15 Mayıs 2012 Salı

KAYPAKKAYA'YI ANARKEN




40 yıl
                      
                                                                                                                        15 Mayıs 2012
Kaypakkaya,  sosyalizm ve komünizmi hedefleyen partiyi kırk yıl önce kurmuştu. Türkiye Devrimci Hareketi içinde orjin Marksist görüşleri kırk yıl önce ortaya koydu.

Kaypakkaya’nın zamanında nüfusun % 70’ini köylülük oluşturuyordu.

40 yıl sonra, yani bugün köylülük % 23,2 oranına geriledi.

40 yıl önce şehirleşme oranı % 30’lar civarındaydı.

2011 yılı verilerine göre şehirleşme oranı, %76,8

Nüfusun % 18,2’si İstanbul’da yaşıyor.

17 338 576 kişi köy ve beldelerde yaşıyor

57 385 706 kişi il ve ilçelerde yaşıyor.

1968-1970 arasında köylüler yer yer toprak talebi ile direnişlere geçiyordu. Kaypakkaya’da bu direnişlerin bazılarında yer aldı. Köylülerin toprak talebi direnişini destekledi.

Kırk yıldır “toprak talebi” ile direnişe geçen köylüler yok. Ama, ara sıra,  traktörleriyle yol kapatıp eylem yapan köylüler var.

Kaypakkaya, köylülerin önemli bir kısmının “iç pazara bağlı” olmadığını, “kapalı ekonomi” içinde olduğunu söylemişti.

Günümüzde “iç pazara” bağlanmayan her hangi bir yerleşim birimi kalmadı. Kapitalist pazar her yeri kendine bağladı. Kapalı olanların bir bir bağlarını çözerek sermayenin hizmetine sınırsız bir şekilde sunulmasını sağladı.

Ve hatta  denebilir ki; kapitalizm, PKK’lı gerillalar’da iç pazara kopmaz bir şekilde bağladı. Gerksinimlerinin büyük çoğunluğunu kapitalist pazardan elde etmek durumunda kalıyorlar.

Kaypakkaya’nın sınıfsal bilincinde de büyük bir dönüşümler yapan 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi, nasıl o gün sesini meydanlara dökülerek duyurmuşsa, bugün de yine sokaklarda onlar ve diğer emekçiler var. Haklarını arayan, eylem yapan ve sokaklarda al al bayraklarla yürüyen yine işçi ve emekçiler oluyor.

Kaypakkaya’nın “devrimin temel gücü” dediği köylülükten ses seda yok.

Köyler boşaldıkça boşalıyor. Ama, silaha bir türlü sarılmıyorlar. Sarılan Kürt köylüsü oldu. Şimdi Kürt köyleri de boşaltıldı. Kürt şehirleri dolup taştı. Serhildanlar Kürt şehirlerinde oluyor. PKK’nın tabanı ve destekçisi Kürt işçi ve şehir emekçileri oldu.

Kaypakkaya’nın; KSİ (kızıl siyasi iktidarlar) için ortaya koyduğu temel şartlardan biri saydığı  “iç pazara bağlı olmama” şartı ülkemizde kalmadı. % 20’lere düşen ve bütünüyle kapitalist pazara bağlı olan köylülerin ise gerillaya katılması bir yana, gerillaya uzaktan destek olamsının dahi koşulları kalmadı. Çoğunlu şehirlere göçerek iş güçlerini pazarlamak durumunda kaldılar. Yani, işçileştiler. Kapitalizm ülkemizde de yaptı yapacağını. Her şeyi metalaştırdı. Kapalı ekonomi diye bir şey bırakmadı. Marks’ın dediği gibi “her şeyi kendine benzetti.”

İşçi ve emekçiler şehirlerde yoğunlaştı. Burjuvazinin köleleştirici zincirleri kırılırsa şehirlerde işçi sınıfının ayağa kalkmasıyla kırılabilecektir. Şehir, kırın değil, kır şehirin destekçisi durumuna geldi. Şehir bir uyanırsa dinamit kuyusunun patlamasından beter olur. Ne burjuvazinin kolluk güçleri ne de emperyalistlerin saldırıları uyanmış işçi ve emekçi şehirlerini zapt edebilir.

Kaypakkaya’nın 40 yıl önce söylediği, “devrimimizin karakteri demokratiktir” demesinin de geçerliliği kalmadı. Ortada çözülmeyen bir ulusal sorun var. Onu da, proletarya sosyalist devrimle çözer. Emperyalizme bağımlılık da sosyalist devrimle çözülür. 40 yıl önce devrimin demokratik yönü daha ağır basarken, bugün devrimin demokratik görevleri tali duruma düşmüştür.

Kaypakkaya, aramızdan 39 yıl önce ayrıldı.

Çok hızlı siyasal ve sosyal gelişmeler yaşandı ve yaşanıyor. Hiç bir şey yerinde durmuyor, akıyor. Ardılları tarafından Kaypakkaya’nın görüşleri canlı bir organizma ve bir eylem kılavuzu gibi değil, bir doğma olarak ele alındı. Kaypakkaya’nın bazı görüşleri, adeta donduruldu. Ve onların değiştirilmesi sosyal yaşama yanıt vermesi için Kaypakkaya bekelenir oldu.

Kaypakkaya, kısacak yaşamına çok şey sığdırdı. O okudukça derinleşti, derinleştikçe kendini geliştirdi. ML klasikleri okudukça kendini aştı. Bazıları “Mustafa Kemal milli kurtuluşculuğunda” kalırken, o onu aşmasını bildi.O bir teorisyen ve eylem adamıydı.

Lenin’in “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” kitabını okuduktan sonra, Kürt ulusal soruna yaklaşımı netleşti ve ilk defa, bu konudaki ML bir görüşü ülkemize getirdi. Yine, Mao’yu ve Lenini okuyarak burjuva devletin niteliğine ilişkin net ve doğru görüşleri ortaya koydu. Şunurof’u okuyarak Kemalist iktidarın komprador burjuvazi ve toprak ağalarının bir iktidarı olduğu görüşüne vararak, kemalist iktidarı “ilerici” gösteren küçük burjuva devrimcileri ile arasına kalın bir sınır çekti.

