20 Aralık 2016 Salı

Nereye ve Nasıl?



Nereye ve Nasıl?


Yusuf KÖSE

“Emperyalist burjuvazinin, işçi sınıfına yeni bir saldırı dalgası olarak 1980’lerden itibaren gündeme soktuğu neoliberal ekonomik politikalar; emperyalizmi krizlerden çıkaramadığı gibi, işçi ve emekçiler üzerinde yıkıcı (ideolojik-örgütsel) etkisi oldukça artmış ve dünyayı, adete bir emperyalist anarşi metaforu içine sokmuştur.”1

Ağustos ayı içinde bir yazımda söylemiştim bunları. Bu bağlamda, uzun süredir dünyanın gündemi aynı. “Dünya ve Türkiye nereye gidiyor?” sorusu bunun içinde. Emperyalist-kapitalist dünyanın genel yönelimi bu. Günlük olarak değişen ise, bu genel yönelime bağlı olarak taktiksel gelişmelerdir.

ABD’de Trump’un kazandırılması, AB ülkelerinde yükselen ırkçılık, Ortadoğu ve Güney Çin Denizi’ndeki egemenlik dalaşları, ABD’nin gerilemesi ve diğer emperyalist blok ve ülkelerin (pazarlardan pay alma ve egemenliklerini genişletme amaçlı önlenemez) istekleri, önümüzdeki son on yılın oldukça karanlık geçeceğini ve ciddi altüst oluşun yaşanacağınında habercisi olarak önümüzde duruyor.

Kapitalist sistemin, toplumsal çelişmeleri her geçen gün artırma ve keskinleştirme özellliği, kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasıyla doğrudan bağlantılıdır.  Burjuvazi  -toplumu bütünüyle sırtında taşıyan çalışanların kazançlarını kendi özel mülkiyetine geçirmesiyle- toplumsal kaosun temelini de atmış oldu.

Sermaye, gittiği yere, sadece kültürünü, meta ve sermaye ihracını götürmüyor, bütün eşitsizliğini ve toplumsal çürümüşlüğünü de beraberinde taşıyor.

„Kapitalizm kendi suretinde bir dünya yaratır“ken, kendi içindeki tüm çelişmeleri de artan ölçüde gittikleri yerlere taşıyor ve buralardaki toplumsal-sınıfsal çelişmeleri daha da derinleştirici bir rol oynuyor. Sermayenin küreselleşmesi, sermayenin egemenlik eğilimine bağlı olarak gelişen terörün küreselleşmesini koşulluyor. 
 
Yugoslavya’nın parçalanması, Kafkaslar ve Ukrayna olaylarının yanı sıra; Afganistan, Irak, Libya, Suriye, Yemen, Filistin, Kürdistan ve daha burada sayamadığımız dünyanın çoğu yerlerinde, sermayenin ağır sömürüsü, egemenliği, aynı zamanda çatışmaları, savaşları da beraberinde taşıdı. Hatta bazı yerlere sermayeden önce  emperyalist terör ihraç edildi.

Yukarıda isimlerini saydığımız ülkelerde, emperyalist menşeli bombalar patlarken, emperyalist metropollerde bunun yansımasının olmayacağını düşünmek aptallara mahsustur. Emperyalist burjuvazi, kitleleri, „terör dışarıdan geliyor“ diye yanıltmaya çalışıyor. Oysa, terörün kaynağı kendileridir. Kabil, Bağdat, Kahire, Şam, Trablus, Bingazi, Nijerya, Diyarbakır vb. yerlerde patlatılan bombaların, Paris, Brüksel, Berlin, Madrid, Moskova, Pekin, İstanbul, New York gibi diğer emperyalist ve kapitalist metropollerde patlamaması için hiç bir neden yoktur. Kaosu yaratanlar, aynı kaosun kendi kucaklarına düşmesini önleyemezler. Kabil, Bağdat, Şam ve Halep'de pazar yerlerinde üzerlerine atılan bombalarla katledilenlerin sorumlularıyla, Antep’de bir Kürt düğün evinde katledilenlerle, Paris'te bir eğlence yerinde katledilenlerle, Berlin’in göbeğindeki bir noel panayırında en masumane günlük sevincini yaşayanların katledilmesinin sorumluları aynıdır. 
 
Ancak, dünyayı bir silah deposu haline getiren emperyalist burjuvazi, terörü başka yerlerde aramaya çalışması  burjuva riyakarlığıdır. Dünya servetinin yüzde 90’nın, sadece yüzde 8’nin elinde olması, terörün asıl nedeni olduğu gözlerden gizlenmeye çalışılıyor.

Sermaye birikimi ve egemenliği için, ulusal, dinsel ve mezhepsel ve hatta aşiretsel farklılıkları körükleyerek halklar arasında düşmanlıklar yaratanların, bu düşmanlığın ateşinden kendilerini de kurataramazlar. Ve kurtaramıyorlar. Sosyalizmin gelmesinin önüne geçmeye çalışan burjuvazi, daha karanlık bir gericiliğin içinde debeleniyor.

Günümüz emperyalist burjuvazisi, kamuoyuna terör örgütleri olarak; El Kaide, İŞİD, Boko Haram, Neo Nazi vb. gibi faşist, dinci, ırkçı örgütleri gösteriyorlar. Bunların terör örgütleri oldukları ne kadar gerçek ise, bunları yaratan ve besleyen devletlerin ise bunlardan daha tehlikeli ve organize terör örgütleri oldukları gerçeğini değiştirmeye yetmiyor.

Başta emperyalist ülkeler olmak üzere, bütün kapitalist ülkelerin ezici çoğunluğu artık gelinen aşamada halklar üzerinde, bütün çıplaklığıyla birer terör örgütü durumuna dönüşmüşlerdir. Bu terör yuvaları burjuva devletleri, işçi sınıfı ve ezilen halklar tarafından yıkılmadıkça, kitleleri katleden, yıldıran ve korkutan teröründe ortadan kalkmasının olasılığı söz konusu değildir.

***

Burjuvazi, toplumu uçurumdan aşağıya atmaya başladı. 
Irak, Libya, Suriye ve daha bir çok ülke nasıl emperyalist sermayenin anarşi metaforundan kaçamadıysa, bu metaforun içine balıklama dalan Türk burjuvazisi de, Türkiye’yi adını saydığımız ülkelerin akibetine uğramaktan kurtaramayacaktır. Ve iktidarı elinde bulunduran AKP sermayesi ve bileşenlerinin belli bir süre daha ayakta kalma şansları olarak savaşı (iç savaş da dahil) görüyorlar ve gerçekten de başka da şansları kalmadı. Ve emperyalist-kapitalist dünyanın içinde bulunduğu bunalım da bunu koşulluyor. Bu nedenle, Ankara’nın göbeğinde bir Rus Büyük elçisinin öldürülmesi, kendisi bir terör devleti olan Türk devletinin karakteristik yapısının bir sonucudur. Nasıl ki, Kürdistan illerinin yakılıp yıkılması, devletin burjuva niteliğinin karakteristik yapısından ayrı ele alınamayacağı gibi…

Türk egemen sınıfları, Kürt ulusal sorununu demokratik bir şekilde çözmeye yanaşmadığı için, ülkeyi gerici bir iç savaşın eşiğine getirmiştir. Çok önemli gelişmeler olmadıkça, (ki, yakın bir süreçte bu olasılık oldukça cılız) Türkiye, egemen sınıfların yönlendirmesi altında gerici bir iç savaş, derinleşme ve yaygınlaşma eğilimi taşımaktadır. Milliyetçilik ve dincilikle örgütlü sürüler haline getirilmiş kitleler, Kürtlere ve onların müttefiklerine, demokratlara, devrimcilere, komünistlere ve alevilere saldıracaklardır. Bu devlet terörünün bir parçası olan CHP’de bundan nasibini ciddi  şekilde alacaktır. Burjuvazinin gerici iç savaşı, her ne kadar Kürtlere karşı gibi gözükse de , esas olan, ülkenin demokratik kamuoyuna ve bilincine yöneliktir.

Faşist islamcı hükümet, silahlandırdığı, örgütlediği ve gericileştirdiği kitleleri demokratik kamuoyuna ve muhaliflerine karşı bir tehdit unsuru olarak kullanmaya başlamıştır. Bunu en net bir şekilde 15 Temmuz (darbe girişimi) olaylarında ortaya koymuştur.

Egemen sınıfların ülkeyi gerici bir iç savaşın içine sokmasını önlemenin yolu; işçi sınıfı ve emekçilerin örgütlü bir şekilde buna karşı çıkmasıyla olasıdır. Ne yazık ki, sınıfın en örgütsüz ve nitelik olarak en zayıf olduğu bir süreçtir. İşçi sınıfı siyasi islamcı-faşist hükümetin etkisizleştirme ve örgütsüzleştirmesine maruz kalmıştır. Bu örgütsüzlük ve etkinsizlik, 2013 GEZİ ayaklanmasıyla yıkılmaya çalışılsada, süreç içinde başarılamamıştır. 
 
Kitleler üzerindeki devletin faşist terörü ve ideolojik saldırısı, kitlelerin önemli bir kısmını yılgınlığa ve sessizliğe iterken, küçümsenmeyecek önemli bir bölümünü ise siyasi islamcı faşist hükümetin doğrudan etkisi altına alarak gerici-faşist örgütlemenin içine sokmuştur.

