11 Mayıs 2023 Perşembe

Dinci-Faşist Gericiliğin Merkezi: Emperyalist Türk Devleti



Dinci-Faşist Gericiliğin Merkezi: Emperyalist Türk Devleti


Özellikle son 15 yıldır dinci (müslüman) gericiliğin merkezi olduğu rahatlıkla söylenebilir. ABD'nin Afganistan ve Irak'ı işgali ve peşinden Kuzey Afrika ülkelerindeki 2010 ayaklanmaları ve Mısır'da geçici olarak Müslüman Kardeşler örgütünün iktidara gelmesi ve peşinden Suriye'de geliştirilen olaylar, Türk devletine, dinci AKP'nin de iktidarda olması, yeni bir emperyalist yayılma politikasını benimsetmiştir.


ABD'nin „yeşil-islam“ politikası, Rus Sosyal emperyalizmin Afganistan'ı işgaliyle gündeme getirilmişti. Peşinden İran'daki dinci değişim, ABD'nin bu politikasını daha güçlü olarak yaygınlaştırmayı gündeme getirmesine neden olan gelişmeler oldu. ABD emperyalizmi bu yolla bu bölgelerde Rus sosyal emeryalizmin etkisini kıracağını hesapladı ve doğru çıktı.


2000'lerin başında Afganistan ve İran'daki „islam“ emperyalist burjuvazinin çıkarlarına dokununca, „ılıman islam“ politikası gündeme getirildi. AB ve ABD tarafından hararetle desteklenen AKP, bu politikanın ürünü olarak, Türk egemen sınıfları tarafından iktidara getirildi.


Bu süreç, aynı zamanda, Türk sermaye çevrelerinin dışa açılma ekonomik politikası da gelişmeye başladı. Yani, Türk tekellerinin özelleştirmeler ile sermaye birkimlerinin büyümesi ve dış ülkelere sermaye ihracının artması da aynı sürecin ürünü olarak ortaya çıktı. Ve böylece yıldan yıla Türk tekellerinin sermaye ihracı büyüyerek, şu an (2023 yılı) 65 milyar ABD dolarına yaklaşmış durumdadır.


Türk devletinin gericiliğin merkezi olması Mısır'da Müslüman Kardeşler'in (2011 Ocağındaki ayaklanmadan sonra Mursi'nin cumhurbaşkanı seçilmesi) iktidara gelmesi, Türkiye'de AKP iktidarını daha da cesaretlendirdi. Bu süreçten sonra AKP'nin „AB'ye girme“ politikasında da değişiklikler oldu ve süreç içinde bu politika terk edildi. Rüzgar, dini gericiliğin güçlenmesinden yana dönmüştü. Özellikle 2011 Mart'ında Suriye'deki iç savaş kışkırtmaları, Türk devletine daha büyük olanaklar sundu.


Başta ABD, İngiltere ve Fransa olmak üzere, bütün Batılı emperyalistler Esad'ı devirmek için harekete geçti ve Türkiye'yi de bu işe ortak ettiler. 1993 Irak işgalinden beri Ortadoğu'da rol almak ve oynamak isteyen Türk devleti, „davet“ ile yetinmekle kalmak istemedi ve kendi rolünü kendisi çizdi. Rusya'nın da 2015 yılında bu pazara askeri olarak dahil olmasıyla, büyük emperyalist ülkeler arasındaki çelişmeleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak, Suriye, Irak ve Libya'da kendi işgal bölgelerini oluşturdu.


İran şii dinci gericiliğin merkezi iken, Türkiye sünni dinciliğin merkezi haline geldi. Salt sünni dinciliği yayma ve bunu kendi emperyalist çıkarları için kullanmakla yetinmedi, Libya, Suriye, Irak gibi yerlerde dinci-faşist paramiliter güçler/ordu oluşturdu. Afganistan ve Orta Afrika'nın bir çok ülkesinde dinci-faşist örgütlenmeleri destek veriyor. Libya'da olduğu gibi, Somali'deki iç çatışmalara da müdahale ederek, kendi egemenliğini sağlamlaştırıyor.


Türk emperyalist devleti, salt bu askeri ve paramiliter güçler ile yetinmeyip, dinci-gericiliği, TİKA1, Diyanet Vakfı, DEİK, AFAD, Yunus Emre Enstitüsü, TRT, Maarif Vakfı, Yurtdışı Türkler ve Akraba Başkanlığı, Kızılay vb. gibi kurumlar aracılığıyla dinciliği ve kültürel emperyalist yayılmacılığını geliştiriyor.2


Türkiye, gericiliğini salt Ortadoğu ülkelerine ihraç etmiyor, aynı zamanda türki devletleride şu veya bu oranda etkilliyor ve oradaki gerici, faşist iktidarları destekliyor. Örneğin Azerbaycan bunlardan biri. Türk devleti gericiliğini Balkanlara ve Avrupa'nın bir çok ülkesine de yaymaya çalışıyor. Özellikle sünni islam ülkelerinde etkin olmaya çalışıyor.


Türk devleti, dinci-faşist gericiliği elbette salt dış ülkelerde geliştirmiyor. Öncelikle ülke içinde zaman içinde bütün devlet kurumlarında islamlaştırmayı yagınlaştırdı ve kanun ve yasaları da dini fetvalarla iadare eder duruma geldi. Aynı şekilde, faşist örgütlenmeleri ve para militer güçleri geliştirdi. SADAT bunların başında gelir. Diğer mafya tipi örgütlenmeleri ve bütün serseri yarı-lümpen kesimleri kendi etrafında topladı ve birer saldırgan güç haline getirdi. Suriye, Irak ve diğer ülkelerden kaçan dinci örgütlerin üyelerini ülke içine topladı. Ve bunları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. En son, 8 kişinin öldüğü, 81 kişinin yaralandığı Beyoğlu İstiklal caddesinde, 13 Kasım 2022 günü patlatılan „serseri“ bomba buna örnektir.


Diyanet'in „imam ordusu“ da para militer bir güç olarak yetiştiriliyor, besleniyor ya da bu amaçla kullanılmaktadır. Aynı şekilde, Tarikat örgütlenmeleri de, faşist Erdoğan rejminin „beka koruyucu“ları olarak beslenmekte ve geliştirilmektedir. Devletin maddi-manevi olanakları bunların kullanımına sonuna kadar açıktır. Erdoğan'ın kitleler içindeki en gerici dayanakları bu tarikatlar ve Diyanet'tir.


Erdoğan'ın sözcülüğünü yaptığı ve destekçisi tekeller ise, sıradan birer „şirket“ olmayıp, Türkiye'nin önde gelen büyük emperyalist tekelleridir. Örneğin, Tosyalı Holding ve „beşli çete“ olarak anılan inşaat tekelleri, uluslararası tekellerdir ve dünyanın en büyük 250 inşaat tekeli3 içinde ön sıralarda yer alırlar. Erdoğan'ın binyüzelli odalı sarayının yapımcısı Rönesans Holding'e bağlı iki şirket, aynı zamanda Rusya'nın en büyük ilk 500 tekeli içinde yer alır. Çalık Holding, silah tekelleri ve basın tekelleri yine Erdoğan'ın yakın finanasörleridir. Bu tekellerin çoğunun Afrika ülkelerinde büyük yatırımları vardır. Bunlar birer emperyalist tekellerdir. Ayrıca Erdoğan'ın kontrolü altında Ziraat Bankası, Vakıflar Bank, Halk Bankası gibi devlet bankaları olduğu gibi, Türkiye Varlık Fonu içinde topladığı büyük bir sermaye grubu vardır. THY bunlardan sadece biridir. Bütün bunlar Erdoğan rejiminin ayakta kalması için çalışmaktadır. Türk egemen sınıflar içindeki çatışmanın esaslı bir yanı da TVF içindeki sermayenin kontrolüyle yakından ilgilidir.