Kaypakkaya, Marks’ın Kapitali’ni ve Lenin’in “Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi” adlı eserlerini okuyamamıştı. Çünkü bunlar o zaman  daha Türkçeye çevrilmemişti. Bunları da okuyabilseydi, Kaypakkaya’dan günümüze daha büyük eserler kalabilirdi.

Kaypakkaya, sınıf bilinçli proletaryanın kızıl bayrağında ki yerini hep koruyacaktır.


                                                               ***

4 Mayıs 2012 Cuma

KAYPAKKAYACILAR HAİN HALİL BERKTAY’I İYİ TANIR


KAYPAKKAYACILAR
HAİN HALİL BERKTAY’I İYİ TANIR

04.05.2012
Halil Berktay, bir televizyon programında; „1 Mayıs 1977 olayları „solcuların kendi aralarındaki çatışmadır“ diyerek, „yeni“ bir „tartışma“ yarattı. Oral Çalışlar’da, 4 Mayıs tarihli Radikal’deki köşesinde yazdığı yazıyla bu koroya katıldı. Sermaye kesiminin kanatları arasına daha fazla sokuldukça devrimcilere yönelik düşmanlıklarda buna koşut artıyor. Bu iki liberal bay da, devrim ve devrimci düşmanlığında tescili kabarık Aydınlık okulu mezunları olunca, katliamcı devletinin imdadına yetişmekte onlara kalıyor.

Karşı devrimci koroda eksiklikler vardı, böylece tamamlanmış oldu. Liberalliğin solu olmayacağını Çalışlar‘da tescil etti. Bunlar üzerinden, devlet, polis ve bilimum burjuvazi ve karşı devrimci güruh yeniden, devrimcilere saldırı ortamı bularak kendilerini aklamaya çalışacaklardır.

Berktay tam bu günlerde neden salyalarını dışarı akıttı?

Bu yıl 1 Mayıs Türkiye’nin tam 110 noktasında kutlandı ve yaklaşık bir milyonu aşkın işçi ve emekçi meydanlarda istemlerini haykırdı. Bu burjuvziyi ürküttü. Kutlamalar, eskiden büyük şehirlerle sınırlı iken, şimdi daha bir yaygınlaştı, Devletin baskılarına, tehditlerine ve tüm kısıtlamalarına rağmen  küçük şehirlerde de kutlanmaya başlandı. Bu gelişmeler bazı kesimleri kaygılandırdı. Ayrıca, devrimci ve demokrat kesimlerin, Kürt ulusal hareketi de dahil, demokratik hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi mücadelesinde ortaklaşa mücadeleleri ve 1 Mayıs alanlarında tek yumruk olmaları devrimci motivasyonu olumlu yönde etkiledi. Bu gelişmeler egemen sınıfları kaygılandırdı. H. Berktay bunun ürünü olarak ileri sürüldü ve TV’de konuşturuldu.

Berktay, bunu durup dururken söylemedi. Ya da tartışmanın akışı içinde ağzından aniden ortaya saçılmadı. Bilinçli ve planlı bir şekilde söylenmiş bir sözdür. Burjuva devletini aklama, Faşist AKP ve Gülen cemaati kesimini „demokrat“ göstermenin bir gayreti olarak da ortaya atılmıştır. Ve aynı zamanda 12 Eylül’ün sahte de olsa „yargılandığı“ bir dönemde, Berktay’dan böyle bir „aklama“ gelmesi, şaşırtıcı değildir. Çünkü O, ABD’nin sadık uşağı başbakan Erdoğan’ın ideolojik manipülasyon aracı olarak çalışmaktadır.

Berktay, yıllardır Marksizmi lekeleyebilmek için yoğun bir çaba harcamaktadır. Ne var ki, her seferinde bütün çirkefliği akademik kariyerine sığmayarak teşhir olmuş, teşhir oldukça da devrimcilere ve komünistlere alçakça saldırılarını arttırmıştır.

Marksizmi lekelemeye gücü yetmeyince de devrimcileri katliamcı olarak gösterip, devleti ve kontrgerillayı temize çıkarmaya çalışmaktadır. Oysa devletin sicili oldukça kabarıktır. Sadece, yakın tarihimizin Alevi ve Kürt katliamlarını örnek olarak alsak bile, devletin katliamcı yüzünü açığa çıkarmak için yeterli olur. Bu kanlı yüzü, Berktay gibi ABD patentli „akademisyen“ kılıklı profları temize çıkaramaz.

Devleti aklama çalışmaları Berktay’ın idelojik duruşuyla uygunluk göstermektedir. Onda, devrimcilere yönelik bu tür yalan ve sahtekarlıklar çoktur. Yazı yazdığı Taraf gazetesinin önemli görevlerinden birisi de budur. Devrimcilere ve sosyalizme küfüretmek! Sermayesi Gülen cemaati tarafından karşılanan (ABD burjuvazisinin de elinin içinde olduğu) Taraf gazetesi,  devrimcilere yönelik her türlü karalamanın, yalan ve çirkefliğin yapıldığı bir yanıltma aracıdır. Kürt ulusal hareketine yönelik polisle ortak çalışma da dahil her türlü pisliğin döndüğü bir burjuva çarkıdır. Bir nevi MİT’in ve hükümetin yan kolu gibi çalışan, tekelci burjuvaziye sadakatla bağlı beşinci koldur. Taraf’ın çoğu yazarları dikkate alındığında hepisinin bu iş için seçilmiş ve yetiştirilmiş elemanlar olduğu rahatlıkla görülebilir.

Bu nedenle, H. Berktay bir istisna değil, tam da Taraf için biçilmiş bir kaftandır. Bu yazarların bazılarının gençliklerinin bir bölümünde „sol“culuğa bulaşmış olmaları, bazı söylemlerinin öne çıkarılmasına neden olabiliyor. Onlar da bunu bildikleri için, zırvalıkta sınır tanımıyorlar. Özellikle de „sol“ üzerine karalama kampanyaları, hemen hemen bütün burjuva basınında bilinçli olarak „manşet“ten veriliyor. Onlar, seslerini sola küfrederek duyurabiliyorlar. Sol da olmasa onların dağarcıklarında hiç bir şey yok. Onlar, ne kadar „sol“a söverlerse değerlerinin o kadar arttığına inandıkları için ya da salt bu nedenle basında yer alabileceklerini bildiklerinden, burjuvaziye yaltaklanmaktan belleri tutmaz olmuştur.