Komünist ve devrimcilerin başarması gereken, yılgınlık içindeki en yakın kitlelerin kazanılması, faşist odakların örgütlenmesi ve etkisi altındaki kitlelerin önemli  bölümünün ise en azından tarafsızlaştırılması, iç savaş atmosferinden  çıkmanın bir gereğidir.

Kürt Ulusal Hareketin haklı ve meşru mücadelesi iç savaşın nedeni değil bir sonucudur. Bazı kesimler, burjuvazinin yoğun ideolojik ve siyasal propagandasının etkisiyle, „ülkeyi kaosa sürüklüyor“ gibi şovenist yaklaşımlar sergilemesine karşın, gerçekte olan ise, faşist Türk devletinin bölgedeki gelişmelere (özellikle Suriye) bağlı olarak ülkeyi bir iç savaş ortamına bilerek sokmasıdır. Bu, niyetten öte, burjuvazinin egemenlik alanlarını genişletme, sermayesini büyütme isteğinin ve emperyalizme bağlı olmanın bir sonucudur.

Türk egemen sınıfların kaos ve anarşi ortamı içine soktukları Türkiye‘deki gelişmeler, emperyalistler arası paylaşım ve egemenlik savaşlarından ayrı ele alınamaz ve ona bağlı olarak gelişmekte ve derinleşmektedir. 
 
Dünya ve Türkiye’deki gelişmeler, kapitalizmin umutsuz bir vakası olarak ele alınmalıdır. Sorunun nihayi çözümü çok nettir: Kapitalist sistemden kurtulmak için işçi sınıfının sınıf bilinçli örgütlülüğü ve mücadelesinin öne çıkması olmazsa olmazdır. 
 
Faşizmi yıkmak, emperyalist saldırı dalgaları ve yayılmacılığının önüne geçmek, daha geniş birliktelikleri koşullar. Bu da ancak mücadele içinde oluşur. Bunun için, örgütlenmek, militanca, sabırlı ve uzun vadeli bir çalışma yapmak gerekiyor. İşçi sınıfının çelikten örgütleri, böylesi mücadele içinde sağlamlaşıp gelişebilir. Bu iş, öncelikle kendine komünist diyenlere düşüyor. Çünkü, komünistler dışında kapitalizme karşı sosyalist alternatif yaratacak siyasal yapı ve anlayış yoktur.20.12.2016




1 Bkz. http://www.kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/burjuvazinin-sendromlari-ve-isci-sinifinin-kaybedecegi-yeryuzu

11 Aralık 2016 Pazar

KOMÜNİZM


Bursa Metal İşçileri Direnişi 22 Mayıs 2015


KOMÜNİZM



Yusuf KÖSE
Burada, komünizmi incelemeyeceğiz, ama, kısaca, olacak olanları, Marx ve Engels’in söylem ve öngörülerinin ışığında, içinde yaşadığımız koşulları da dikkate alarak, komünizmin bir ütopya olmaktan çıkıp gerçek olacağını yinelemek istiyoruz.

İçinde yaşadığımız emperyalist-kapitalist kaos sisteminin, bireylere umutsuzluk verdiği bir koşulda, kaybedecekleri hiç bir şeyi olmayan milyonlarca işçinin komünizmin ilkelerini yaşama geçirmelerinin de kaçınılmaz olduğunu söyleminin ütopya olmadığı, işçilerin kendi yaşamları ve üretimleri kadar gerçektir.

“Bize göre komünizm, ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu anda varolan öncüllerden doğarlar”1

Marx-Engels bunları yazdıkları tarih 1845. Üzerinden tam 171 yıl geçmiş. Kapitalist sistem gelişti, yeni bir evreye, emperyalist aşamaya geçti. Üretici güçler muazzam denecek düzeyde gelişti. Yani, komünizmin gerçekleşmesinin tüm maddi (üretim ve üretim araçları) koşulları olgunlaştı. Geriye, işçi sınıfının harekete geçmesi kaldı.

Komünist toplumun en ayırt edici özelliği;  komünal (kollektif) oluşudur. Her toplumun karakterini belirleyenin, o toplumun sahip olduğu üretim ilişkilerinin niteliği olduğundan, komünist toplumun komünal olmasının niteliğini belirleyenin de sahip olduğu toplumsal (komünal) üretim ilişkileridir. Bu sonuncusunun daha yalın anlamı; toplumu meydana getiren bireylerin, toplumun ortaya çıkardığı yükleri tek başına (bireysel) olarak yapmak zorunda kalmak yerine, kollektif olarak yapması, sorunların çözümünü ortaklaştırmasıdır. 
 
Kapitalist toplumda üretim toplumsaldır. Fabrikalarda ve iş yerlerinde (bütün üretim alanlarında) işçiler ortaklaşa üretirler. Ama ürettiklerinin üzerinde söz sahibi olmadıkları gibi, onu ortaklaşa üleşemezler de. Kapitalizmde üleşim bireyseldir. Kapitalist toplumsal üretimin sahibi, fabrika ve iş yerleri sahibi olan burjuvalardır. Komünist toplumda ise, bunun tersi olarak toplumsal (kollektif) olan üretim yine kollektif olarak bölüşülecektir. Çocukların bakımı kollektif olacak, evinin yapımı, mesleki eğitimi ve çalışma yaşamı, yiyeceği ve içeceği vs. Yani, insan yaşamının her alanı ortaklaşa olacaktır. Sorunlar bireylerin tek başına sırtlarına yüklenmesi yerine, o sorunları bütün toplum üstlenerek, insan insan olduğunun ayırdına, düşünce ve pratiğiyle o zaman varacaktır..

Kapitalist toplumda, bireylere özgü sorunları toplumsal üretim biçimi yaratmasına karşın, çözümü kollektif olmayıp bireysel olmaktadır. Bu, milyonlarca insan içinde yaşayan bireyi yalnızlaştırmakta ve toplumdan soyutlamaktadır. Bu, aynı zamanda, insanın kendine ve topluma karşı yabancılaştırılmasıdır.

Kapitalist toplumda insanın toplumsal üretime katılması sağlanmış, ancak, o üretimden ihtiyaçları oranında pay alması engellenmiştir. Payın büyük bölümü sadece üretim araçlarını elinde bulunduran burjuvazinin almasına izin verilmiştir. Ancak, kapitalist toplumun ortaya çıkardığı bütün sorunlar ise bireylere bırakılmıştır. Birey, toplumun bir üyesi olmasına karşın, toplumsal nedenlerle ortaya çıkan sorunların üstesinden tek başına gelmekle karşı karşıya kalmıştır. Bu ise, bireyin ölene kadar sırtında taşıyacağı korkunç bir yük olarak kalmaktadır. İnsan dünyaya mutlu olmak için değil, bir avuç burjuvaziye ücretli köle olarak hizmet etmek için gelmiş oluyor. İşte komünist toplum bunu tersine çeviriyor. Toplumun ezici çoğunluğunun bir avuç bireye hizmet etme yerine, kendi toplumsal ve bireysel yaşamını ortaklaşa düzenleme ve yeniden üretmek üzerine oluşturur. Kapitalizm ile komünizm arasındaki en temel ayırtedici nokta burasıdır.

Komünizm, insanın insanı ezmesini ve sömürmesini ortadan kaldırır. Bunun için öncelikle, toplumsal üretim araçlarının bütünüyle toplumsallaşmasını sağlar. Toplumsal üretim araçları üzerinde gerçekleştirilen toplumsal üretim yine toplumsal olarak bölüşülür. Bu da toplumu oluşturan tüm bireylerin gereksinimi oranında bir üleşimdir.

Kapitalist toplumda yaşam (üretim) araçları bireylerin (zenginlerin) elinde toplanır. Ancak, üretim araçlarından yoksun ezici çoğunluk ise, üretim araçlarına el koyanların ücretli kölesi haline getirilir. Komünist toplumda bunlar söz konusu olmayacaktır. Daha sosyalizm zamanında üretim araçları sosyalist devletin elinde olacaktır. Komünizm de ise üretim araçları bütünüyle toplumun malı olacaktır. Çünkü komünizmde devlette olmayacaktır. 
 
Komünizmde insanlar, sınıfsal, dinsel, ulusal, ırksal ve cinsiyetçi kimliklere bölünmeyecektir. Komünist toplum bütünüyle bunlardan arınmış olacaktır. Çünkü, bu bölünmüşlüğü yaratan tüm ekonomik yapılar tasfiye edilmiş ve toplumu doğa ile uyum içinde yaşatan bir ekonomik sistem inşa edilmiş olacaktır.

Kapitalist toplumda, bireyin işsiz kalması, aç kalması, evsiz kalması, hastalandığında bakımsız kalması ve çocuklarını büyütmesi, okutması kendi (bireyin) sorunu olarak görülür. Kapitalist devletin yasaları da bu doğrultudadır. Komünist toplumda ise, bu sorunlar bütünüyle toplumun ortak sorunu olacaktır. Eğer bir açlık varsa, bu sadece bir kişinin açlığı değil, toplumun aç kalmasından kaynaklı olabilecektir. Toplum bireylerinden biri aç yatarken komşusu tok yatamayacaktır. Tokluk paylaşıldığı gibi açlıkta paylaşılacaktır. Kısacası, komünist toplumda birey, asla kendi başına bırakılmayıp, onun sorunları toplumun sorunları olacaktır. 
 
