25 Ağustos 2019 Pazar

Bir Değersizlik Sistemi Olarak Kapitalizm Ve Kriz (Makalenin tamamı)



25.08.2019


Bir Değersizlik Sistemi Olarak Kapitalizm

Ve

Kriz


Yusuf KÖSE



Giriş:

Bugünlerde uluslararası emperyalist sermaye çevrelerinde, borsaların düşüşünde, faiz indirimlerinden, ekonomik durgunluk (resesyon) ve krizlerden sıkça söz ediliyor. Türkiye bir yılı aşkındır ekonomik kriz içinde. Kapitalizmin krizi şimdi uluslararası boyut almak üzere. Bu nedenle de burjuvazi önlemler almaya başlıyor.

Kriz, sermaye çevrelerini ürkütmesine karşın, krizin esas ağır faturasını elbette işçi sınıfı ve emekçiler ödeyecektir. Ama bilinmelidir ki, bu krizi işçiler çıkarmıyor, burjuva ekonomisinin üretim biçimi çıkarıyor.

Kapitalist ekonominin savunucuları, kriz olduğu zaman “aynı gemideyiz” diyerek krizin ağır faturalarının işçi sınıfına yüklenmesinin gerkeçlerini ortaya koymaya çalışırlar. Evet, toplumsal olarak kapitalist toplumda yaşadığımız için “aynı gemide yaşıyoruz” denebilir. Ama geminin dümeni (yönetim) burjuvazinin elinde, geminin yürütülmesi için tüm işleri ise işçiler yapıyor olmasına karşın, geminin dümeninden işçiler uzak tutulur. Hatta dümene doğru yürüyenler katledilir. Bir de “demokrasi-seçim” oyunu ortaya çıkarmışlardır. Ama işçiler bu seçim oyunları ile asla gemi dümenine gelmeyi başaramaz. Çünkü seçim sistemi, yine burjuvaziyi dümende kalması şeklinde düzenlenmiştir.

Bu bağlamda, ekonomik krizin sorumlusu çalışanlar değil, yönetenlerdedir. Yani, burjuvazidir ve krizin faturası da bütünüyle bunlara kesilmelidir. İşçi sınıfının burjuvaziye radikal şekilde keseceği tek bir fatura vardır; o da burjuvaziyi geminin dümeninden indirecek sosyalist devrimdir. Sosyalist devrimin dışındaki “ara yol”lar, yine burjuvazinin dümende kalmasını sağlamaya yönelik olacaktır.

Bilimsel sosyalizmin savunucuları Marksistler, kapitalizmin krizinin kaçınılmaz olduğunu, içinde taşıdığı çelişme onu ağır ekonomik krizlere sürükleyeceğini bilimsel olarak açıklamışlardır. Ancak, kapitalizmin ekonomik kriz içine girmesi, salt burjuvaziyi ilgilendirmiyor, bütün toplumu ve özellikle de krizin en ağır yükünü çeken işçi ve emekçileri daha çok ilgilendiriyor. Bu nedenle de, başta işçi sınıfı olmak üzere insanlığın kurtuluşu kapitalizmin yıkılması ve yerine sosyalizmin kurulmasında yatmaktadır. Bugün sıkça iklim-çevre konusunun acil bir şekilde gündeme oturması ve doğayı (tüm canlıları) kurtarmanın yegane yolu bujuvazinin kapitalist sistemini yıkmaktan geçiyor. Bu net ve bir o kadarda acildir. Bunun dışındaki “çözüm” çabaları hem boş hem de oyalama ve burjuva sistemini yaşatmanın gerici tatktikleridir.

Bu bağlamda,kapitalizmin krizini, bu yazı dizisi içinde ele almaya çalışacağım.


Burjuva Ekonomik Krizin Kaçınılmazlığı

Semayedarlar çevrelerinde “Boom” ve “kriz” kavramları sık kullanılır. Burjuvazinin ekonomideki “Boom”u yükselmeyi, kriz ise ekonominin dibe vurmasını anlatır. İkiside ekonomik kavramlar olmasına karşın, bunun siyasi ve askeri sonuçlarının olması da kaçınılmazdır. Genelde sermaye kesimi, “Boom”un peşinden krizin geleceğini bilir. “Boom” kapitalist ekonomi için sürdürülebilir bir olgu değildir. Ekonomik gelişmenin en yükseğe çıktığı anda hızlı bir düşüşü de peşinden gelir. “Yükseliş” ve “düşüş” kapitalist ekonominin diyalektiğidir.

Burjuvazi “Boom”da güler, krizde ağlar. Kapitalist ekonomik sistemde “boom” ve kriz özdeştir. Biri olmadan diğeri olmaz. Ne sürekli “boom” ne de sürekli kriz vardır.

Örneğin burjuvazi 2008 krizinden önce 2005’lerde “Boom”u yaşıyordu. Ama kapitalist ekonomi doğası gereği, yavaş yavaş aşağıya doğru indi ve 2008’de “Boom” patlayarak ağır bir ekonomik krize dönüştü ve bugünkü kriz dünün devamıdır denebilir.

Bugün de bütün emperyalist ülkelerin ekonomilerinde durgunluk kendini göstermeye başladı. ABD ve Alman sermaye çevreleri durgunluktan ve durgunluğun krize dönüşmesinden korkuyla söz eder oldular. Alman başbakanı; “Zor bir aşamaya giriyoruz” demek zorunda kalıyor. Elbette sözü edilen bu durgunluk yeni başlamadı. Tahvil ve bono eğrileri 2015’ten itibaren aşağılara doğru inmeye başladı. Yine uluslar arası doğrudan dış yatırım (UDY) 2015’ten beri trend eğrisi yukarılardan aşağıya yön çevirmişti. Kapitalist ekonomi 2008 krizini atlatamadan bir sonrasının zeminini hazırladı.

2008 krizinden sonra 2013-15’lerde “Boom”u yaşayan burjuva ekonomisi, yükselmesinin son sınırına gelmişti ve o tarihten sonra krize doğru bir eğilim çizerek bugünkü durgunluk (resesyon) düzeyine indi ve bunun sonrası ise büyük olasılıkla kriz. Bugünkü ekonomik durgunluğun krize dönüşmesini önleme olasılıkları oldukça zayıf. Bütün göstergeler 2008 krizini aşan yeni bir krizin habercisi gibi ve bunu tersine çevirmeye uluslararası emperyalist sermayenin gücü yetmez. Çünkü bu kriz yapısaldır. Kapitalist ekonomik sistem sömürü üzerine kurludur, yani, “toplumsal üretim ile kapitalist temellük arasındaki çelişmenin varlığından kaynaklanır.” (Engels)


Sermaye Birikimi Proletaryanın Artışıdır

Burada sözünü ettiğimiz sermaye, elbette sıradan bir para değil, daha yalın anlatımla, işçinin artı-değerinin zorla gasp edilmesiyle oluşan bir değerden başkası değildir. Sermaye işçinin burjuvaziye çalışması sonucu oluşur, ama ona, işçi değil burjuvazi sahip olur. Ve işçiden gaspedilen artı-değer burjuvazinin elinde sermayeye dönüştükten sonra toplumsal bir sisteme (yani kapitalizme) karşılık düşer.

Sermaye ve üretimdeki aşırı bolluk, kitlelerin gereksinmlerinin tersine, sermayenin büyümesinin ve birikimini esas alan üretim anlayışı ve bu üretimdeki anarşi, toplumun önemli bir kesiminde (çalışanlarda) muazzam yoksunluğun ve yoksulluğun birkiminin de kaynağı olur. Aynı şekilde sermaye birikimine koşut olarak yedek sanayi ordusunun (işsizler) da genel bir eğilim olarak büyüme yaratır ve yedek sanayi ordusu kapitalist birikimin olmazsa olmaz yasasıdır. Ama aynı şekilde -“elveda proleteryacı” liberallerin iddialarının tersine-, sermaye birikimi proletaryanın da artışıdır. (Marx) Bugün bu basit istatistik yoluyla da görülebilir. Evet, sermaye birikimindeki yoğunluk kadar olmsada, nispi bir düşüşe karşın, işçi sınıfının kütlesinde bir artış olmuştur ve bu artış, kapitalist ekonominin hacminin gelişmesine koşut olarak mutlak bir artış sağlar.

Bir tarafta muazzam bir servet birikimi yaratan kapitalizm, öbür yanda aynı şekilde muazzam bir yoksullaşma yaratır. Bolluğu yaratan emek, bolluk karşısında yoksulluğun altında ezilir. İşçinin yarattığı bolluğa el koyan bir avuç sermaye sahibi burjuvazi ise, bolluğu devamlı kılmak için işçi sınıfı ve diğer ezielenler üzerinde diktatörlüklerini devam ettirirler.

Kapitalist üretim biçimi, bolluğu ve yoksulluğu yaratırken, aynı zamanda burjuvazinin çıkarlarını koruyan kapitalist sistemi toplumsal olarak sürdürmenin üst yapı kurumlarını ve araçlarını da yaratır ve bunları devamlı üretir. Sermayenin büyüklüğüne bağlı olarak çalışanlar üzerindeki baskı araçları ve bunların gücü artar. İşçi sınıfı üzerindeki zor aygıtı, sömürünün katlanmasındaki gibi katlanarak büyür.

Bütün sınıflı-sınıfsız toplumlarda toplumsal ürünün üretimi temeldir. Ancak, ürün fazlasının ve de artı-değerin üretimi yalnızca sınıflı toplumlara özgüdür. Kapitalist toplumda da artı-değer üretimi ve gaspı üzerine kurulu bir toplum olduğundan, ücretli işçilerin üzerindeki baskı, sermaye birikiminin birikimine bağlı olarak artan ölçüde artar.

Bunu Marx şöyle açıklar:

“... bir kutupta servet birikimi, diğer kutupta, yani kendi emeğinin ürünü sermaye şeklinde üreten sınıfın tarafında, sefaletin, yorgunluk ve bezginliğin, köleliğin, cahilliğin, zalimliğin, akli yozlaşmanın birkimi ile aynı olur.”1

Marx’ın bu söylediklerinin günlük olarak yaşıyoruz. Bilimsel gelişmelerin ve teknolojinin ilerlemesine karşın, toplumda muazzam bir gericileşmenin yaratılabildiğine tanık olabiliyoruz. Çünkü kapitalizm, sermaye birikimine koşut olarak siyasal ve kültürel gericiliği de birlikte üretir. Bunu bir başka şekilde de söyleyebiliriz: E=MC²‘nin de sınıfı vardır. Burjuvazi bilimi, insanlığın lehine değil, sermaye birikiminin lehine kullanır. Ve bu bağlamda, genel bir eğilim olarak bilimsel gelişmelerin önünü tıkar.

Genel olarak söylenirse, evet, kapitalizm bir tarafta üretim bolluğu yaratırken, bir tarafta da yoksullaşmanın bolluğunu yaratır. Yoksullaşmanın esiri altında olan kesim ile bolluğun içinde yüzen kesim iki zıt kutubu, iki zıt uzlaşmaz sınıf oluşturur. Yoksullar, yani işçiler, kendi üretikleri bolluğun baskısı altında açlığı ve aşağılanmayı yaşarlar.

Sermayenin büyümesi ile pazar büyümesi aynı oranda olmaz. Yine aynı şekilde pazarların genişlemesiyle üretimin genişlemesi aynı oranda olmaz.

Ve Engels devamında şunları söyler:

“... Çarpışma kaçınılmaz olur, ve bu çarpışma kapitalist üretim biçiminin kendisinin parçalamadığı sürece bir çözüm yaratamayacağı için, devirli duruma gelir. Kapitalist üretim, yeni bir “kısır döngü” doğrur.”2

Burada kriz teorilerini tartışmamakla birlikte, kapitalist ekonominin krizine neden olan kar oranındaki düşme eğilimi yasasına kısaca da olsa değinmek gerekiyor.