 Ayrıca, Berktay’dan önce bu tür söylemleri dönemin burjuva politikacıları ve en üst düzeydeki polis yetkilileri söylemişti. Herkes de biliyor ki, bu devletin katliamıdır.  Berktay, katil TC devletini aklamaya çalışan zavalı bir yalancıdır. O, Zarakolu ve Prof. Büşra Ersanlı'ya karşı da ispiyonculuk yaparak, "örgütün görüşlerini ders olarak vermeye“ çalıştığını söylecek kadar alçalmış birisidir.

 H. Berktay’ın „Ermeni soykırımını“ kabullenmesi ise kimseyi şaşırtmasın. Onun istediği, „bu işi üç paşalar (Talat, Enver, Cemal) yapmıştır. Onun dışında herkes temizdir.“ „Kabul edip, kurtulalım, TC’yi temize çıkaralım“ diyor. Burjuvaziye akıl veriyor. Kafatasçı Afet İnan ve Fuat Köprülü’nün tarihçiliği ile onun tarihçiliği arasında fazla bir fark yoktur. Kürt düşmanlığı yapan birisinin „Ermeni soykırımından“ söz etmesinin inandırıcı bir yanı da olamaz.

Bu açıdan bakınca, H. Berktay’ında söylemin de yeni olan bir şey yok. Yeni olan şey „tarihçi“ Berktay’ın bunu söylemiş olmasıdır. Bu nedenle de biraz gürültü kopardı. Oysa Halil Berktay, „solcu“ olduğu dönemde dahi yalancı ve sahtekar birisiydi. Örgüt içinde „yoldaşım“ dediği kişilere karşı komplo kuran ve onların öldürülmesine onay veren, İttihat ve Terraki’den  kemalizme devrolunan katliamcı okulunda yetişmiş bir komitacıydı.

Kaypakkaya, TİİKP yönetimini, yani başında Doğu Perinçek ve onun 1 numaralı yalakçısı ve yamağı olan Berktay’ların anlayışını eleştirdiği için öldürülmek istendi. Şimdi devrimcilere ve komünistlere „demokrasi düşmanı“, „özgürlük düşmanı“, diye çamur atan bu bay, dünkü konumunu unutturmaya çalıştığı gibi, emperyalist tekellerin neoliberal dünyalarını da pürü pak göstermeye, „demokrasi“ ve „özgürlük“ düzeni olarak tarihlemeye çalışıyor. Kendisi „tarihçi“ olunca, emperyalist burjuvazi ve onun yerli işbirlikçilerinin kan emici düzenlerini ve sistemlerini, işçi ve emekçilere karşı savunmasının bir değeri olduğunu sanıyor olmalı ki, bu tür zırvalıkları ortalığa salmakta bir sakınca görmüyor.

H. Berktay’ın, faşist Türk devleti’nin yaptığı  1 Mayıs 1977 katliamı için söylediklerini de bu çerçevede ele almak gerekiyor. Katliamcı devleti aklama alışkanlığının gençliğinden kalma olduğunu aşağıda ki notu kanıtlamaktadır.

Berktay, 2 Mart 1972 yılında Doğu Perinçek’e gönderdiği söz konusu nottan kısa bir alıntıyı buraya aktarmakta yarar var:

″Musa (İbrahim Kaypakkaya) ve Seyit (Muzaffer Oruçoğlu) bayrak açmışlar... Rüstem (Bora Gözen) oraya varınca hiç bir şey olmamış gibi Merkezin fikir ve eleştirilerini dinlemek için kendilerini çağırdığını söyleyecek, allem kallem edip, bunları Ankara'ya yollamayı başaracak. Biz onları Ankara'dan buraya kılavuz ile getireceğiz. Burada tevkif edip gerekeni yapacağız. ...Ankara'ya gelipte orada su koyarlarsa Hulisi Bey (Nuri Çolakoğlu) orada tevkif edip minübüsü istetecek, silahlı adamlar yollayıp buraya aldıracağız. ...Kemal (Ercan Enç) idam edilmeleri gerektiğini belirtti. Şahsen bu fikre çok sempati duyuyorum... ″ Ethem Direhşan, Fırtınalı Yıllarda İbrahim Kaypakkaya, Belge Yayınları, İstanbul, 1997, s. 27-28)

Bu mektubu Kaypakkaya geleneğinden gelenler iyi bilir ve H. Berktay’ı da iyi bilirler. Onlar, 40 yıl önce H. Berktay’ın hain olduğuna  karar vermişlerdi. 40 yıl sonra ise daha pişkin bir hainle karşı karşıyayız. Hepsi bu!
***

7 Nisan 2012 Cumartesi

„Kemalist“ Devletten „Ilımlı İslam“ Devletine Geçiş



AKP ve arkasındaki sermaye, emperyalistlerinde (ABD ve AB) desteğini alarak, ülkeyi yeniden dizayn etmeye çalışıyor. Bu konuda (burjuva liberal aydınların „ikinci cumhuriyet“ dedikleri) önemli adımların atıldığı söylenebilir. Bunu bir anayasa ile noktalamak ve meşrulaştırmak istiyorlar. Son olarak 4+4+4 diye bilinen eğitim yasasının yasallaştırılması ile sermayenin gereksinimlerine yanıt verebilecek bir düzenleme yapıldı. Bu düzenleme, aynı zamanda, işçi ve emekçilere din baskısıyla boyun eğdirilmeye çalışılmasının bir yöntemidir. Böylece işçi ve emekçilerin sınıf mücadelesini, zorun yanında ideolojik olarak dini de kullanarak pasifize edilmesini, bastırılmasını ve uykuda kalmasını hesaplıyorlar.

