28 Nisan 2013 Pazar

BU ÜLKEYE KOMÜNİZMİ DE İŞÇİ SINIFI GETİRECEKTİR!










BU ÜLKEYE KOMÜNİZMİ DE İŞÇİ SINIFI GETİRECEKTİR!


Yusuf KÖSE

İşçi sınıfının ideolojik, siyasal ve örgütsel önderliği üzerine ikiyüz yıldır çok şeyler yazılıp çizildi ve bu öykünmeler, güvenler, güvensizlikler, sınıf kendi kendini tarih sahnesinden silene kadar devam edecektir. Bu gerçeklik, içinde yaşadığımız sınıflı toplumun görmezden gelinemeyecek bir ilkesidir. Bu gerçekliği bir başka biçime büründürerek tarihin yazılımını değiştirecek olan, yine sınıfın kendisidir.

 Kimileri, işçi sınıfının modası geçtiğinden dem vuracak, kimileri ise işçi sınfını sınıf olarak yok sayamaya devam edecektir. Kimileri de işçi sınıfını her zaman olduğu gibi, tarihsel materyalizmin doğru bir saptaması olarak; bu sürecin tarihinin devrimci öznesi olarak göstermeye devam ederek hayatın tamamını kazanarak, tarihin duraklatılan kesitlerini kısaltacaktır.

Bütün bu yazılanlar, işçi sınıfnın sınıf olarak tarihin en devrimci öznesi olduğunun bir kanıtı olduğunu söylemek yanıltıcı olamaycaktır. Çünkü, karşısındaki düşman sınıflar da dost sınıflar da, şimdiki varlıklarını, geleceklerini işçi sınıfının sınıf mücadelesinin boyutuna bağlı olduğunu biliyorlar. Bunların hikayeleri işçi sınıfının hikayesine bağlı olarak gelişti ve gelişecektir.

Sermaye, iktidarını işçi sınıfına karşı koruyor. Bunun için her türlü zoru kullanarak işçi sınıfının sınıf mücadelesini bastırmanın yoluna gidiyor. İdeolojik, siyasal ve örgütsel olarak onu yolundan saptırmaya, zaafa uğratmaya ve örgütsüz bırakmaya, ideolojisinin içeriğini, çeşitli “sol” görünüm altında boşaltmaya çalışıyor.

Burjuvazinin çıkardığı yasalar, aldığı tedbirler, artı-değeri artırma, sermayenin iktidarını sağlamlaştırma ve emeğin gerçek yaratıcısı, artı-değerin sahibi, işiçi sınıfının sınıf mücadelesini bastırma ve elimine etme üzerine kuruludur. Bundan bağımsız gibi görünen uygulamalar, çıkarılan yasalar, yine işçi sınıfının örgütsüzleştirilmesi, sınıf olarak ayağa kalkamaması üzerine örülüdür. 

Çünkü burjuvazinin varlığı, işçi sınıfının sömürüsü üzerinde şekillenmiş ve sömürü varolduğu sürece burjuvazi de varolacaktır. Bundandır burjuvazinin işçi sınıfı düşmanlığı. Burjuvazi, işçi olmadan ve işçi düşmanlığı yapadan da yaşayamaz. Onun tüm hareket tarzı işçiler ve işçilerden gasp ettiği artı-değer etrafında döner.

Bu ülkeye, demokrasiyi getirecekse, yani, demokratik hak ve özgürlükleri kazandıracaksa, sosyalizmi ve komünizmi getirecekse, Türk, Kürt ve diğer azınlık milliyetlerden işçi sınıfı getirecektir. Emekçiler, ezilenler, yoksullar, işsizler, kısacası işçi sınıfı etrafında örgütlü bir güç haline gelmiş tüm emekçiler getirecektir. Bu ülkede, ezilen ulusları ezilemekten kurtaracaksa yine işçi sınıfı ve onun etrafında örgütlenmiş, onunla birlikte hareket eden  emekçiler getirecektir. 

Bu ülkede; cinsiyetinden, ulusal aidiyetinden, dini inancından dolayı horlanmaları, baskıları yine işçi sınıfı ortadan kaldıracaktır.

Bu ülkeye, bu ülkede yaşayan uluslara “barış”ı gertirecekse, halklar arasında düşmanlığı geliştiren ve körükleyen burjuvazi değil, işçi sınıfı getirecektir. Kürt ulusunun kendi kaderini özgürce tayin etmesini yine işçi sınıfı sağlayacaktır. Savaşı ve savaşları yine işçi sınıf ortadan kaldıracaktır.

Sömürüyü, baskıyı, yoksulluğu, açlığı, işsizliği, tüm eşitsizlikleri, cinsiyet, din, dil, ırk vb. ayrılıkları kaldıracak olan yine işçi sınıfıdır. Ve her şeyden önce, tüm haksızlıkların kaynağı özel mülkiyetçi toplumsal sistemi ortadan kaldıracak olan işçi sınfı iktidarı olacaktır.