Marx, Ricardo’nun kar oranı teroilerini eleştirirken şöyle diyor:

“Artı-değer oranı aynı kaldığı ya da arttığı halde, değişen sermayenin değişmeyen sermayeye oranı, emek üretkenliğindeki gelişmeyle birlikte azaldığı için, kar oranı düşer. Kar oranının böyle düşüşü, emek daha az üretken hale geldiği için değil, daha çok üretken hale geldiği içindir. İşçi daha az sömürüldüğü için değil, ama daha çok sömürüldüğü içindir; ister mutlak artı-değer zamanı artsın, ister devlet bunu engellediği için göreli artı-değer zamanı büyüsün, kapitalist üretim, emeğin düşen göreli değerinden ayrılmaz.”3 (aç YK)


Kapitalizm, iş gücünün dolaysıyla işçiyi ve onun emeğini değersizleştirdiği gibi ürünleri de değersizleştirir. Kapitalizm değersizler sistemi dense yeridir. Bolluk içindeki bu değersizlik; siyasal, sosyal ve daha genel anlamda kültürel değersizler yığını ve kıtlık olarak toplumun üzerine bir kabus gibi çöker. Muazzam ürün bolluğu ürünü ne kadar değersizleştiriyorsa, işçi sınıfının iş gücünü de aynı oranda değersizleştiriyor ve toplumda, sermayeden başka değerli bir şey yok gibi gözüküyor, ama aynı şekilde sermayede değersizleşiyor. Kriz dönemlerinde önemli bir sermaye miktarı “telef” oluyor. Trilyon dolarlık sermaye “sıfır” değere iniyor. Kriz dönemlerinde bir sermayelerin değeri %30’lardan yüzde yüzlere inen bir değer kaybediyor. Marx’ın; “kapitalist üretim, emeğin düşen göreli değerinden ayrılmaz” belirlemesi, sıradan bir belirleme değil, kapitalist sistemin bütünlüklü bir soyutlamasıdır. Krizden bir gün önce halkın elinde “değerli” olan, bir gün sonra değersizleşir. Bir değersizler bolluğu yaratılır. Ve özellikle çalışan emekçiler Elindeki yüz liranın aniden nasıl elli liraya ya da daha aşağısına düştüğüne bir anlam veremez.

Sermayenin değersizleşmesi, aynı zamanda kapitalizmin kendini yenilemesi olarak devreye girer. Krizler, kapitalizmin sürdürülmesinin yeni koşullarını da üretir. Bazı sermaye kesimleri yok olurken bazıları yeniden palazlanır ve büyürler. Ve pazarda yeni bir canlanma başlar. Sermaye yeniden “değer” kazanmış olarak piyasaya çıkar. Sermayenin akacağı piysa genişler ve yeniden bir sermaye bolluğu (boom) başlar ve ardından pazarlar uluslararası sermayeye dar gelir yeni bir –boom içi hava dolu balon gibi patlayarak- kriz gelir. Kapitalizmin krizden kaçış yolu yoktur.

Değersizleşen ne?

Kapitalizm kendini yeniden ve yeniden üretebilmesi için aşırı üretime baş vurur. Bu onun karakteristik üretim biçimi, sermayenin büyüme biçimi ve birbirine karşı rekabet etme biçimidir. Toplumda karşılığı olmayan aşırı üretim, değersizleşir. Bütün emekler boşa gider. Doğa ve ürünleri üretenler yıpranır. Doğa günden güne tükenir ve çalışan işçi de tükenir. Bu ikisinin birlikte yıpranmasını, tahrip edilmesini, kendini yeniden üretmesinin koşullarının ortadan kaldırılması eğlimini bugün gözle görebiliyoruz. Doğanın ekolojik dengesinin bozulması ve işçi sınıfının üretilemez eğilimi içine girilmesini birlikte yaşıyoruz. Bu da, işçi sınıfının tahribinin doğanın tahribinden ayrı ele alınamayacağını göstermektedir.

Üründeki değersizleşme, emeğin ve çalışan işçinin değersizleşmesinin toplamıdır. Bu kültürel yozlaşmayı, alçalmayı, aşağılanmayı ve siyasal olarak muazzam bir geircileşmeyi ve toplumda bunun karşılık bulmasını da beraberinde getirir.

Bundan hareketle, burjuva sınıfının siyasal temsilcileri olarak sahneye sürülen Trump’ların, Erdoğanların ya da daha önceki Hitler vb. gibi tüm kalburüstü değersizler topluluğunun nasıl “değerli” hale geldiği ve toplum içinde karşılık bulduğu daha iyi anlaşılabilir. Şu rahatlıkla söylenebilir: Burjuvazinin bütün siyasal temsilcileri, burjuva sınıfının tüm siyasal ve kültürel değersizliklerinin temsilcileridir.

Marx, meta fetişizmini anlattığı bölümde şunları söyler:

“Maddi üretim sürecine dayanan toplumun yaşam süreci, kendisinin saran mistik tülü, üretimin serbestçe bir araya gelen insanlar tarafından ve saptanmış bir plana ugun olarak bilinçli bir biçimde düzenlenmesi sağlanmadıkça, soyulup atılamaz.”4

Ancak, ne denli değersizleşirse değersizleşsin kapitalizm kendiliğinden yıkılmaz. Toplumu ve doğayı çürütene kadar devam eder. Onu yıkacak bir toplumsal sınıf gerekiyor. Çünkü kapitalizm burjuva sınıfının toplumsal biçimidir. Yani bir sınıfın yönetimi altındadır. İşçi sınıfı devrimci atılımla devreye girip kapitalizmi yıkana kadar kapitalizm doğal yollardan tasfiye olamaz.

Burjuva sınıfı değersiz bir sınıftır. Toplumsal üretimde yeri yoktur. Kurduğu iktidar(zor) sayesinde toplumsal üretime zorla el koyar. O bir asalaktır! Toplumsal üretimi yaratan, üreten, yaşatan ve devam ettiren işçi sınıfıdır. Bu nedenle bütün değerler işçi sınıfında bütünleşmiştir. Bundan dolayı ilerici ve devrimcidir. İşçi sınıfı, burjuvazinin kendini değersizleştirmesini üzerinden attığında, toplamsal üretim ve toplumsal yaşam daha değerli bir hal alacaktır. Ve insanlığın toplumsal yaşamı doğa ile birlikte, karşılıklı bir birini üreten bir biçime bürünecektir. 25.08.2019


Günümüz Krizin Göstergeleri

Burjuva ekonomisi, bir krizi atlatır atlatmaz ikinci bir krizin kapısını aralıyor. 2008 krizi atlatılırken 2020’nin krizinin olgunlaşması 2015’te başladı ve bugün durgunluk olarak adlandırdıkları seviyeye geldi. Piyasalar 2015 yılından itibaren daralmaya ve aşırı birikmiş sermayeye pazarlar dar gelmeye başladı. Bu tarihten itibaren uluslararası doğrudan yatırım (UDY) düşmeye başlamıştır. UNCTAD5 verilerine göre dünya UDY’ı 2015 yılında 1 trilyon 76 milyara USD dolara çıkmıştır. Ancak bu, 2007 yılı tepe noktasından %13,5 daha azdır. 2018 yılında ise dünya toplam UDY’ın tutarı ise 1.297 milyar USD inmiştir.

2007’de UDY’nin toplam tutarı 2.147 milyar USD iken, krizin başlangıç yılı olarak kabul edilen 2008 ylında ise UDY rakamları 1.858 milyar (bir önceki yıla göre %13,5 az) USD düşmüştür.

Burjuvazi için bugün dünden daha da kabusludur. Toplam sermaye yatırımlarında bir önceki yıla göre %13 düşüş vardır.

Örneğin, gelişmiş ekonomiler olarak kabul edilen AB, ABD-Kanada, Japonya gibi ülkelerde UDY girişindeki düşüş %27 olurken, AB”de ise bu daha da büyük bir çukur açmış gözüküyor. Düşüş % 55 civarında. 2018 yılında sadece Afrika ülkelerine sermaye akışında bir önceki yıla göre %11 kadar bir artış olmuştur. Ancak, sermayenin merkezi olan ABD, Kanada ve AB’nin ileri gelen emperyalist ülkelerine sermaye giriş ve çıkışlarında ise büyük bir düşüş vardır.6

Burada bir hatırlatma yapalım. AKP’nin ilk on 15 yılı içinde “şanslı” sayılması, uluslararası sermeye (yabancı para) girişlerinin fazla olmasına bağlanır. Bu doğrudur. Emperyalist sermaye büyümek için yeni pazarlar arar ve yerleştiği pazarlarda semaye birikimini artırır. Ancak, sermayenin geldiği ülkelerin burjuvazisi de bundan önemli bir pay alır. “Sıcak para” olarak adlandırılan sermaye girişlerinin artması uluslararası ve yerli burjuvazinin yüzünü güldürür. Ama sadece bir süreliğine. Sermayenin denizinin bittiği bir noktada vardır ve o kaçınılmaz olarak (kriz) gelir ve kapıyı çalar. Çanlar o zaman burjuvazi için çalar. Pazarlar daralmıştır, kar oranında düşme eğilimi yasası işlemeye devam etmektedir. Aşırı sermaye üretimi kendine yeni pazar bulamaz ve kriz –postacının tersine- burjuvazinin kapısını bir kere ve gürültülü bir şekilde çalar ve birikimlerin büyük bir bölümünü değersizleştirerek adeta çöpe atarak imha eder ve bu onun için –iradesi dışında- kaçınılmaz bir eylem biçimidir.

Ekonomik krizin Türkiye ve Arjantin’de sürmesine karşın, diğer emperyalist ülkelerde de kriz başlamış durumdadır. Bu net. Bunu bütün emperyalist ülkelerin sermaye ve hükümet çevreleri7 “durgunluk” adı altında doğruluyorlar. Örneğin Almanya’nın GSYİH (Gayri Safi Yurt İçi Hasıla)’sında bir önceki çeyreğe göre % -0,1 ( eksibinde bir) (Nisan, Mayıs, Haziran 2019 aylarını kapsayan 2. Çeyrek) daralma var. Alman hükümeti, 2019 yılı için büyüme tahminlerini %0,5’e çekmişti. Buna rağmen bir düşüş söz konusu. Ve Alman burjuva ekonomi çevreleri, 3. Çeyrekte de aynı oranda büyüme beklediklerini açıkladılar.

AB’nin sürükleyici ülkelerin başında gelen Alman emperyalist ekonomisinin hali bu iken, diğer ülkelerde ise durumlar daha sarsıcı olacaktır. Özellikle Brexit olayı ve anlaşmasız sonucu bağlanması halinde durgunluğu zamanından önce krize dönüştürme potansiyeli taşımaktadır.8

Öbür yandan, IMF ve OECD’den sonra, Dünya Bankası (DB) Haziran ayında açıkladığı raporda, “küresel büyümenin zayıfladığını” kabul etmişti.9 Ve emperyalist sermaye çevrelerinin sözcüleri, “belirsizliklerin beklenenden daha büyük” olduğunu yarım ağızla açıklamak zorunda kalmışlardır.

Ve hemen hemen bütün ülkelerde otomobil üretiminde büyük düşüş (%7 kadar) var ve işten çıkarmalarla durgunluğu atlatmaya ve krizi karşılamaya hazırlanıyorlar. Bu yılın (2019) ilk yarısında “karlarının düştüğünü ve ikinci yarıda da kar umutları olmadığını” açıklayan Alman lastik tekeli ve otomotiv tedarikcisi Continetal, dünyanın çeşitli ülkelerindeki 32 iş yerinden 9’unu kapatacağını açıklamış. Continental’ın dünya çapındaki pazarı bir önceki yıla göre %9 daralma var. Diğer ülkelerdeki iş yerlerinde işçi çıkardıklarını Continental’ın finans sorumlusu açıklıyor.

Continental’ın 2018’in 2. Çeyreğinde 822,1 milyon Avro kar elde ederken, 2019 2. Çeyreğinde 484,8 milyon Avro kar etmiş. Yani, karı yarı yarıya düşmüş. 10

Sanayi sektöründeki bu gerileme, finans sektörünü etkilememesi düşünülemez. Durgunluğu geçip, ekonomik krizin içine girmiş kapitalist ekonominin tüm sektörleri paniklemiş durumdadır. Borsların düşüşü, kredi hacimlerinin gerilemesi, birbirinden bağımsız olmayan bütün kapitalist ekonominin sektörlerinin kapısını kriz çalmıştır.

Alman emperyalizminin uluslararası dev tekellerin içine girdiği “durgunluk”, diğer emperyalist tekeller içinde birer göstergedir. Bir çok büyük tekel –örneğin Schaeffler-Gruppe- (Otomobil tekelleri başta olmak üzere), haftalık çalışma saatlerini kısaltmaya gidiyor. Bunun anlamı, işçilerin daha az ücret alması demektir. Bazı yerlerde ise çalışma saati yarı yarıya indiriliyor. Toplu işten atmalar daha büyük tepki çektiğinden, kısa süreli (kurzarbeit) çalışma modelini devreye sokuyorlar ve hükümetten bu konuda açık destek alıyorlar. Deutsche Bank, uluslararası çapta 18 bin çalışanını kapı dışarı bırakacağını açıkladı. Ve diğer tekellerde teker teker açıklamaya başladı.