Bu program, 12 Eylül 1980’den beri egemen sınıfların gündemindeydi. Türk egemen sınıfları, işçi ve emekçilerin devrimci mücadeleye kalkışmasını engellemenin en güçlü ideolojik araçlarından biri olarak bunu görüyorlardı. Elbette devletin yeniden organizesi bir anda olmadı ve olamazdı. Çünkü egemen sınıflar içinde de bu konuda anlaşmazlık ve çatışma söz konusuydu. Türkiye’nin „ılımlı islam“ modeli altında sermayenin çıkarlarını yerine getirmesi, emperyalist burjuvazinin de çıkarlarına uygun düşüyordu. Irak işgali arifesi ve sonrası bu durum daha da netleşti ve emperyalist burjuvazi „din“ sunumlu Türk egemen sınıf kanadını ve onun partisi AKP’yi destekleyerek, önündeki diğer engellerin (TSK en büyük engeldi) kaldırılmasında büyük destek vererek kemalist asker-bürokrasi kesimin darbe yapmasını da önledi.

 Bu gelişmeler, salt „laik-islam“ çatışması değil, esas olarak burjuvazinin kendi içinde bir iktidar savaşıdır. Uzun bir zamandan beri Türk egemen sınıfları içinde süren bu iktidar çatışması, 1940 sonları ile 1950 başlarındaki CHP-DP çatışmasına, yeni palazlananla eski egemenler arasındaki iktidar savaşına benzemektedir. Tek bir farkla; AKP daha fazla din sunumlu olarak ortaya çıktı ve bu da emperyalist burjuvazinin bugünkü yönelimine uygun şeklide gelişti. O süreçte, DP’de „din“ söylemlerini öne çıkarmasına karşın emperyalist sermaye buna pek sıcak bakmadı. SSCB’nin varlığı biraz da buna engeldi.

AKP-TSK(Türk Silahli Kuvvetleri) arasındaki savaş olarak başlayan bu gelişmelerin bir tarafında yeni palazlanan sermaye ve eski sermaye kesimlerin bir kesimi varken, bir tarafta ise geleneksel egemen sınıflar ile TSK (ve kemalist bürokrasi) vardı. TSK’nın tavrı belirleyici idi. TSK’nın Türk devleti içinde gücünün bu denli ağırlıkta olması, Kaypakkaya’nın da 1970’lerin başlarında belirlediği gibi Türkiye’nin „yarı-askeri faşist bir diktatörlük“le yönetilmesinin yalın bir göstergesidir. TSK ve arkasındaki geleneksel sermaye de ABD’ci idi. Bu kesim, „1 Mart Tezkeresi“ vb. nedenlerle, ABD’nin yeni politikalarına ayak uyduramadılar. Böylece de gözden düştüler. Emperyalist burjuvazi AKP ile islam ülkelerini ve halkları daha kolay etkileyebileceğini düşünmektedir. AKP’de bu rolü en iyi şekilde yerine getirmeye çalışarak emperyalist sermayenin çok yönlü vurucu gücü rolünü oynamaya çalışıyor.

TSK’yı „millici“ olduğu için ABD’nin „harcadığını“ düşünenler esasta yanılıyorlar. Emperyalistler için uşaklık sınırı, emeperyalist tekellerin çıkalarıyla sınırlıdır. Emperyalistler, çıkarlarına uymuyorsa ve bir başka uşak kendine daha yararlıysa rahatlıkla eski uşağını kirlenmiş bir mendil gibi fırlatıp atar. Bu sermayenin genel karakteristiğidir.

ABD ve AB’nin İran, Suriye üzerindeki baskıları ve Ortadoğu üzerinde emperyalistler arası çıkar dalaşması ve bunun savaşa dönüşme olasılıklarının güçlü olduğu bir süreçte, AKP’yi harcamaları söz konusu değildir. Türkiye şu anda emperyalizmin en sadık uşağı ve ileri karakolu durumundadır. AKP, arkasındaki bu desteği içerdeki muhaliflerini ezmenin bir aracı olarakta kullanmaktadır. Gelinen bu süreçte, Türk egemen sınıflarının „laik“ diye bilinen kesimi de „ılımlı islam“ modeli ile uyuşmuşa benziyor. Burjuvazinin kendi aralarında her zaman çıkar çatışması olacağı gibi, işçi ve emekçilere karşı da birlikte hareket ettiği bilinen bir gerçektir. Türk egemen sınıflarının bu geleneksel kanadının AKP’nin sermayeyi açıktan kollayan politikası ile bir sorunu olmadığından, „islam“ motifli bir devlet örtüsüne ses çıkarmayacaklardır.

AKP, Türk devletini, bilinen geleneksel „kemalist devlet yapısını“ değiştirerek, „ılımlı islam devleti“ şekiline sokmaktadır. Bütün uygulamalar ve çıkarılan yasalar bu doğrultudadır. Bu konuda zorlanacağı yer, yeni bir anayasanın çıkarılması olacaktır. Yeni anayasa için de MHP ve BDP’nin dinci üyelerinden destek almayı bekliyor. Anayasa çıkarmak içinde fazla acele etmiyor; ortamın kendi lehine daha da olgunlaşmasını ve seçmen desteğinin daha da artmasını bekliyor.

Eğer yeni bir anayasa hazırlanır ve kabul edilirse, bazı kesimlerin beklenti içine girdiği gibi, bunun 1961 Anayasa’sı gibi bazı demokratik maddeleri dahi içermeyeceği, içerik olarak 1982 Anayasası’nın bir benzeri, yani faşist bir anayasa olacağı açıktır.

„Kemalist devlet“ ile „ılımlı islam devleti“ arasında sunum farkından başka bir fark olmayacaktır. Birincisi, M. Kemal‘i öne çıkararak sermayenin çıkarlarını savunurken, yenisi „islamı“, „din kardeşliğini“, „kuranı“ öne çıkararak sermayenin çıkarlarına hizmet etmeye devam edecektir.

AKP’nin 12 Eylülcü generalleri „yargılamasının“ sahte bir yargılama olduğu, esas olarak demokratik kamuoyunu oyalama ve kendi lehine çekmeye çalışma politikalarıdır. 12 Eylül anayasasının ürünü ve o yasaları fazlasıyla uygulayan faşist bir partiden „demokratik“ bir adım beklemek siyasal körlük ve de ahmaklıktır. Ayrıca, süreç içinde TSK’nın tutklu emekli generallerini de bırakacağı ve onlarla da uzalaşacağı güçlü bir olasılıktır. „Ergenekon“ davası ise, burjuvazi ve kemalist bürokrasi içindeki muhalifleri susturma, onları uzlaşmaya zorlamanın bir aracı yapılmıştır.