Kısacası, sandıkla gitmesi istenen bu güçtür. İşçi sınıfını zorlu bir mücadele beklemektedir.


***

1TİKA: Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı

2Bkz. Yusuf Köse, Emperyalist Türkiye, sf. 246, El Yayınları-2022

3Yusuf Köse, age, sf. 147

19 Nisan 2023 Çarşamba

BURJUVA SEÇİMLERİ ve PROLETER TAKTİK





BURJUVA SEÇİMLERİ ve PROLETER TAKTİK1


Yusuf Köse


„Bilim, ….. , isteklere ve görüşlere uygun tarzda, tek bir grubun, ya da tek bir partinin savaşım hazırlıklarına ve bilinç derecesine göre siyaseti belirleme yerine, ülkedeki bütün grupların, partilerin, sınıfların ve yığınların hesaba katılmasını emreder.“2


İşçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki iktidar mücadelesi, tek bir düz çizgi üzerinde yürümez. İnişli çıkışlı, geri, ileri, saldırı, savunma ve ittifak uzlaşma gibi adımları da içinde barındıran bin bir türlü mücadele biçimlerini ve taktiklerini içerir. Kim ki, işçi sınıfının burjuvaziden iktidarı almak ve sosyalizmi kurmak için uzun tarihsel mücadele süreci içinde, statik bir olgular pratiğinden ve taktiğinden söz ediyorsa, o yanılıyordur ve böyleleri, ne denli burjuva düşmanlığı yaparsa yapsın, işçi sınıfına hizmet etmiyor ve ne denli iyi niyetli olursa olsun nesnel olarak sınıfa düşmanlık yapıyordur.


Kapitalist toplumsal yapıda esas olarak burjuvazi ve proletarya gibi iki temel sınıf olsa da, toplum, o toplum içinde yaşayanlar tarafından bu olgu net olarak görülemez.. Her şeyden önce sınıf olarak işçi sınıfı, sınıf bilincinde değildir. İşçinin kendisinin sömürüldüğünü bilmesi, onun sınıf bilincine sahip olduğu anlamına gelmez. İşçi patronla arasında çelişme olduğunu ve sömürüldüğünü bilebilir. Ama bu, onun patrona karşı aktif olarak savaşması için yeterli olmaz. Sınıf bilinci dediğimiz sosyalist bilinci; ücretli köleliğin olmadığı sosyalizm bilincini de kuşanması gerekir. Özellikle, burjuvazinin bilinçli olarak yaydığı ve geliştirdiği küçük burjuva düşünce tarzı, işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde önemli bir etkisi vardır.


Kapitalist toplum içinde işçiler ile burjuva sınıfı, iki düşman ordunun cephede karşı karşıya olduğu gibi net değildir. Sınıf bilinçli işçiler açısından düşman nettir. Ama hala ezici çoğunluğu oluşturan işçiler için ve diğer emekçiler için bu net değildir. Burjuvazi için de düşman nettir. İşçi sınıfı ve onun öncü partileri burjuvazinin düşmanıdır ve her fırsatta onları zayıflatmak ve hatta yok etmek için her yolu -yasal ya da yasa dışı- dener, kullanır ve işçileri kendi öz partilerine karşı düşman yapmaya çalışır ve partiyi kitlelerden izole etmeye özel bir önem verir. Bu mücadele sosyalizmin inşasına kadar devam eder. Sosyalizm kurulduktan sonra bu mücadele değişik biçimlere bürünse de öz olarak iki sınıf arasındaki mücadele, bütün dünyada komünizm egemen olana kadar devam eder.


İşçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesi salt iç savaş başladığında değil, sınıfın en geri durumda olduğu, sınıf mücadelesinin en geri olduğu (yani „yaprağın kımıldamadığı“ denilebilecek) durumlarda da mücadele vardır. Grevler, direnişler ve daha pasif direniş ve örgütlenmeler gibi. Ve burjuva demokratik hakların genişletilmesi de sınıf mücadelesinin olmazsa olmaz parçalarından biridir.


Faşizmin ağır saldırıları dönemlerinde demokratik hak ve özgürlüklerin genişletilmesi için sınıf, faşizme karşı olan bütün kesimlerle uzlaşmaya gider, ittifak kurar ya da kimileri ile geçici ve hatta zımni diyebileceğimiz anlaşmalara gider.


Uluslararası işçi sınıfının bu konuda birikmiş deneyimleri oldukça fazladır. Burjuvazi ile proletarya tarih sahnesine çıktığından beri bu mücadele verilmektedir ve sınıflar birbirine karşı sözünü ettiğimiz taktik mücadeleleri yürütmektedir.


Sosyalizmin bir bilim haline gelmesiyle birlikte bu mücadele, işçi sınıfı açısından daha bilinçli, örgütlü ve bilimsel olarak yürütülmeye başlamıştır. İşçi sınıfının sosyalizmi başarıya ulaştırdığı ilk yer olan Rusya'da verilen mücadele, taktik mücadele biçimlerinin örnekleriyle doludur. İşçi sınıfı önderliğinde devrimi başarıya ulaştıran diğer ülkelerdeki mücadelelerde örnektir. Ancak, başarıya ulaşan ilk büyük sosyalist devrim olması nedeniyle Rusya'da Lenin önderliğindeki Bolşeviklerin, RSDİP'in kuruluşundan devrimin başarıya ulaşması ve devrimden sonra da uyguladıkları taktikler, hala uluslararası işçi sınıfına, burjuvaziye karşı verdiği mücadelede yol gösterici niteliğini korumaktadır.


„Marksizmin bir dogma değil eylem kılavuzu“ olması yalın gerçeği, başka ülkelerin devrimlerinden öğrenilmeyeceği anlamına gelmez ve hala „emperyalizm ve proleter devrimler çağı“nın geçerli olduğu koşullar içinde, yani kapitalizmin emperyalizm aşamasına geldiği ve işçi sınıfının da hala burjuvazinin esas ve temel mezar kazıcısı olduğu gerçeği ortada dururken, Bolşeviklerin taktikleri biz komünistleri yakından ilgilendirmesi gerekir ve ondan öğrenmeye, onu bir devrimci kılavuz olarak ele almaya devam etmek zorundayız.



Burjuva Parlementosundan Yararlanılır Mı?


Her ne kadar burjuva parlementosundan yararlanmayı, kendine „ML“ diyen örgütlerden hemen hemen hiç biri „ilke“ olarak reddetmese de, ama varoldukları günden beri, „boykot“ adı altında seçimlere katılmayı reddenlerin sayısı eskiye oranla çok az olsa da yine de var. Anarşistleri ise saymıyoruz. Türkiye ve Kuzey Kürdistan açısından şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Seçimlere katılmayı reddetme anlayışı önemli ölçüde yıkılmıştır. Ama tersi bir anlayış; burjuva parlamenter sistemine bel bağlama anlayışı öne çıkmıştır. Yani burjuva parlamenterizm eğilimi ağır basmaktadır. Proleter anlayışların egemen olmadığı yerde, küçük burjuva oportünizmi ya sağ oportünizme ya sol oportünizme kayar.