İşçi sınfının da bir beklentisi var: Kendisine devrimci ve komünist diyen militan devrimci kesimlerden, devrimci aydınlardan beklentisi; işçi sınıf ile daha fazla ilgilenmek, sınıfa güvenmek ve sınıfı aydınlatarak örgütlemek ve harekete geçirmek pratikliği... 

İşçi sınfı elbette, kendiliğindenci hareketiyle, öncüsüz olarak iktidarı burjuvaziden alamayacaktır. İşçi sınıfının düşüncesiyle donanmış öncü şarttır. İşçi sınıfı öncüsüz önünü göremez, hedefini net olarak seçemez. Bunun tersini söyleyenler, burjuvazinin muazzam örgütlülüğü karşısında sınıfı örgütsüz bırakmak isteyenlerdir.

İşçi sınıfının sınıf mücadelesi, yer yer gerilese de, üzeri külleniyor gibi olsa da, tarihin defalarca kanıtladığı gibi, o küllerinden yine geleceği yaratacak devrimci bir enerjiye sahiptir. Sermaye iktidarı, işçileri milliyetlerine göre bölmeye kalkışsa da, şovenizmi geliştirmek istese de, burjuvazi karşısında işçiler birleşmeye her zaman hazırdır. Önemli olan onlara doğruları anlatmak ve doğru devrimci taltiklerle hareket etmektir.

“Kürt sorunu bitse de işimize baksak” yollu anlayışlar, aslında, sınıf mücadelesini ezilen ulus burjuvazisinin kuyruğuna takanlara özgü bir davaranış ve anlayış biçimidir. Yani, sınıfın öncülüğünü, başka bir ezilen burjuvaziye yedekleyenler, elbete işçilerin sorunlarını anlayamayacakları gibi, onlara güvenleri olmadığı için, onların devrimci enerjilerinin yaratıcı gücünün de anlayamazlar ve göremezler.

Sosyalizme inancı kalmamış, sosyalizmi burjuvaziyle uzlaşı iktidarı olarak görenler, sosyalizmi burjuva reforumculuğu olarak kitlelere yutturmaya çalışanlar, sosyalizmi, sınıf uzlaşmacılığı olarak belleyenlerin işçi sınıfı ve emekçilere verecekleri, onların mücadelelerine katacakları hiç bir şey yoktur. Sahip oldukları bilgi dağırcıkları işçi sınıf içinde “sol” görünümlü burjuva liberalizmidir. Bunların sahip oldukları “sol” enerji, maalesef, işçi sınıfnın devrimci yoluna engel olmaktadır. 15-16 Haziranları yaratan çeşitli milliyetlerden Türkiye işçi sınfı bu tür oportünist öğeleri de yıkıp geçecektir.

Devrimin şahdamarı; örgütsel haliyle, birliğiyle, devrimci ve dönüştürücü enerjisiyle, sahip olduğu bilimiyle, üretimdeki yeriyle işçi sınıfıdır. Sosyalist bir gelecek inşa edilmek isteniyorsa, çalışmanın esas ağırlığı işçi sınıfı üzerine olmalıdır. Bu sınıftan kopanların geleceği kazanmaları, kapitalist sistemi yıkmaları söz konusu olamaz. İşçi sınıf içindeki çalışmalar ve örgütlenmeler de daha fazla yoğunlaşma, daha fazla militanlaşma ve sınıfla beraber  daha fazla devrimcileşme ilkesiyle hareket edilmelidir. İşçi sınıfının bilimi Markszim-Leninizm-Maoizm’de bu hareket tarzının fazlasıyla temel bilimsel biligileri mevcuttur.

İçinde yaşadığımız burjuva sistemi altüst edecek ve yerine sosyalizmi kurarak sınıfsız, sömürüsüz ve  sınırsız bir dünya yaratılmasına katkıda bulunacak ve onu başarabilecek yegane devrimci güç işçi sınıfıdır.

Ve bu ülkeye komünizm gelecekse, onu da işçi sınıfı getirecektir.
***28.04.2013

18 Nisan 2013 Perşembe

ÇUKUROVA’NIN KİRVESİ





Talip ÇAKMAK





“ÇUKUROVA’NIN KİRVESİ”
TALİP ÇAKMAK İÇİN


Yusuf KÖSE

Ölüsüne sahip çıkamayanın dirisi de az olur. Ne yazık ki, Talip Çakmak’ın ölüsüne de sahip çıkamadık. Yaşamının 30 yılını devrime adamış bir insanı, devrimci bir militanı, “birahane de öldü” gerekçesiyle, cenazesine dahi elimizi uzatamadık. Haber, burjuva gazetelerinin cinayet haberleri sayfasında küçük puntolarla yer bulabildi. Onu tanıyan devrimci örgütlerin gazetelerinde ise, nedense hiç yer bulamadı. 50 yıllık yaşamının 20 yılını hapishanelerde, 12 yılını ise dışarıda yine devrimci mücadeleyle geçiren birisini görememişti(!) Diller lal, gözler kör olmuştu adeta... 