İnsanlar, kapitalist toplumda olduğu gibi, iş, aş, çocuk büyütme, okutma, konut sorunu, sağlık sorunlarını karşılama vb. ile baş başa kalmayacaktır. Herkesin evi ve işi olacaktır. Ücretli kölelik daha komünizmin ilk aşaması olan sosyalizm de kaldırılmış olacağı için, komünizm de ise iş-çalışma, bütünüyle bir zorunluluk olmaktan çıkıp, doğal yaşamın ve kendini üretmenin zevkli bir parçası olacaktır.

Komünist toplumda bireysellik olmayacağı anlamına gelmez. Toplumsal özgürlük ve ortaklaşa yaşam, özgür bireysel yaşamın garantisi olacaktır. Toplumsal özgürlük olmadan bireysel özgürlük olamaz. Bireysel özgürlük tamda komünal sistemde yaşanacaktır. Birey, her alanda kendini özgürce geliştirme olanağını bulacaktır. Birey, toplumsallığı, kendini kısıtlayıcı değil, geliştirici bir etki olarak görecektir. Kapitalist (özel mülkiyetçi) sistemin bireye yüklediği tüm geriletici, bıktırıcı yükler ve sorunlar ortadan kalkacağı için, bireyin gelişimi, bireyin bugüne kadar yaşamadığı oranda özgürce olacaktır.

Özel mülkiyetçi baskı ve yaptırımlar olmadığında, birey, aşkını, sevgisini özgürce yaşayacak ve ne kendine ne üretimine ne de insana yabancılaşacaktır. Komünist toplumun ahlakı, özel mülkiyetçi sistemin kısıtlayıcı, daraltıcı, bunaltıcı, baskıcı ve köreltici bir ilişki olmaktan çıkıp, insanı her alanda özgürletici ve ufkunu genişletici yüksek düzeyde bir ilişki halini alacaktır.

Kapitalist sistem, “bireyselliği” öne çıkarmasına karşın, o bireyin özgürlüğünü değil, sermayenin özgürlüğünü esas alır ve bireyi sermayenin kölesi durumuna getirir ve getirmiştir. Kapitalist toplumda hiç bir birey özgür değildir. Sahabahtan akşama kadar çalışan, işinden başka bir şey düşünmeyen ve de düşünemeyen ya da iş bulmak ve karnını nasıl doyuracağını düşünen bireyler topluluğu, kapitalist toplumun insan tipidir. Yoğun bir koşuşturmaca, telaş, durmadan daha fazla para kazanma (ücretli işçi asla fazla para kazanamaz) ve yaşamı bununla özdeşleştirme ve sermayenin karını artırmak için koşuşturmanın dışında bireyin kendine zaman ayıramaması ve geliştirememesi, üretilen robotlar gibi tek tip bir yaşam biçimi, kapitalist sistemin insan tipidir.

Kapitalist sistem, savaş, anarşi ve bunalım demektir. Bu toplum içinde yaşayan insanların bu kaos ve bunalımdan uzak durması olası olmadığı gibi, daha derin bir bunalımla karşıkarşıyadır. Aşırı depresyon, stres ve bundan kaynaklı yaygın ruhsal hastalıklar kapitalist topluma özgüdür. Komünist toplumda ise bunlar olmayacaktır. Bireyi ruhsal bunalıma iten ve yalnızlaştıran ekonomik nedenler ortadan kalkacaktır.

Komünizmde meta fetişizmi ortadan kalkacağı gibi; insan, üretimi, esas olarak değişim değeri için değil, kullanım değeri için, yani insanların gereksinimi için yapacaktır. Bu bağlamda, insanla insan arasındaki ilişki meta ilişkisi olmaktan çıkıp, insanın insana yabancılaşmasının olmadığı bir ilişki biçimini alacaktır.

İşi, kalacak yeri, aşı, eğitimi, sağlık sorunu vb. gibi temel gereksinimleri garanti olacağından insan, yarınına güvenle bakacak, “ne olur olmaz” diye, gereksiz maddi üretim fazlalığını bireysel mülkiyeti altında biriktirme eyleminde bulunmayarak, onu toplumsal üleşimin içine katacaktır. Ne bir başkasının üretimini çalacak ne de kendi fazla üretimini kendine saklayacaktır. Bireysel anlamda biriktirmenin ve toplumun diğer üyelerinden gizlemenin koşulları ve anlayışları da ortadan kalkacaktır.

Komünizmde çalışmak bir zorunluluk olmaktan çıkıp gönüllülük temelinde olacaktır ve insanlar çalışmayı kendileri için bir işkence değil, zevk aracı, yaşamı yeniden daha iyi bir şekilde üretmenin aracı olarak görecektir.

Marx ve Engels, zorunlu iş bölümünün getirdiği sorunları ve komünizmin ne olduğunu kısaca şöyle özetlerler:

“Ve ensonu, işbölümünün bize derhal ilk örneğini sunduğu şey şudur: insanlar doğal toplum içinde bulundukları sürece, şu halde, özel çıkar ile ortak çıkar arasında bölünme olduğu sürece, demek ki, faaliyet gönüllü olarak değil de doğanın gereği olarak bölündüğü sürece, insan kendi işine hükmedeceğine, insanın bu kendi eylemi, insan için kendisine karşı duran ve kendisini köleleştiren yabancı bir güç haline dönüşür. Gerçekten de, iş paylaştırılmaya başlar başlamaz herkesin kendisine dayatılan onun dışına çıkamadığı, yalnızca kendine ait belirli bir faaliyet alanı olur; o kişi avcıdır, balıkçıdır ya da çobandır ya da eleştirici eleştirmendir ve eğer geçim araçlarını yitirmek istemiyorsa bunu sürdürmek zorundadır.” 2

Kapitalizm iş bölümünü geliştirerek, insanların tek tip yetişmesini ve birbirine yabancılaşmasını koşullar. Kapitalist toplumda üretimin ve tüketimin tek bir hedefi vardır; sermayenin çıkarlarına hizmet etmek, sermayenin büyümesini durmadan sağlamaktır. Bu nedenle de sermaye insanı tek tipleştirir. Tek tip robot insan yaratmak ve yaşatmak, sermayenin çıkarlarıyla örtüşür. Ama komünist toplum da insan daha farklı olacaktır.

“... oysa herkesin bir başka işe meydan vermeyen bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin hoşuna giden faaliyet dalında kendini geliştirebildiği komünist toplumda, toplum genel üretimi düzenler, bu da, benim için, bugün bu işi, yarın başka bir işi yapmak, canımın istediğince, hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirici olmak durumunda kalmadan sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak olanağını yaratır.”3
 
Komünizmde, cinsiyet, renk, dil, din, milliyet ya da insanı insana karşı kutuplaştırıcı bölücü, birbirini dıştalayıcı ayrımlar olmayacaktır. Her birey insan, insanı insan olarak değerlendirecek ve kutuplaştırıcı yaklaşımları bir ahlaksızlık ve hatta geçmişte kalmış bir ilkellik olarak ele alacaktır. Komünist toplumda en büyük ahlaksızlık; insanın insana baskı uygulaması, sömürmesi olacağı gibi, aynı zamanda, insanları, cinsiyetlerine, renklerine ve uluslarına (ki, komünist toplumda uluslar olamayacaktır) göre ayrıştırmak olacaktır. 
 
Komünist toplumda, üretim ve bölüşümden kaynaklı sınıf ve sınıfsal çelişmeler olmayacağı için, sınıf savaşımlarıda, emperyalist ve bölgesel savaşlar gibi toplumsal tarihin gerilerinde kalacaktır. İnsanın insanla savaşımı yerini, insanın doğayla uyumlu savaşımı ve kendini daha yüksek bir şekilde üretme ve geliştirme mücadelesi olacaktır. 
 
Kapitalist toplum, Engels’in, “İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu” adlı eserinde de belirttiği gibi, ne kadına gerçek bir erkeklik, ne de erkeğe gerçek bir kadınlık”4 sunabilmektedir. İnsanın insana zulüm ettiği bir sistem yaratan kapitalizm, insana mutluluk değil sadece acı vermektedir. Onun sahip olduğu üretim ilşkileri insanın insanı boğazlamasını üretmekten öte bir şey yapamamaktadır. Komünizm ise, ne erkek kadının ne de kadın erkeğin özel mülkiyeti altında olmayan kadının kadın, erkeğin erkek gibi olduğu, her iki cinsin birlikte özgürce yaşayayabileceği ve birbirini tamamlayabileceği bir ortam sunabilecektir. Düşünen insan, kendisi ve üzerinde yaşayacağı doğal ortamı en iyi şekilde düzenleyebilecek üretim ve koşullara sahip olma yeteneğine sahiptir ve gelinen aşamada üretici güçlerin gelişmişliği de buna uygundur. Hayvanlar kendi doğal ortamlarını nasıl koruyarak yaşayabiliyorsa, düşünen, alet kullanan ve geliştiren insan, bunun daha iyisini yapma yetisine sahiptir. Kapitalizm, insanın bu en temel özelliğini; kendini ve üzerinde yaşadığı doğayı yıkıcı biçime dönüştürmüştür. Sosyalizm kapitalizmin yıkıcılığını yapıcılığa çevirme koşulunu hazırlar ve komünizme evrilir.

Kapitalizm, büyük sanayiyi yaratarak, kadın ve erkeğe ev işlerinin ötesinde toplumsal olarak örgütlenmiş bir üretim süreci yaratarak, her iki cinse daha ileri bir yaşamın ekonomik biçimini yaratmasına5 karşın, özel mülkiyet ilişkilerinin geliştirici bu olumlu yönü, bir süre sonra kendi özel mülkiyetsiz bir topluma dönüşemediği için, insanın kendi ayağını zincirle bağlamasına dönüşmüştür. Komünizm, bu zincirin kırılması ve insanın özgür kalmasıdır.