Kürt sorunu konusunda da AKP, Türk devletinin geleneksel baskı ve katliam seçeneğini öne çıkarmaktadır. Zaten, bu sorunu, şimdilik düşük-yoğunluklu savaş“ adını verdikleri çatışmalı bir şekilde sürdürmeyi, kendi çıkarlarına daha uygun görüyorlar. Arada bir „çözüm“ , „muzakere“ sözlerinin dolaştırılmasının nedeni ise, özellikle Kürt halkını oyalama, bir „umut“ verme ve beklenti içine sokarak pasifize etme, yıldırma taktikleridir. AKP’nin arkasındaki emperyalist güçlerinde; „Kürt ulusal sorununu demokratik bir şekilde çöz“ diye bir baskıları ve istemleri yoktur. Tersine, onlarda bu durumun çatışmalı bir şekilde sürmesini kendi çıkarlarına uygun görüyorlar.

Bazı „sol“ kesimlerin, faşist „ılımlı islam“ devleti yerine faşist „kemalist devleti“ yeğ bulmaları, onların geçmişten beri „kemalizmi sol“ görmelerinden kaynaklanıyor. „Sol kemalizm“ işçi ve emekçilere göz açtırmayan, Kürt ulusunun her türlü haklarını gasp ederek katliamlar yapan, bütün muhalif kesimlere baskı uygulayan, emperyalist ve yerli sermayenin çıkarlarını savunan bir devlet yapısıdır. „Ilımlı islam devleti“ modeli de birincisinden farklı değil, isimleri değişiktir. Öz aynıdır. Komünist ve devrimcilerin bu iki faşist klikten birini tercih etme durumları sözkonusu olamaz. İkisine karşı da mücadele etmeli, işçi ve emekçileri aydınlatmaya, harekete geçirmeye ve sermayenin oyunlarını bozmaya devam etmelidir.

Emperyalist ve yerli sermayenin kendi çıkarları doğrultusundaki tercihleri, işçi ve emekçilerin tercihleri olamaz, olmamalıdır. Onların kurtuluşları sosyalizmdedir. Yıllardır, küçük burjuvazi, işçi ve emekçileri, burjuvazinin bir kanadından bir başka kanadını tercih etmeye yönlendirmiştir. Bu küçük burjuva ve reformist anlayışlar da burjuvaziye hizmet etmekten başka bir işe yaramamıştır. AKP’nin kemalist devletin beslemesi olduğunu unutanlar, yarın bir başka beslemeyle karşı karşıya kalabilirler.07.04.2012
                                                                            ***

25 Mart 2012 Pazar

Şer ve Ehvenişer

Şer ve Ehvenişer

Yusuf Köse

İşçi ve emekçiler kendi tarihlerini doğru bidikleri oranda, sınıf mücadelesindeki duruşlarında da daha bir netlik olacaktır. Çünkü bugün, düne bakarak daha iyi okunup, çözümlenebilir. Yer ve ve zamanın değişmesine karşılık, sınıf mücadelesinde, sınıfların birbirilerine karşı duruşunda özünde bir değişiklik olmuyor. Dün, küçük burjuvazinin büyük burjuvaziye karşı tavrı neyse, bugün de aynı tavrı ve duruşu sergilemektedir. Küçük burjuva sınıfı, geçmişte nasıl ki, şer yerine ehvenişeri tercih etmişse, bugün de tercihi ve sınıfsal dünden farklı değildir. Bu, sınıfın, TC’nin kuruluşundan bugüne kadar olan tavrı incelendiğinde, dün nasıl kemalizmin yedeği durumuna düşmüşse, bugün de ya AKP’nin ya da “sosya-demokrat” etiketli CHP’nin yedeği durumuna gelmiştir. Lenin’in deyimiyle; “bir tas çorba için”, ezen sınıfları, ezilenlere hoş göstermenin gayreti içinde olmuşlardır.

TC tarihinde bunlar sıkça yaşandı ve hala yaşanıyor. Kemalist burjuvazi, önce halka bir seçenek dayattı. Tek partili CHP sistemini. Özünde bu sistem, yarı-askeri faşist bir diktatörlüktü. Kürt ulusu üzerinde estirilen terör, asimilasyon ve katliamların üzerinin örtülmesi için egemen sınıflar, kendilerini “ilerici”, Kürt ulusunu ise “gerici” ve “İngiliz kışkırtması” olarak kitlelere gösterdi, göstremeye çalıştı. Bunu da önemli ölçüde başardı. Egemenlerin bu başarısında, kendine “komünist” diyen o dönemin küçük burjuva TKP’sinin de önemli bir rolü oldu. Ne var ki, “ilerici” ve “anti-emperyalist” yafta, kemalizmin boynunda, 1970’lerin başına kadar asılı kaldı.

Bir taraftan kemalizmin kırbacını ve hapishanelerini sürekli üzerlerinde taşıyan bir küçük burjuvazi, öbür yanda ise ona “anti-emperyalist ve “ilerici” yaftasını yapıştırmakta bir sakınca görmeyen bir sınıfsal duruş. Egemen sınıflar, kendi duruşlarından hiç bir ödün vermezken, küçük burjuvazi tavizden tavize koşup duruyordu. Tavizin ise sınırı yoktu.

O süreçte egemen sınıfların sınıfsal niteliklerinin yanlış değerlendirilmesi, çeşitli milliyetlerden Türkiye işçi ve emekçilerine çok pahalıya mal olmuştur. İşçi sınıfı, mücadelesinden saptırılarak kendini ezen bir sınıfın yedeği durumuna düşürülmüştür. O dönemin egemenleri burjuvazi ve toprak ağaları;, başta Kürt ulusu olmak üzere, Ermenilere, Rumlara ve daha bir çok azınlık ulusa karşı Türk şovenizmini şahlandırarak küçük burjuva aydınları kazanmasını da bilmişlerdir. Bu şahlandırmada küçük burjuvazinin de rolünü unutmamak gerekiyor. Kemalist diktatörlük, bunları yaparken, anti-komünizm ve anti-SSCB tavır ve duruşlarıyla da, kuruluşlarından beri Batılı emperyalistlerin desteğini almıştır. Ne var ki, küçük burjuvazi, kemalizmin emperyalzimle olan bu bağını ve işbirlikçiliğini görmezden gelmiştir.