Devrimin, küçük bir kaynaktan  derya olup akması, devrimci mirasların her anına sahip çıkmak, kucaklamak ve onları kitlelere aktarmakla da olur.

Talip’in ölümünü duyunca üzüldüm. Ancak, bir türlü, yazıyla da olsa arkasında bıraktığı devrimci mirası dile getiremedim. Bu da benim içimde bir uhde olarak kaldı.  Bir devrimci için en kötü şey öldükten sonra sessizce mezara konulmaktır. Talip, devrimci mücadeleyi dar kalıplar içine sokan bu sessizliği hiç hak etmemişti. 

Talip’in küçük kızı babasını mezarında ziyaret etmiş. Bu görüntü internette dolaşıyor. Talip’in mezar taşında “ruhuna fatiha” yazıyordu. Biliyorum ki, bazıları bu yazıyı  garipsedi. Bu Talip’in suçu değil, bizlerin suçu. Onu ölümünde yalnız bırakanların üzerlerinde taşıdığı kara bir mizah. Oysa, o, böyle bir mezar taşı yazısını asla ve asla istemezdi.

Bir devrimci için ölüm, bazan istenmeyen zamanda istenmeyen yerde gelir. Bazan da “pisi pisine” dedirtecek ölçüde kalleşçedir. Talip Çakmak’ın ölümü de aynen böyle oldu. O bir devrimci olarak hiç de böylesi bir ölümü tercih etmemişti ve etmezdi de.... Ölüm, kalleşçede olsa, kapıyı çalınca, ona karşı koymaktan başka seçenekte kalmıyor. “Ölüm adın kalleş olsun” tam da bu duruma uygundur.

Talip, kardeşinin birahanesinde çıkan bir “kavgada”, kardeşi hemen ölürken, kendisi ise  ağır yaralandı ve beş gün sonra 14 Ocak 2009 tarihinde Adana’da şehit düştü.  Karşı taraf bilerek ve hazırlıklı gelmişti. Hedefleri Talip’ten başkası da değildi. Çünkü Talip bilinen/tanınan  bir isimdi. Daha 1970’lerin sonunda “Çukurova’nın sır vermeyen KİRVE’si olarak ün salmıştı. Devlet, bu tür yöntemle (sıradan kavga bahanesiyle) bir çok devrimciyi katletmişti. 

Orta halli bir ailenin on çocuğundan biri olarak dünyaya gelen Talip, tutucu aile yapısına karşın, 1979 yılında devrimci çevreleden etkilenir ve Adana Mensa fabrikasında işçi olarak çalışmaya başlar. Politikaya ilgisi fazladır. Diğer işçilerden en önemli ayrımı da buradadır. Bütün gazeteleri okumaya çalışır. Eline geçen gazeteleri okumadan bırakmaz.

Genç yaşına rağmen olgunluğu, kibarlığı ve efendiliği ile dikkat çeken Talip’i, devrimci örgütlerin militanları kendi saflarına kazanmaya çalışır ve Talip, bütün devrimcilere karşı olgun davranırken TKP/ML militanları ile örgütsel ilişki kurar ve kısa zaman içinde profosyonel devrimci olarak çalışmaya başlar. Kazım Çelik tarafından Mersin-Tarsus bölgesine örgütlenme yapması için gönderilen Talip, buradaki çalışmaları dikkat çeker ve bir muhtarın cezalandırılması nedeniyle göz altına alınır. Polis, Talip’ten muhtarın öldürülmesini kabul etmesini ister.

Talip, 1979”da işkencesiyle ünlü “Tarsus Borsa Sarayı”nda günlerce işkencede kaldı ve sır vermedi. Bundan dolayı adı; “Sır vermeyen KİRVE”ye çıktı.  Talip’in bu direnişi Çukurova’nın her yerine yayıldı ve bir çok insan onun sayesinde devrimci saflarda, TKP/ML saflarında örgütlendi. Bu yakalanmasında 9 ay hapishanede kaldı. Çıkar çıkmaz tekrar mücadeleye başladı ve 1981”lerin başlarında yeniden yakalandı ve ilk uzun hapishane yaşamı başladı. 1991’de cezaevinden çıkar çıkmaz arkasına bakmadan, bireysel çıkarlarını hiç hesaba katmadan kaldığı yerden mücadeleye devam etti. 

Gözleri Toros dağlarındaydı. Daha, Kazım Çelik zamanı Toroslara gerilla olarak çıkmayı kafasına koymuştu. 1993 Haziran’ında, Niğde-Ulukışla’nın Toros dağlarının eteğindeki bir köyde yakalandı. Tekrar ikinci uzun on yıllık hapis yaşamı başladı ve  bu mapusluk 2002 Ekim’ine kadar sürdü.