İnsanlık, artık kendine yük olan ve toplumu her yönüyle çürüten bir özelliğe erişen kapitalizmi aşıp, daha ileri bir toplum olan komünizmi kurmakla karşı karşıyadır. Her toplum, kaçınılmaz olarak, kendi içinde yerini alacak yeni bir toplumun tohumlarını da yeşertir. Bu, üretici güçlerin gelişmesi önünde engel olan verili üretim ilişkilerini aşması ve kendine uygun yeni üretim ilişkileri yaratması şeklinde kendini gösterir. Üretici güçlerin gelişmesi üretim ilişkileri engelini eninde sonunda aşar ve kendi gelişimine uygun üretim ilişkileri sistemini koşullar. 
 
Toplumların diyalektiği bireylerin öznel niyetlerinden bağımsız gelişir. Kapitalizmin savunucuları ne kadar direnirlerse dirensinler, kapitalizmin yıkılmasını ve komünizmin onun yerini almasının önüne geçemeyeceklerdir. 

Toplumsal üretimi gerçekleştiren proletarya,  kollektif yönetimi ve kollektif paylaşımı da gerçekleştirebilme teori ve pratiğine sahiptir. 11.12.2016
***

1Marx-Engels, Alman İdeolojisi, sf. 58, 3. Baskı, Sol Yayınları
2Marx-Engels, age, sf. 55
3 Marx-Engels, age. sf. 55
4 Engels, age, sf. 198
5 Marx, Kapital, C.I, 517

30 Ekim 2016 Pazar

KÜRTLERDEN UZAK DURUN (!)




KÜRTLERDEN UZAK DURUN (!)


Kürtlerden uzak durun, “devlet baba kızıyor.” Faşist TC devleti, Kürtleri yanlızlaştırmak ve elimine etmek için, bütün silahlarını kullanıyor. Kürtlerle dayanışma gösteren sosyalist gençleri Suruç’ta parçalarına ayırıryor. Kürtlerle ortak hareket eden demokratik ve ilerici güçleri Ankara’nın göbeğinde bombalıyarak, yüzü aşkın devrimci-demokrat insanı katlediyor. Kürtlerin katledilmesine karşı çıkan aydınlar birer birer tutuklanıyor, yıkımları haber yapan gazeteciler zindanlara atılıyor, akedemisyenler, öğretmenler ve diğer kamu çalışanları tasifye ediliyor.

Demokratik Kürt Ulusal Hareketi’ne yanaşan, göz kırpan, el uzatan kim varsa, bir şeklide saf dışı ediyor ve etmeye çalışıyor. Kürtlerle ittifak kuranlara kızıyor. Eylem birlikleri yapanları tehdit ediyor. Bu birliktelikleri ve demokratik dayanışmayı bozmayanlara cephe alıp, onlara saldırıyor.

Burada faşist Türk devletininin Kürt ulusuna neler yaptığını uzun uzadıya yazmanın bir gereği var mı? Elbette yoktur! Çünkü bu herkesin gözü önününde oluyor. Kürt Şehirleri bombalanarak yerle bir ediliyor. İnsanlar topluca katlediliyor. Kürtlerin “burjuva demokrasisi” sınırları içinde seçtikleri siyasal temsilcileri gözaltına alınıyor, tutklanıyor, tartaklanıyor. Kürtler, devletin tüm asimilasyon politikalarına rağmen Türk olmadıkları için yok edilmek, yerlerinden sürülmek istyeniyor. Kürt yerleşim yerleri boşaltılarak bölgenin demografik yapısı değiştiriliyor.

Sistem, 12 Eylük Askeri Faşist Cunta’sının yarım bıraktığı toplumsal yıkımı; faşist-ırkçı-şeriatçı rejimi, emperyalist neoliberal politikalara uygun olarak toplumun her alanına egemen kılarak tamamlamaya çalışıyor.

TC Devleti Ne İstiyor:

“En iyi Kürt ölü Kürt” politikası izliyor ve bunu yukarıda sıraladığımız eylemleri(şiddeti)yle destekliyor. Sadece Kuzey Kürdistan’ı yıkmakla yetinmiyor, Rojava ve diğer Kürt ulusal kazanımlarını da yok etmeyi amaçlıyor.

TC devletinin bütün birleşen egemen güçleri bu konuda “milli mutabakat” sağlamış durumdalar. AKP,CHP-MHP ve bunlara ek olarak faşizmin manipülsayon aracı ve ideolojik-siyasi kontrası Vatan Partisi vb. irili ufaklı faşist-ırkçı örgütlenmeler bunların yanında saf tutmuşlardır. 
 
CHP’nin “laik”liği, Kürt düşmanlığı yanında tali duruma düşmüştür. Tarihteki bütün sosyal demokrat partilerde olduğu gibi, faşizmin koltuk değnekçileri olmaktan geri kalmamışlardır. Bugün AKP, faşist, dinci ve tekçi politikasını CHP’nin desteği sayesinde rahatlıkla hayata geçirebilmektedir.

TC devleti, Kürt düşmanlığı ve karşıtlığı temelinde, bütün gerici kesimleri yanına toplamaya çalışarak, Erdoğan diktatörlüğünü sağlamlaştırmaya ve uzun bir sürece yaymaya çalışıyor. Kürt karşıtlığı ve düşmanlığında birleşmek, burjuva demokrasisinin kırıntılarının tasfiyesi ve faşizmi her alanda kurmlaştırmak; toplumu din cenederesi içine sokarak, faşist islamcı bir rejimi pekiştirmek istiyor. Bunu önemli ölçüde başarmış durumdadır. Yürürlükte olan sadece ve sadece Erdoğan’ın faşist-ırkçı-şeriatçı yasaları söz konusudur. Burjuva devletin temel üst yapı kurumları buna göre biçimlendirilmiştir.

Sermaye Ne İstiyor?

Erdoğan rejmine sermaye kesimi karşı değildir. Şu anda devletin uyguladığı ekonomik ve siyasal politikalar, emperyalist neoliberal politiklalarla koşutluk gösterdiği gibi, en vahşi bir şekilde uygulama alanı bulabilmiştir. Sermayennin kar oranı artmıştır. Büyük tekelci holdingler küçülmemiş, tersine büyüme göstermişlerdir. Sermayenin en büyük düşmanı işçi sınıfı zorla sindirilmiş, milliyetçilik/dincilik sarmalı içine sokulabilmiştir. Sendikalar susturulmuş, grevler bir şekilde yasaklanmıştır. İşçi sınıfının mücadelesini geliştirmede önemli bir etken olan devrimci ve komünist güçlerin etkinliği en alt seviyeye indirilmiştir. Kısacası, işçi sınıfı, devlet şiddetiyle sermayenin istediği gibi hareketsiz bırakılmıştır.

Ülkede, sermayeyi rahatsız edecek herhangi bir demokratik oksijen soluma alanı bırakılmamış, her taraf sermayenin seveceği karanlık odaya dönüştürülmüştür. Bu ortam sürdüğü ve sermaye büyümeye devam ettiği sürece Erdoğan’ın tek kişi diktatörlüğü ve rejimi sermaye tarafından desteklenmeye devam edecektir.

Paramilitarist Güçlerin Örgütlenmesi

Erdoğan iktidarı, kendiliğinden gitmeyecek ve yıkılmayacaktır. O toplumun önemli bir kesimini kendi etrafına toplamış durumdadır. Aynı zamanda iktidarını daha uzun yıllar sürdürebilmek için faşist örgütleme ağı içine aldığı kitleleri silahlandırmaktadır. Bunu ilk örneklerini GEZİ direnişi sırasında vermesine karşın, esas olarak 15 Temmuz darbe girişimini fırsat bilerek kendi taraftarlarını sokaklara döktü. Camileri açıktan siyasi arenaya çekti. Yine camilere bağlı gençlik örgütleri kuruyorlar. Silah alma ruhsatlarını gevşetip ve genişletiyorlar. Genişleme, elbette AKP’ye ve Erdoğan’a bağlı güçlerle sınırlı olacaktır. 
 
Mussolini, Hitler, Franko ve diğer faşist diktatörler ne yaptıysa, Erdoğan’da aynısını yapıyor. Devletin resmi şiddet ve baskı güçleri asker ve polisin yanında her sokakta kitleleri sindirecek, yıldıracak, ezecek paramiliter güçler oluşturacaktır. Böylece, ktilelerin hoşnutsuzlukları, tepkileri anında yerinde bastırılacaktır. Yani, devlet terörü her caddeye, her sokağa ve hatta her eve yayılmaktadır.
Devlet iktidarını elinde bulunduran güçler için, artık seçim, dış kamuoyuna karşı yapılacak bütünüyle formaliteden ibarete olacaktır. Her seçimi Erdoğan büyük bir farkla kazanacaktır. Aynı Mısır’da Mübareke’in sürekli olarak, 30 yıl %80’lere varan çoğunlukla kazandığı gibi.

Emperyalistler Ne istiyor?

