnız değil.

Aşağıya Stefan Engel’den bir alıntı alalım:

“Uluslararası üretimin yeni-sömürge ve bağımlı ülkelerde yeniden örgütlenmesinin özü özelleştirmelerde ve kamu iktisadi teşebbüslerin uluslararası tekellere satılmasında ortaya çıkmaktadır. Bu toptan satışların boyutu, kendini doğrudan yabancı yatırımların muazzam rakamlarla artışında gösteriyor. Uluslararası tekellerin bu ülkelere yaptığı yatırımlar, 1980’de 115 milyar ABD Dolar düzeyindeyken, 2000 yılına kadar 1206 milyar Dolara, yani on katından fazlasına ulaşmıştır.”8

Burada da görüldüğü gibi, emperyalist-kapitalist ülkelerin sermaye aktarımları muzzam bir boyuta ulaşmıştır. Bu sermaye akışı bugün daha büyük (2015 yılında 1.920, 2016 yılında 1.870, 2017 yılında 1.4309, 2018 de ise 1.2  milyar ABD dolar)10 meblalara ulaşmıştır. Emperyalistler, istesede istemesede sermayelerini dış ülkelere aktarmak zorundadır. Lenin, de belirttiği gibi, bu bir “niyet” sorunu değil, kapitalist ekonominin karakteri gereğidir.

Lenin, emperyalizm kitabında yeni emperyalist ülkelerin ortaya çıkabileceğini söyler ve geç gelişen Almanya ve Japonya örneklerini verir. Bunu kapitalizmin dengesiz gelişmesine bağlar. “Bağımsızlaşma isteğine sahip milli burjuvazi”nin varlığına bağlamaz.

Bir ülkenin emperyalist olmasını “milli burjuvazi”ye bağlamak, kapitalizmin karakteristiğini de anlamamak demektir. Kapitalizmin özünde rekabet vardır. Mal üretimin paylaşımı kapitalistin iradesi sonucu değil, kapitalist sistemin işleyişin doğası gereğidir. Bu da onu, yeni pazarlar bulma ve egemenlik alanlarını genişletme yoluna sokar. Bunun için savaşta çıkarır.

Emperyalistleşmenin burjuvazinin milli ya da bağımsızlığı savunmasıyla da hiç bir ilgisi yoktur. En küçük kapitalist şirket sahibi bile büyümek ve dünyaya tek başına egemen olma isteği ile yanıp tutuşur. Sermayesinin oranı kadarda bunu yapar. Bugün, yarı-sömürge ya da bağımlı ülke burjuvazisi de büyümek, diğer emperyalist tekeller ile aynı seviyeye ve hatta onları geçme arzusu ile hareket eder ve de bu eğilimi güçlü bir şekilde taşır. Bu istek, kapitalizmin karakteri ile ilgilidir. Bütün sermaye sahipleri, hiç kimseye bağımlı olmadan, ama diğerlerini kendine bağlama eğilimi ile hareket eder.

“Kapitalistler dünyayı belirli bir kötü niyetten ötürü değil, ulaşılmış bulunan temerküz derecesi, onları kar sağlamak için bu yola girmek zorunda bıraktığından paylaşmaktadırlar. Ve dünyayı ‘sermayeleri ile orantılı olarak’, ‘herbirinin gücüne göre’ paylaşmaktadırlar, çünkü mal üretimi ve kapitalizm düzeninde başka paylaşma yöntemi olamaz.”11

Koç Holding, Ford Otomobil tekeli ile ilişkiye geçtiğinde ve onun ajentalığını yaptığında, bu onun için –sermayesini büyütma anlamında- büyük bir başarıydı. Bu aynı zamanda Koç’un sermaye olarak bağımsızlaşma hareketidir. Ve bu tür sermaye sahiplerin bağımsızlığı, sermayelerinden bağımsız olamaz. Sermayeleri oranında bağımsızdırlar. Buradaki “bağımsızlık”, sermayelerin birbiriyle ilişkisizliği anlaşılmamalı. Tersine birbiriyle sıkı ilşkileri olmak zorundadır.