Talip, 1995 yılında “Uzun Yürüyüş” olarak TKP/ML saflarından ayrılan grubun yanında yer aldı. Uzun Yürüyüş dergisine yazılar yazdı. Ne var ki, bu grupla fazla barışık olamadı. Küçük grupların “devrimi biz yaparız” yollu tavırları, bir çok devrimciyi yarı yolda bırakmasının derslik bir öyküsüdür bu aynı zamanda. Bu kesim de ona beklentilerini verememişti. Çıktıktan sonra da örgütsüz kaldı ve İstanbul’da işçi olarak çalışmaya başladı. İşsiz kalınca, Adana’ya, “iş bulurum” umuduyla gitti.

 Burjuvazi, ondan canını istemişti. Her yakalandığında idamla yargıladı ve idamdan ömür boyu hapise çevrildi. Resmi olarak canını alamayan burjuvazi, onu, bir pusuda maşalarına kalleşçe katlettirdi.

Talip’in yaşamı da, faşist diktatörlüğün sürdüğü ülkelerdeki her militan devrimcinin yaşamından farklı değildi. İşkenceler, uzun yıllar hapisler, aranmalar, tilki uykuları, işçileri örgütlemeler, işçi direnişlerinde ve grevlerinde yer almalar, hesapsız/kitapsız ve hiç bir kişisel çıkar düşünmeden ölümüne mücadele dolu yıllar... Bunların hepsi inandığı devrim davası içindi. O, hiç bir zaman, devrimci olduğu için pişmanlık duymadı...

Talip’in yaşamı, aynı zamanda, militan devrimci bir işçinin yaşam öyküsüdür...

Devrim kolay gelmiyor. Ülke en iyi kızlarını ve oğullarını bu davaya vererek aydınlığı yakalayabiliyor. Talip’de devrim davasının sıra neferlerinden birisiydi. Ölürken de gözleri Toros dağlarının zirvelerine asılı kalmıştı.

 O, Anne tarafından Siverek’in, baba tarafından Çukurova’nın bereketli topraklarında yetişti. Orhan Kemal’in, Yaşar Kemal’in, Yılmaz Güney’in eserlerinden beslendi. Kaypakkaya’nın izinden yürüdü. Ve yine o Çukurova’nın bereketli toprakları üzerine düşen bir yağmur damlası gibi hep var olacak, işçi sınıfı ve emekçilerin devrimci direnişlerinde yaşamaya devam edecektir. *** 18.04.2013

2 Nisan 2013 Salı

Küçük Burjuva Liberalizminin Hassasiyetleri








Küçük Burjuva Liberalizminin Hassasiyetleri


Yusuf KÖSE

Ezilenler ve özellikle de işçi sınıfı adına hareket ettiğini söyleyenler, siyaseti, başka sınıfların ağızına bakarak yürütemez, yürütmemelidir de. Elbette, her sınıf mücadele ederken, dostu ve düşmanı da hesaba katacaktır. Ancak, ilkeler söz konusu olduğunda, başkaları “gücenir”, “alınır” ya da “hassas dönem” diye bir kaygı duyulmaz. Çünkü ideolojik ve siyasal mücadele açıktan yürütülür. Bir siyasal kurum, kendi gerçek siyasetini gizlemeye çalışıyorsa, bu oportünizmidir.

“Barışı, Biz Böyle bilmiyorduk” adlı yazım, her zaman yayınlanan bir sitede yayınlanmadı. Yayınlanmamasının gerekeçelerden bazıları ve esası ise; “hassas” ve “kırılgan” bir dönemden geçildiği. Kim geçiyor, elbette işçi sınıfı ve emekçi hareketi değil, PKK şahsında Kürt Ulusal Hareketi. Evet gerçekten, hassas bir dönem. Özellikle Öcalan’ın ”Newroz Mektubu”ndan sonra yeni bir “süreç” başladı. Eğer, Öcalan’ın dediklerini PKK uygularsa, bu ulusal hareket için diğerlerine pek benzemeyen bir “dönem” ya da “dönemeç” olacaktır.

Burada, yeniden bu konuya girmeyeceğim. Ama, işçlerin çıkarlarını savunduğunu söyleyen bir siyasal kurum için, hassaslık, daha çok, işçi sınıfı lehine olmalıdır diye düşünüyorum. Ezilen ulus burjuvazisinin lehine, işçilerin aleyhine yönelik siyasal  geri bir duruş; sınıf uzlaşmacılığı ve küçük burjuva liberalizmidir.

Kürt ulusal hareketi, kendi siyasal çizgilerini belirtirken, saptarkan ve savunurken işçi sınıfının “hassasiyetlerini” hiç dikkate almıyor. Ya da daha genel anlamda işçi ve emekçilerin hassasiyetlerini dikkate almıyor, tersine, herkesi kendi hassasiyetlerine ortak etmeye çalışıyor. Bu istem onun en doğal hakkı. Ama, bu değerlendirilmesi gerekir. Eğer söz konusu hassasiyetler, işçi ve emekçilerin de ortaklaştığı noktalarsa, elbetteki burada ortak hareket edilebilir. Buna rağmen bu, ittifak ya da eylem birliği içindeysen de, karşı tarafın görüşleri eleştirilmez anlamına gelmiyor. “Eylemde birlik ajitasyonda serbestlik” diye bir ilke vardır. Bu Marksistlerin, eylem birliği ve de ittifaklarda vazgeçemeyeceği ilkelerden biridir. Kürt ulusal hareketi, kendi politikalarını “hassas politika” olarak gösterme hakkı varken, işçi sınıfının böyle bir hakkı neden olmasın? Bu hak, işçi sınıfına çok mu?