Yeni bir emperyalist paylaşım savaşının tamtam seslerinin duyulduğu bu günlerde, TC devleti, tam da emperyalist efendilerinin dediği gibi hareket ediyor. Emperyalistler arasındaki çelişmeden yaralanmak gibi hareket etmesine karşın, hareket sınırları emperyalistlerce belirlenmiş ve o sınırların ötesine geçemiyor. İçeride, hamasi milliyetçi-fetihçi nutukların atılması, iç kamuoyuna yönelik olduğu bir gerçek. Bir gerçek daha var: Kürt ulusal kazanımlarının yok edilmesi ve ondan duyulan rahatsızlık ve saldırganlaşma...

Emperyalistlerin TC’deki “demokrasi”den memnun oldukları aşikar. Onların tek derdi, TC’nin kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesi ve emperyalist sermayenin büyümesini sağlayacak politikların izlenmesi... Yani, neoliberal politikanın eksiksiz uygulanması. Bunun ne adla uygulanıyor olması önemli değildir. İster islam şeriatıyla uygula, ister ırkçılıkla uygula ya da “demokrasi” adı altında faşist diktatörlükle uygula... Ancak, emperyalist neoliberal politikalar burjuva demokrasinin bilinen geniş anlamına uymaz. Bu nedenle emperyalist burjuvazi TC egemenlerinden “demokrasi” istemiyorlar. Arada bir “kaygıyla izliyoruz” yarım ağız mırıldanmaları, sorunu geçiştirmek amaçlıdır. Çünkü emperyalizm, işçi ve emekçilerin demokratik hak ve özgürlüklerinin düşmanıdır. Emperyalist burjuvazinin çıkarları işçi ve emekçilerin çıkarlarıyla örtüşmez, çatışır.


Kürtler Ne istiyor?

En asgarisinden, burjuva demokrasisi istiyor. Politik özgürlük istiyor. Siyasal haklarının tanınmasını istiyor. Ana dillerinden eğitim istiyor. Kendilerini yönetmek istiyor.

Kürtlerin en basit talepleri, normal bir burjuva demokrasisinde olan politik gerçekler. Gerçekleşmemesi için hiç bir neden yoktur. Bir ulus kendi kaderini özgürce belirleme hakkına sahiptir. Bu demokratik bir istemdir. Kendine demokrat diyen her insanın bunu desteklemesi zorunludur. Aksi taktirde demokrat bir niteliğe sahip olamayacağı gibi, yeri Kenan Evrenlerin, Tayyip Erdoğanların yanıdır. Ya da, daha yalın söylemle: 93 yıllık TC nin anti-demokratik ve faşist inkarcı politikaların destekciliğidir.

Kürtler Ne Yapıyor:

Kürtler her gün ölüyor. Kürtler, üzerlerine düşen bombalara karşı direniyor. Yıkılan şehirlerini tek etmemek için direniyor. En doğal insani hakları için direniyor ve ölüyorlar. Aynı Kürtler, bütün Türkiye halkları için demokratik bir mücadelede veriyor. Kürtlerin ezilmesi, haklarının yok edilmesi, sadece Kürtleri vurmuyor. Ülkedeki bütün işçi ve emekçilerin haklarını vuruyor. Kürtlerin üzerine düşen her bomba, ülkedeki tüm emekçilerin haklarını ve demokratik kazanımlarını vuruyor. 
 
Bir ülkede ezilen ulus mensupları, eziliyor, katlediliyor ve zindanlara tıkılıyorsa, bu vahşetin onlarla sınırlı kalacağını ya da kaldığını düşünmek, kör burjuva şovenizmidir. Ezilen ulus üzerindeki baskı, işçi sınıfı üzerindeki baskıdır. Ezilen ulusun haklarının yok sayılması, işçi sınıfının haklarının yok sayılmasıdır. 93 yıllık TC tarihi, en asgarisinden kendine “demokratım” diyenlere göstermiş ve öğretmiş olması gerekiyor.

Demokrat Kürt örgütleri ve Kürt Ulusal Hareketi, devletin tüm vahşetine karşın mücadele edyor ve direniyor. Bu direnişin kırılması, ezilmesi, ülkede daha büyük bir vahşetin sürmesinin yolu açılacağı gibi, faşist-şeriatçı rejmin kökleşmesi olacaktır.

Bütün bu nedenlerle, Kürt Ulusal Hareketi ile ortaklaşa mücadeleyi geliştirmek, işçi sınıfının mücadadelesinin örgütlenmesi ve geliştirilmesi için koşular hazırlayacaktır. Tersi, “sınıf mücadelesi” adı altında, ortaklaşa mücadelenin örülememesini bedeli çok ağır olacaktır ve bu uzun yılları alacaktır.

Devrimci-Demokratlar Ne Yapıyor? Ne İstiyor?

Hemen herkesin kabul ettiği bir gerçek var: Ülkede burjuva demokrasisinin kırıntıları dahi kalmadı. Faşist devlet terörü hergeçen gün dahada azgınlaşmakta ve demokratik güçlere saldırmaktadır. Devletin düşmanlığı, sadece Kürt Ulusal Hareketi’yle sınırlı olmayıp, sınıfsal doğası gereği tüm komünist, devrimci ve demokratik güçlere karşıdır ve bunlara düşmandır. Her fırsatta bu güçleri ezmek ister. Bugün yaptığı da budur.

Yazılanlara ve istemlere bakılınca; herkes (devimci-demokrat güçler) faşizme ve Akp diktatörlüğüne karşı ortaklaşa mücadele, eylem birlikleri ve birlikte hareketten sık sık söz ediyorlar. Bunları yinelemek yanlış değil, söylenenleri eyleme dökmemek, dökememek, söz-eylem arasındaki çelişkiyi derinleştiriyor ve sözün samimiyetini gölgeliyor.

AKP faşizmine karşı demokratik birlikler var. Birincisi, illegal ve silahlı cephede Halkların Birleşik Devrimci Harketi (HBDH). Diğer ikisi legal cephede, Birleşik Haziran Hareketi (BHH) ve HDP-HDK etrafındaki bir birlik. Bir de bunların içine girmeyen ilerici-devrimci kesimler mevcut. Ancak, etkinlikleri yok denecek düzeyde.

Faşizme karşı birliği oluşturan esas ilkenin başında, faşizme karşı demokratik hak ve özgürlükleri savunmaktır. Yani, bir nevi demokratik politik özgürlük ortamını kazanmaktır.

Ne yazık ki, BHH, kuruluş bildirilerinde de vurguladıkları gibi, Kürtler’in haklarından söz ediyor, ama bu hakkın içinde “ayrılık” yoktur. Kürtlerin ayrılık hakkını yok sayarak, sosyal şovenist politik güzergahtan çıkamıyor. Ama CHP’yi de “demokrasi güçleri”nin içine sokarak, hala burjuva sosyal demokrasisinin faşizmin koltuk değnekçiliğini görmemekte ısrar ediyor. BHH içinde, TC devletinin kuruluş felsefesine sıcak bakan kesimlerin ortaklığı olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Bunu her fırsatta dile getiriyorlar. Erdoğan’a karşı kemalizm öne çıkarılıyor. Ancak, kemalizmin 1946 kadar tek parti diktatörlüğü olduğu ve o günün uygulamaları ile bugünün uygulamaları arasında “şeratçı” eğilim-uygulama dışında, herhangi bir ayrımın ve burjuva demokrasisinin en temel öğesi olan muhaliflerin politik özgürlüğünün olmadığını görmek istemiyorlar. Faşist “laik” uygulamaları, “ demokratik ortam” diye sunmak, burjuva demokrasisinin bile gerisine düşmektir.

Kürt Ulusal Hareketi’ni “emperyalizm ile uzlaşıyor” diye suçlamak, PKK’nın şu an içinde bulunduğu gerçekliği ile uyuşmadığı gibi, bu tür iddialar, sosyal şovenist politikalarının üzerini gölgeleme çabaları olarak öne sürülüyor.

“Devlet baba kızıyor.” Reformizm de T.C.’yi fazla kızdırmak istemiyor. Ne de olsa bu devletin “kuruluş felsefesi”ni “ilerici” değerlendiriyor.

Ancak, Kürtlerin demokratik bir mücadele verdiğini görümüyor. Bugün hala kısmi bazı soluklanmalar oluyorsa, Kürtlerin demokratik mücadelesi nedeniyle olduğu görmezden geliniyor.
OHAL’e karşı olduklarını söyleyenler, “Kürtler var” diye, OHAL’e karşı mitingde yan yana gelemiyorsa, burada faşizme karşı mücadelede samimiyet aramak boşunadır.

TC’de, şimdi “Kürt yok” demiyor. Ama, Kürtlerin siyasal haklarını da yok sayıyor. Reformist sosyal şovenler ise, devletten bir adım daha ileride olarak; Kürtlerin hakları var, ama, ayrılma hakkı yok diyorlar. Yani, boşanma hakkını tanımıyorlar. Böylece burjuvazinin, ezilen ulus üzerindeki baskısına destek veriyorlar.

Birlikten söz edilipte en asgari birliktelikleri sağlayamayanlar, faşizme karşı kararlı bir direniş sergileyemeyenler ve sergileyenlerle yan yana, omuz omuza yürümeyenler, faşist-dinci rejimin, toplumu en küçük alt hücrelerine kadar ayırmasına göz yumuyorlar.