Koç sermayesi büydükçe salt Ford’a bağlı kalmak istemedi ve sermayesinin gücü oranında ilişkilerini geliştirdi ve başka tekellerle de ilişkiye geçerek kendisi büyük bir tekel haline geldi. Ford tekeli gibi kendisi de dış ülkelerde fabrika açtı ve sermaye yatırımında bulundu. BP’nin anlayışından hareket edersek, Ford Koç’u büyütmemesi gerekiyordu. Ya da ABD gibi dünyanın en büyük emperyalist ülkesi, Çin tekellerini büyütmemek için yılda Çin’den 43612 milyar ABD dolarını aşan ithalatı önlemesi gerekiyordu, ki, ihracatı çeşitli zorlamalarla azaltmaya, çalışmasına –ticaret savaşları adı verilen vergilendirmeler vb. gibi.- karşın başaramamaktadır. Ya da ABD’nın Latin Amerika ile bağlarını kuran güney sınır komşusu, -BP’nin “uyduruk emperyalist ülke” dediği- Meksika’dan13 da ihracatı durdurması gerekiyordu. Kapitalistlerin sermayeden bağımsız hareket etme özgürlüğü olabilseydi belki BP’nin dediği olurdu. Ancak, sermaye niyet-miyet takmaz, kendi ekonomi-politikasını egemen kılar. Yoluna çıkanı ezer, savaş çıkarır. Onun karşısına ancak ondan büyük bir güçle çıkıldığında durdurulur ya da egemenliğine ebediyen son verilir.

Bir emperyalist ülke kendine rakip çıkarmak istemiyorsa, başta ABD bunu yapmazdı. II. Emperyalist paylaşım savaşı sonrası, başta Almanya ve Japonya olmak üzere bir çok ülkeyi, yeniden dirilmeleri için yoğun bir sermaye akıttı. Ve bugün o ülkeler ABD’nin karşısına -  birer büyük rakip güçler olarak- dikilmiş durumdadır. ABD bu sermaye aktarımını, insani yardım amaçlı değil, kendi sermayesini güçlendirmek, egemenlik alanlarını genişletmek, derinleştirmek ve sermaye birikimini büyütmek için yaptı ve yapmaktadır. O süreçte yapılan “Marshall yardımı”ının amacı da ABD sermayesinin egemenliğini artırmak amaçlıydı.

Kısacası, “rakip yaratmaz” anlayışına hangi yönden bakılırsa bakılsın, emperyalist gelişme yasalarını inkar eden bir yaklaşımdır. Emperyalistler, emperyalist pazarı geliştirmek ve genişletmek için sermaye sürümüne devam etmek zorundadır. 
 
BP’nın, bu anlayışını yıllardır, “emperyalizm feodalizmi tasfiye etmez ve kapitalizmi geliştirmez” diyenlerin anlayışıyla çakışıyor. Ama, emperyalist ülkeler daha geri ülkelere sermaye ihracı ederek orada kapitalizmin gelişmesine hizmet ettikleri gibi, varsa feodalizmin çözülmesine ve de tasfiyesine de hizmet ediyorlar. 
 
“İhraç edilmiş sermaye –der Lenin-, ihraç edildiği ülkelerde, kapitalizmin gelişmesini etkiler, hızlandırır. Böylece, sermaye ihracı, ihracatçı ülkelerdeki gelişmeyi bir parça durdurma eğilimi taşısa da, bunun, bütün dünyadaki kapitalizmi derinlemesine ve genişlemesine geliştirmek pahasına olduğunu unutmamalı.”14

Bir çok küçük burjuva oportünizmi, Lenin’in bu alıntısını, içeriği dışında kullanmayı bir marifet saymaktadırlar. Oysa, Lenin’in buradaki anlatımı nettir. İhraç edilmiş sermayenin bütün ülkelerdeki kapitalizmi derinlemesine ve genişlemesine geliştirmek pahasına yapıldığının altını özellikle çizer.

“Milli burjuvazi varsa” anlayışı, emperyalizmin karakteristiğini de “bağımsız”lığa bağlayan oportünist bir yaklaşımdır. Lenin’in söylemiyle; küçük burjuvazinin emperyalizme bakış açısı ve milli burjuvazi ile özdeşleştirme “emperyalist ideolojisi”dir. BP, “yeni emperyalist ülkeler” tezine karşı çıkma adına, dogmatizmde kararlı bir şekilde direnmekten vazgeçmemiş. Somut olgulardan hareket etmek yerine, onu dogmatik “ilkeler”in içine sokarak teori oluşturmaya çalışınca, oportünizmin teorik bataklığına düşmek küçük burjuva teroisyenleri için bir “kader” olup çıkıyor.