Karşılıklı eylem birliklerinde, bir taraf susuyor ve karşı tarafın görüşlerini öne çıkaran yazıları yayınlayıp, bunu eleştiren görüşlere ise ambargo konuyorsa, bunun adı “eylem birliği” ya da “ittifak” değil, tek taraflı olarak diğer tarafın görüşlerine teslim olmak ya da onu kabul etmek anlamına gelir. “Dostlarımız gücenir” diye, dost dediklerinin görüşlerini kendi sitende yayınlayacaksın, ama, “dostlarını” eleştirenlere de ambargo koyacaksın ve bunun adına “demokratik bir davranış” diyeceksin.

İşçilerin adını taşıyan bir sitede yer verilen yazıların neredeyse  %90’nı anti-Marksist, troçkist ve reformist içeriklidir ya da bunları yazanların dünya görüşleri böyledir. Ama, biraz marksizmden fazla söz eden ona daha fazla değer verilmesini isteyenlere de ambargo koyacaksın. 

Yazımın yayınlanmamasının gerekçelerinin başında Öcalan’ın mektubnu eleştirmemden kaynaklandığı için, buraya kısa bir vurgu yapıp geçeceğim. Öcalan'ın, sözü edilen mektubunda, Kürtlerin Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı’na yer yok, daha çok Türk burjuvazisine el uzatma ve sınırları genişletme "helalleşmesi" var. Bunu eleştirmenin neresi “sakıncalı” acaba? Üstelik, "İmralı Zabıtları"nda geçenleri ve daha başka görüşlerine hiç değinmedim. Ama, benim yazımda; Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkının tutarlı savunusu var ve “Kürdistan’dan çekilmesi gereken biri varsa, Türk devleti ordusuyla beraber ve tüm kurumlarıdır” demişim. UKKTH tutarlılık budur. Demokratik çözüm budur. Halklar arası kardeşlik ancak ve ancak böyle sağlanır demişim. Kürt ulusal burjuvazisi de hiç bir zaman UKKTH konusunda tutarlı olmamıştır. Komünistler bu konuda tutarlıdır. MLM bu konuda tutarlıdır.  Bu tavır; küçük burjuva liberalizminin sınıf uzlaşmacı küçük kasaba eşrafı politikacılığıyla, MLM ilkeleri tavizsiz bir şekilde savunanlar arasındaki önemli bir ilkesel farktır.

Kürt ulusal hareketinin yanlışlarını eleştirmeyenler, onların hatalarını alkışlayanlar, ona iyilik değil, kötülük yaptıklarının da farkında olmalıdırlar. Susarak geçiştirmek ya da “eleştiri” adına sorunun özüne değinmemek, devrimci bir tavır değildir. Kürt işçi ve emekeçilerin aydınlatılması, ulusal burjuvazinin tutarsızlıklarına göz yumarak olamaz. Devrimci eleştiriler kitleleri geriletmez. Devrimcilik adına reformist sınıf uzlaşmacı tutumlar kitleleri geriletir, onları kör karanlıklara teslim eder.

Burada, Kaypakkaya’ya ihtiyaç var;
“... Kürt burjuvazisinin ve küçük toprak ağalarının gerici ve milliyetçi emellerine karşı da mücadele ederiz. Türk egemen sınıfları lehine her türlü eşitsizliğe ve ayrıcalığa, ulusal azınlıklara yönelen her türlü baskı ve zulme karşı mücadele ederken; ulusal azınlığın burjuva ve toprak ağalarının milliyetçi emelleriyle de mücadele edilmezse, bu kez bir başka milliyetçilik, Kürt milliyetçiliği güçlendirilir; Kürt proletaryasının sınıf bilinci, burjuva milliyetçiliğinin sisleriyle karartılır; Kürt işçileri ve köylüleri milliyetçiliğin kucağına itilir; Kürt işçi ve emekçileriyle Türk işçi ve emekçileri arasındaki birlik ve dayanışma baltalanır.” (İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, sf. 238-239, Umut Yayımcılık)

Kaypakkaya, net söylüyor. Görüşlerini açıktan belirtiyor ve bu görüşler, aynı zamnda Lenin ve Stalin’in görüşleridir.

Sadece, PKK’ya “silah bırakın”ı “gerici” olarak değerlendirmek, sorunun esasını görmemektir. Esas tehlike; bu hareketin demokratik içeriğini İmralı’da boşaltma çabalarının sürdürülmesidir. Bu görülmelidir. Başbakan Erdoğan’ın başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın, Kandili  tehdit ederken, hangi sopayı salladığını görmezden gelmenin,  hangi sınıfın politikası olduğunu sormak gerekmiyor mu?