Burjuva parlamenter seçimlerine katılmayı reddetmek, en asgari düzeyde ML savunanların tavrı olamaz. Olsa olsa küçük burjuva dogmatik ve „sol“ doktirincilerin tavrı olabilir ve öyledir de. Çünkü burjuva parlamenter seçimlerine katılmayı kabul ya da reddetmek niyetlerle ilgili olmayıp, nesnel durumlarla doğrudan ilgilidir. Genel bir doğru olarak; devrimci durumun gerilediği, işçi sınıfı ve halk hareketlerinin en alt düzeyde olduğu ve devrimci durumun çok yüksek durumda olmadığı zamanlarda burjuva parlamenter seçimlerine katılınır. Bu elbette o an ülke içindeki bütün sınıfların durumunu tahlil ederek sonuca varmayı ve tavır belirlemeyi gerektirir. Lenin, 1906 „Duma“nın boykot edilmesini ve 1907-1908 ve sonraki yılların boykot taktiğini „ağır ve onarılmaz hatalar“ olarak değerlendirmiştir. Bizim, bazı „boykotçu“ küçük burjuva „sol“larımız ise boykot taktiğini adeta kronik hale getirmişlerdir.


Bazı küçük burjuva „sol“ların, değişmez ilke haline getirdikleri boykot taktiğini, her derde deva olarak görüyorlar. İlkelerin olgulardan çıktığını görmüyorlar, göremiyorlar. Ve olguları „ilkelere“ kurban ederek, burjuva parlamentosunun kötülüğüne dair Lenin'den alıntı alarak kendilerini doğrulamaya çalışıyorlar. Nedense, Lenin'in burjuva parlamentosundan yararlanmayı reddeden „boykotçu“ küçük burjuva „sol“ları sert bir şekilde eleştirdiği ve bu taktiği „sol çocukluk hastalığı“ olarak değerlendirdiği görüşlerini ise görmezden gelerek, okuyucularını manipüle ettiklerinin bile ayrımına varamıyacak denli körleşiyorlar. Bunlar, „kronik oportünist“ damgasını fazlasıyla hak ediyorlar.3


Emek ve Özgürlük İtitfakı'nın Tavrı (EÖİ)


14 Mayıs'ta Türkiye'de yapılacak parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerini, genelde cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmayı ve oy vermeyi reddedenler ve hatta boykot edenler var. Ama, aynı örgütler parlamento seçimlerine katılıyorlar ya da „ilerici-devrimci“ dedikleri adayların desteklenmesini istiyorlar. Doğrudan parlamento seçimlerine katılıp, cumhurbaşkanlığı seçimini boykot edenlerde var. Aynı boykotçuların bazıları, EÖİ'nı desteklemelerine ve bizzat içinde yeralmalarına karşın, EÖİ ise, Kılıçdaroğlu'nu desteklemek için Cumhurbaşkanı adayı çıkarmadı. Bugüne kadar resmen „destek“ açıklaması yapmasalarda, bu özgülde, aday çıkarmamanın destekten başka bir anlamı olmadığı açıktır. „Sosyalist Güç Birliği“ (SGB) bileşenleri de aynı tavrı almış bulunuyor.


HDP4 ve bileşenlerin tavrına gelince;


HDP, Mart 2019 yapılan yerel seçimlerde, Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlerin bazılarında (özellikle kazanamayacağını bildiği illerde) burjuva muhalefetin adaylarını desteklemek amacıyla kendisi belediye başkanı adayı çıkarmadı. Ve bu illerde bu nedenle burjuva muhalefetin adayları kazandı. Örneğin, İBB başkanı İmamoğlu'nun ilk seçimde Erdoğan'ın adayı karşısında yaklaşık 13 bin fazlası varken, seçimin iptali ve peşinden seçimlerin yapılmasıyla bu fark 800 bin gibi yüksek bir sayıya ulaştı. Bu, HDP ve sol kesimlerin büyük bir bölümünden seçimin iptali sonucu faşist Erdoğan çetesine karşı verilen güçlü bir tepkiydi.


Bu taktiği nedeniyle HDP'nin kaybedeceği bir şey var mı? Hayır! Ama desteklediği aday kazanırsa, en asgari düzeyde de olsa kısmi bir soluklanma, üzerindeki yoğun ve bıktırıcı faşist baskıların azalması sözkonusu olabilir. Eğer oy vereceği aday kazanır ve sözünde durmazsa, yani HDP ve emekçiler üzerindeki baskıları azaltmazsa, aynı Erdoğan gibi davranır ve baskıları sürdürürse, yine kaybedeceği bir şey yok, zaten aynı baskıları fazlasıyla yaşıyor. Ama bu kez, oy verdiği burjuva muhalefetin adayı ( ve de burjuvazinin bu kanadı) kaybedecektir. Bir daha HDP'nin kapısını çalamayacaktır. Buna ek olarak, gelecek yerel seçimlerde, kazandığı büyük şehir belediye başkanlıklarını da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Daha önce Erdoğan Kürtleri „kazanmak“ için aynı taktiği izlemişti ve sonra tersini yaptı. Bugün, Erdoğan Öcalan'ın ağzından „oy verin“ çağrısını yaptırsa bile, Öcalan için kendisinin yakacak denli bağlı olanların dahi Erdoğan'a asla oy vermeyeceği rahatlıkla söylenebilir.


CHP'nin adayı kazanırsa, Millet İttifakı (Mİ) içinde yer alan partileri düşünecek, ama öbür yandan EÖİ'ni düşünmek, ona göre hareket etmek zorunda kalacaktır. Ya da en asgarisinden dikkate almaya zorlanacaktır.


Komünistler açısından önemli olan komünist çalışmaların yürütülmesinin koşullarını oluşturmak, bunun kanallarını açmaktır. Bu nedenle, tekelci burjuva diktatörlüğü altında, demokratik hak ve özgürlüklerin genişletilmesi ve kazanılması önemlidir.


İşçi sınıfının mücadelesini geliştirmek ve gelişme koşullarını oluşturmak, komünistlerin işçi sınıfı ile bağlarını sağlayacak asgari ölçüde de olsa kanallarının açılması, reddedilecek bir şey değildir. Kısmi burjuva demokrasinin kırıntılarının varlığı bile önemlidir. Faşist baskıların yanında burjuva demokrasinin „kırıntıları“5 tercih edilir. Demokratik hak ve özgürlüklerin sınırlarının genişletilmesi burjuvazinin lütfuyla değil, işçi sınıfının mücadelesinin gelişmesiyle olacağı gerçeği unutulmamalıdır.


Reformist HDP'nin damgasını vurduğu EÖİ niteliği ile söylenebilecek söz, genel anlamda demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılması ve varolanların korunması için bir araya gelmiş reformist bir birliktir. İçinde komünist örgütlenmeler olsa da, bu platforma damgasını vuran, içinde sosyalizm lafının bile geçmediği reformist bir programa sahiptir. Demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılması, korunması ve genişletilmesi mücadelesinde bu örgütlenme içinde yer alınır. Ancak, bu platform içinde yer alan reformist ve revizyonist ve hatta sosyal şovenist görüşlerin eleştirilmesi ve proletaryanın bu birlik içinde neden yer aldığı ve eleştirilerin ne olduğu net olarak ortaya konmalıdır. Burada ek olarak söylemek gerekiyor, EÖİ ana programında, Türk devletinin işgalini derhal sonlandırması ve işgal bölgelerinden derhal çekilmesi bile açıktan istenmemesi, sosyal şovenist eğilimde olanları „küstürmeme“ oportünist uzlaşmacı tavrın ağır basmasının programa yansımasıdır.