Ortak erekler için birlikte mücadele, ortak örgütlenmeyi zorunlu kılmaz. Ama, ortaklaşa eylemleri çoğaltmayı zorunlu kılar. Yapılmayan, yapılamayan budur. Reformist güçlerin kaygısı “Kürtlerle yan yana gözükme” sendromudur. Ayrıca, bunlar için, Kürtlerle birarada olmak, ortak hedefler için ortaklaşa mücadeleyi geliştirmek, “milli his”leri geliştirici bir yanı yoktur. Bu nedenlerle, “demokratik hak ve özgürlükler için mücadele” kaygıları, Kürt ulusal sorunu karşısında kaygısızlaşıyor, “ezen ulus hisleri” hassaslaşıyor.

Laiklik, Faşizme Karşı Mücadelenin Neresinde?

BHH mücadelesinin odağına laikliği koymuş durumda. Laikliğin savunulmaması elbette yanlış, ancak, TC, tarihinde hiç bir zaman tam laik bir devlet olmadı. Başından beri, Türkiye’de yaşayan insanların dinleri devlet kontrolündeydi. 
 
M. Kemal’in emriyle 1924 yılında başbakanlığa bağlı olarak Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Ve TC devletinin milliyeti “Türk”, dini ise “Sünni” idi. 1925 yılından itibaren alevililerin ibadethaneleri kapatılarak yasaklandı. Bugün olduğu gibi, TC, kurulduğu günden itibaren: “Tek millet, tek bayrak ve tek din” prensibinden vazgeçmedi.

Devlet, dini ihtiyaçlarına göre, kimi zaman öne çıkardı, kimi zamanda geriye çekti. Ama hiç bir zaman din üzerindeki kontrolünden vazgeçmedi. Kitleleri Sünni dinine göre şekillendirmeye, “sapkın” dediği diğer mezhepleri ise asimile etmeye çalıştı. Bunun için yerine göre zora başvurdu, katliamlar yaptı.

Laikliği, rejimin niteliğinden bağımsız olarak ele almak yanıltıcıdır. Nazi Almanyası, Mussolini İtalyası ne kadar laik idiyse TC’de o kadar laikti. Laikliği “ilerici” görmek ve ona demokratik bir özellik yüklemek, gereksiz bir çabadır. Anayasalarında “laik” yazmayan bir çok ülke, anayasasında “laik” yazan Fransa kadar “laik “ olduğu kadar, ve anayasasında “laik” yazan bir çok ülkeden (bunlardan biri TC) kat kat laiktir.

TC laikliği, azınlıkların ve Kürt ulusunun yok sayılması, Sünniliğin dışında başka mezhep ve dinin tanınmamasıdır. Kilisenin doğrudan krallığa (kral-kraliçe) bağlı olduğu İngiltere “laik” değildir. Ama, din özgürlüğü vardır. Kimse “Anglikanist” (katolik-protestan karışımı) olmaya zorlanmadığı gibi, herkes dini inancında özgürdür.

Bugün Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da sorun, laikliğin elden gitmesi değil, laikliği de içine alan demokratik hak ve özgürlüklerin yok edilmesidir. Daha özgülde politik özgürlüklerin yok edilmesi, şeriatçı bir rejimin getirilmesi, farklı inançlara mensup inançların yok sayılması ve herkesin Sünnileştirilmeye zorlanmasıdır. Kürt ulusunun siyasal haklarının tanınmamasıdır. “Tek millet, tek bayrak, tek din” gibi faşist-ırkçı-şeriatçı bir sistemin pekiştirilmesidir.

12 Eylül Rejimi de “laik”ti. “Atatürk’ün inkilapları”ndan hiç vazgeçmemişlerdi. Ama ortada bir faşizm vardı. Laikliği mücadelenin odağı yapanlar, burada faşizmi görmezden geliyorlar. Bu bağlamda, “lalikliği” öne çıkarmak yanlış ve hedef şaşırtmadır. Mücadelenin odağına: faşist-şeriatçı diktatörlüğün yıkılması konmalıdır.

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi

Her ittifak ve eylem birliği, bunu gerçekleştiren örgütlerin karşılıklı tavizleriyle gerçekleşebilir. Bu birliktelikte öyle olmuştur. İçeriğinde bir çok şey eleştirilebilir. Ancak, silahlı mücadeleyi savunan örgütlerin, içinde geçtiğimiz süreçte asgari oranda da olsa ortaklaşa mücadeleyi yükseltme çabaları olumlu olarak değerlendirilmelidir. Böylesi bir birliktelik, ileri kitleler üzerinde olumlu etki de bırkamıştır. Ayrıca, faşizme karşı devrimci dayanışmanın yükseltilmesi, geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması, hem Kürt Ulusal Hareketine hem de sınıf mücadelesini esas alan örgütlere katkı sunacaktır. Bu tür birliktelikleri zayıflatmak isteyenler çıkabilir. HBDH kurulduğunda da devlet katında hiç de olumlu karşılanmadı. “Terör örgütleri birleşti” diye duyuru yaptılar. Ayrıca, bu oluşum içinde ayrılığı da yine AKP tv’lerinin bazıları, “bölünüyorlar” diye sevinç haberleri olarak kendi kitlesine duyurdu.

HBDH, bir iktidar organı değildir. Bir ittifak organı olarak algılamak gerekiyor. HBDH yönelik eleştiri ve kaygı, “ulusal sorunun öne çıkarılması”. Bundan doğal bir şey olmaz. Çünkü bu birlikteliğin bileşenlerinden PKK; bu oluşumun bel kemiğidir. Ancak, eylemde birlik, ajitasyon ve propaganda da serbestlik ilkesi, her örgütün kendi görüşlerini özgürce yaymasını kısıtlamaz, kısıtlamamalıdır. Ve bu bileşen içinde yer alan her örgütün kendi yayın organları var. Görüşlerini kitlelere ulaştırabiliyorlar.

HBDH, içinde yer alan örgütlerin bağımsız örgütlenemelerine karışmadığı gibi engelleyici bir yanı da yoktur. Tersine, kitleler içinde devrimci örgütlenmenin geliştitilmesinde bir moral etkisi yaratıcı bir yanı vardır. İşçi sınıfı içinde örgütlenmeye ve mücadeleyi geliştirmeye HBDH engel değildir. O zaman, sorunu, bu oluşumda değil, öncelikle her örgüt kendi siyasal çizgisinde ve pratiğinde araması gerekiyor.

Ulusal hareketlerin uzlaşcı yanı vardır. Bu dikkate alınmalıdır. Ama, bugün PKK demokrat nitelikli bir örgüttür. PKK, hem kitlesel hemde örgütsel ve askeri olarak büyük bir örgüt ve bir çok cephede savaş vermektedir. Bu da onun farklı yerlerde farklı taktikler izlemesini koşullandırıyor. Ancak, genel durşu anti-emperyalist, anti-faşisttir. PKK ile işçi sınıfı hareketini ortaklaştıran yan burasıdır. PKK sosyalizmi savunmuyor. Ve HBDH’den de soyalist bir devrim ummak abesle iştigaldir. Onun böyle bir hedefi de yoktur. Genel demokratik talepeler ve hedeflerle sınırlıdır. Bu bağlamda, silahlı mücadeleyi savunup, ama bu tür birlikteliklerin içinde yer almayanların kendilerine güvenleri yoktur denebilir. Geçici siyasal taktik mücadeleleri, nihayi ve stratejik hedeflerle karıştıranların, taktiklerde esnek olması da beklenemez.

Gericilik Dönemi ve Ne yapmalı?

Faşizmin azgınca saldırdığı, yıktığı, demokratik tüm kazanımları yok ettiği bir süreçte, yani gericilik döneminde, bir zaman militan mücadeleyi savunan kesimlerin havlu attığı bir sürecide beraberinde getirir. Sınıf uzlaşmacılığını, pasifizmi, yılgınlığı, işçi sınıfı ideolojisinin dejenere edilmesi vb. gibi yıkımlar yaşanır. 
 
Umutsuzluk, ezilmişlik, hedefsizlik, militan mücadele korkaklığı vb. gibi moral yıkıntıları yaşanır. Siyasal çıkarları ortak olanlar arasında bölünmüşlük gelişir. Baskılar arttıkça bölünmüşlük yaygınlaşır ve derinleşir. Faşist diktataörlük bundan yararlanarak işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki yılğınlığı umutsuzluğu artırarak kendi iktidarını süreklileştirir. Çoğunluk, bir avuç iktidar sahibi asalak katillerin esiri haline getirilir.

İçinde geçtiğimiz süreç tam da böylesi bir süreçtir. Faşizmin baskısıyla sınıfsal yönelimini kaybedenler, egemen sınıfların hışımlarından çekinip, en geri düzeyde mücadele etmek isteyenler artacaktır. Her radikal direnişi, illegal örgütlenmeyi, faşizme karşı silahlı direnişi vb.lerini, devlet ağızıyla “terörizm” olarak niteleyenler az olmayacaktır. 
 
Kürt Ulusal Hareketi ile Türkiye işçi sınıfının ortaklaşa mücadele ve dayanışması ve bunun geliştirilmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Demokrat Kürt ulusal hareketinin yıkılması, ezilmesi, sindirlmesi, çeşitli miliyetlerden Türkiye işçi sınıfının sindirilmesidir. Kuzey Kürdistan’daki işçi sınıfının susturulmasıdır. Tüm demokratik hakların yok edilmesidir. Kürtlerin siyasal haklarını kazanması, işçi sınıfının ve diğer ezilenlerin de siyasal haklarını kazanması, genişletmesi demektir.
Kürtlerin tepelerine bombalar düşerken, Ankara cephesinde özgürlük olacağını umanlar hep yanıldılar ve yanılmaya devam ediyorlar. Yakında her işçinin, her demokratın, Sünni olmayan mezheplerden ve Türk olmayan diğer azınlık mensubu insanların kapıları birer birer çalınacak ve paramilitarist güçler soklara da egemen olacaktır. Kürdistan yanarken, Batı, Kürdistan’ın akibetine düşmekten uzak kalamaz. Halkların kardeşliğinin pekiştirilmesi, Amed’in yanmasına ve yıkımına seyirci kalmakla sağlanamaz.