Kürt işçi ve emekçileri kazanma, aydınlatma ve iki halk arasındaki kardeşliği geliştirme kaygsısı varsa, Kürt ulusal hareketin tutarsız görüşlerini, Türk egemen sınıflarıyla uzalaşıcı yanlarını açığa çıkarıp eleştirmek durumundadır. “Hassas bir süreç”, “kırılgan bir dönem” vb. adı altında gerekçe gösterip eleştirmemek ve bu yanlışları eleştirenlere yer vermeyip, salt küçük burjuva reformistlerine yer verenler, sınıf uzlaşmacı tavırlara ortak oluyor demektir.

Devrimcilerin “hassasiyetleri” işçi sınıf ve emekçilerin, daha genel anlamda ezilenlerin çıkarlarını ve esas olarak da işçi sınıfının sınıf çıkarlarını kapsar; fakat, burjuvazinin ve küçük burjuva reforumculuğunun hassasiyetlerini kapsadığını hiç duymadım.

Kısacası, devrimci olmayanların devrimcilik yapmaya çalıştığı bir yerde, küçük kasaba eşrafı politikacılığı her zaman cazip geliyor olmalı ki; Marksizmden, sosyalizmden, komünizmden, işçi sınıfının dünya görüşünden ve onun ilkelerinden söz etmek “sert” kaçıyor olsun! *** 02.04.2013

28 Mart 2013 Perşembe

'Barışı, Biz Böyle Bilmiyorduk'







21.03.2013 Diyarbakır



'Barışı, Biz Böyle Bilmiyorduk'


Yusuf KÖSE

Öcalan’ın meşhur „Nevruz mektubu“ okunduğunda, bazıları hayal kırıklığına uğradı. Çünkü, onlar PKK’dan, Kürt işçi ve köylüleri lehine bir devrim bekliyorlardı. „Mektup“, devletin ağızıyla yazıldığını[1] (iki karşıt görüş bunu açıktan belirtiyor, Dip Not’a bkz.)  görünce, „bu kadarı da olmaz ki“ diyebildiler. Oysa, Öcalan, 1999 Şubat’ında bunları fazlasıyla söylemişti. PKK, şimdi bunları kabul etmeye hazır gibi gözüküyor. PKK’nın paradigmasını daha önce 4 bölüm halinde yayınlanan bir yazımda açıkladığımdan, yeniden oraya dönmeyeceğim.

Ağır bedeller ödeyenlere, savaşın en acımasız yüzünü gören ve yaşayanlara, oğullarını ve kızlarını dağlarda toprağa verenlere sorulduğunda, cevapları: „Barışı biz böyle bilmiyorduk“[2] oluyor. Çünkü, zulüm gören halk! Savaşan ve ölen halk! Acıların en acısını yaşayan yine yoksullar! Devleti onlardan başka kimse iyi bilemez. Bu nedenle de, devlet tarafından yazılıp Öcalan‘ın ağzından „21 Mart Nevruz mektubu“ (Kürt Newrozu değil) diye Kürt kitlelerine sunulan devlet "barışı"ndan, halk, haklı olarak şüphelendi: „Bu mektup bizim barış mektubu olamaz“ diye... Newroz Meydanı‘nda çoşkulu bir şekilde alkışladıkları ise kendi hayallerinde yarattıkları bir direniş sembolüydü ya da öyle görmek istediklerini alkışlamışlardı. Alkışladıkları; devlete inat, kendi mücadelelerinin geldiği zirve,  Diyarbakır meydanlarında açıktan kutlamaları ve direnişlerinin, ırkçılığa, asimilasyona, jenoside, katliamlara, yasaklamalara ve inkara karşı galip gelmesiydi.  Newroz Meydanı’nda alkışlanan: Türk devletinin, yeni Osmanlıcılığı güçlendirme, bölge halklarına korku salma, çeşitli milliyetlerden Türkiye ve Kuzey Kürdistan halklarına daha fazla baskı uygulama yanında, sömürü ve egemenlik ağını genişletme konseptli „Mektup“ hiç değildi.

Öcalan Kenaya’da yakalanıp Türkiye getirilirken, uçakta: „benim anam da Türk, fırsat verilsin devlete hizmet etmeye hazırım“ dediğinde de, Kürt halkı içine sindirememişti. Sonra, ortaya manipülasyon araçları girdi ve  „başkanın bir bildiği vardır“ diyerek, bu durumu da "mazur" gösterir oldular. Aynı, „nevruz mektubu“ gibi. “İmralı zabıtları“ basında yayınlanmasının arkasından „Apo padişah değilya“ diyenler, dediklerini unutarak, yeni sürece methiyeler düzmeye, „teorik“ derinliklerini kitlelere anlatmaya koyulmuşlar. „yeni süreç“te ise, işçi ve emekçilerin payına, bugüne kadar ne düşmüşse o öngörülmüştür. 