Günye Kore, 1950’lerin başından beri ABD emperyalistlerinin himayesi altındadır. Bu ülke bugün birçok uluslararası emperyalist tekele sahiptir. “Bağımsız” ya da “ G. Kore milli burjuvazisi mi” G. Kore’yi ülkeyi bu hale getirdi? Elbette değil. Elbete G. Kore tekelleri dünyaya egemen olmak istiyor. Ve G. Kore’nin Samsung (Samsung Group bağlı) tekeli ABD’nin Apple tekeli ile uluslararası alanda kapışıyor. ABD kendi egemenliği altında olan G. Kore’de kendine karşı bir tekel yaratmaması gerekiyordu, BP’nin mantığına göre. Ama Samsung Electronics tekeli bugün var. Kapitalist sistem kişilerin iradesine göre yürüseydi BP haklı olurdu. Ama, kapitalistin iradesi sermayenin elinde. Bu nedenle, bu eleştiri emperyalizm gerçekliğiyle uyuşmuyor. Ayrıca, Apple ait bir çok elektronik parçalar Samsung tarafından üretiliyor.15

Ama, BP, öbür yandan Maoistleri de taş atmaktan geri durmamış. Yukarıdaki “mümkündür” ile biten alıntının hemen devamında;

“Bu yüzden kimi maoist grubun, emperyalizme bağımlı bir ülkenin hiç bir zaman emperyalist bir güce dönüşemeyeceği iddiası yanlıştır.” (BP, sf. 15)

Böyle söyleyen kim olursa olsun elbette somut gerçeklerle uyuşmamaktadır. Lakin, BP’nin de “maoist grup”lar dediği gruplardan farklı düşündüğü ne? Eleştirdiği gruplarla aynı düşünceyi paylaşmasına karşılık, “farklı” düşünyormuş izlenimi vermeyi denemesi neden ki?

“Çin’i, Meksika, Endonezya, Güney Kore, Güney Afrika, Birleşik Arap Emirlikleri vs. gibi devletlerle uyduruk ‘yeni emperyalist devletler‘ kategorisi içinde birlikte anmak, Çin’in gerçek gelişmesinden bi haber olmak anlamına gelir.” (BP, sf. 5)

Her ülkenin emperyalist aşamaya gelmesi elbete farklılıklar içerir. İngiltere ve Almanya’nın farklı süreçler izlediği ya da Japonya ile ABD’nin aynı olmadığı gibi. Diğer emperyalist ülkelerinde o aşamaya gelmesinde benzer yanlar olduğu gibi farklılıklarda içerir. Ve hiç kimse de Çin ile bir Birleşik Arap Emirlikleri’ni sermaye ve egemenlik anlamında aynı kefeye koymaz. Nasıl ki ABD ile bir İsviçre’nin (en asgarisinden, askeri ve sermaye büyüklüğü bakımından) aynı kefeye konamayacağı gibi... Ama bunların karakteri ortak. Tekelci burjuvazinin yönetimi altındaki Emperyalist ülkelerdir. BP, burada demogojiye kaçmış. Eleştirdiği broşürde böyle bir yaklaşım olmadığı gibi dünyanın en büyük ve en saldırgan emperyalist ülkesi olarak ABD16 görülür. İkinci Çin gelir vs.. 
 
BP’nin “uyduruk emperyalist” listesi içine soktuğu G. Kore’nin ithalat ve ihracatını buraya alalım. Birinci rakam G. Kore’nin (2017 yılı için) ihracatını, ikinci rakam ise aynı yıl için ithalatını ABD doları cinsinden gösteriyor: Çin (149 – 98,1 milyar), ABD (69,4 – 48,7 milyar), Japonya (26,9 – 54,2 milyar)17... 
 
Emperyalist ülkelere emperyalist demek, küçük emperyalist ülkeleri öne çıkarıp büyüklerin üstünü küllemeyi içermez. İsviçre’nin tekeli NESTLE’nin Afrika’da yaptıklarını teşhir etmek, dünya devi WALMART’ın üstünü küllemeyi getirmediği gibi. Açık bir demogoji yapıldığı açık. Küçük burjuva demogojik yaklaşımlarla doğru analiz yapılabilseydi, kapitalizm çoktan yıkılırdı.