Sistem, kendini, sürekli savaş içinde ayakta tutabilecektir. O bunun bilincinde olarak, kendini, Irak’ta, Suriye’de ve yeni çıkacak cephelerin içine atmaya çalışacak ya da kitlelere böyle gösterme gayreti içinde olacaktır. Böylece, gerici ve emperyalist savaş atmosferinden yararlanarak, işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki baskı mekanizmasını sürekli kılacaktır. 
 
Teşhir ve tecrit edilmesi gereken TC devleti olmasına karşın, bugün ondan ayrı olmayan bir nevi özdeşleşmiş olan AKP ve Erdoğan faşist diktatörlüğünün öne çıkarılması, yanlış deildir. Kitlelere somut hedefler gösterilmelidir. Faşist ırkçı-şeriatçı Erdoğan diktatörlüğününü teşhir edilmesi TC’ni, aklanması değildir. Erdoğan devletin bütün güçlerini elinde toplamıştır. Gerçek budur. Kitlelerin kazanılması için, soyutlama yerine somut propagandalar yapılmalıdır.

Faşist AKP diktatörlüğü, ekonomik durumdaki gelişmelere bakılınca, hedeflediği 2023’ü göremeyecektir. Bunu daha çok da emperyalistler arası çelişmenin barometresi belirleyecektir. Ancak, Erdoğan diktatörlüğü, daha uzun bir süre iktidarda kalmak için iç savaşı körükleme ve yaygınlaştırma gibi bir eğilimde taşımaktadır. Gelişmeler buna işaret etmektedir. AKP kitlesinin silahlandırılması, camilerde gençlik örgütleri (elbette silahlı) oluşturması, iç savaş hazırlığı ve işçi sınıfı ve emekçileri ve tüm demokratik güçleri bütünüyle baskı altında almanın/tutmanın yöntemidir. AKP sadece devlet iktidarını elinde tutan bir güç değil, aynı zamanda en geri kitleleri örgütleyen bir iktidar gücüdür. 12 Eylül 1980 askeri cuntasıdan ayrıldığı en önemli ayrım buradadır.

Erdoğan’ın iktidarda kalması, bölgedeki savaşla yakından ilgilidir. Toplumun sınıfsal dokusunun dejenere edilmesi (ırkçı-faşist-şeriatçı kitle örgütlenmesiyle) doğrudan ilgisi vardır. AKP diktatörlüğü, normal bir seçimle iktidardan uzaklaştırılmayacak kadar derinleşmiş ve örgütlenmiştir. O artık, işçi ve emekçilerin demokratik hak ve özgürlükler için sokaklara dökülmesi ve kazanmasıyla devrilebilcektir.

Faşist AKP diktatörlüğünü (faşist-ırkçı-şeriatçı) yıkmak uzun bir mücadele sürecini kapsayacaktır. Komünist ve devrimci güçlerin kitleler içinde örgütlenme ve çalışma yöntemlerini buna göre belirlemeleri, verili durumun bir zorunluluğudur. Ve faşizme karşı her türlü mücadele biçimini koşulların el verdiği ölçüde geliştirmeleri de bir o kadar gereklidir.

Sınıflar arası mücadelede ebedi bir şey yoktur. Her faşist iktidar, kendi yıkımını hazırlayan koşulları ve çelişmeleri de beraberinde yaratır. Önemli olan bu çelişmelerin doğru ele alınması, mücadele biçimlerinin  buna göre geliştirilmesi ve kitlelerin bu doğrultuda örgütlenmesidir. Faşist baskıların artması, devleti elinde bulunduran güçlerinde zayıflığınının da bir o kadar artmasıdır. Bu zayıf noktaların saptanmasına bağlı olarak, mücadele biçimlerinin ve çelişmelerin işçi sınıfı lehine derinleştirici temelde geliştirilmesi, devasa gibi gözüken şiddet aracının yıkılmasını da kolaylaştıracaktır. 30.10.2016

***

25 Eylül 2016 Pazar

Komünistler Alman Burjuvazisini Yargılıyor -Münih Duruşmaları-

 dün

Bugün


Komünistler Alman Burjuvazisini Yargılıyor
-Münih Duruşmaları-



Yusuf KÖSE


Yıl 4 Ekim-12 Kasım 1852, Köln’de, 11 Komünistler Birliği üyesi yargılanıyor.

Yıl 2015-2016 Münih. TKP/ML (Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist) üye ve yöneticisi olduğu gerekçesiyle 10 komünistin “yargılanma” amaçlı duruşmaları ve esaretleri devam ediyor.

Birinciler, “vatana ihanet” suçlamasıyla ceza alıyor. 

TKP/ML’liler; “Türkiye’de terör örgütü yöneticileri oldukları” gerekçesiyle “yargılanıyor”.

TKP/ML, Almanya’da yasak değil ve diğer AB ülkelerinde de yasak olmadığı gibi “terör örgütü” olarakda değerlendirilmiyor. Burjuvazinin, komünistleri “terör örgütü listesine” alması, komünistleri gücendirmez ve bu tür “liste”ler, burjuvazinin sınıf düşmanlığının belgesi olması dışında bir anlam da taşımaz.

Alman burjuvazisinin tarihi, burjuvazinin anti-komünizm tarihidir. Köln Komünistler Birliği üyelerinin cezalandırılması ilk olmasına karşın son değildir. 21 Ekim 1878 tarihinde Bismarck hükümetinin, çıkardığı; anti-komünist yasa (Sosyaldemokratların tehlikeli tolumsal emellerine karşı kanun) Sosyal-Demokrat Parti’nin tüm faaliyetlerini yasakladı.

Aynı burjuvazi, Nazi faşizmine karşı en kararlı mücadeleyi veren ve bu mücadele içinde binlerce üyesini ve taraftarını yitiren Almanya Komünist Partisi (KPD), proletarya diktatörlüğünü savunduğu gerekçesiyle, binlerce üyesi ve kadrosu olan bir parti 17 Agustos 1956’da yasaklandı. Böylece Alman burjuvazisi, o dönem SSCB’ye karşı efendisi ve koruyucusu ABD burjuvazisinin McCarthizmci yöntemini ve Nazi Almanya’sının komünist yasaklamalarını yeniden uygulamaya soktu. 
 
Tarih tekerrür etmiyor. Kendini yenileyerek devam ediyor. Ancak aynı toplumsal sistemin temel karşıt sınıfları arasındaki mücadele, bu toplumsal sürecin içinde birbirine benzer şekilde meydana geliyor. Kapitalist sistemin efendileri burjuvazi ve onun siyasal temsilcileri ile proletaryanın temsilcileri komünistler arasında kıyasıya bir mücadele sürüyor. Burjuvazi dipten gelen dalganın önüne geçmek için çaba harcıyor. Komünistler, dalga boyutunu en yükseğe çıkarmak için mücadele veriyor. Sınıflar arası siyasal savaş burada kızışıyor. Proletarya ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz sınıf savaşımı burjuva mahkemelerinde de yansımasını buluyor.

1852’den günümüze kadar, komünizm korkusu, proletarya diktatörlüğü korkusu, Alman burjuvazisini korkutmaya devam ediyor. O, komünistleri “terör örgütü” olarak kriminalize etmeyi deniyor. 
 
Nazi iktidarı sürecinde, fabrika yakınlarına toplama kampı kurduran burjuvazi, alçalmanın dibini bulmuştu. Ve günümüz Alman teklelerinin sermayesi kan ve göz yaşıyla semirmiştir. 
 
Engels, yoldaşı Wilhelm Wolff’u anlattığı bir makalesinde, 1848 devrimleri sürecinde, Alman burjuvazisi için şöyle bir belirlemesi var: “ ..devrimden ayrılarak kendini alçattı.” O günden beri Alman burjuvazisi işçi sınıfı hareketi ve onun siyasal önderleri karşısında korkuya kapılarak cellatlaşmıştır. Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht, Ernst Tählmann gibi işçi sınıfı önderlerini alçakca katledimiştir.

Burjuvazi komünistleri, devrimcileri ve ezilen ulus hareketlerini hala tehlikeli görmeye devam ediyor. Almanya’da yasakli olan PKK, FARC, DHKPC ve daha bir çok devrimci ve ilerici ezilen ulus hareketleri var. Sermayenin “güvenliği, selameti ve egemenlik alanlarını genişletmek için”, komünizme karşı savaşının yanında ilerici halk hareketlerine karşı kendinini alçaltma prensibinden taviz vermiyor. Soykırımla karşı karşıya kalan bir ulusun temsilcisi PKK’i, “terörist” görmeye devam ediyor.

Alman devleti’nin sermaye ve meta ihraç ettiği ve ucuz işgücünden yararlandığı ülkelerin burjuvazisine destek vermek için 129a-b yasası var: “terör örgütü oluşturmak.” Neye karşı: öldürme, kitle katliamı, insanlığa karşı suç, savaş suçu, kişilerin özgürlüğünü engellemeye yönelik suç” vb. 129b ceza kanunu ise, 129a’nın yurtdışında işlenmesi yönelik.