Egemen Sınıflar Arasındaki Çelişmeden Nasıl Yararlanılır


Burjuvazinin kendi içinde de çelişmeler vardır. Bu çelişmeler bazan keskinleşir bazan ise yumuşar. Ancak, egemen sınıflar içindeki çelişmeler sık sık kanlı bir biçime de büründüğü görülmüştür. Bunun örnekleri çoktur. Sadece Türk egemen sınıflar içindeki çelişme ve çatışmaları alırsak, başta M. Kemal dönemi olmak üzere bir çok örnek verilebilir.


Örneğin 1960 askeri darbesiyle Menderes ve iki bakanın asılması, egemen sınıflar içindeki kanlı çatışmanın yalnızca bir örneğini oluşturur. 1980'de egemen sınıf partilerinin kapatılması ve liderlerinin hapse atılması da bu çatışmaya örnek verilebilir.


M. Kemal iktidarını korumak için „İzmir Suikastı“ bahanesiyle Kurtuluş Savaşı'na katılmış ve önderlik etmiş bir çok kişiyi ya astırmış ya da hapse attırmıştır. Ve M. Kemal döneminde işçi sınıfı ve emekçilerine örgütlenme hakkı tanınmadığı gibi, CHP dışında kalan hiçbir burjuva kliğine siyasi hayat hakkı tanınmamıştır. Erdoğan iktidarı boyunca, özellikle son on yıldır burjuva muhalefete uygulanan baskılar vb. egemen sınıflar içindeki çelişmeler yumuşamamış tersine artmıştır.


Egemen sınıflar içindeki çelişmelerin kaynağı mülkiyet ve mülkiyete hakim olma isteğinden kaynaklı iktidar sorunudur. Bu, sömürüden daha fazla kimin pay alacağı ve bunun bölüşümünden kaynaklı sert bir iktidar mücadelesi şeklinde kendini gösterir. İktidar sorunu mülkiyete el koymakla doğrudan bağlantılıdır. İktidarı elinde bulunduran ya da egemen olan burjuva kliği, sömürüden daha fazla pay alır. Bu nedenle de egemen sınıf klikleri arasındaki çelişme proletaryanın kendi içindeki çelişmeye benzemez ve nitelik olarak da farklıdır.


Proletaryanın öncüleri, „burjuva klikler arasındaki çelişme/çatışma bizi ilgilendirmez“ diyemez. „Filler tepişirken çimenler ezilir“ örneğinde olduğu gibi, egemen sınıfları bir biriyle tepişirken, esas olarak başta işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçilerin üzerinde tepişirler ve bu tepişme; onları daha fazla sömürü ve baskı altına almak içindir. Bu tepişme karşısında „tarafsız olmak“, „sessiz“ kalmak, „yesinler birbirini“ ve „bizi ilgilendirmez“ demek, sınıf mücadelesini geliştirici politik bir tutum değil, sınıf mücadelesinden kaçma taktikleridir. Ve küçük burjuva „ben merkezci“ bu tavır, kitlelerin ezilmelerine dolaylı destek vermektir.


Egemen sınıflar içindeki çelişmelerden yararlanma konusunda Lenin'e başvuralım:


„... (bir anlık olsa bile) düşmanlarımızı bölen çelişkilerden yararlanmayı (geçici

olsalar da, pek o kadar güvenilir olmasalar da, sallantılı olsalar da, koşullara bağlı bulunsalar da -açYK-), olası müttefiklerle anlaşma ve uzlaşmaları reddetmek son derece gülünç bir davranış olmaz mı? „6


„... burjuva liberalizminin siyasal lideri Struve ile, —çok uzun süreli

olmamakla birlikte— belirli bir ittifak kurmuştuk.“ 7


„Bolşevikler …. 1905'ten beri, işçi sınıfı ile köylülüğün liberal burjuvaziye ve çarlığa karşı ittifakını,

sistemli olarak savunmuşlardır, ama buna karşın, burjuvaziyi çarlığa karşı desteklemekte hiçbir zaman kusur etmemişlerdir (örneğin seçimlerin ikinci turunda ya da ikinci oylama döneminde olduğu gibi“


Bolşevikler, Çara karşı Rus burjuvazisini desteklemekte „hiçbir zaman kusur etmemişler.“ Açık bir gerçek var. Çar daha gerici ve baskıcıydı. Burjuvazinin Çara karşı iktidara gelmesi işçi sınıfının mücadelesinin önü daha fazla açılacağı içindir. Yani, en gerici kliğe karşı daha „ılıman“ gerici kliğin desteklenmesi söz konusu olmuştur. Aynı Bolşevikler, yeri ve zamanı geldiğinde burjuvaziyi yıkmak için bir saniye bile tereddüt geçirmemişlerdir. Bu, somut koşulların somut analizinden doğan esnek taktiklerin uygulanması ve geliştirilmesi sonucu, stratejik hedefleri olan burjuvaziyi 1917 Ekim Devrimi'yle yıkmışlardır.


Örneğin, Cİ kliği ile Mİ kliği arasındaki tepişmeden en çok kim zarar görmektedir? Elbette işçi sınıfı ve emekçiler. Egemen ulus baskısı altında olan Kürt işçi sınıfı ve emekçileri daha ağır baskı ve devlet terörü ile karşı karşıya kalmaktadır.


21 yılı aşkın bir süredir iktidarda olan AKP kliği ve ortakları (küçük ortakları zaman zaman değişip yenileri eklense de) şu anda, egemen sınıflar içindeki en gerici ve en faşist kesimin bir birliğini oluşturuyor. Özellikle seçime giderken yanına ortak olarak aldığı Hüda Par (dinci-faşist terör örgütü Hizbullah“ın legal kolu) ve Yeniden Refah Partisi (YRP) gibi küçük ortakları, İŞİD, Taliban vari örgüt ve anlayışta faşist dinci örgütlenmelerdir. Bu AKP-MHP ortaklığının, bugüne kadarki faşist ve toplumu islamlaştırma uygulamalarının yanında, bu uygulamalara ek olarak nasıl bir politika izleyeceklerinin açık bir göstergesi olarak ele alınmalıdır. Kadınlar başta olmak üzere, açıktan bütün ilerici kesimleri, Kürtleri, alevileri ve diğer ulusal azınlık ve dinsel/mezhepsel azınlıkta olan kesimleri doğrudan tehdit etmektir.


Egemen sınıf kliklerinden biri 21 yıl iktidarda kalmış ve uygulamaları ortada ve yeni bileşenleriyle bugüne kadar uyguladıkları faşist baskıları bir üst aşamaya yükseltecekleri de açıktır. Diğeri (Mİ) ise en azından „demokrasi“, parlamenter sistemi yeniden kurma ve kutuplaştırmayı ortadan kaldırmayı, hukuku -elbette burjuva adalet mekanizması- sağlayacağını vaat ediyor. Burjuva „demokrasi“sini, bizzat kendilerinin ihtiyacı olduğu içinde istiyorlar. Tekellerin büyük bir kesimi kendilerini (kar oranlarını) güvende görmüyorlar. Ve „tek adam diktatörlüğü“nün ülkeyi yönetilemez hale getirdiğini gördükleri için bu değişimi istiyorlar.