BBC Türkçe İnternet sitesinde, 26. 03. 2013 tarihinde Kumru Başer‘in Diyarbakır’da Kürtlerle yaptığı röportajı yayınladı. 

"Barışı biz böyle bilmiyorduk. Hep onlar (gerilla Y.K.) gelince barış olacak diyorduk şimdi gidiyorlar" diyenler oldu. "Ölülerimize ne söyleyeceğiz" diyenler de.
Dağa çıkan abisini kaybetmiş bir genç kadının gözleri konuştukça doluyor: "Çok zoruma gitti. Karnıma bir yumruk yemiş gibi oldum. Kendim dağda değilim, ama elimden silahım alınmış gibi hissetim. Demek ki hep dağdakileri bir güvence olarak hissediyormuşum" (Kumru Başer‘in Röportajı‘ndan)

Kürt halkı Türk devletinin sözüne inanmaz. İnanması için de hiç bir nedeni yoktur. Bunu yaşayarak öğrendi. Katledilerek, sürülerek, horlanarak ve mapus damlarında yatarak... Jandarma dipçikleriyle, sokak ortalarında sorgusuz sualsiz kurşunlanarak, diri diri çukurlara gömülerek, dışkı yedirilerek; Diyarbakır zindanlarındaki zulümle ve evlerinin-yurtlarının yakılmasıyla... Kürt halkı, Türk devletinin öpücüğünün zehirli olduğunu iyi bilir. Bu nedenle de, Türk devletinin hiç bir sözüne güvenmez. Orta da hala Türk devletinin Kürtlere verdiği herhangi bir söz de yok. Tek söylediği: “silahları bırakın!” Öcalan ise, Türk devletine, bütün Kürdistan’ı işaret ederek, böylesi bir “misak-i milli etrafında  helalleşelim” diyor.

Öcalan’ın meşhur “Mektubu”ndan sonra, bir kişi ise, ropartajı yapan gazeteciye şunları söylüyor:
“Kürdün midesine yumruk atmışlar, 'ah belim' demiş. 'Yahu, midene vurduk, belim diyorsun' demişler. 'Eh, benim arkamda güçlü biri olaydı sen bana vurabilirdin?' demiş."

İşte, halkın, Öcalan’ı yorumlaması ve bir başkası ise;
"Kürt isyanlarının çoğu, liderlerinin iktidar pastasından pay almasıyla bitmiş. İsyanın acısını çekenler, çektikleriyle kalmış"

Bunu, isyana önderlik edenlerin sınıfsal niteliğiyle birleştirmek gerekiyor. İsyana ulusal burjuvazi önderlik ediyorsa, bu olasılık her zaman var. Kürt ulusal burjuvazisi, bu savaşta esas bedel ödeyelerin (Kürt işçi ve köylülerinin) çıkarını değil, kendi sınıfsal çıkarını düşünür ve ona göre „barış“ yapar. 

Bu röpartaj, yıllardır mücadele içinde olan kitlelerin koyun sürüsü olmadığını, tersine, mektubun dilinin ve içeriğinin rahatlıkla analayabilecek düzeyde olduğunu ortaya koymaktadır. Mektup Kürtçe’de okundu, ama içeriği ne Kürt halkının ne de Kürt ulusunun istemleriyle birebir örtüşüyordu. Esas olarak „beyaz Türkler“in, yani, Türk burjuvazisinin arzularını, yayılmacı emellerini kitlelere dikte ettiriyordu. Öcalan, „helalleşme“ adına, Kürtlere ikinci bir „Hamidiye Alayları“ kurdurarak Türk burjuvazisinin hizmetine vermeyi vaadediyor.[3]

, Öcalan‘ın  „meşhur buluşu“ ve dünya tarihi literatürüne geçecek (!) olan „Sümer Rahip“lerini, ropartaja katılanlardan hiçbiri söz etmemiş. Hele hele „Türk-islam Sentezi“ni, „Türk-Kürt İslam Sentezi“ne dönüştürme çabaları ( her dönemin –yani burjuva devletin- has adamı Cengiz Çandar, bunu çok önceden yazmıştı) ve „Ortadoğu Konfedaralizmi“ni  formülasyonunu ise, bedel ödeyenler ve ödemeye devam eden işçiler ve emekçiler, zorlu yaşamların kendilerine kattığı deneyimlerinden dolayı kale almamışa benziyor.

Öcalan, „barış“ yerine, adeta, Türk egemen sınıfların kirli savaşını, bütün Kürdistan sathına yayamayı önerdi. Bunun adı „barış mektubu“ değil, olsa olsa, Türk egemen sınıflarına yeni egemenlik alanları açama mektubu olabilir. Öcalan’ın bırakılması ve Kürtçe’nin serbestliği karşısında, Türk egemen sınıflarına bütün Kürdistan’ı sunmanın adı „barış“ olamaz. 
 