“Üretimdeki durgunluk –der Marx-, işçi sınıfının bir kısmını işsiz bırakır ve böylece çalışan kısmını, ücretlerin ortalamanın altına düşmesine boyun eğecek bir duruma sokar. Bunun sermaye üzerindeki etkisi, tıpkı, ortalama ücretlerde nispi ya da mutlak artı-değerde bir artma olduğu zaman yaptığı etki gibidir.”11

Bu sadece otomobil sektörü ve onunla bağlantılı tekelerde değil, diğer tekellerde aynı durumla karşı karşıya. Otomobil, demir çelik ve inşaat sektörlerinde görülen daralma finans-mali sermaye çevreleride uzun zamandır bir panikleme vardı ve bu panik fırtınaya dönüşeceğe benziyor. Burjuvazi, kriz yok diyor, ama kriz önlemleri alıyor.

Uluslararası sermaye çevreleri için önemli yatırım alanları, AB -öncelikli olarak, Almanya, Fransa, italya- (İngiltere dahil), Çin, Kuzey Amerika (ABD-Kanada) ve Japonya’dır. Uluslar arası sermayenin en fazla döndüğü ve elbette olduğu –yatırım yaptığı- ülkelerdir. Buralardaki gerilemeler, diğer ülkelere daha fazlasıyla yansımaktadır. Bu ülke ekonomilerindeki binde birlik bir gerileme, genelde sarsıcı bir hal alabilliyor. Bu nedenle de Alman emperyalist ekonomisindeki binde birlik bir gerileme, iharacattaki düşüş, diğer AB ülkelerini olumsuz yönde etkileyeceği gibi, diğer kapitalist ülkeleri de etkileyecektir.

AB, ABD ve Çin arasındaki ticaret, dünya toplam ticaretin %40’ını oluşturuyor. Buradaki küçük bir duraklama, gerileme, bütün kapitalist sistemi kasırgaya yakalatabilme kapasitesine sahiptir. Emperyalist ekonomik zincirlerin daha sıkı bir şekilde birbirine bağlandığı bir süreçte, bu bölgelerdeki gerilemenin emperyalist dünya ekonomisi üzerinde sarsıcı etkisinin olmaması düşünülemez. Bütün sermaye çevrelerinin korkusu da bu. Ancak, kapitalist üretim biçiminin karakteristiği gereği, gelişmeler onların iradesi dışındadır. Bu nedenle korkunun ecele faydası yoktur.

Diğer bir gösterge ise, 2008 yılında borçlar GSMH’nın %15’ine tekabül ederken, bugün %50’ne12 tekabül etmektedir. Yani, bütün ülkeler kredi faizlerinin ucuzladığı bir süreçte borçlanıp (sermaye için pazarların genişlediği dönem) 2015’ten beri gerileyen sermaye yatırımları, ülkeler, artık borcu borçla ödeyemez duruma gelmişlerdir.

Örneğin ABD’nin borcu 22 trilyon ABD dolarını aşmıştır. Yani, GSMH’nın %105 kadar borcu vardır. Yine en borçlu ülkelerden biri de Japonya’dır ve borcu 12,2 trilyon ABD doları ve GSMH’nın %237,12 kadardır. Çin’in borcu ise 7,2 trilyon ABD dolar ve GSMH’nın %51,2 kadardır.13 Bunlar 2018 kamu borç rakamlarıdır. Şirketlerin borcu ise bu rakamların dışındadır.

Hemen hemen tüm emperyalist üllkelerin iç ve dış borçları GSMH’nın yarısından fazladır. Başta ABD, Japonya olmak üzere bir çok emperyalist ülke karşılıksız para basıyor. Ünlü finans spekülatorlarından Jim Roges, daha bu yılın başında ABD’nin son on yıl içinde bastığı para miktarını %500 artırdığını söylemişti.14 Para basmak iç pazarı bir süreliğine genişletebilir, ama peşinden yine bir daralma gelecektir. Çünkü basılan paranın iç piyasada maddi karşılığı yoktur. Doğa boşluk tanımadığı gibi, kapitalist üretim ilişkileride boşluk tanımaz.


ABD Emperyalizmi İçe Mi Kapanıyor ?

Dış pazarlar daralınca içe dönme olgusu pek gerçekçi olmasa da kısmi olarak böyle bir eğilim söz konusudur. Ancak, kapitalist ekonominin geldiği aşama itibariyle böyle bir eğilimin mutlak olması söz konusu olamaz. Bu tür uygulamalar diğer rakiplere karşı geçici bir önlem olarak baş vurulsa da, kapitalist ekonomiler için gerçekci değildir. Uluslararasılaşmış kapitalist ekonominin içe dönmesi, sınırları bütünüyle yüksek vergi duvarlarıyla kaptmalarına yürülükte olan ekonomi-politiğin sınırları dışına çıkmaktır ki, bu da kapitalist ekonomi olmaktan çıkar, başak bir şeye dönüşür. Toplumsal yapıların geldiği aşama açısından kapitalizm ile sosyalizm arasında üçüncü bir ara aşama yoktur. Bu nedenle, kapitalist ekonomi-politiğin ulusal çitler arakasına gizlenme olasılığı esasta kalmamıştır. Çünkü emperyalist tekeller iç pazarlarla yetinemez ve emperyalist ekonomi uluslararası ekonomi olduğu gibi, üretimde uluslararasılaşmıştır. Bunun geriye dönüşü olası değildir.

ABD’nin Çin ve AB ülkelerinden gelen mallara yüksek vergi koyması ya da koymaya çalışması, AB ve Çin mallarının iç pazarı işgal etmelerine karşı bir tedbirdir. ABD ticaret bakanlığının açıklamasına göre (Mart 2019) ABD’nin dış ticaret açığı bir önceki yıla (2017) %12,5 açık vererek 621 milyar ABD dolarına çıktı. İşte bu açığı biraz azaltama çabaları, ticaret savaşlarının kaynağı olarak görülüyor.

ABD, Çin’e 100 milyar dolar ihracat yaparken Çin’den 500 milyar dolar ithlat yapıyor. AB-ABD arası ticaret, AB lehine ve ABD aleyhine 140 milyar ABD doları fazlalık veriyor. Yani, Çin ve AB tekelleri ABD’nin iç pazarını kuşatmış durumdadırlar. Evet ABD iç pazarı oldukça -20 trilyon ABD doları aşkın- büyük bir pazar olmasına karşın, ABD tekelleri bu kuşatmayı zayıflatmak, ithalatı kısıp ihracatı artırmak istiyor. ABD emperyalizminin ithalat ürünlerine ek vergiler getirmesinin nedeni bu. O yeniden “First America” olmak istiyor, ancak, gelinen aşamda bu olası gözükmüyor. Gerileme devam edecek. ABD’nin, dünya çeliğinin (%49) yarısını üreten Çin emperyalizmini eski yerine geri gönderecek gücü kalmamıştır.

Öte yandan, ABD, Çin ve AB mallarına ek vergi getirdiğinde, kendisi de rakip ülkelerde aynı yüksek ek verigilerle karşılaşacaktır. İç pazarı genişleteyim derken dış pazarda iyice bir daralma olacaktır. Ve ekonomik kriz daha sarsıcı olacaktır.

Kısacası, ABD dış kapılarını yüksek gümrük duvarlarıyla öremez ve bu Meksika sınırına yüksek duvar örmeye benzemez. Bu duvar bile yoksulların ABD’e geçişini önleyemiyor.

AB birliği (28 ülke) ABD’ye toplam ihracatı (2018) 406,4 milyar ABD doları iken, aynı yıl için toplam ithalatı 267 milyar ABD doları kadar.15 Örneğin AB’nin 2017 yılı itibariyle ABD’deki toplam yatırım tutarı 2 trilyon 569 milyar 200 milyonluk iken, ABD’nin ise AB’deki sermaye yatırımı tutarı ise yaklaşık 2 trilyon 184 milyar kadardır.16

ABD ticaret bakanlığının verilerine göre ise, AB ile olan ticaret açığı (ihracat-ithalat arasındaki fark) 169,3 milyar ABD doları olarak ABD aleyhine gerçekleşmiş. Bu rakam 2017’e göre %11,8 artmış, 2008’e göre ise %77 AB lehine bir fazlalık var.17

ABD dışarıya ne ihracatı ne de dışardan ithalatı önleyebilir. Ve dışardan ithalata yüksek vergilerin gelmesi, bütün emperyalist dünya ekonomisinin önünü tıkar ve salt bu nedenle bile ekonomik kriz kaçınılmaz olur. Ve emperyalist ekonomik sistem bu tür duvarları kaldıramaz. Emperyalist savaş tehlikesini artırıcı bir rol oynar ve oynamaktadır. Ayrıca ABD emperyalizmin ekonomik yapısı (emperyalist-kapitalist) yapısı da böyle bir ilişki içinde kendini varedemez. Savaş dönemlerinde bile tekellerin “düşman” tarafla ticaret yapmasını öneleyemeyen kapitalizmin, göreceli “barış” döneminde önleyebilmesi zor olmaktan öte gerçekçi değildir.

ABD, başta Çin olmak üzere AB gibi emperyalist blok ve emperyalist ülkelerin ABD’ne ihracatlarını kısıtlamakla tehdit ediyor. Yüksek gümrük duvarları ile kısmen kıstılanma olasılığı olmasına karşın, yukarıda söylediğim gibi bu politikanın bumerang etkisi yaparak başta ABD’i vurması kaçınılmazdır.

Kapitalizmin emperyalizm çağına ulaştığı bir süreçte, kapitalist ülkelerin ve tek tek uluslararası tekellerin ulusal çitler içine kapanmalarının ekonomik parçası haline gelmiştir. Kapitalist zincirin bir yerden kopması ya da zayıflaması halinde, hepsini şu veya bu oranda etkileyecektir. Emperyalist ekonominin ve üretimin uluslararasılaşmasının diyalektiği budur. 01.09.2019


Kapitalist Ekonominin Marksist Kriz Teorisi


Bir Değersizlik Sistemi Olarak Kapitalizm

Ve

Kriz-3



Kapitalizmin Bitmeyen Devrevi Krizi

Marx ve Engels, kapitalist sistemi tahlil ederken, yaklaşık olarak her on yılda bir peryodik olarak kapitalist ekonominin krize girdiğini ve bunun kapitalist ekonominin çelişmeli karakterinden kaynaklandığını ve bu krizden kaçamayacaklarını sıklıkla vurgulamışlar ve bunun ekonomik nedenlerini teorik olarak açıklamışlardır.

Aşırı meta üretimi kapitalizmin en belirgin özelliklerinden biridir.

Kapitalist ekonomik kriz, temeli aşırı üretim olamakla birlikte kendini mali (finans) kriz, sanayi krizi ve tarım krizi vb. olarak ortaya çıkar. Ancak, hiç biri birbirinden bağımsız olmadığı gibi, finans krizi ortaya çıkaranda üretim alanındaki krizdir. Finans (örneğin 2008 krizi) alanında çıkan krizin diğer üretim alanlarını etkilememesi söz konusu olamaz. Krizin finans alanında ortaya çıkması, finans alanın iyi yönetilip yönetilmemesiyle bir ilgisi yoktur. Krizi doğuran esas etmen aşırı meta üretimdir. Aşırı-meta üretim aynı zamanda aşırı-sermaye üretimidir. Aşırı meta üretimini ortaya çıkaran neden; sermayeye dönüşen artı-değeri sürekli artırma eğilimi yasasıdır.

Marx, aşırı-üretimin kapitalist ekonominin yapısal bir sorunu olduğunu söyler:

“Üretim sürecinin gözden geçirirken gördük ki, kapitalist üretimin bütün hedefi olabilen en büyük artı-emeği ele geçirmektir; başka deyişle, belli bir sermaye kullanarark, ister işgünün uzatılması yoluyla olsun, ister işbirliği, işbölümü, makine vb. aracılığıyla emeğin üretkenlik gücünü artırarak olsun, kısacası geniş ölçekli üretim yoluyla, olabilen en büyük miktarda doğrudan emeği fiiliyata geçirmektir. Demek ki pazarın sınırlarını dikkate almaksızın üretmek, kapitalist üretimin doğasında vardır.”18

Aşırı artı-değer elde etme amacı, kapitalisti aşırı üretime yöneltir. Çünkü aşırı-üretim, kapitalistin “aşırı sömürme yasası”dır.