Cİ'nin kaybetmesi, kaybettirilmesi; komünistlerin egemen sınıf kliklerinden en gerici ve faşist olan ve 21 yıldır iktidarda kalmasının avantajını yeniden kendini daha da güçlendirmek amacıyla kullanmasını engelleyen taktik mücadele geliştirmesi, ve böylece egemen sınıflar arasındaki çelişmeyi keskinleştirici bir rol oynaması önemlidir. Bunu küçümsemek, Türkiye ve Kürdistan'daki gelişmelerden ve somut durumun MLM tahlilinden uzak küçük burjuva dogmatik düşünce tarzıdır ve Lenin’in deyimiyle; „sol doktirinciliktir.“


Proletaryanın taktikleri keyfi, rast gele ve niyetlere göre değil, nesnel koşulların değişimine göre belirlenir. Ve bugün uzlaşma yaptığınla yarın düşman olabilirsin, bugün ittifak kurduğunla yarın karşı karşıya gelebilirsin. Ve dün yoğun bir saldırı taktiği izlerken, bir başka zaman, saldırıdan savunma ve geri çekilmeye geçebilirsin. Bu taktiksel değişimleri belirleyen koşullar ve onların ML dünya görüşü temelinde doğru analizidir. Sınıf mücadelesi içinde, koşullar dayattığında, geri çekilmesini bilmeyenler, asla ilerleme sağlayamazlar.


NEP8, proletaryanın kendi diktatörlüğü altında küçük ve kısmen orta burjuvaziye verdiği bir tavizdir. Aynı anlayışla, Brest-litovsk anlaşması, sosyalist ülkenin ya da proletarya diktatörlüğünün emperyalist burjuvaziye verdiği çok ağır bir tavizdi. Bolşeviklerin her iki uzlaşma taktiğini „sol“lar eleştirmiş ve bazıları bu nedenle sosyalizme karşı savaşmıştır. „Sol“lar için bu her iki taktik sosyalizmin teslimiyeti ve ölümüydü. Oysa Lenin, bu iki taviz verilmese, „sosyalizmin daha kurulmadan ölümü ilan edilmiş olacaktı“ der.9


PKK-TC görüşmeleri ise, iki düşman gücün hem birbirine karşı savaşı ve bu savaş içinde ise görüşme ve yer yer uzlaşma yapmalarıdır. Örneğin „Kürt Açılımı“ adı altında geçici bir „barış“ havasının estirilmesi ve kısa bir süre sonra ise, savaşın yeniden şiddetlenmesi... Bir başka örnek ise, Filipin Komünist Partisi ve Filipin devleti arasında defalarca “ateş kes” , “barış” vb. görüşmeler oldu ve oluyor. Savaşan taraflar arasında olağan gelişmelerdir bunlar.


Hapishanelerdeki hapishane idaresi ile politik tutsakların anlaşmaları, uzlaşmaları... 12 Eylül 1980 Cunta döneminde İstanbul Hapishanelerinde, daha fazla „bağımsızlaşmayı“, (yani, idarenin tamamiyle kontrolüne girmeyi) önlemek ya da azaltmak için, geçici olarak tek tip elbise giyilmesinin kabul edilmesi. Bazı „sol“ gruplar bunu „teslimiyet“ olarak kabul ettikleri için ölüm orucuna gittiler. Ama, bu sekter taktik sonucu, özelikle Dev-sol'un saflarında yer alanlarda „bağımsızlaşma“ yoğun oldu. Bu kitlelerden kopuk küçük burjuva „sol sekter” taktiğe örnektir. „Hiç uzlaşma yok“ anlayışının tipik bir örneğini oluşturmaktadır.10


Proletarya açısından, egemen sınıflar arasındaki çelişmeden her zaman her koşulda yararlanma olanağı olmayabilir. Ancak, egemen sınıf klikleri arasındaki çelişmenin yoğunlaşması, onlar açısından iktidarı paylaşamama sorunu çıktığında, proletarya bu çelişmeyi keskinleştirici taktikler izleyerek, işçi sınıfının mücadelesinin geliştirici koşullarını da yaratabilir.


Faşist Erdoğan Rejimi Neden Yıkılmalıdır


Bu sorunun en yalın yanıtı; daha fazla kurumlaşmaması, faşist-dinci iktidarın daha fazla sağlamlaşmaması, islamlaşmayı daha fazla ileri götürmemesi ve elbette işçi ve emekçilerin örgütlenmesini ve mücadelesini uzun süre sekteye uğratacak faşist bir diktatörlüğü daha derinlere yayılmasının engellenmesi içindir.


Faşist diktatörlüklerin uzun yıllar iktidarda kalması onların yıkımını da zorlaştırıcı koşulları beraberinde getiriyor. İspanya'da faşist Franko Diktatörlüğü, en yakın örnek olarak İran'da faşist Molla Rejimi ve Latin Amerika'dan bir çok örnek verilebilir.


Ancak, İran bizler için önemli bir deneyimdir. 44 yıldır iktidarda olan faşist-dinci Molla rejimi, özellikle son 20 yıldır neredeyse her yıla düşen bir işçi ve emekçi ayaklanmasına, geniş katılımlı kitlesel direnişlere sahne olmaktadır. Son olarak bir Kürt kadının öldürülmesiyle başlayan ayaklanma ve direnişler (uluslararası alanda halkların büyük bir desteğini de alarak) hala yer yer devam etmektedir.


Bütün buna karşın, Molla rejimi sarsılmakla birlikte, yine de ayakta kalmasını bilmektedir. Bunun çeşitli nedenleri sıralanabilir, ama esas yanı, rejimin yukarıdan aşağıya kökleşmiş ve tüm devlet kurumlarını kendi bekası için örgütlemiş ve şekillendirmiş olmasında yatmaktadır. Kitlelerin daha büyük bir kesminin bu direnişlere aktif destek vermesini, devlet terörü ve dini baskıyla bir şekilde önlemektedir.


21 yıldır iktidarda olan faşist Erdoğan rejiminin devam etmesi, içte ve dışta çok özel gelişmeler olmazsa onun yıkılmasını daha da zorlaştıracaktır. Tüm bunlar bile, bu faşist rejimin neden gitmesi gerektiğini, neden yıkılması gerektiğini açıklamaya yeter. Faşist Erdoğan rejimi iktidarda kalmak için en gerici güçler ile anlaşabiliyor. Varolan anayasayı değil, kendi yasalarını uyguluyor ve halkımızın deyimiyle, iktidarda kalmak ve sürdürmek için „şeytanla“ gönül rahatlığı içinde anlaşıyor.


Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan'ın yeniden kazanmaması için ne yapılacak?


„İşçi sınıfının ve emekçilerin mücadelesini geliştirmeliyiz, onu devrimle yıkmalıyız“ demek, bulutlu olmayan bir havada yağmur duası etmekle eş anlamlıdır. Nesnelliği gözardı eden boş sözlerdir. İşçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesi gelişmiş olsaydı, durumlar daha farklı olabilirdi. Ama, somut gerçeklik ortadadır. Faşist seçim sistemi ortadadır. Bu duruma göre taktikler üretilmelidir. İlerici güçler, örneğin EÖİ cumhurbaşkanı adayı çıkarsaydı, en iyimser tahminle %15'lik bir oy alabilirdi. Ama, bu seçim sistemine göre cumhurbaşkanlığını kazanmak için adayın %50 +1 oy alması gerekir.


„Burjuva seçimlerine bel bağlamayalım“ demenin, kitlelerin büyük bir bölümünün „bel bağladığı“ bir koşulda, pratikte hiç bir anlamı yoktur. Kitlelere rağmen taktikler izlenemez. Kitlelerin ruh hali, siyasi ve pratiksel yönelimleri dikkate alınmak zorundadır. Tersi kitlelerden uzaklaşmak ve kitleleri burjuvazinin aşırı sömürüden kaynaklı „insafına“ terk etmektir.