Bu bağlamda, o dönemin TKP’nin işçi ve emekçilerin dünya görüşlerinin bulanıklaştırılmasındaki oynadığı rol oldukça ağırdır. Ve bu, uzun bir tarihi süreci de kapsamaktadır. Bu açıdan, küçük burjuva TKP’nin işçi ve emekçilere karşı, deyim yerindeyse, “günahı” çoktur. 1960’lardan sonra gelişen işçi ve öğrenci hareketlerindeki “kemalizm” sevdalılığı da yine bu partiden kalmadır. 1968 kuşağı öğrenci gençliğin, “ordu-gençlik elele”, “işçi-ordu-gençlik elele” sloganlarıyla meydanları doldurması ve ihtilalci öğrenci gençlik lidelerinin kendilerini; “ikinci milli kurtuluşçu”, “kemalist milliciler” olarak adlandırmaları da TKP’nin revizyonist görüşlerinin köklerinin derinliğini ortaya koyması açısından öğretici olmalıdır.

Örneğin, TKP MK üyesi Mihri Belli’nin 1945 İGB davasında mahkemedeki sorgusundan bir parça:

“Atatürk dünya ölçüsünde, tarih ölçüsünde büyük bir adamdır. Yaptığı inkilap Türkiye için çok büyük ve ileri bir hamledir. ... Kemalizm inkilabı bütün gerilikleri yıkmış, Türk Milletine terraki (ilerleme. YK) yolunu açmıştır.”

“Atatürk’ün inkilap ve savaş arkadaşı İnönü’yü de Kemalizmin büyük lideri ve en yüksek otoritesi olarak tanır ve hürmet ederim.” (1945 IGB Davası, sf.177-178, TÜSTAV)

Yine, kurucuların başında M. Belli olan İlerici Gençlik Birliğin 18 maddelik tüzüğünün 6 maddesi kemalizmin savunulması, diğerler maddeler ise bu altı maddeye bağlanmıştır. (Bak. Age, sf. 172)

Tarihin bu kesitindeki bu yaman çelişki, küçük burjuva solculuğun büyük burjuvazi karşısında duruşu olarak açıklanabilir.

“... Atatürk’te ne özel bir demokrasi karşıtlığı, ne de Kürt aleyhtarlığı söz konusudur.” (A. Öcalan, savunmalar sf. 23)

“Ben cumhuriyetin Kürt karşıtı olduğuna inanmıyorum. Cumhuriyet belki de bir Türk’ten daha çok Kürt için bir nimettir.” (A.Öcalan, İmralı Savunmaları,1-2-3, sf. 162)

Bu da, bir başka cepheden, Kürt küçük burjuvazisinin kendi celladına övgüsüdür.

Türk egemen sınıfları 2. Emperyalist savaşının bitimiyle beraber anında efendi değiştirmek zorunda kaldılar. Savaş boyunca Hitler Almanya’sını el altından destekleyen İnönü, savaş biter bitmez ABD’nin boyunduruğunu kabul etmek zorunda kaldı ve anti-SSCB ve anti-komünist faaliyetlerine ağırlık verdi. Bunun en iyi göstergesi de Tan olayıdır. Sertellerin çıkardığı Tan ve Sabahattin Ali’nin baş yazarlığını yaptığı yeni çıkan Yeni Dünya gazeteleri ve bunların basıldığı La Turquie matbası 4 Aralık 1945’te İnönü'nün() talimatı ile yerle bir ediliyor.)

Ne var ki, İnönü’nün anti-komünist çabaları ABD’nin gözüne girmeye, 1950 seçimlerini kazanmaya yetmiyor. Yeni kurulan DP, CHP karşısında, seçimi büyük bir farkla kazanarak ABD’nin sadık uşağı oluyor.

Türk egemenleri, CHP’yi “sol”, “sosyal demokrat”, diğer egemen sınıf partilerini de “sağ”, “muhafazakar” olarak adlandırmışlar ve halka, bu partilerinden birini tercih etmelerini dayatmışlardır. Özellikle 1970’lerin başında “Ortanın solu” yaftasını üzerine astıktan sonra CHP, orta burjuva ve küçük burjuva kesimlerin sığnak yerleri olmuştur. Ecevit’in “karaoğlan” dönemiyle beraber ise CHP, komünistlere karşı bir çıkış olarak gösterilmeye çalışılmış, işçi sınıfı ve emekçilerin partisi olarak lanse edilmek istenmiştir. Bu gelişmeden, küçük burjuva solculuğun önemli bir payı olduğu bir gerçektir.

Aleviler açısından da durum bundan farklı değildir. Bir nevi aleviliği ve onun ibadetini yasaklayan Kemalizm’e, aleviler genelde “sıcak” bakmış, bugün bile M. Kemal’in resimleri alevi derneklerinin baş köşelerinde asılı olmuştur. Alevilerin, 1924 yılında çıkarılan ”Tehvid-i Tedrisat” (öretim birliği) ve bunun hemen peşinden 1925 yılında çıkarılan “Takrir-i Sükün” (huzurun sağlanması) kanunlarıyla ibadet yerleri kapatılmıştır. O günden sonra aleviler, 1990’lara kadar cemlerini gizli yapmışlardır. Ve böylece, Osmanlıdan bu yana sunnilik, devletin resmi dini olarak koruna gelmiştir. Bu yasalar, M. Kemal döneminde onun hükümetleri tarafından çıkarılmıştır. Yine, 1937-39 arasında yapılan Dersim katliamı M. Kemal’in talimatlarıyla yapılmıştır.