Kapitalist üretimin temelinde aşırı üretim vardır. Burjuvazi, birbiriyle ölesiye bir rekabet içinde olduğunda aynı pazar için pazarları dikkate almadan üretim yaparlar. Bunun için işçinin üretimi artırması için her zaman daha gelişmiş makineleri üretim alanına sokarak, rakibine ya da rakiplerine karşı pazarda üstün olmak amaçlı hareket ettiği için, üretimde sınır tanımaz. Bu da kapitalist bunalımı gündeme getirir.

“Gerçekten, ilk bunalımın çıktığı 1825’ten beri, bütün sinai ve ticari alem, bütün uygar ulusların ve onların azçok barbar çanak yalayıcılarının ülkelerindeki üretim ve değişim, aşağıyukarı her on yılda bir, çığrından çıkmaktadır.19

Ve Engels, devamında krizin toplumsal faturasını şöyle açıklar:

“Alış veriş durmakta; pazarlar malla dolup taşmakta; satılamayacak kadar çok olan ürünler birikmekte; kredi kesilmekte; fabrikalar kapanmakta; işçi yığınları, gereğinden çok geçim aracı ürettikleri için geçim araçlarından yoksun olmaktadır; iflaslar iflasları, hacizler hacizleri kovalamaktadır. Durgunluk yıllarca sürmektedir; üretken güçler ve ürünler, birikmiş meta yığını epeyce değerden düşerek sonunda elden çıkarılmayınca, üretim ve değişim giderek yeniden canlanmaya başlayıncaya kadar, büyük ölçüde boşa harcanmakta ve ortadan kaldırılmaktadır.”20

Engels’in anlattıkları Türkiyeli emekçilere hiç de yabancı gelmiyordur. 2017 yılının sonundan itibaren yaşananlar tam da bu. İşsizlik diz boyu ve üretim araçlarından yoksun bu insanlar çalışmak istiyor. Ama çalıştırılmıyor. Üretim araçları ölü bir şekilde bir avuç kapitalistin elinde boş bekliyor. Ama işletilmiyor. Yedek sermaye ordusu (işsizler) büyüdükçe büyüyor.

Ve iflaslar sayılmayacak denli çok. Şimdi açıklayacağım rakamlar, kapitalizmin kriz döneminde ne kadar sermayeyi imha ettiği net olarak daha iyi görülebilir. Ayrıca aşağıdaki rakamlar tahmini rakamlardır. Devletin kendisinin resmi olarak açıkladığı rakamlar değildir.

2018 yılı içinde toplam 15 bin 400 şirket iflas etmiş. Toplamda 330 bin şirket sermayelerinin üçte ikisini kaybetmişler.21 Esasında teknik olarak iflas etmiş olmalarına karşın, hükümet iflas ilanı vermelerini kanunen (Ticaret Kanunun 376. Maddesi) yasakladı. 2019 yılı içinde ise 2018 yılında iflas eden şirket sayısına %6 oranında bir sayının ekleneceğinı, uluslararası ticari kredi sigortacısı olan Euler Hermes SA tekeli söylüyor.

Erdoğan hükümeti, “kriz yok” demesine karşın, toplam sermaye kayıbı 200 milyar ABD dolarına yaklaşmaktadır. 2013 yılında 950 milyar USD (ABD doları) GSYH hasılası olan Türkiye’nin 2018 yılında 852 milyara, 2019 yılında ise 743 USD milyara düşüyor.22 Tepe noktası (Boom) 2013 olan Türkiye ekonomisinin durumu, 2019 yılında ise dibi görmüştür. Bundan sonra yavaş yavaş yükselme eğilimi içine gireceği ileri sürülmektedir. Türkiye ekonomisinin 2019 yılında 0.9 büyüdüğü açıklandı. OECD ise, 2020 yılında Türkiye ekonomisinin %3.0 büyüceğini tahmin ediyor.23

Üretimin toplumsallaşması ve mülkiyetin kapitalist özel mülk altına alınması, kapitalist ekonominin temel çelişmesini oluşturur ve bu çelişme var olduğu sürece, kapitalizmin krizi ve kapitalist toplum içindeki sınıf çatışması, kapitalist sistemin işçi sınıf tarafından yıkılmasına kadar devam eder.

Bir kapitalistin amacı, salt toplumsal gereksinmeler için üretim yapmak değil, kar amaçlı sermaye birikimini süreğen ve büyüyen br şekilde artırmaktır. İşin içine kapitalistler arasındaki rekabet de girince, kar (daha fazla artı-değer elde etme) maksimizasyonu sermayenin organik bileşimini değişmeyen sermaye lehine kaçınılmaz olarak büyütür ve bu da kar oranında düşme eğilimi yasasını devreye sokar.

Kapitalisitin tek bir amacı vardır. Sermayesini sınırsız olarak büyütmek. Ancak sermayenin sınırı –Marx’ın vurguladığı gibi- kapitalizmin sınırları ile sınırlıdır. Onun kendi yasaları, sermayenin sınırsızlığına gem vurur ve aşırı kar için aşırı üretim ve sermayenin organik bileşminin (makineleşme) artarak devam ettirme amacı, sermayeyi sınırlar ve kriz kapıyı şu veya bu şekilde çalar. Kapitalizm bundan asla kaçamaz.

Toplumsal üretimde karşılığı olmayan aşırı birikmiş sermayenin (üretimin), belli bir süre toplumsal ekonominin dışında kalması, kapitalist ekonomi üzerinde büyük bir fırtına etkisi (kriz) yaratır ve sermayenin büyük bir bölümü imha olur; 2019 sonlarında uluslararası truzim tekeli olan Thomas Cook’un imha edilmesinde olduğu gibi.

1929 krizi nedeniyle kapitalist emperyalist ülkelerde 50 milyar ABD doları imha olurken, 2008 krizinde 50 trilyon ABD doları imha olmuştur.24 Kapitalizmin gelişmesi ve sermaye birikiminin büyüklüğüne oranla, kriz dönemlerinde sermaye imhasının oranı da artar.

Üretimin toplumsallığına karşı, üretimin tek tek kapitalistlerin elinde olması ve toplumsal bölüşülmemesi yasası; ve bunların toplumsal ekonomik yaşama bireysel çıkarları doğrultusunda yön vermesi; ortada büyük bir çelişmenin varlığına işaret eder ve toplumsallık ile bireysellik, toplumsal ölçüde bir çatışmaya girer. Bu sınıflar arası bir çatışma olarak kendini gösterir. Bu çelişme, aynı zamanda, kapitalist toplumun sonsuzluğunu değil, tarihsel olarak sınırlılığını ortaya koyar.

“Bu bunalımlarda –der Engels- toplumsallaştırılmış üretim ile kapitalist mal edinme arasındaki çelişki, korkunç bir patlamaya varır. Meta dolaşımı, o an için, durmuştur. Dolaşım aracı olan para, dolaşım için bir engel olur. Bütün meta üretimi ve dolaşım yasaları altüst olmuştur, çatışma doruğuna ulaşmıştır. Üretim tarzı, değişim tarzına karşı ayaklanmış durumdadır.” 25 (açE)

Bujuvazinin “piysa ekonomisi pazarı dengeler” dediği şey kapitalist üretim gerçekliğiyle örtüşmez. Çünkü, kapitalist pazarda denge diye bir şey yoktur, tersine dengesizlik vardır.

“... eğer tüm alanlarda –der Marx- eş zamanlı ve dengeli gelişmek zorunda olsaydı, kapitalist üretim diye bir şey olmazdı. Mutlak aşırı-üretim belli bazı alanlarda olduğu içindir ki, aşırı-üretim olmayan alanlarda da göreli aşırı-üretim ortaya çıkmaktadır.”26

Marx’ın “aşırı üretim olmayan alanlarda göreli aşırı üretim” dediği, şey, emperyalizmle birlikte “göreli” olmaktan çıkmıştır. Kapitalist üretimin bütün alanlarında aşırı-üretim mutlak hale gelmiştir.

Kapitalizmin aşırı üretim krizini ortaya çıkaran yasa, sermaye üretiminin genel yasasıdır.

Marx bunu şöyle açıklar:

“... bu yasa, üretici güçlerin belirlediği sınıra kadar üretme, başka deyişle, pazarın fiili koşullarını ya da ödeyebilme gücüyle desteklenen gereksinmeleri dikkate almaksızın, belli bir miktardaki sermayeyle emeği azami ölçüde sömürme yasasıdır.”27

Kapitalist, aşırı sermaye üretimi süreci içinde, üretiklerinin pazarda yer bulup bulmayacağına bakmaz, daha fazla üreterek daha fazla pazar alanı bulacağı anlayışı ile hareket eder ve durmadan üretir. Ancak, kapitalist pazarında bir sınırı vardır ve bu kapitalist pazarın sınırsız olmadığını gösterir. Ve daha fazla üretim için daha geniş pazar bulma ve pazarlara bütünüyle egemen olma anlayışı, kapitalist bunalımı gündeme getirirken, aynı zamanda kapitalistler arası çelişmeyi de keskinleştirerek, yeni emperyalist savaşlarında yolunu açarlar. Ve bu kısır döngü, kapitalist üretimin ortaya çıkardığı çelişmelerdir.


Krizler Kapitalizmin kendini yenilemesidir

Her kriz döneminde sermayenin önemli bir bölümü imha olur. Az yukarıda da belirttiğim gibi, kriz zamanı bir çok fabrika kapınır; bir çok işletme ya batar ya da iflas eder; küçük işletmeler büyükler tarafından yutulur. Bu sermayenin kriz nedeniyle kendi kendini imha etmesi olduğu gibi, aynı zamanda, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi yasasını da devreye sokar. Ancak, bu kriz sayesinde sermaye yeniden kendini yapılandırmaya girer. Aşırı sömürü mekanizması ve işçi sınıfı üzerindeki aşırı baskı, yoğun işsizlik nedeniyle yeniden devreye girer ve aşırı artı-değer sömürüsü sermayenin kriz imdadına yetişir.

Kriz dönemlerinde toplumun başta temel gereksinim maddeleri olmak üzere her şey pahalanır ve devlet, kriz nedeniyle imha olan sermayenin can simidi durumuna gelir. Böylece daralan sermaye üretimi yeniden genişlemeye ve bir sonraki krize kadar bu böyle devam eder.

Kriz, bir kısım sermayenin imhasına ve üretken olanların ayakta kalıp üretken olmayanları saf dışı etmesine (yutulmasına) yol açarken, aynı zamanda aşırı rekabet sermayenin merkezileşmesini ve emeğin daha yüksek seviyede toplumsal üretkenliğinin artmasını da güçlendirerek, kapitalizmin krizden yenilenerek çıkmasına yol açar. Bu da, sermaye birikimini daha yüksek bir seviyede elde edilmesini beraberinde getirir. Ve bu, aynı zamanda, çelişmelerin bir önceki krizden daha yüksek bir seviye çıkamasına neden olur ki, yeni kriz bir önceki krizi aratır olur. Kriz, sermayenin önündeki bazı engelleri (aşırı sermaye üretimi ve bunun bir kısmının imhası) kaldırıp yeni bir birikim sürecinin önünü açarkan, kendi önüne daha karmaşık engeleri de yeniden beraberinden üretir.

Krizler kapitalizmin sonu değil, onu yeniden yapılandırmanın bir aracı durumuna gelir. 1929 krizi ABD’de çıkmıştır, ancak, kapitalist dünya sahnesinin önüne ABD’yi çıkarıp, “üzerinde güneş batmayan” İngiltere’yi ise geri plana itmesinde başat rol oynamıştır. Yani, krizler kapitalizmin sonunu getirmiyor, tersine kendilerinin yenilenerek yoluna devam etmesine yarıyor.

Marx, kapitalist dünya pazar bunalımlarının burjuva üretimin bütün çelişmelerinin kollektif olarak ortaya çıkardığını söyler ve ekler:

“Dünya ticaret bunalımları –der Marx-, burjuva ekonominin tüm çelişkilerinin gerçek yoğunlaşması ve zorla çekidüzene sokulması olarak görülmelidir.”28

Ancak, aynı zamanda krizler, sınıflararası çelişmeyi keskinleştirip mücadelelerinin gelişmesini de artırıyor. Çünkü krizlerin ağır yükü işçi sınıfına yıkılıyor.