Bu (cumhurbaşkanlığı seçimi) alanda egemen sınıf klikleri çatışmaktadır. Birinden biri kazanacaktır. Diğer iki küçük aday, kitlelerin manipüle edilerek, oyların bölünmesi ve Erdoğan'ın kazanması için aday yapılmıştır. İnce ve Ongan'ın arkasında doğrudan Cİ vardır. Burjuva muhalefeti bölme politikasıdır.


Mİ adayı Kılıçdaroğlu'nun kazanması, burjuva kesimler arasındaki çelişmeleri artıracağı gibi, işçi ve emekçilerin mücadelesinin gelişmesine de hizmet edecektir. Kılıçdaroğlu'nun kazanmasıyla, „her şey güzel olmayacak“, ama işçi sınıfının mücadelesinin gelişmesi için koşulların daha elverişli olma olasılığı vardır. Erdoğan rejiminin yıkılması, her şeyden önce de uzun süreli faşist bir iktidarın daha fazla ayakta kalmasını ve iyice kurumsallaşmasını önlenmiş olacaktır. Bu işçi sınıfı ve emekçiler için önemli bir kazanım olacaktır.


Faşist Erdoğan'ı iktidardan indirmenin bu koşullar içinde başka yolu var mı? Yok! Bu rahatlıkla söylenebilir.


Komünistler, izledikleri taktikleri kitlelere doğru ve açık bir şekilde anlatmalıdır. Mİ ile Cİ arasında neden tercih yapmak zorunda kaldıklarını ve Mİ tercih ediyorlarsa ve Erdoğan'ın gitmesini istiyorlarsa bunları doğru bir şekilde anlatmalıdırlar.


Mİ adayının kazanması, onun programının kabul edilmesi anlamına gelmez. Tersine Mİ'nin programı teşhir edilmeli ve burjuva niteliği ortaya konmalı ve kitlelere anlatılmalıdır. Mİ adayının tercih edilmesi, bu adayın işçi sınıfı ve emekçilerin cumhurbaşkanı adayı olduğunu da getirmez. Bu bir zorunluluktan kaynaklanmıştır ve o aday tekelci burjuvazinin bir kanadının adayıdır.


Mİ'nin „Mutabakat Programı“ gerçek anlamda bir burjuva demokrasi programı olmasa da, faşist bir programda değildir. Kılıçdaroğlu'da faşist değildir. Onun herkesle „helalleşme“isteği, kutuplaştırmayı kısmen de olsa gerileterek„barışı sağlama“ argümanı; kitlelerin devlete, yeniden güvenini kazanma politikası olarak öne çıkmaktadır. Yani, tekelci burjuva diktatörlüğünü sağlamlaştırma programıdır. Ve bunlardan ilerici anlamda bir adımda beklenemez. Ayrıca, Mİ cumhurbaşkanı adayına oy vermek (desteklemek), bunlarla ittifak yapıldığı anlamına da gelmiyor. Proletaryanın kendi çıkarlarını düşünerek, faşist Erdoğan rejminin yıkılması için daha ılımlı ve programı faşist olmayan burjuva adayı desteklemesidir.


Parlamento seçimlerinde ise, hiç bir burjuva parti ve adayı desteklenmemelidir. „Hiç bir burjuva partisine ve adayına oy yok“ doğru bir taktiktir. Oylar ilerici ve devrimci parti ve adaylara verilmeli ve desteklenmelidir. „Okun sivri ucu Cİ ve Erdoğan'a çevrilmeli“ taktiğinin pratikteki anlamı: “Erdoğan'a oy vermeyin”, “Kılıçdaroğlu'na oy verin” demektir. Komünistlerin izleyeceği taktik net olmalıdır.


Bugün ilerici, devrimci ve komünist güçlerin geniş bir kitle desteği almadığı, alamadığı bir gerçektir. Burjva diktatörlüğü içindeki gelişmeleri tek başına kendi lehine çevirecek bir örgütlenme yapısına sahip değildir. Erdoğan faşizmini bugün için tek başına yıkabilecek ya da geriletebilecek örgütlü bir gücü yoktur. Bu nedenle de egemen sınıf klikleri arasındaki çelişmeleri kendi lehine kullanma ve bundan yararlanma taktiğini doğru bir şekilde değerlendirmelidir. 17.04.2023



***



1Halil Gündoğan yoldaşın; “2023 CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİNE İLİŞKİN BOYKOT TAVRI NEDEN DOĞRU DEĞİLDİR” makalesindeki görüşlere katılıyorunm ve okunması gerken bir yazı.

2Lenin, Sol Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, sf. 89, Sol Yayınları

3Yeni Dünya için çağrı dergisi seçim açıklaması, Şubat, Mart, Nisan 2023 sayısı

4HDP seçimler „Yeşil Sol Parti“ (YPS) altında giriyor.

5„Kırıntı“ sözcüğü küçümseme gibi algılansada, bu „kırıntıları“ almak için proletaryanın büyük bedeller ödemek zorunda kaldığı unutulmamalıdır.

6Lenin, „sol“ Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, sf.77, Beşinci Baskı sol Yayınları

7Lenin, age, sf.77

8SSCB“de 1921-1929 arası uygulanan Yeni Ekonomi Politika

9Lenin, Brets-Litvosky anlaşmasıyla ilgili şöyle der: „Gerçekten de, bu barış, emperyalistlerle bir uzlaşmaydı, ama koşulların zorunlu kıldığı bir uzlaşmaydı.“ (Sol Komünizm, sf. 28)

10 2000 yılı ölüm orucu (ÖO) eylemleri de, 40'lı günlerinde, en asgari düzeyde anlaşma ve ÖO sonlandırılmasının koşulları doğmuşken, sol sekter taktik izlenerek „sürdürülme kararı“ alınmasıyla, burjuvazinin istediği ölüm çukuru alanına gidilmiştir. Koşulların, devrimcilerin aleyhine döndüğü görülmeyerek „iman gücüyle“ kazanılacağı düşünülmüştür. Sonuç, tam da burjuvazinin istediği savaş alanına gidilmiştir. Bu örnek, tipik küçük burjuva „sol“culuğun çocukluk hastalığının en yalın ve bir o kadarda en acı ve ağır kayıplara neden olan bir örnektir. Ne yazı ki, kendine ML diyen bir çok örgüt bu küçük burjuva „sol“ sekter örgütün peşinden giderek -hatta, bazı örgütler kendi oy haklarını bu örgüte teslim etmişlerdi-, aynı ağır hataya düşmüşlerdir.

29 Mart 2023 Çarşamba

SOL“ Komünüzm Bir Çocukluk Hastalığı'ndan Dersler






SOL“ Komünüzm Bir Çocukluk Hastalığı'ndan

Alıntılar (Lenin) Sol Yayınları Beşinci Baskı


„Bilim, öteki ülkelerin, özellikle bu ülkeler de

kapitalist iseler ve yakın bir geçmişte benzer bir deneyimden

geçmiş bulunuyorlarsa, her şeyden önce, bunların deneyiminin

gözönünde tutulmasını emreder.


„Bilim, ikinci olarak,

isteklere ve görüşlere uygun tarzda, tek bir grubun, ya da

tek bir partinin savaşım hazırlıklarına ve bilinç derecesine

göre siyaseti belirleme yerine, ülkedeki bütün grupların,

partilerin, sınıfların ve yığınların hesaba katılmasını emreder.“ (sf.89)




Burjuva Parlamentolara katılmak Gerekir Mi?