“MLPD toptancı bir biçimde BRICS ve MIST ülkeleri yanında İran, Arjantin, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’ı ‘yeniemperyalist ülkeler’ olarak adlandırıyor. Biz, bu ülkeleri tek tek derinlemesine analiz etmedik, bu aslında söz konusu ülkelerin marksist leninist güçlerinin işi.” (BP, sf. 15)

İddia sahiplerinin eğer bir analizleri yoksa, analiz ve sentez yapmak için kendilerini ehil görmüyorlarsa ve değerlendirmeleri her ülkenin marksist-leninistlerine bırakıyorlarsa, bu eleştiriler niye? Kendi söyledikleriniyle tutarlı olmak için BP teroisyenlerine bu durumda susmak düşerdi. Bilmiyorsanız susacaksınız ve bilenleri ise eleştirme hakkınız yoktur. Tutarlılık budur.

Oysa, herkes analizler yapabilir, çözümlemelerde bulunabilir. Aynı Lenin’in Almanya ve Japonya için bulunduğu gibi. Lenin, Japon ve Alman Marksistlerin kendi ülkeleri için belirlemelerine bakmadan ve hatta Kautsky’de eleştirerek analiz ve yorumlar yapma yetkisini kendinde bulmuş. Bu yanlış değil, olması gereken bir şey. Alçak gönüllü gözükmeye çaba harcamış olan BP, yüksek perdeden S. Engel'in teorisine “uyduruk” demeyi kendinde hak bulmuş.

BP, aynı broşüründe ülkelerin farklı “niteliklerinin unutulduğunu” da yazıyor. (BP, sf.4). Farklı nitelik dediği ne acaba? Ekonomik ve askeri güçleri mi? Bu nitelik değil, görecelidir. Nitelik fark, birisinin emperyalist olmaması diğerinin de emperyalist olması olabilir. Emperyalist ülkeler arasında nitel değil, ama göreceli farklar vardır. İsviçre ile ABD arasında nitel değil ekonomik-askeri ve pazarlara egemen olma arasında ya da paylaşımdan pay alma arasında fark vardır. Elbette ikiside emperyalist ülkelerdir. Nasıl ki, kapitalist ülkeler arasında nitel değil göreceli farklar olduğu gibi, emperyalist ülkeler arasında da nitel değil, göreceli farklar vardır.

BP, eleştirdiği broşürde geçen “süper tekeller” kavramını da eleştiriyor. Ama Lenin’i eleştirdiğinin görmezden gelerek. Çünkü aynı kavramı Lenin’de kullanıyor.
“Birincisi: ‘Süper Tekel kavramı marksist kavram değildir.” (BP, sf. 23)

BP, bu kavramın Marksist olmadığını söylemesine karşılık Leninist bir kavramdır diye karşılık verelim. Lenin, ünlü Emperyalizm kitabının, “Dünyanın Kapitalist Gruplar Arasında Paylaşılması” bölümünde, özellikle elektrik sanayinde “süper tekellerin” nasıl oluştuğunu istatistiki verilerle açıklar.

“Bu süper-tekelin nasıl oluştuğunu görelim.” 18

Kendini ML olarak adlandıran BP, yukarıda alıntı olarak aldığımız Lenin ve Stalin’in açıklamalarını görmezden gelmeyi en doğru yol bulmuş. Ki, bu da küçük burjuvazinin işine gelen yerde ML işine gelmeyen yerde ise onu pas geçme taktiği olarak öne çıkıyor. Oysa, aynı alıntıları okuyorlar, ama görmezden geliyorlar. Çünkü kendilerini doğrulamıyor, yanlışlıyor. BP’nin “yeni emperyalist ülkeler” konusundaki anlayışı, Stalin’in eleştirdiği zinovyevist-troçkist anlayışla aynı. Bu bağlamda Stalin eleştirileri BP içinde geçerli.

“Süper”, “büyük” , “dev” vb. gibi sıfatların, tekellerin ya da ülkelerin ekonomik gücüyle ilgili olarak kullanılması yanlış değil, onların diğer ülke ve tekeller karşısındaki durumunu vurgulamak için kullanılabilir. Ayrıca, Lenin’in bir çok yerde, “süper tekeller” ve “dev tröstler”19 dediğide bilinir. “Süper”, “dev” vb. gibi sıfatlamalara gidilmesi, diğer emperyalist tekelleri ne küçümseme ne de yoksayma ya da “dev” diye adlandırılanları nitelik olarak daha küçüklerden farklı görme anlayışından kaynaklanmaz. 
 