Burada, işçi sınıfıyla burjuvazi arasında yoğun bir sınıf mücadelesinin yaşanması ortaya çıkar. Burjuvazinin aşırı sömürü ve baskısı, işçi sınıfını sınıf savaşımın direkt içine çeker. Son yıllarda yaşanan devasa kitle hareketlerindeki gelişmeler, direnişler, genel grevler, işçi sınıfıyla burjuvazinin açıktan sınıf savaşımıdır.

Örneğin, Fransız emperyalist burjuvazisi, işçi ve emekçilerin haklarını daha da budamak için sürekli bir saldırı halindedir. İşçiler ve emekçiler ise buna karşı direnmekte, genel grev ve diğer direniş çeşitleriyle dişe diş bir mücadele vermektedir. Diğer ülkelerde olduğu gibi, burada, da iki sınıf karşı karşıya gelmiştir.

Kriz, sermaye birikimi için yapılan aşırı-üretimden kaynaklandığı için, sosyalist ekonomilerde ekonomik kriz yoktur. Çünkü, sosyalist üretim süreci, işçinin artı-değerini zorla gasp edip sermaye birikimi (kar) sağlamak amaçlı bir üretim değil, toplumun gereksinimlerini karşılamak olan kullanım amaçlı bir üretimdir. Yani, sosyalist ekomide, aşırı meta üretimi ve aşırı sermaye üretimi söz konusu değildir. Ekonomik kriz kapitalist sisteme ait bir olgudur. Sosyalist toplumun yeniden üretimi, aşırı sermaye birikimi üzerine kurulu değildir. Kapitalist toplumun ise yeniden üretimi aşırı meta (sermaye) üretimi üzerine kuruludur. İkisi arasındaki bu nitel fark, iki ayrı toplumsal sistemi bize verir.


Azalan Kār Oranı Yasası

Kapitalist sermaye birikimi, kapitalist toplumun yeniden ve yeniden üretimini konu edinir ve bu aslında sermayenin yeniden üretimidir. Çünkü kapitalist toplumun genişletilmiş üretimi, kapitalistin sermaye birikim teorisinden başkası değildir. Kapitalist sistemin temeli sermaye birikim teorisi olarak karşımıza çıkar ve tüm kapitalistlerin hedefi de budur. Aşırı üretim ve kar oranlarında düşme eğilimi yasaları da bu birikim sürecinin bir sonucudur. Kapitalist üretim sürecinde kar oranlarının düşme eğilimi, kapitalist toplumsal iç çelişmeleri de devamlı keskinleştiren bir özelliğe sahip olması nedeniyle, Marx, bu yasanın incelenmesine özel bir önem vermiştir.

Kapitalistin aşırı sermaye üretimi amaçlı aşırı meta üretimi yapması, onu her süreçte daha fazla teknik gelişme içine iter ve sermayenin organik bileşmini, mekina lehine artırr. Elbette burada üreticiler işçiler olmasına karşın, üretici güçler içindeki makine ve işçiler bütünüyle kapitaliste aittir. Üretici olarak o gözükür.

Kısaca, kar oranlarında düşme eğilimi yasası; canlı emeğin ölü emekle ikame edilmesiyle, genel olarak emeğin toplumsal üretkenliğinin artırılması sürecinde ortaya çıkar.

Aşırı üretimin aşırı makineleşmeyi dayatması, üretim süreci içindeki değişen ve değişmeyen sermaye bileşminde, değişmeyen sermaye (yüksek teknoloji kullanma - ölü emek)- kısmının artmasına neden olur. Değişen sermaye bölümünü oluşturan işçilerin sayısında ise azalma olur. Yani, kapitalist, daha fazla artı-değer elde etmek ve daha fazla sermaye üretmek (ya da genel anlamda kar) için, diğer kapitalist rakiplerini geçmek ve pazarlara daha fazla egemen olmak için toplam sermayenin organik bileşimini arttırma yoluna gider. Bu, bir niyet değil, kapitalist üretim sürecinin doğal gelişmidir ve kapitalist bundan vazgeçtiği anda ölümünü de imzalamış olur. Ölmemek için, başka bir söylemle; diğer kapitalist rakiplere karşı pazarlarda ürettiği metaları pazarlayabilmek için, ürün maliyetini düşürücü ve kaliteli mallar üretme yoluna gider. Bu da sürekli yüksek düzeyde makineleşmeyi ve işçi sayısını azaltmayı zorunlu olarak dayatır.

Böyle bir üretim sürecinde, değişen sermayede bir azalmaya, değişmeyen sermaye kısmında ise bir yükseliş olduğundan, kapitalistin karında bir azalma olur. Marx, bunu “kar oranında düşme eğilimi yasası” olarak adlandırmıştır. Ancak, kapitalist krizlerin nedeni olarak bazı marksist iktisatçılar29, “kar oranının düşme” eğilimini gösterirler, oysa, kar oranında düşme eğilimi, aşırı üretim yasasının bir nedeni değil bir sonucudur. Kapitalist, aşırı sermaye üretimi için aşırı üretim yapar. Ve bunun sonucu aynı zamanda genel kar oranlarında bir düşme gündeme gelir. Eğer, kapitalist krizlerin esas nedeni kar oranında düşme gösterilirse, bu sondan başa gitmek ve de krizlere neden olan esas sorunu ters göstermek olur. Kapitalist üretim süreci içinde “kar oranın düşme eğilimi yasası” bir gerçektir, kapitalist, aşırı üretim süreci içinde bundan kaçamaz. Ama kapitalisti buraya getiren neden aşırı sermaye (meta) üretimidir. Krizlerin esas nedeni olarak, aşırı-üretim açıkca belirtilmelidir.

Kapitalist makineleşmeyi artırıp, kısmi olarak işçi saysını düşmesine karşın, bu, işçilerin daha az sömürüldüğü ve de artı-değer oranının düştüğü anlamına gelmiyor. Tersine, böylesi bir süreçte artı-değer oranı ya aynı kalıyor ya da (genelde) artış oluyor, ama işçinin üretkenliği makinelerin üretim sürecine sokulmasıyla en üst noktaya çıkarılıyor. Bunun bir diğer analmı da işçinin aşırı sömürülmesidir.

Marx, bunu açıkça belirtir:

“Kar oranının böyle düşüşü, emek daha az üretken hale geldiği için değil, daha çok üretken hale geldiği içindir. İşçi daha az sömürüldüğü için değil, ama daha çok sömürüldüğü içindir.”30

Kar oranının düşmesi, sömürü oranın düşmesinden kaynaklanmaz. Artı-değer oranı, yatırılan toplam sermayenin oranına göre düşme göstermektedir. Emek üretkenliğinin artmasıyla, artı-değer oranı yükselmesine karşın, toplam sermaye oranındaki artış, artı-değer oranındaki artıştan daha fazla olduğu için, artı-değer oranında da bir düşme olur. Çünkü, kapitalistin genel kar oranı, artı-değer kitlesinin toplam sermayeye oranıyla belirlenmektedir.31 Daha açıkça belirtilirse, kapitalistin karının tek kaynağı işçinin ödenmemiş emeği olan artı-değerden başkası değildir.

“Kar oranındaki –der Marx- düşme, demek ki, artı-değerin yatırılmış toplam sermayeye oranında bir düşmeyi ifade etmektedir ve bu nedenle, bu artı-değerin çeşitli katagorileri arasındaki her türlü bölünmesinden bağımsızdır.”32

Makineleşme, emeğin üretkenliğini artırırken, emeğin değerinde de göreli bir düşüşe neden olur ki; kapitalist üretim bu düşüten kendini dıştalayamaz, kapitalist üretimin değerinde de göreli bir düşüş söz konusu olur. Kapitalist üretimin değerinin azalmasında; makineleşme ile emek üretkenliğinin arttırılması yanında, ucuz işgücünün sonucu ortaya çıkan ürünlerin alıcılarını bile şaşırtacak denli ucuzlaması, bu emek değerinin ucuzlaması ve artı-değerin maksimize edilmesinin bir sonucudur.

Şimdi kar oranında düşme eğilimi yasasını Marx’a dayanarak açıklamaya başlayalım:

Marx, bu konuyu Kapital’in 3. cildinde geniş olarak ele almıştır.

Burada formülü Marx’tan olduğu gibi aktaralım. Değişmeyen sermaye oranı yükseldikçe kar oranın düştüğünü de göreceğiz.33

Değişen sermaye: d

Değişmeyen sermaye: s

Kar oranını ise: k’

Ve hesaplarımızda artı-değer oranı hep yüzde yüz olsun (%/%) bunu a ile gösterelim.

s= 50, ve d= 100 ise k’= 100:150= %66;

s= 100, ve d=100 ise k’= 100:200= %50;

s= 400, ve d= 100 ise, k’= 100:500=%20;

Kar oranını ortaya çıkarma formülü: Değişen ve değişmeyen sermayenin artı-değer oranına bölümüyle elde edilmektedir. Yani: k’= a: (s+d)

Marx’tan bir kısmını aldığım bu formülde de görüldüğü gibi, değişmeyen sermaye (s) kısmı arttıkça, kar oranında da bir düşme görülmektedir. Bu kapitalist için bir paradoksallıktır. Makineleşmenin artırılması eğilimi; bir taraftan, emeğin üretkenliğini artırarak aşırı üretim ve ürünlerin ucuzlamasını sağlamak, bir taraftan ise yine emek üretkenliğinden kaynaklı artı-değer oranını yükseltmek, ama öbür yandan ise böyle bir üretim sürecinin kar oranındaki düşme eğilimini kaçınılmaz kılması... Kapitalistin paradoksallığı burada ve kapitalist üretim süreci bu paradoksallıktan kurutlamaz.


Marksist Kriz Teorisi ve Sınıf Mücadelesi

Kapitalizmin krizleri, burjuva sınıfı ile proletarya sınıfı arasında uzlaşmaz karşıtlıkla ve sınıflar arası mücadeleyle doğrudan ilişkilidir. Kapitalizmin krizini salt burjuvazinin kendi sınıfsal ilişkilerinden kaynaklı görmek ve burjuvazi ile proletarya arasındaki uzlaşmaz karşıtlıktan ayrı ele almak, daha baştan Marx’ın kriz teorisinin dünya görüşü içeriğini reddetmek olur. Ve böylesi bir yaklaşım, aynı zamanda, krizin sınıfsal içeriğini yadsımak olur.







1 Marx, Kapital, C1, sf. 683, Sol Yayınları. Birinci Baskı

2 Engels, Anti-Dühring, sf. 436, Sol Yayınları, İkinci Baskı.

3 Marx, Artı-Değer Teorileri, İkinci Kitap, sf. 419, Sol yayınları.

4 Marx, Kapital C.1, sf. 101

5 UNCTAD (United Nations Conference on Trade Development- Birleşmiş Milletler Kalkınma Konferansı)

6 Rakamlar, 2008, 2009 ve 2019 UNCTAD Raporundan alınmıştır.

7 Alman Ekonomi Bakanı Peter Altmaier, “son verilerin alm verici olduğunu ve bir uyarı sinyali anlamına geldiğini” açıklamak zorunda kalmıştır. (DW, 14.08.2019)

8 İngiliz burjuvazisi, anlaşmasız ya da anlaşmalı ayrılıkta büyük kayıpları olacaktır ve burjuvazi bunu şimdiden halkın sırtına yıkmanın politikasını yapıyor. “Çankırılı” Boris Johnson bu nedenle başbakan koltuğuna oturtuldu.