„Bir siyasal partinin kendi yanılgılan

karşısındaki tutumu, bu partinin ciddi olup olmadığını kendi

sınıfına karşı ve emekçi yığınlara karşı görevlerini yerine gerçekten

getirip getirmediğini saptayabilmemiz için, en

önemli ve en güvenilir ölçütlerden biridir.“(sf.58)


„ilk olarak, Almanya "solları", bilindiği gibi Rosa Luxemburg

ve Karl Liebknecht gibi en önemli siyasal liderlerin

görüşlerine aykın olarak, Ocak 1919'da bile, parlamentarizmin

"siyasal olarak zamanım doldurmuş olduğuna" inanıyorlardı.

"Solların" yanıldıklarını biliyoruz.“ (sf.57-58)


„... devrimci proletaryanın partisi için parlamenter

seçimlere ve parlamenter savaşıma katılmanın, özellikle

kendi sınıfının geri kalmış katlarını eğitmek için, özellikle

ezilen ve bilisiz kırsal yığınları uyandırmak ve aydınlatmak

için zorunlu olduğu kuşku götürmez. Buıjuva parlamentosunu

ve bütün öteki gerici kurumları dağıtmaya gücümüz

yetmediği sürece, bu kuramlarda çalışmak zorundasınız,

özellikle hâlâ papaz takımının aldattığı ve kır koşullarını

aptallaştırdığı işçiler mevcut olduğu için, bu kuramlarda

çalışmalısınız. Bunu yapmazsanız gevezeden başka birşey

değilsiniz.“(sf.60)


„Ama Rusya'da uzun, çetin ve kanlı

bir deneyim, devrimci taktiğin, yalnızca devrimci duygu

üzerine kurulamayacağı gerçeğini bize öğretmiştir. Taktik,

sözkonusu devletteki bütün sınıf güçlerinin ciddi ve katı bir

nesnel değerlendirilmesine olduğu kadar (ülkenin çevresindeki

devletlerin ve dünya ölçüsündeki devletlerin içindeki

sınıf güçlerini de hesaba katarak), devrimci hareketlerin

deneyimine de dayandırılmalıdır. Parlamenter oportünizmi

lanetlemekle ve parlamentoya katılmayı reddetmekle yetinerek

"devrimci duygusunu" ifade etmek pek kolaydır. Ama

çok kolay olduğu içindir ki, bu davranış, çetin olan, çok çetin

olan bir sorunu çözüme bağlayamaz.“ (sf.66)


„Gerici parlamentolardan devrimci amaçlarla

yararlanılması gibi çetin bir sorunun üstesinden "atlayarak"

bu zorluktan kaçınmayı denemek tam bir çocukluktur“ (sf.67)


„




Hiç Uzlaşma Olmayacak Mı?


„Devletler arasındaki sıradan savaşlardan yüz kez daha

çetin, daha uzun ve daha çapraşık bir savaş olan uluslararası

burjuvazinin devrilmesi uğruna savaşa girişmek, ve

önceden dolambaçlı yollara başvurmayı, (bir anlık olsa bile)

düşmanlarımızı bölen çelişkilerden yararlanmayı (geçici

olsalar da, pek o kadar güvenilir olmasalar da, sallantılı

olsalar da, koşullara bağlı bulunsalar da), olası müttefiklerle

anlaşma ve uzlaşmalan reddetmek son derece gülünç bir

davranış olmaz mı? Bu, bugüne kadar ulaşılmamış ve keşfedilmemiş

bir dağın çetin tırmanışında, bazan zikzaklar çizerek

yürümeyi, bazan geri çekilmeyi, ilkten seçilen doğrultuyu

bırakıp başka bir doğrultuyu denemeyi önceden reddetmek

gibi bir şey değil mi? Ve henüz hiç olgunluğa erişmemiş

ve deneyimsiz kimseler (bu, gençliklerinden ötürü olsaydı

gene neyse: gençler belli bir dönem için bu tür saçmalıklardan

sözetmeye zaten hazırdırlar) Hollanda Komünist

Partisinin kimi üyeleri tarafından —yakından ya da uzaktan,

açıkça ya da üstü örtülü olarak, tamamen ya da kısmen,

pek önemli değil— desteklenmişlerdir.“ (sf. 73)


„Kendinden daha güçlü olan bir

düşman, ancak en son kertesine varan bir çaba gösterilerek

ve düşmanlar arasındaki en küçük çatlaktan, ayrı ayrı ülkeler

burjuvazileri arasında, her ülkenin içindeki burjuvazinin

çeşitli gruplan ve kategorileri arasında en küçük çıkar çelişkilerinden

ve aynı zamanda geçici bir müttefik olsa da, sallantılı

olsa da, koşula bağlı bulunsa da, pek o kadar sağlam

ve güvenilir olmasa da, sayıca güçlü bir müttefiki kendi

tarafına kazanmak için, en küçük olanaktan en büyük özen

ve uyanıklıkla, en ustaca ve en akıllıca yararlanıldığı

takdirde, yenilgiye uğratılabilir.“ (sf. 75-76)


„Bizim teorimiz, bir dogma değil, bir eylem kılavuzudur„ (sf. 76)

„Siyasal eylem, Nevski Bulvarının bir kaldırımı değildir“ (sfç76)


„Çarlığın iktidardan düşmesine kadar, Rusya'nın devrimci

sosyal-demokratlan çok kez liberallerin yardımlarına

başvurmuşlardır, yani bunlarla bazı pratik uzlaşmalar yapmışlardır.

1901-1902'de bolşevizmin doğmasından az önce,

Iskra'mn eski yazıkurulu (Plehanov, Akselrod, Zasuliç, Martov,

Potressov ve ben, bu yazıkuruluna dahildik) burjuva

liberalizminin siyasal lideri Struve ile, —çok uzun süreli

olmamakla birlikte— belirli bir ittifak kurmuştuk.“ (sf.77)


„Bolşevikler …. 1905'ten beri, işçi sınıfı ile

köylülüğün liberal burjuvaziye ve çarlığa karşı ittifakını,

sistemli olarak savunmuşlardır, ama buna karşın, burjuvaziyi

çarlığa karşı desteklemekte hiçbir zaman kusur etmemişlerdir (örneğin seçimlerin ikinci turunda ya da ikinci oylama döneminde olduğu gibi) “ (sf.77)


„1903'ten 1912'ye kadar, menşeviklerle bazan yıllarca süren

yoldaşlık ettik ve aynı sosyal-demokrat parti içinde kaldık,

ama onlarla, proletarya üzerinde burjuva etkisinin araçlan

olarak ve oportünist olarak ideolojik ve siyasal alanda

savaşım vermekten bir an bile geri durmadık.“ (sf. 77)


„Ekim devrimi günlerinde sosyalist-devrimciierin

tarım programını bir virgül bile değiştirmeden bütün olarak

kabul ederek, küçük-burjuva köylülükle yalnızca şekilde

kalmayan son derece önemli (ve çok başarılı) bir siyasal blok

kurduk; yani köylülere "zorla" programımızı kabul ettirmek

isteğinde olmadığımızı, onlarla anlaşmak istediğimizi kanıtlayabilmek

için, açık uzlaşmaya vardık.“ (sf.78)


„Proletaryanın öncüsü için, onun bilinçli bölümü için, komünist

partisi için, gerektiğinde zikzaklı, dolambaçlı yoldan

yürümenin, ayrı ayrı proleter gruplan ile, ayn ayrı işçi

partileri ve küçük üretici partileriyle anlaşmalar yapmanın,

uzlaşmalara varmanın gereği, bundan doğmaktadır. Sorun,

bu taktiği, proletaryanın genel olarak bilincini, devrimci

ruhunu, savaşma ve yenme yeteneğini düşürecek değil,

yükseltecek biçimde uygulamayı bilmektir“(sf.80)