Kürtlerin barış yapması, daha doğrusu, Kürtlerin kendi kaderlerini özgürce tayin etmesi, kendi istekleri doğrultusunda kaderlerini belirlemelerine karşı çıkılamaz. Bu sorunda, elbette, sorunun nirengi noktası da burada saklıdır. Öte yandan, Türk ve Kürt savaşının olmaması,  Türk ve Kürt halklarının kardeşçe birarada yaşaması, işçi ve emekçilerin lehinedir. Bu anlamda, “barış” ama eşitlik temelinde bir barış her zaman iyidir. Ancak, buraya ne Türk devleti yanaşmış ne de Öcalan’ın “mektup”unda böyle bir şeyden söz ediliyor... 

Kürtler, yakın tarihleri boyunca savaş istemedi. Türk devleti Kürtleri zorla egemenliği altına aldı ve tüm ulusal haklarını gasp etti. Kürtleri savaşa zorlayan Türk egemen sınıflarıdır. Bu nedenle de, Kürtlerle barışması gereken Türk devletidir. Kürdistan’dan çekilmesi gereken PKK gerillaları değil, Türk ordusu ve Türk devletinin tüm resmi kurumlarıdır. “Demokratik Çözüm” budur. Ve gerçek barış, “onurlu barış” ve  halklar arası kardeşlikde ancak böyle pekişir. Diğerleri ise, kitleleri Türk egemen sınıflarına yamama manevralarıdır. Öcalan’da bunu yapmaya çalışıyor.

PKK harketi, hala demokratik yönünü korumaktadır. Bu yönünü koruduğu sürece, sol çevrelerden destek almaya devam eder, ne zaman ki, bu çizgiden tamamen uzaklaşıp, Öcalan çizgisine, özellikle de Öcalan’ın “Nevruz mektubu”ndaki çizigye oturduğunda, demokratik içeriğini de terk etmiş olur.

PKK, süreç içinde kendine bir “peygamber” yarattı. Peygamber yaratmak kolay, ama onun etkisini kırmak, yaratmak kadar kolay değildir. PKK değil, devlet o peygamberi kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışıyor. Kürtlerin Newroz bayramında okunan “mektup” bu konuda şüpheye yer bırakmamıştır.

PKK gerillalarının Kuzey Kürdistan topraklarını terk edecek olması ve terk etmesi, savaşın bittiği anlamına gelmiyor. Ancak, nereye evrileceğini de şimdiden kesin bir şekilde söylemek olası gözükmüyor. Bunu belirleyecek olan, bölgesel gelişmeler ve emperyalist güçlerin buna direk müdahale etmesinin yanında, Türk egemen sınıfların Kürt ulusuna vereceği tavizler ya da tavizsizlik ve PKK’ya önderlik eden sınıfsal güçlerin bu durumlar karşısında takınacakları tavırlar belirleyecektir. PKK, Öcalan'ın mektubundaki çizgiye kayarsa, nereye evrileceği bellidir.

PKK içinde kendine “sol” diyenlerin özgürce örgütlenme şansları yoktur. Bu da, PKK’nın kitleler lehine demokratik mevzide duran politikalardan uzaklaşmasının önüne geçecek bir güç de kendi içinde yok gibidir. Olsa da bunların şansı yoktur.

PKK’nın silahlı ya da silahsız olmasından çok, onun izlediği politika önemlidir. Silahlı olup, emperyalist ve bölgesel gerici güçler yanında yer almak var, bir de silahsız olup, ilerici bir mevzide yer almak var. Tercih elbette ikincisidir. Belirleyici olan siyasettir. Silahlara hangi siyasetin kumanda ettiğine bakmak gerekiyor. PKK, Öcalan ve kankası MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın (yani devletin) konsepti doğrultusunda hareket edecekse, silahları bırakması, o konsepti kabul etmesinden halkların lehinedir. Böyle bir mektubu genel anlamda ezilenlerin kabul etmesi olası değildir. Bu konsept, Kürt ve Türk halklarının üzerindeki zulmü artırma içeriklidir.

Kürt ulusal sorunu demokratik bir sorundur. Bu sorun var olduğu sürece, demokratik yönü de olacaktır. Bu soruna sahip çıkan ezilen ulus burjuvazisi, bu demokratik içerikten fazlaca uzaklaşamaz. İster istemez ezilenler cephesine elini uzatmak zorunda kalacaktır.  28.03.2012
***


[1] Ayrıca Bkz. Dr. Mustafa Peköz; “ Öcalan’ın Newroz mektubu ve Yansımaları”, Sendika org. 23.03.13
Hüseyin Gülerce,  “Ergenekon’dan LAW, Öcalan’dan çağrı”, Zaman, 22.03.2013
Kumru Başer,
Diyarbakır, 26 MART 2013 
[3] Milliyet gazetesi, Öcalan’ın „nevruz mektubu“ndan bir gün sonra „Misak-i milli haritası“ yayınladı. Ayrıca, TV yayınlarında, Türk burjuvazisinin yazarları ve siyasi temsilcileri, “Öcalan” derken, saygıyla söz ediyorlar. Bu tür övgüler, "yeni misak-i milli" hatırınadır. Hepsinin ağızı sulanmış durumda.