9 www.euraactiv.de/5.06.2019

10 www.automobilwoche.de/07.08.2019

11 Marx, Kapital C.3, sf. 225, Sol Yayınları İkinci Baskı

12 www.euractiv.de+/section/economie

13 Statista.de 2018

14 Gazete Duvar, 21.01.2019

15 Eurostat.de

16www.ec.europa.eu/17.04.2019

17 www.ustr.gov/contries-regions/europa

18 Marx, Artı-Değer Teorileri, İkinci Kitap, sf. 500, Birinci Baskı, Sol Yayınları.

19 F. Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, sf.90-91, 7. Baskı, Sol Yayınları

20 F. Engels, age, sf. 91

21 Euler Hermes SA‘dan aktaran Sözcü gazetesi, 17.09.2018 (ve aynı günün diğer günlük gazeteleri)

22 GSYH rakamları, de.sitatista.com/bruttoinlandsprodukt

23 www.oecd.org/oecd-wirtschaftsausblick.htm. (Maalesef, Koronavirüsü kapitalist dünyayı bütünüyle vurdu, %3 büyüme bir yana, ekonomi çift rakamlı eksi sayılara düştü. YK.06.05.2020)

24 Stefan Engel, Küreselleşme, Tanrıların Günbatımı, sf. 598, Umut Yayımcılık

25 F. Engels, age, sf. 91

26 Marx, Artı-Değer Teorileri, İkinci Kitap, sf. 510

27 Marx, Artı-Değer Teorileri, İkinci Kitap, sf. 512

28 Marx, Artı-Değer Teorileri, İkinci Kitap, sf. 489-490, Birinci Baskı, Sol Yayınları

29 Bkz. Marx’ın Kriz Teorisi 1. Kitap, Kalkedon Yayınları. Derleyen: Uğur Selçuk Akalın

30 Marx, Artı-Değer Teorileri, İkinci Kitap, sf. 419, Sol Yayınları.


31 Marx, Kapital 3. Cild, sf. 190

32 Marx, Kapital 3. Cild, sf. 190

33 Marx, Kapital 3. Cild, sf. 188, Sol Yayınları, İkinci Baskı

24 Temmuz 2019 Çarşamba

S-400’lerin Ekonomik-Politik Yüzü







S-400’lerin Ekonomik-Politik Yüzü

Yusuf KÖSE
Türk devletinin Rusya’dan S-400 savunma sistemini alması, bir çok yeni tartışmayı da beraberinde getirdi. S-400’ler ülkeye gelene kadar, “ülkeye gelmez” diyenler elbette yanılıyorlardı.

S-400’ler konusunda burjuva kesimler içinde de iki eğilim var. Biri NATO içinde kalınması ve Rusya’dan alınan silahlardan vazgeçilmesi. Bu görüşü daha çok AB ve ABD yanlısı güçler ve liberal burjuva aydın kesimler savunuyor.

Uzun süredir iktidarı elinde tutan sermaye kesimleri ile “avrasyacı” kesim ise S-400’lerin alınmasından yanaydı. Ve TSK’ya eğemen olan kesimlerde bunlardır ve bu kesim 1990’lardan beri NATO’ya, Ulusal özgürlük mücadelesi veren Kürt hareketi meselesinden dolayı soğuk bakan kesimdir. Çünkü bunlar, ABD ve AB’nin Kürtleri “kollayıp-koruduğunu” düşünüyor. 
 
Tekelci burjuvazinin (TÜSİAD ve diğerleri) S-400’lerin alımına karşı çıktığı sanılmasın. Onlar başından beri destekledi.

“Sol” kesim içinde de farklı değerlendirenler var. Bir kısmı, Türk devletinin bu çıkışını (TKP gibi) “halkın çıkarına” olduğunu düşünürken, bir kısmı ise Türk devletinin ABD’nin sözünden çıkmayacağına inanıyor. Yani, görünüşte hiç bir şeyin değişmediğini, Türk burjuvazisinin “efendilerine karşı çıkamayacağı" (Kızıl Bayrak ve diğerleri) bilinen argümanı tekrarlamaya devam ediyorlar.

S-400’ler Sadece Bir Silah Mı?
S-400’lere sahip Yunanistan, Bulgaristan ve Slovakya’nın durumuyla, Türkiye’nin bu savunma sistemine sahip olması aynı şeyler değildir. Yunanistan’daki S-400’ler Güney Kıbrıs’tan Yunanistan’a taşınmış ve devre dışı bırakılmıştır. Bulgaristan ve Slovakya ise hem S-300’lere hem de S-400’lere sahiptir.1 S-300’lere, başta Çin, Hindistan, İran, Mısır gibi ondan fazla ülkenin bu silahlara sahip olduğu bilinirken, S-400’ler ise Çin ve Belarus’ta var. Ayrıca, ABD ile ilişkileri iyi olan Suudi Arabistan, Katar, Hindistan, Irak, Cezayir, Fas ve daha bir çok ülke S-400’lerin siparişini vermiş durumdalar.

Burada Hindistan’a bir şey eklemek gerekiyor. Hindistan “Şanghay İşbirliği Örgütü” üyesi ve aynı zamanda da ABD ile de sıcak ilişkilerini korumaya çalışmaktadır. Buna karşın S-400 savunma sistemi siparişi yapmıştır. 
 
ABD ve AB’nin diğer adını saydığım ülkelerin S-400’ler almasına fazla bir ses çıkarmazken Türkiye üzerinde fırtına koparmasının altında başka nedenler olsa gerek. 
 
Birincisi Türkiye NATO’nun güney kanadıBu bağlamda Türkiye bir NATO ülkesi ve NATO’nun önemli bir üyesi. Çünkü NATO üyesi ülkeler içinde ABD’den sonra en fazla askere sahip tek ülkedir. Türkiye, yıllardır SSCB ve daha sonra ise Rusya’ya karşı NATO’nun “caydırıcı bir gücü” olarak görev yapmıştır. Yani, Türkiye’nin NATO içindeki durumu diğer ülkelerin konumuyla aynı değildir. 
 
Ve Türk egemen sınıflarının bağımsız hareket etme istemi ve esas olarak da ABD’nin egemen olduğu Ortadoğu bölgesinden pay sahibi olmak istemesidir. Yani, güçlü ve saldırgan bir askeri yapıya sahip bir ülke olarak, bu bölgelerde kendi borusunun ötmesini istemektedir. Özellik’le “Arap Baharı” sürecinden sonra Türk egemen sınıfları Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde ekonomik ve askeri açıdan atak (saldırgan) bir politika izlmeye başlamıştır. Eski duragan ve görece barışçıl politikalarını terk etmişlerdir.

Ortadoğu’da, ABD ve Rusya’nın yanı sıra İran, İsrail, Suudi Arabistan ve Türkiye öne çıkan ülkelerdir. ABD ve Rusya dışında ekonomik ve askeri yapısı güçlü olan Türk egemen sınıflarıdır. Türkiye bu bölgede Katar ile ortak hareket etme politikası izliyor. Türk ordusu Suriye ve Kürdistan’da savaşın içinde olduğu gibi, ayrıca vekalet savaşı da veriyor. Yani, Suriye ve Libya’da oluşturduğu ve kendi denetiminde olan silahlı gruplarla o bölgelerde egemenlik kurma savaşı veriyor. 
 
Bu bağlamda, Türk devletinin S-400’lere sahip olmak istemesi, salt bir askeri hava savunma sistemi olmaktan çok, bölgede egemen olma ve saldırgan bir politika izleme stratejisinin parçasıdır. Bu aynı zamanda AB ve ABD’den bağımsız olma ve bu güçlerin Türk burjuvazisinin pazarlardan pay almasını engellemelerine karşı   pazarlık gücünü aktif bir yönelimle artırma taktiğidir. Her durumda da Türk tekelci burjuvazisi ABD’nin dediklerini bire bir yapan bir burjuva olmaktan çıkmıştır. Görülmesi gereken budur. Bu, burjuvazinin anti-emperyalist oluşundan değil, emperyalist oluşundan kaynaklanmaktadır. 

 
Türk egemen sınıfları S-400’ler ile bölgedeki konumunu güçlendirmeye çalışırken, aynı zamanda kendi silah ihtiyaçlarını kendisinin karşılaması içinde bir çaba içindedir. Örneğin, 2003 yılında TSK’nın silah ihtiyaçlarını içerden karşılama oranı %25 iken, 2017 yılında %60’ın üzerine çıkmıştır. Türk burjuvazisi, silah sanayininde dışa bağımlılığını azaltmaya çalışıyor ve bu nedenle de silah sanayine yatırım yapıyor. Dünyanın en büyük yüz silah üreticisi içinde Türkiye’nin üç silah tekeli var.2

Örneğin, Türkiye 2017 yılında 2 milyar 35 milyon ABD Doları kadar silah ihracatı yaparken, silah ithalatı ise aynı yıl için: 2 milyar 449 milyon ABD Doları kadar olmuştur.3 Aynı rapora göre, silah üreten şirketlerde toplam (istihdam) çalışan sayısı (2017) 67 bin 239. Bu veriler Türk devletinin silahlanmaya hız verdiğini göstermektedir.
Ve Türk devleti, S-400'leri müzeye koymak için değil, emperyalist amaçlarına uygun bir şekilde kullanmak için alıyor.


Komşularla Sıfır Sorundan Komşulara Saldırı Politikasına Geçiş

Türkiye’nin 2010’a kadar “komşularla sıfır sorun” politikasından, komşulara saldırı poltikasına geçişi, bölgedeki savaş gerçeği ve bölgenin büyük emperyalist güçler tarafından yeniden paylaşım alanın aktifleşmesi sürecine denk gelmektedir. 
 
Türk egemen sınıfların “Arap Baharı” ile bölgedeki stratejileri de değişmiştir. “Osmanlı yayılmacılığı” olarak adlandırılan, ama aslında Türk burjuvazisinin emperyalist yayılmacılığının tanımlayıcı adından başka bir şey değildir.

Türk egemen sınıfların Mısır’a müdahalesi (Mursi’nin iktidara gelmesinin aktif desteklenmesi), Suriye’nin bir kısmının işgali ve Libya’da savaşın bir tarafı olması, Irak Kürdistan'ındaki askeri üsleri ve saldırıları, bu bölgelerde Türk egemen sınıfların direkt savaşın içinde olduğunun doğrudan göstergeleridir. Bir yanı Kürt ulusal hareketini bastırma ya da zayıflatma amaçlı olmasının yanısıra bir tarafı ise bölgede egemen olma ve emperyalist yayılmacı politikanın doğrudan kendisidir.

Bir başka durum ve esas olanı ise, Türk devletinin kendisinin emperyalist olması ve bölgede ve Ortadoğu’da emperyalist bir paylaşım içinde olmasıdır.

Bugün Türkiye’nin, başta Kıbrıs (40 bin), Suriye (beş bin), Güney Kürdistan (Irak) (2500), Katar (askeri üs), Somali (askeri üs) olmak üzere ona yakın ülkede askeri ve askeri üsleri vardır.4 Suriye ve Irak’taki asker sayısı ise 2018 yılı rakamlarıdır. Özellikle Suriye ve Irak’taki asker sayısının bilinenin üzerinde olduğu tahmin ediliyor.

Emperyalist amaçlarla hareket eden bir kapitalist ülkede, “komşularla sıfır sorun” olamaz. “Sıfır sorun” politikası kapitalizmin doğasına terstir. En barışçıl görünen emperyalist ülke de özünde saldrıgandır. Koşulları olmadığı için o an saldırgan politika izliyemiyordur. Koşulları olduğunda kapitalizmin en vahşi haline dönüşmekten çekinmez.

Burjuvazi saldırgandır. Çünkü kapitalist sistem sömürücü bir toplumsal sistemdir ve başkaların mülkünü zor yoluyla gasp etme ve mülksüzleştirme yöntemiyle işler. 
 
Bu bağlamda Türk egemen sınıfların koşullar oluştuğunda “sıfır sorun”u terk edip bütün komşularla sorunlu hale gelmesi ve komşuların topraklarına göz dikmesi, işgal etmesi, onun kapitalist saldırgan ve egemenlik kurma doğasında vardır.

Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması ve 2011 yılı öncesi bu ülke ile “içli dışlı” olunmasının esas nedeni, petrol ve gaz boru hatlarının Türkiye’den geçme projesi yatmaktadır. “Kardeşim Esad” söylemlerini dillendiren temel nedende bu yağlı projeydi. Ve özellikle AB emperyalistlerinin projelendirdiği ve ABD’nin desteklediği, Katar-Suudi Arabistan-Ürdün Suriye ve Türkiye üzerinden AB’ye ulaşacak boru hattı projesi’nin karşısına, Suriye devleti; İran, Irak, Suriye devleti (İslam Boru Hattı)5 projesini onaylayınca, Suriye’ye cehennemlerden cehennem beğendirildi. Batılı emperyalistlerin ve onların bölgedeki bağlaşıkları petrol yerine Suriye halklarının kanını emdiler ve emmeye devam ediyorlar.

“Komşularla sıfır sorun” politikasının terk edilmesi, içeride de “barış” politikasını terk edilmesini beraberinde getirdi ve işçi sınıfı ve emekçilere yönelik daha saldırgan politikaya geçildi. Kürt hareketiyle “barış” sürecinin terk edilmeside aynı politikanın devamıdır.

2013 Haziran Ayaklanması (GEZİ), emperyalist yayılmacılıkla paralel giden politik özgürlükleri yok eden baskılara karşı bir isyandı. İçerdeki saldırganlık bu süreçten sonra daha da azdı.