Bu kanun maddelerinin içinde yazılanlara uygun terör örgütü yapılanması; TKP/ML ya da herhangi bir devrimci örgütü değil, Alman devleti ve onun bağlaşıklarına uygundur. Afganistan halkının üzerine yağdırılan bombalar ve o ülke halkının ortaçağ karanlığına mahkum edilmesinin ikinci sorumlusu da Alman emperyalist devletidir.

“Sırpları durdurma” adı altında, günlerce Belgrad ve diğer Sırp şehirlerinin havadan bombalanması ve uluslararası hukuk kurallarına aykırı olarak uranyum bomların kullanılması... Yugoslav halklarının birbirini boğazlatmada birinci derecede sorumlusu ve suçlusu Alman emperyalizmidir.

Bunlara daha eklenecekler var. Başta, Güney Afrika ırkçı devletiyle yıkıldığı güne kadar resmi ilişki kurmak, ticari ve siyasi ilişki yürütmek. Aynı şekilde Şili’nin seçilmiş Cumhurbaşkanı Allende’ye darbe yapan Arjantin faşist cuntasıyla resmi ilişki kurmak. Türkiye’de 12 Eylül 1980’de "anayasal düzeni" askeri cuntayla yıkan 12 Eylül faşist cuntasıyla ilişki kurmak ve ticari ilişki yürütmek. Ve bu ülkelere silah satmanın yanı sıra sermaye ve meta ihraç etmek.

Demokrasi ile yönetilmeyen ülkelerle ilişki kurmak ve onlara silah satmak. Bunların başında Suudi Arabistan gelmektedir. Kürtleri katleden (129a völkemord), Kürt şehirlerinin “Made in Germany” yazılı silahlarla bombalayan TC ile ilişki kurmak, geliştirmek ve silah satmaya devam etmek. İŞİD’i her yönden destekleyen TC hükümeti ile sıkı ilişki yürütmek. Alman basınında Türk hükümetinin Cizre ve diğer Kürt şehirlerinde “savaş suçu” işlediği yazılmasına karşı, ilişkilerin sürdürülmesi... Der Spigel: “Özgürlüğünü Kaybeden Ülke”1 diye kapak yapmasına karşın, TC ile “sıkı dotluk ilişkisi” sürdürülüyor. Yine T.C. cb Erdoğan ve diğer Hükümet üyeleri hakkında, Uluslararası Hukuk ve Demokrasi Derneği (MAF-DAD)2 dava açmasına karşın, hala resmi ilişkiyi sürdürmek. Irak, Suriye ve Libya’da kitle katlimaları (129a stgb, völkemord) ABD ile suç ortaklığı yapmak.

Yukarıda söylediğime tekrar dönersem: Ortada bir suç ve bu suçu işleyen var. Ancak bu, ne TKP/ML ne de diğer ezilen ulus örgütleri ne de devrimci örgütlere uymuyor... Bu suçu işlemeye devam eden Alman hükümetidir. Alman burjuvazisi insanlığa karşı suç işlemeye hala devam ediyor.

Uluslararası Af örgütü (Amnesty), Almanya devletini, “ırkçı saldırılara karşı halkı korumuyor” diye suçladı. Almanya’da son bir yıl içinde 23 bin ırkçı saldırı oldu. Bunların 1458 şiddet içeriyor.3 Komünistlere yönelik bu tür bir suç iddiası olmadığı gibi, bu tür olaylar komünistlerin karşı çıktığı ve mücadele ettiği faşist yönelimlerdir. Ancak, Alman savıcılığı, Neonazi ırkçılarını değil, siyasal görüşlerinden dolayı komünistleri tutuklamayı, burjuvazinin çıkarına görüyor. Neonazilerin içinde bir hayli V-Mann (gizli polis) olduğuda basında yer almıştı. Ve sosyal medyada alay konusu olmuştu: “V-Mannlar açığa çıktı, Neonaziler yöneticisiz kaldı” diye. Ve Neonaziler içindeki gizli polis yoğunluğundan hareketle bir de film yapılmıştı: “V-Mann-Land”4 (Gizli Polis Ülkesi) 
 
Komünistleri tuvaletlerde dahi dinlemeye alan devlet, 7 yıl (2000-2006) içinde 10 kişiyi katleden neonazi faşist (NSU)5 çetesini nedense takip etmemiş. Yine devletin gizli polisinin (V-mann) bu çetenin içinde yer aldığı haberleri peş peşe basına yansıyor. Bu seri cinayetleri, Alman polisi bilinçli olarak ”dönerci cinayetleri” olarak lanse etti: “Yabancılar arasındaki karanlık işler.” Amaç; kamuoyunu yabancı düşmanlığına yönlendirmekti.

Ünlü yazara Günhter Gras, daha 1997 yılında, ülkedeki yabancı düşmanlığını eleştirmek için; “ülkemden utanıyorum” demişti. Alman burjuva hükümetlerinin dıştalayıcı, kutuplaştırıcı ve yabancı düşmanı politikaları sonucu AfD (Almanya için Alternatif) gibi ırkçı partileri bazı eylaetlerde ikinci parti durumuna getirildi.

Karşı-devrimin tüm ideolojik-siyasal toplumsal türevlerini bünyesinde toplayan burjuvazinin, “barış, demokrasi ve özgürlük””ten söz etmesi, savunur gözükmesi, büyük bir sahtekarlıktır. Bunların olmadığı yerde burjuvazi vardır.

Savcı, TKP/ML’nin ,silahlı mücadeleyi savunmasını “suç” görüyor. Nazizime karşı savaşan hiç bir örgüt ve birey Nürnberg Mahkemeleri’nde yargılanmadı. Nazizme karşı silahlı mücadele meşru ve haklı görüldü. O mahkemelerde o zaman sadece ve sadece Nazi ve ileri gelen yöneticileri yargılandı. Demek ki, soykırımcı, ırkçı ve faşist rejimlere karşı özgürlük için silaha sarılmak meşruymuş. Türkiye’de “demokrasi değil, diktatörlük var” diye bütün Alman basını yazıyor. “İnsan hakları”, Türk ve Suudi sultanlarıyla altın varaklı koltuklarda oturarak savunulamaz. Hiç bir politik özgürlüğün olmadığı ülkelerde burjuvazi, işçi sınıfına ve emekçilere tek bir seçenek bırakıyor: karşı-devrimin silahlı devlet terörüne karşı silahlı devrimci mücadele!

Bugün de özgürlüğünü isteyen, her türlü sömürü ve baskıya karşı çıkanlara “neden silaha sarıldın” diye suçlama ya da kınama yapılamaz. Dünya haklarını terörize edenler, baskı uygulayan, sömüren, her türlü işkence yöntemini meşru gören, anti-demokratik ve faşist tüm rejimleri destekleyen ve bunlara silah satanların önce kendilerinin aynaya bakması gerekiyor. Bugün dünyanın her yerinde karşı-devrimci bir şiddet varsa onun tek sorumlusu, Alman devletinin de içinde olduğu emperyalist devletler topluluğudur.

TKP/ML’nin, Alman burjuvazisi tarafında “yargılanması”nın arkasında, Alman sermayesinin Türkiye’deki yoğun faaliyetleri ile yakından ilgilidir. Ve Alman tekelci burjuvazisi Türkiye’den Almanya’ya akan sermaye birikiminin önüne engel çıkarılmasını istemiyor.

1933’de Nazi rejmi Dimitrow’u ne amaçla yargılamışsa, bugünkü burjuvazinin siyasal temsilcisi koalisyon (CDU-SPD) hükümeti de aynı siyasal nedenlerle TKP/ML’lileri “yargılıyor.” Ancak, Nazi mahkemelerinde Dimitrow, yargılanan değil, yargılayan oldu. Şu anda TKP/ML’li komünistlerde aynı şeyi yapıyor: Yargılanan değil, yargılayanlar kürsüsünde oturuyorlar.


             
TKP/ML 6, Münih Duruşmaları’nı, yargılanan değil, yargılayana çevirmiş durumda. Alman işçi sınıf kendi tarihini de aynen böyle yazacaktır. TKP/ML tutukluları, “savunma” yapmıyorlar. Başta Alman bujuvazisi olmak üzere, tüm emperyalist ve faşist rejimleri yargılıyorlar. Alman devletinin faşist Türk devletiyle ilişkileri ve neden desteklediklerini belgeleriyle ortaya koyuyorlar. “TKP/ML Münih Duruşmaları” üzerindeki kamuoyuna açılma yasağı kalktığında bu daha net görülecektir. Alman işçi sınıfı bu komünistleri sahiplenmeye hep sürdürecektir.
 
Enternasyonal proletarya adına burjuvaziyi kendi salonlarında yargılayan komünistler, salondaki dinleyiciler tarafından ayakta alkışlanmayı hak ediyorlar.

Kork burjuvazi! Komünistler vardı, var olacak!


1 Der Spigel Spezial 1/2016 (13 Eylül 2016)
2 Deutsche Welle Türkçe, 27.06.2016
3 VOA, Amerikanın Sesi, 16.06.2016
4 19.04.2015 Süddeutsche Zeitung./ARD TV.
5 NSU (Nasyonal Sosyalist Yeraltı Örgütü)
6  https://www.tkpml-prozess-129b.de/wp-content/uploads/2016/07/07.-HV-Tag-2016.07.15.-Erkl%C3%A4rung.Elma_.TR_.15.07.2016.pdf