„Belirtelim ki,

bolşeviklerin menşeviklere zaferi, yalmzca 1917 Ekim

Devriminden önce değil, bu devrimden sonra da zikzaklı yol,

anlaşmalar, uzlaşmalar taktiğinin uygulanmasını gerektirmiştir;

elbette ki, bunlara, bolşeviklerin başarısını sağlayacak,

onu kolaylaştıracak, hızlandıracak biçimde, menşeviklerin

aleyhine taktikler olarak başvurulmuştur.“(sf.80-81)


„Bu, sabır gerektiren uzun süreli bir süreçtir,

ve "hiçbir zaman uzlaşma yok, manevra yok" cinsinden

kestirme "çözümler", ancak devrimci proletaryanın etkisini

baltalar ve onun güçlenmesini önler.“(sf.81)


İngiltere'de (ya da Türkiye'de) „Sol“ Komünizm


„Henderson'lann, Clynes, MacDonald ve Snowden'lerin,

iflah olmaz gerici olduklan doğrudur. Bunların, iktidara

geçmek istedikleri ve bu yolda zaten burjuvaziyle koalisyon

kurmayı yeğledikleri; burjuva kurallarına göre ülkeyi "yönetmek"

istedikleri ve iktidara geçince zorunlu olarak Scheidemann

ve Noske'ler gibi davranacaktan da doğrudur. Bütün

bunlar doğrudur. Ama bundan, bunlan desteklemenin

devrime ihanet olduğu sonucu çıkarılamaz; bundan çıkanlabilecek

tek sonuç, işçi sınıfı devrimcilerinin, devrimin

çıkan için bu baylara belirli ölçüde parlamenter destek sağlamalan

gerektiğidir.“(sf.90)


„İngiltere işçilerinin çoğunluğunun, hâlâ İngiliz Kerenski'lerin ya da Scheidemann'lann arkasından gitmesinden;

işçi çoğunluğunun bu adamların hükümetini denememiş

olmasından —Rusya'da ve Almanya'da işçilerin yığın halinde

komünizme geçmeleri için geçmeleri gerekmiş olan bu

deneyimden— çıkan sonuç, tam tersine, İngiliz komünistlerinin

parlamenter eyleme katılmaları gerektiği, Henderson-

Snowden hükümetini, işçi yığınlarını bu hükümetin

eylemine bakarak değerlendirebilmelerinde bu yığınlara

parlamento içinden yardım etmeleri gerektiği, Henderson'lann

ve Snowden'lerin birleşmiş olan Lloyd George ve

Churchill'i yenmesine yardım etmeleri gerektiği sonucudur.

Başka türlü bir davranış, devrimi engellemek olur; çünkü,

işçi sınıfının çoğunluğunun görüşünde bir değişiklik

olmazsa, devrim olanaksızdır; bu değişmeyi ise, yığınların

siyasal deneyimi sağlar, yalnızca propaganda değil. "Uzlaşma

yapmadan, yolumuzdan sapmadan ileri."(sf.94)


„... Eğer biz, salt bir devrimciler

grubu değil de, devrimci sınıfın partisi isek; arkamızdan yığınları

sürüklemek istiyorsak (ki böyle bir isteğimiz yoksa,

gevezeden başka bir şey olamayız), ilkin Henderson'un ya da

Snowden'in Lloyd George ile Churchill'i yenmelerine yardım

etmeliyiz (daha doğrusu, birincileri, İkincileri yenmeye zorlamalıyız,

—çünkü birinciler, kendi zaferlerinden korkmaktadırlar—);

ve sonra da işçi sınıfının çoğunluğunun, Henderson'larla

Snowden'lerin hiçbir işe yaramadıklarını, bunların

hain küçük-burjuvalar olduklarını, iflaslarının kesin olduğunu,

kendi deneyimleriyle anlamalarına yardım etmeliyiz; 

ve

son olarak, Henderson'lardan umudunu kesen işçilerin

çoğunluğunun Henderson hükümetini düşürmede ciddi

başarı şansları olacağı anı yakına getirmeliyiz.“(sf.96)


„Çünkü bizim

için önemli olan parlamentodaki sandalye sayısı değildir;

biz, milletvekilliği peşinde koşmuyoruz. Bu konuda ödün vereceğiz

(Henderson'lar ve onların yeni dostları —ya da yeni

efendileri— Bağımsız işçi Partisindeki eski liberaller ise,

milletvekilliği peşindedirler.) (sf.96)


„Böyle bir uzlaşmadan biz kazançlı

çıkarız, çünkü bizzat Lloyd George tarafından horlandıklan bir

anda, biz, propagandamızı yığınlara götüreceğiz

ve işçi Partisinin bir an önce hükümeti kurmasına yardım

etmekle kalmayacağız, sözümüzü esirgemeden ve en küçük

bir ihtiyatı bile gerekli saymadan, Henderson'lara karşı yürüteceğimiz

propagandayı yığınların anlamasını sağlayacağız.“(sf.97


„Henderson ve Snowden'lerin komünistlerle bir blok kurmayı

reddetmeleri, bu İkincilere derhal pek büyük bir üstünlük

sağlar: bu davranış, bize mecliste birkaç milletvekilliği

kaybettirse bile (ki bunun hiç önemi yoktur), yığınların

sempatisi bize döner ve Henderson'larla Snowden'ler gözden

düşer. Böyle bir durumda, iyice güvendiğimiz, yani adaylarımızı

ileri sürmemizin, bir liberalin bir işçi Partiliye karşı

zaferi sonucunu vermeyeceği yerlerde, pek az sayıda seçim

bölgesinde adaylarımız seçime katılırdı. Seçim propagandamızı,

komünizmden yana bildiriler dağıtarak ve kendi adaylarımızın

seçime katılmadıkları bütün bölgelerde, seçmeni,

burjuva adaya karşı, İşçi Partisi adayına oy vermeye davet

ederek yapardık.“(sf.99)


„Bugün Ingiliz komünistleri, yığınlara yaklaşmakta ve

onlara kendilerini dinletmekte büyük güçlüklerle karşılaşıyorlar.

Ama ben, kendimi komünist olarak tanıttıktan sonra,

seçmeni, Lloyd George'a karşı Henderson'a oy vermeye çağırırsam,

beni herhalde dinleyecektir. Onlara herkesin anlayacağı

biçimde, yalnızca sovyetlerin parlamentodan, ve proletarya

diktatörlüğünün de Churchill’in (burjuva "demokrasisi

perdesiyle örtülü) diktatörlüğünden daha iyi olduğunu

açıklamakla kalmayacağım, aynı zamanda, Henderson'a oy

verilmesini isterken, niyetimin, ona, asılan adama ipin destek

olduğu gibi destek olduğunu, ve Henderson'lann kendi

hükümetlerini kurmaya yaklaşmalarının da, aynı biçimde

haklı olduğumu kanıtlayacağım, yığınları benim tarafıma

geçireceğini, Rusya'da ve Almanya'da olduğu gibi Henderson'ların

ve Snowden'lerin siyasal ölümlerini hızlandıracağını

anlatacağım.“(sf.99-100)


„Ve eğer itiraz olarak, bu taktiğin, aşın ölçüde "ince", aşın

ölçüde karmaşık bir taktik olduğunu, yığınların bunu

anlamayacağı, bu taktiğin güçlerimizi dağıtacağı, böleceği,

güçlerimizi sovyet devrimi üzerine toplamamıza engel olacağı

vb. söylenecek olursa, "sol" karşıtlanma vereceğim yanıt

şudur: Kendi doktrinciliğinizi yığınlara yüklemeyiniz!“(sf.100)