Dış politikadaki saldırganlık, içeride “barış” politikasıyla desteklenemezdi. Burjuvazi her yönlü saldırıyı, özellikle de içeride Kürtlere ve emekçilere yönelik baskıyı yoğunlaştırdı. 
 
Özellikle Kürtlere karşı savaş, Türk burjuvazisi için kaçınılmazdı. Suriye’deki Kürtlerin kazanımları, Kuzey Kürdistan’ın Türkiye’den kopmasının kapısını çalmaya başlamıştı. Bu nedenle de, ulusal bilincin en yüksek olduğu, örgütlü ve askeri olarak güçlü Kürt Ulusal Hareketi’ne ağır bir darbe indirmeyi seçti. Kuzey Kürdistan’ın kalbi Diyarbakır’ın önemli bir bölümünü ve diğer bir çok Kürt illerini yerle bir etti. “Sıfır sorun”u, ülke içinde de savaşa dönüştürdüler.

Buraya 2016 yılındaki “15 Temmuz Darbesi”ni de eklemek gerekiyor. Bu ABD nin desteklediği bir darbeydi ve Türk tekelci burjuvazisi bu darbeye karşı çıktığı için başarısız oldu. Bugüne kadar Türkiye’de olan askeri darbelerin arkasında Türk burjuvazisi vardır. Bunların desteklemediği darbe girişimleri başarısız kalmıştır. Bu darbe girişimi Batı’dan “kopuşu” hızlandıran etkenlerden biri olmuştur. Türk tekelci burjuvazisi, çıkarlarına uygun başka emperyalist bağlaşıklara yöneldi. Bu da Rusya idi.

Türkiye NATO üyesi olmasına karşın, ABD ve emperyalist müteffiklerinin Irak işgali sürecinde Türkiye’nin dıştalanması “bir koyunca beş alamaması”, Türk burjuvazisini NATO ve Batı’dan siyasi olarak uzaklaştıran etkenlerin başında gelmektedir. Ve bu savaş sonrası özerk Güney Kürdistan’ın kurulması ve bir nevi devletleşmesi, Türk burjuvazisini yeni ittifak arayışları içine itmesinin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Tabi, buna ek olarak ABD ve AB’nin Türk devletinin Kıbrıs’ı işgal etmesi karşısında aldıkları tavır ve bunu devam ettirmeleri bu gelişmelerden bağımsız ele alınamaz. Türk burjuvazisi Batı emperyalistlerinden uzak kalamamışlar ama hep ilişkiler çatışmalı olmuştur.

Türk tekelci burjuvazisinin Erdoğan’ın ağzından AB’ne ve ABD’ye “kafa tutması”, Erdoğan’ın cahil cesaretinden değil, burjuvazinin emperyalist paylaşımlardan pay istemesiyle doğru orantılıdır.


Türk Burjuvazisinin Yeni Emperyalist Bağlaşıkları

Irak, Suriye ve Libya’daki gelişmeler ve parçalanmalar, Türk devletinin ekonomik gelişmesine uygun olarak emperyalist yayılmacı iştahını kabarttı. Kurulduğu günden beri militarist ve işgalci bir yapıya sahip Türk devletinin, askeri ve ekonomik olarak güçlenmesiyle beraber, bölgedeki gelişmeler karşısında sessiz kalması, onun saldırgan kapitalist doğasına aykırıdır. 
 
Türk devleti, ABD ve AB ile ne kadar içli dışlı olursa olsun, çıkarların çatıştığı noktada yeni bağlaşık arayışların içine girdi. Ortadoğu’daki gelişmeler, Kürdistan’daki yeni gelişmeler, bölgedeki emperyalist dalaşlar ve bunlar arasındaki çelişmelerin keskinleşmesi, tekelleşmiş Türk burjuvazisini, dış politikada daha agrasif ve yeni ittifaklar içine itti. Bunlardan biri Rusya ve diğeri ise İran’dı. Bu her iki ülkede ABD ve AB’nin "düşmanı"dır. Türk egemen sınıfları, ABD ve AB karşısında kendi çıkarlarını bu ülkeler ile ilişkileri sıklaştırmakta ve ortak çalışmada gördü.

Türk Tekelci burjuvazisinin bu yeni politikasını salt Erdoğan’ın kişisel özelliklerine bağlamak, subjektif değerlendirmenin yanında, burjuva devlet olgusunu burjuvaziden ayırarak –bazı aydınlarımızın yaptığı gibi- 1800’lerin başındaki Bonapartizm’e indirgemektir.

Böyle bir değerlendirme; Türk devletinin gerçek yüzünü, işçi sınıfı ve emekçilere karşı var olan tekelci burjuvazinin bir devleti olduğu gerçeğini gizlemeye yarar.

Bugün bölgede, emperyalistler arası saflaşma netleşmiş durumdadır. Rusya-İran-Türkiye bir tarafta, ABD-AB-Suudi Arabistan bir tarfta yer almaktadır. Aynı ittifak içinde olanlar arasında da elbette çelişme vardır. Ancak, genel olarak bir çıkarlar birliği vardır.

Türkiye NATO’dan şu anda çıkmak istemiyor, ancak çıkmayacağı anlamına da gelmez. Türk tekelci devleti, özellikle Ortadoğu’daki çıkarlarını Rusya-İran yanında görmektedir. Şimdilik. Bu nedenle de Rusya ile ilişkilerini sıklaştırdığı gibi, AB ve özellikle ABD’nin tüm baskılarına rağmen Rusya ve İran ile ekonomik, siyasi ve askeri ilişkilerini daha da geliştirmiştir. Bunun dışında, Suudi Arabistan’a karşı Katar ile ilişkilerini geliştirirken, orada askeri bir üs elde etmiştir.

NATO (esas yanı askeri olan siyasi bir ittifaktır) üyesi Türkiye, NATO düşmanı Rusya ve İran ile çok yönlü ilişkilerini geliştiriyor. Ortadoğu’da ABD ve AB’nin çıkarlarına ters olarak, onların düşmanı Rusya ile ortak hareket ediyor. Emperyalistlerin ortaya çıkardığı Libya iç savaşında aktif bir taraf oluyor. Ve Doğu Akdeniz’de (bu konuyu ayrı başlık altında ayrıca ele alacağım) AB ve ABD’nin tehditlerine rağmen kendi çıkarlarını korumaya çalışıyor.

Türkiye’nin Rusya ile geliştirdiği askeri, ekonomik ve siyasi ilişkiler, ABD ve AB’nin çıkarlarıyla örtüşmüyor. TC, bunu bilerek yapıyor. Ve bu yönelim salt Erdoğan’ın isteği olmaktan öte, esas olarak tekelci burjuvazinin bir yönelimidir. Türk tekelci burjuvazisi istemeden Hükümetler bir şey yapamaz. Erdoğan, burjuvazinin siyasal temsilcisidir. Elbette Türk burjuvazisi kendi içinde her konuda birlik değildir. Ama Rusya ve İran ile ittifakları geliştirme konusunda birliktir. S-400’lere sahip olma konusunda birliktir. Bu ittifakın da bozulmayacağı ve çıkarların çatışmayacağı anlamına gelmez.

Türk tekelci burjuvazi salt Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de AB ile çatışmıyor, Balkanlar’da da karşı karşıya gelmiş durumdadır. Bunu AB sözcüleri açıktan dillendirmektedir. Balkanlar’da AB, Çin, Rusya ve Türkiye pazarlara hakim olma savaşı içine girmişlerdir. Türkiye’nin Balkanlar’da (Sırbistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Kosova, ve Karadağ) nüfuzu giderek artmaktadır. AB ülkeleri Balkanlar’da ticaretin %73’ünü elinde tutmasına karşılık Türkiye’nin bu bölgelerde nüfuzunun artmasından oldukça rahatsızdır. Ayrıca Türkiye’nin AB üyesi Bulgaristan ve Romanya’da ekonomik yatırımları her geçen gün artmaktadır.

AB Komisyonun da genişlemeden sorumlu politikacısı Johannes Hahn'ın, Reuters’e yaptığı açıklama: “Türkiye, Rusya ve Çin Balkanlar’da rakibimiz”6 diyerek, “boşluk bırakılmaması” uyarısında bulunuyor. Bugün Romanya’da 15 bin 500 Türkiye’li şirket faaliyet sürdüyor.7 Arnavutluk’un önemli bankaları Çalık Holding’in elinde.

Bütün bu göstergeler, Türk burjuvazisi, Batı’ya bağlı kalmadan hareket etmek isteğindendir. Bu, onun kişisel niyetinden değil, emperyalist çıkarlarından kaynaklanmaktadır. Yarın, Rusya ile çıkarları çatışır ve başka ittifaklar içine girebilir. Kapitalistler arası ilişkiler kişisel dostluklar üzerine değil, ekonomik ve siyasal çıkarlar üzerine kuruludur. Bugün “dostum” dediğine yarın “düşmanım” (Erdoğan-Esad örneğinde olduğu gibi) diyebilir.

Türkiye’nin izlediği dış politika çizgisi, onun yarı-sömürge bir ülke değil, emperyalist bir ülke olduğunu gösterir. Ve Suriye’de girdiği yerlerden de kendi rızasıyla çıkmayacak, işgalciliğini sürdürmeye devam edecektir. Eğer, işgal bölgelerindeki halklar ile Türkiye (ve Kuzey Kürdistan) halklarının mücadeleleri, işgale karşı ortaklaşır ve gelişirse, Türk devleti çıkmak zorunda kalacaktır.

Rusya ve İran bu aşamada Türk devletine “çık” demeyeceklerdir. Kamuoyuna yönelik “çık” açıklamaları olsada, gizli diplomatik “ilişkilerde işgale devam” kararı ortak (Astana görüşmeleri) alınmış ve bu devam ettirilecektir. Türkiye gibi bir ülkenin ABD ve AB dışında kalması Rusya ve İran’ın çıkarlarına uygundur. Bu nedenle de bir çok tavizler verildi ve verilecektir. Türk egemen sınıfları da bunun bilincinde ve bu durum kendi emperyalist çıkarları ile örtüşmektedir.

AB ve ABD Türkiye’yi İran gibi dıştalamayı göze alamazlar. Türkiye’nin NATO’dan çıkması, NATO’nun güney kanadının çökmesi, en azından ciddi olarak zayıflaması ve bu alanlarda Rusya, İran ve bunların müttefiklerinin güçlenmesi anlamına gelecektir. Öte yandan, S-400’ler gerekçesiyle Türk devletine ekonomik yaptırımların uygulanması, başta AB olmak üzere ABD’nin kendine yaptırım uygulaması olacaktır. Türkiye’de faaliyet yürüten 60 bine yakın yabancı şirketin büyük bir bölümü AB ülkelerine ait. Ancak, tehdit ve kısmi kısıtlamalara giderek Türkiye’nin kendi pazarlarına ve egemenlik alanlarına girmesini önlemeye çalışırken bir yandan da Türkiye ile ticari ilişkilerini sürdüreceklerdir. 

 
ABD, Türkiye’nin NATO’da kalmasını ister ve Türkiye’nin yerini bir başka ülke ile de dolduramaz. Türk devletinin askeri ve ekonomik yerini Kürdistan alamaz. ABD burjuvazisi Türkiye yerine Kürdistan hayali kurmuyor ve bu ikisini karşı karşıya koymuyor ve Türkiye”nin kendi denetimiden çıkmasına koşut olarak başka arayışlara yönelir. Hepsi bu.

Emperyalist burjuvazi, dünyanın en büyük 20 ekonomisi içinde yer alan bir ekonomiye sahip ülkeye ekonomik yaptırımlar uygulayarak, iyice daralan pazarlarını daha da daraltma yolunu seçmesine kendi ekonomik durumları buna müsade etmez. Özellikle yeni bir dünya ekonomik krizinin kapıda oluşu, dış yatırmların düşüşe geçtiği ve sermaye dolaşımının daraldığı bir süreçte, kendi ayaklarına pranga vurmayı göze alamazlar. Siyasi çıkarları ekonomik çıkarlar belirler.

AB Rusya’ya ve İran’a yaptırım uyguluyor. Ama, gazlar ve petroller bu ülkelerden yine AB ülkelerine akmaya devam ediyor. Ve Rus gazı ve petrolünün daha hızlı ve çok, yeni boru hatları ile Türkiye üzerinden AB’ye ulaştırılmasının hummalı çalışması içindeler. ABD, Çin’e ticari savaş açtı, ama hala 400 milyar dolarlık Çin’den yapılan ithalatın önüne geçemiyor ve geçemezde. Emperyalist tekeller hem birbirleriyle savaşır hem de kopmaz çelikten zincirlerle birbirlerine bağlanmışlardır. Tersine, düne oranla ve her geçen gün emperyalist tekeller arasındaki bağ daha da gelişmiş ve gelişecektir. Bu durum, tekelci kapitalizmin olmazsa olmaz karakteristik eğilimidir.