Bütün bunların M. Kemal tarafından yapıldığı bilinmesine karşın, aleviler, burjuvazi ve onun izinden giden orta ve küçük burjuva aydınlar tarafından yanıltılmaya çalışılmıştır. M. Kemal, “alevi dostu” olarak tanıtılmak istenmiş ve bunu da önemli oranda başarmışlardır.

Bir zamanlar devrimci örgütler içinde yer alıp, daha sonra CHP’nin ileri kadroları olarak öne çıkanlar ve işçi ve emekçileri bu egemen sınıf partisinin peşine takmak da büyük payları olmuştur. Ve elbette bunlar, sınfsal olarak değişmelerine karşın, eski devrimci duruşlarını kullanmaktan kaçınmamışlardır.

Küçük burjuvazinin, kemalizmin “güneş dil teorisi” adlı ırkçı teorisi olsun ve daha sonraki 27 Mayıs cuntasını alkışlaması ve onu “ilerici” göstermesi de, yine egemen sınıfların kendi aralarındaki dalaşmada, işçi ve emekçileri yanıltma politikasının yalın bir örneğini oluşturur.

Dün, nasıl, kemalizm ve CHP kuyrukçuluğu ya da onların siyasal destekçiliğini yapmışsalar, bugün de TSK’ya karşı AKP yandaşçılığı yapmışlardır. AKP’nin “açılım”cıklarının en güçlü ve hararetli alkışçıları yine küçük burjuvaziydi. Bunların bir kısmı, ABD emperyalizminin kanatları arasında büyüyen başka bir sermaye (yeşil) kesiminin yanında; “şere karşı ehvenişer” mantığıyla saf tutmaktan ya da utangaçça onu desteklemekten kendilerini alamadılar.

Bunun en açık göstergesi 12 Eylül 2010 yılında yapılan “anayasa değişikliği” pakatine karşı tutumlarıdır. Bu, aslında sol için bir turnusol kağıdı olmuştur. AKP ve onun arkasındaki sermaye kesimleri, kitleleri bu yasa değişikliğine karşı “evet” demeye çağırıken, sermayenin diğer siyasal temsilcisi partiler ise “hayır” demeye çağırıyordu. Küçük burjuvazi ise ikiye bölünmüştü. Bir kısmı “yetmez ama evet” derken, bir kısmı ise “hayır” diyerek, Türk egemen sınıflarının kendi aralarındaki bölüşüm kavagasında ikiye bölünmüşlerdir. Kendi bağımsız tavırları olmamıştır. İşçi sınıfının siyasal temsilcileri, egemen sınıfların birisinden birisini desteklemek zorunda değil, tersine, tek başına da kalsa, azınlıkta da olsa, kendi siyasal bağımsız tavrını ortaya koyabilmelidir. Sermaye sınıfının bir kesmine karşı dğer kesimi tarafında yer almak, işçi sınıfının devrimci sınıf taktiği olamaz. Burjuvazi, işçi ve emekçileri her zaman, kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek ister ve bunun için özel bir çaba harcar. Bu çabanın içinde, zor olduğu gibi idelojik ve siyasal yönlendirmelerde beraberinde yürütülür. Küçük burjuvazi bu yönlendirmelerden ciddi şekilde etkilenir ve burjuvazinin gündemini, işçi ve emekçilerin gündemi olarak piyasaya sürmeye çalışır.

AKP’nin “Dersim özürü”nü burada bir kere daha vurgulamak gerekiyor. Bu aslında, egemen sıınıfları kendi aralarındaki iktidar dalaşında, bir kliğin diğer kliğe karşı halkı yanına çekme taktiğinin bir ürünü olarak okunmalıdır. AKP’nin bu tavrının olumlanacak hiç bir yanı yoktur, çünkü aynı katliam poltikasını, kendisi, başka söylemler altında, ama aynı sınıfın çıkarları doğrultusunda yapmaktadır. Bu olay, aynı zamanda, Adanan Menderes-Celal Bayar DP’nin 1956’da İnönü ve CHP’yi, 1943 yılılında yapılan Van-Özalp ilçesindeki 33 Kürt köylüsünün katledilmesin’den dolayı “yargılamak” istemesine benzeyen bir durumdur. Egemen sınıf klikleri, birbirilerine karşı üstünlük sağlamak için bu tür olayları kulandıkları bilinen bir gerçektir.

AKP-Gülen cemaati iktidarının liberal kesimler tarafından “demokrat” görülmesi, desteklenmesi analaşılabilir. Çünkü onların sınıfsal çıkarları bu kesimlerin çıkarlarıyla örtüşmektedir. Ancak, kendine “sol” diyen küçük burjuvazinin bu kesimlerle sınıfsal çıkarları uyuşmadığı gibi, bu egemen kesimler tarafından yine en fazla baskı ve zulme maruz kalanlar içinde kendileride yer alamktadır.

Tarihi, egemen sınıfların dayatmasından ve yazmasından, küçük burjuvazinin ise bulanıklaştırmasından kurtarmak gerekiyor. Genel de küçük burjuvazi, işçi sınıfının görüşlerini bulanıklaştırmış, onun burjuvazi ile uzlaşmaz olan sınıf çıkarlarını burjuvazi lehine uzlaştırma çabaları içinde olmuştur. Bugün, küçük burjuvazinin düzen içi “ehlileşmiş” bir solculuk sergilenmesini; başta işçi sınıfının dünya görüşüne olan güvensizliğinin yanı sıra, kitlelerin dönüştürücü gücüne güvensizliğinin bir sonucu, orta yolcu bir tavır sergilemesi olarak okunabilir.

İşçi ve emekçiler, küçük burjuva aydınlar ve küçük burjuva sol tarafından sürekli yanıltılmaya çalışılmıştır. Küçük burjuvazinin sınıfsal karakteri, sınıf atlama, yani burjuvalaşma eğilimindedir. Bu nedenle, o, işçi ve emekçilerden yana tavır alma yerine burjuvaziden yana bir eğilim sergiler. Ancak, o, ezilen bir sınıf olmasından dolayı, işçi sınıfı hareketi güçlendiğinde işçi sınıfının yanında yer alabilir. Buna karşın, ideolojik olarak işçi sınıfına uzak durmayı da ihmal etmez. Siyasal olarak da pratiksel tavrı şere karşı ehvenişer taktiğini izler.