Buraya Marx’ın bir sözünü aklmakta yarar var:

“Preseus, avladığı devler kendisini görmesin diye sihirli bir başlık giyerdi. Biz ise devlerin varlığını görmemek için, sihirli bir başlığı gözlerimize ve kulaklarımıza kadar indiriyoruz.” (Karl Marx, Kapital C.I, Almanca Birinci basima önsöz)

Burada da görüldüğü gibi bazı “marksistlerimiz” gözlerini ve kulaklarını sıkı sıkıya kapatarak, kapitalist gelişmenin diyalektiğini açıklama yerine pozitivcilik oyunu oynamayı yeğliyorlar.
Küçük burjuva dogmatik düşünce tarzının en büyük özelliği; gelişmelere gözünü kapaması ve başta ne biliyorsa onun asla değişmeyeceğine, değişmez bir ilke olduğuna kendini inandırmış olmasıdır. Yani, ilkeleri koşullardan çıkarma yerine, verili koşulları ilkelere uydurma... Böylesi bir yöntem somut koşullarla uyuşmadığı için, dogmatizm gelişmelere karşı kör ve sağırdır. Bu nedenle de diyalektik materyalizm ile çatışırlar ve onun karşısında yer alırlar.
***
1 Lenin, Emperyalizm, sf. 43
2 Stalin, Eserler, C.9, sf. 91, İnter Yayınları
3 Stalin, Eserler 9, sf. 92,
4 Lenin, Seçme Eserler, sf. 151, C. 5, İnter Yayınları
5 28-29 Ekim 2017’de Almanya’nın Bottrop kentinde yapılan, ICOR tarafından düzenlenen “Ekim Devrimi’nin 100. Yılı Uluslararası Konferansı’nda, yaptığım konuşmada “yeni emepryalist ülkeler” tezini savunmuş ve Hindistanlı yoldaşların anlayışını eleştirmiştim. Bu Konferansa 1050 delege katılmıştı.

6 Stefan Engel’in adı geçen Broşürü, Türkiye’de El Yayınları tarafından Türkçe kitap olarak basılmıştır.
7 Bolşevik Partizan sayı. 180, Temmuz 2018, “2018’de Dünyadaki Gelişmeleri Belirleyen Ne?” Ayrıca, bu broşür El Yayınları tarafından Türkiye’de kitap olarak basılıp yayınlandı. Ben Türkçe Broşür’ü esas aldım.
8Stefan Engel, “Küreselleşme” Tanrıların Günbatımı, sf. 391-392, Umut Yayımcılık, 2011 İstanbul.
9 2015 yılında doruğunda olan “Doğrudan Sermaye Yatırımları”nın, 2016 yılından itibaren”ndaki düşüşe geçmesi, emperyalist yeni ekonomik krizinde habercisidir.
10 Yased (Uluslararası Yatırımcılar Derneği-UNCTAD 2018)
11 Lenin, Empeyalizm, sf. 98, Sosyalist Yayınlar
12 Çin ABD’den 122 milyar (2016 için) ABD doları kadar ithalat yapıyor. Çin-ABD ticari ilişkilerinde ABD yaklaşık 300 milyar ABD doları açık veriyor.
13 Dünyanın 9. Büyük ekonomisine sahip Meksika, ABD’ye 307 milyar (2017 için) ABD doları ihracat yapıyor, ABD’den ithalatı ise; 181 milyar (2017) ABD doları kadar. ABD-Meksika ikili ticaretinde 116 milyar ABD doları açık veren “uyduruk” Meksika, değil, “büyük” ABD. Kaynak: The Observatory of Economic Complexity: OEC
14 Lenin, Emperyalizm, sf. 72, Sol Yayınları, 12. Baskı 2009 (açYK)
15 Bkz. Wikipedia/Vikipedi
16 “ABD hala tek emperyalist süper güç konumundadır.” Stefan Engel, Yeni Emperyalist Ülkelerin Ortaya Çıkışı Üzerine”, sf.30
18 Lenin, Emperyalizm, sf. 90
19 Lenin, Marksizm ve Revizyonizm, sf. 15, Günce Yayınları