Son olarak Türk devletinin Rojava (Kuzey Suriye) sınırına 80 bin asker yığdığı ve yeni bir saldırıya hazırlandığı göz önüne alınırsa, ne denli saldırgan olduğu ve emperyalist amaçlarla hareket ettiği görülebilir. Ayrıca, on binin üzerinde askerle “pençe harekatı”” adı altında Güney Kürdistan’da PKK’ye karşı yürütülen savaşı da bunlara eklemek gerekiyor. Türk egemen sınıfları birden fazla cephede işgal savaşı yürütüyor. Bunlar doğru değerlendirilmezse, küçük burjuvazi için, Türk egemen sınıflarını “anti-emperyalist” değerlendirmek hiç de zor olmayacaktır. Kürtlerin Ulusal haklarını yok sayıp devletin yanında yer alanların Türk “yurtsever”liği (sosyal şovenistliği) daha da kabaracaktır. Türk burjuvazisi, o kadar askeri ve o kadar silahlanmayı “barış” için değil, yeni egemenlik alanları kazanmak ve Rojava Kürdistanı’nıda topraklarına katmak için hazırlık yapıyor. Küçük burjuva “sol”culuğunun göremediği nokta burası.
 
Komünistler, Türk devletinin derhal NATO'dan çıkmasını istemesi yanında, her türlü silahlanmasına karşıdır. Ayrıca, işgal ettiği tüm bölgelerden (Kıbrıs, Suriye-  Güney Kürdistan (Rojava) başta olmak üzere) derhal çıkmasını ve Kürt ulusunun kendi kaderini özgürce tayin etme hakkının kayıtsız koşulsuz tanınmasını istemelidir. 
 
Ortadoğu’nun en saldırgan güçlerinden biri de Türk devletidir. 
 
Yeni savaşlar kapıda. 24 Temmuz 2019

***
2 Defans News Top 100 2018 Listesi
3 Savunma ve Havacılık Sanaii İmalatçılar Derneği (SaSaD)’nin, “ Savunma ve Havacılık Sanayii Performans Raporu 2017”. www.sasad.org.tr
4 Yeni Şafak, 3 ocak 2018
5 Pepe Escobar, www.conturpunch.org ve Evrensel gazetesi, 13.12.2015
6 Deutsche Welle Türkçe, 05.07.2019
7 DEİK/Türkiye-Romanya İş Konseyi. www.deik.org.tr.

25 Haziran 2019 Salı

Her Şey Sosyalizmle Güzel Olacak!




Her Şey Sosyalizmle Güzel Olacak!



Yusuf KÖSE

İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı (İBB) seçimlerini muhalefetin büyük bir oy farkıyla kazanması, faşist iktidarın siyasal krizinin derinleşmesinde daha da büyütücü bir rol oynadı.

Türk tekelci burjuvazisinin en büyük kesimleri (TÜSİAD), AKP-MHP iktidarıyla daha fazla gidilemeyeceğine karar vermiş gibi gözüküyor. Bir taraftan işçi ve emekçilerin giderek artan hoşnutsuzluğu, kapitalist sistemin içinde bulunduğu derin ekonomik ve çok yönlü siyasal kriz, burjuvaziyi yeni iktidar arayışlarına itmektedir. Çünkü Erdoğan önderliğindeki AKP’nin ekonomik ve siyasal olarak denizi bitti. Arkasındaki sermaye çevreleri de artık AKP’nin bu haliyle bir yere varamayacaklarını görüyorlar... Kapitalizm sermaye birikimi üzerinden varlığını sürdürür. Sermaye birikiminin önünde engel olunuyorsa, ipe bile götürürler. 
 
Türk tekelci burjuvazisinin, büyük bir huşu içinde 16 Nisan 2017 yılında referandumla onaylattığı “tek adam rejimi” daha senesi dolmadan ikinci1 defa ayaklarına dolandı. “Tek adam rejimi” sermaye birikimi sağlayamadı, tersine ekonomik krizi daha da derinleştirdi. Ve AKP gemisini ilk terk eden, ilk “nankörlük” yapan; Türkiye’deki tüm baskı ve sömürüden birinci derecede sorumlu büyük sermaye kesimi TÜSİAD oldu. Bazı liberaller bu sermaye kesimini “mağdur” göstermeye çalışsada, Türkiye’deki bütün iktidar oyunlarında ve bütün askeri faşist cuntaların arkasında öncelikle bu kesim vardır. AKP iktidarı da bunların desteği ile bugüne kadar ayakta kalabildi. Bunların “demokrasi” ya da faşizm seçenekleri, sermaye birikimi süreciyle doğru orantılıdır.

Ekonomik krizin AKP-MHP iktidarını “teyt” geçme olasılığı yoktu ve olamazda. Derinleşen ekonomik bunalım, iktidarın kitleleri, faşist devlet terörüyle bezenmiş olarak kutuplaştırıcı, dıştalayıcı, milliyetçi, ırkçı, aşağılayıcı ve ayrıştırıcı siyasetle daha fazla susturmasının ve oyalamasının zeminini büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Ekonomik kriz doğal olarak kitlelere gerçek kimliklerinin daha önemli ve esası olduğunu gösterdi. Son yerel seçimler ve özellikle 23 Haziran İBB seçimi bunu daha belirgin bir şekilde açığa çıkardı. Faşist iktidarın yıllarca etnik kimlikler üzerindeki siyasetine karşı kitlelerin açıktan karşı tavır alışlarıdır 23 Haziran. 

Daha altı yıl önce politik özgürlüklerin gaspına karşı Haziran  (GEZİ) Ayaklanması yaratmış milyonların uzun süre sessiz kalması olası değildir. Bu hareketi yaratmış kitleler yeniden küllerinden doğmasını da bilecektir.

Nasıl mı?

AKP faşist iktidarına karşı; İmamoğlu’na verilen oyların önemli bir bölümü, “her şeyin İmamoğluyla güzel olmayacağını” bilen kitlelerindi. Kürtler, sosyalistler, devrimci-demokratlar imamoğlun’a oy verirken, 17 yıllık faşist AKP iktidarını en azından sersemletmek, faşist baskılara karşı dur demek için bir tercih yaptı ve AKP’nin delinmez gözüken zırhlı balonunda delik açtılar. Gerisi de gelecektir. Hatta şu söylenebilir: Bugüne kadar olan seçimler içinde kitlelerin en politik tercih belirlemesiydi.

İmamoğlu, hoşnutsuz kitleler açısından, AKP’den kurtulmanın bir aracı oldu. Kullandığı liberal, barışçıl dil, etnik kimlikleri biribirine kışkırtmayan, etnik ve dinsel kimlik üzerinden siyaset yapmaması, kitlelerin tercihiyle bütünleşti. Öbür yandan ise, kitlelerin politik tercihlerine gerçekten tercüman olacak devrimci, sosyalist bir aday ya da parti yoktu ortalıkta. Burjuva liberalizmi işçi sınıfının örgütsüz ve partisiz durumundan yararlanarak, işçi ve emekçilerin oyunu almayı başardı.

AKP’nin sonu; ANAP, DSP, DYP gibi olacağa benzemektedir. AKP içindeki çıkar çelişmeleri keskinleşecek ve bölünmeler yaşayacaktır. Tekelci burjuvazi, Erdoğan’ı, İMF ile anlaşmaya zorlayacak ya da “ekonomik reformlar” dedikleri, kitleleri daha da yoksulluğa ve işsziliğe itecek uygulamaları hayata bir an önce geçirmesini dayatacaklardır. Bunu AKP’nin arkasındaki sermaye kesimi de istemektedir. Çünkü bir bütün olarak bütün sermaye cephesinin dayanma gücü kalmadı. Biraz soluk alabilmeleri için (İMF vb.) dışardan gelecek ilk etapta en az yüz milyar ABD dolarına ihtiyaçları vardır.

Ancak, her şey burjuvazinin istediği gibi “tıkırında yürümeyecektir”. Krizin baskısı altında ezilen işçi sınıfı ve emekçiler, önümüzdeki günler daha kitlesel sokaklara çıkacaktır. Ve egemenlerin içinde bulunduğu yapısal ve siyasal kriz, işçi sınıfının baskısıyla da olsa erken seçime gideceklerdir. Çünkü, bu halleriyle bir dört yıl daha AKP-MHP ortaklığında iktidarı götüremezler. 23 Haziran seçimleriyle pandoranın kutusu bir kere daha açılmıştır. 
 
AKP-MHP faşist iktidarının İstanbul’da hezimete uğraması, işçi ve emekçilerinde lehine olmuştur. Egemen sınıflar arasındaki çelişme derinleştiği gibi siyasal krizin derinleşmesini de beraberinde getirmiştir. Ve ayrıca kitleler, “yenilmez” denen iktidarın yenildiğini gördükleri gibi, kendilerine de güven gelmiştir ve bu gelişme demokratik hak ve özgürlükler için mücadele etme azimlerini artırıcı bir rol oynayacaktır. 
 
Dış siyasetleri ise oldukça karışık ve bir çıkmaz içindeler. Bunun getirdiği ağır yüklerden nasıl kurtulacağını burjuvazi çözebilmiş değil. Öbür yandan ise işgal ettikleri bölgelerden çıkmak istemiyorlar. İzlenen bölgesel emperyalist siyaset, daha büyük emperyalist güçlere çarptı. (Özellikle Suriye politikaları Kürt ulusal hareketine çarpmıştır.) Ve şu anda esasta iki emperyalist kutup arasında sıkışmış durumdadır. İçine girilen ekonomik kriz bu durumu daha da zorlaştırıcı rol oynuyor, burjuvazi açısından.

İmamoğlu’nun; “her şey güzel olacak”, kulağa hoş gelen ama işçi sınıfı için içi boş sloganı, tekelci burjuvazi için geçici bir kurtuluş olabilir. Burjuva liberal lapalarla işçi sınıfını kapitalist köleliğe mahkum oluşunu olumlayan bir taktiktir. Kapitalist sistemin sahibi burjuva sınıfı tarafından, kendiliğinden işçi sınıfına hiç bir şey verilmemiştir, verilmeyecektir de. İşçi sınıfı tüm haklarını mücadele ederek ağır bedeller karşılığında almıştır. Bu nedenle burjuva liberallerin işçi ve emekçiler için yapacakları güzel hiç bir şey yoktur. Tersine, onlara yaşamı çekilmez hale getirmişlerdir.

CHP’nin sloganlaştırdığı, “Eşitlik”, “adalet”, “sevgi”, “tolerans”, kapitalist sistem içinde mümkün değildir. Sermaye ile onun emrinde çalışan işçi eşit olamaz. Kapitalist sistem, adaletsizliği, eşitsizliği her geçen gün büyüttüğü gibi, sömürü ve baskıları da artırır. Egemen ulus kimliğini esas alıp, diğer ezilen ulusları ve azınlıkları ya yok sayar ya da baskı altına alır. Aynı bugün olduğu gibi. 
 
Eşitlik, adalet ve sevgi ancak ve anacak sömürüsüz ve sınıfsız bir sistemde mümkündür. Bu da sosyalizm ve komünizmdir. Sömürünün olduğu yerde “eşitlik” ve adaletten” söz etmek sahtekarlıktır. Kurulduğu günden beri Kürtleri yok sayan bir egemen ulus devletin savunucularının adaleti, yine egemen ulus burjuvazisi içindir. 
 
İşçiler için kapitalist sistem içinde güzel olan bir şey olamaz. Bu sistem, tepeden tırnağa tüm kurumlarıyla burjuvazinin çıkarları doğrultusunda çalışır. İşçiler için her şey sosyalizmle güzel olacaktır. Başkada bir alternatif yoktur. 
 
İşçiler, sosyalist adaleti, sosyalist eşitliği burjuvazinin seçim oyunları içinde değil, örgütlü mücadele ile kapitalizmi yıkıp sosyalizmi kurarak gerçekleştirecektir.

Bu nedenle, işçi ve emekçilerin sloganı: Her şey Sosyalizmle Güzel Olacak!
***


1 Birincisi, 1927-1945 arası