İşçi sınıf adına hareket eden siyasal yapıların, işçi sınıfının dünya görüşünün bulanıklaştırılmasına, silikleştirilmesine, burjuvazi ile uzlaşmaz çıkarlarının üstünün örtülmesine ve de etkisizleştirilmesine hizmet edecek duruşlardan uzak durması, sosyalizm mücadelesinde en büyük kazanım olacaktır.10.03.2012

***


()Kırklı Yıllar-5 içinde Rasih Nuri İleri aktarıyor, Tüstav Yayınları Eylül 2006


() Burada, acı olan bir durum da, Tan gazetesi baskınına katılan İlhan Selçuk’a, 1996 yılında kurulan „Serteller Gazetecilik Vakfı“ tarafından 1997 yılında “demokrasi” ödülü verilerek ödüllendirilmesidir.

Bahar Gelmeden Yeşillenmek Ve Özgür Gelecek Gazetesi

Sosyalistler için ittifakalar ve eylem birlikleri önemlidir. Kiminle, ne zaman ve nasıl sorularına doğru yanıtlar vermek ve bunları tam yerinde ve zamanında yapmak, sosyalist mücadelenin gelişmesi açısından tarihi önemde bir yer edinmektedir. Sınıf bilinçli işçi sınıfı hareketi, ittifaklar sorununda, öncelikle kendi sınıf çıkarlarını esas alır. Bu, salt işçi sınıfı için değil, işçi sınıfı dışındaki diğer sınıflar içinde aynen böyledir. Burjuvazi de, esas olarak kendi çıkarlarını esas alır ve ona göre hareket eder. Küçük burjuvazi de aynı şekilde ittifaklarını ve eylem birliklerini belirler. Sınıf bilinçli proletarya, devrimi gerçekleştirmek için halk safında gördüğü bütün sınıf ve tabakalarla eylem birlikleri ve uzun süreli ittifaklar gerçekleştirmek zorundadır. 

  

 İşçi sınıfı, devrim için, köylülüğü ve şehir küçük burjuvazisini yanına çekmek, onlarla sıkı bir ittifak kurmak ya da onları kazanmak durumundadır. Bunları kazanmadan devrimi gerçekleştirmesi olanaksızdır. Devrimci örgütler arasındaki eylem birlikleri de bu temelde olur. Eylem birlikleri, "eylemde birlik, ajitasyon ve propaganda da serbestlik” ilkesi üzerinde yürümek durumundadır. Ajitasyon ve propaganda da serbestlik olmadan eylem birliği sağlanamaz. Ajitasyon ve propaganda da tam bir serbestlik olmadan yapılan bir eylem birliği, eylem birliği içinde yer alan örgütlerin esasta bir örgüte tabi olması anlamına gelir.

 

 Devrimci örgütler arasında gerçekleştirilen eylem birlikleri ya da ittifaklar, karşılıklı tavizler üzerinde gerçekleşir. Bu tür birlikler de, bir örgütün kayıtsız şartsız desteklenmesi, onun görüşlerinin kabul edilmesi, diğer örgütleri, bu örgütün payandası durumuna düşürür ya da kendini siyasal örgüt olarak gören örgütlerin, hiç bir şart koşmadan ya da karşılıklı tavizleri içermeyen bir birlik oluşturması, kendi siyasal ilkelerini geçersiz sayması anlamına gelir. 

 

Genelde kimi küçük burjuva örgütleri bu tür eylem birlikleri içinde yer alırlar. Kendinden üstün gördüğü örgütün dayatmalarını kayıtsız-şartsız kabul eder. Salt kendsinin kabul edilmesi ya da kendi varlığını bu şekilde sürdürebileceğini düşüğündendir. Bu durum, küçük burjuva sınıflarına özgü bir duruştur. Küçük burjuva sınıfı kendine güvenmediği için, kendisinden güçlü olan sınıfların gölgesinde yaşamayı kabul eder, edebilirler. Bu, bugün ülkemizde mevcuttur. Proletarya, küçük burjuvaziden bütünüyle farklıdır. O, kendine güvendiği gibi, kendi bağımsız siyaseti mevcuttur. Çünkü o, iktidarı ele geçirmeyi hedefler ve sahip olduğu siyaseti gereği, örgütlenmesini ve tüm çalışmalarının odağına iktidarı burjuvaziden almayı koyar. İttifaklarını ve eylem birliklerini de bu hedefi gerçekleştirmek için yapar. Kendi bağımsız siyaseti dışında bir başka sınıfın -bu küçük burjuva devrimci sınıfı da olsa-, siyasetinin gölgesi altına girmez ve giremez, onun bayrağını, kendi sınıfsal bayrağı yerine geçirmez. 

 

Sınıf bilinçli proleterya, devrimden çıkarı olan bütün sınıfları kendi kızıl bayrağı altında toplamaya çalışır. Sayı olarak az da olsa, örgütsel olarak çok zayıfta olsa, çok güçlü gibi gözüken bir küçük burjuva örgütün ya da ülkemiz açısından, bugün için güçlü olan ezilen ulus hareketinin bayrağı altına sığınamaz, onun ezilen ulus milliyetçisi argümanlarını kendi argümanları olarak alamaz. Söz konusu ulusal hareket, devrimci-demokrat olduğu sürece, işçi sınıfı hareketinin dostu olduğu sürece, sınıf bilinçli proletarya hareketi, ezilen ulus hareketi ile demokratik haklar çerçevesinde ortak hareketler örgütleyebilir ve ittifaklar yapabilir. Bu konuda, hedefler ve ittifakların içeriği yeter ki net olsun. Ülkemizde, uzun bir zamandır, ezilen Kürt ulusal hareketinin, yani PKK’nin devrimci hareketler üzerinde etkisi olduğu ya da etkilediği bilinen bir gerçek. Mücadele açısından sınıf hareketinin ilerisinde olan bir ulusal hareketin, devrimci siyasetleri etkilememesi düşünülemez. 

 

Özellikle, ulusal hareketin ileri sürdüğü sloganlar demokratik haklar çerçevesinde ise, -sınıf hareketlerinin hedefleri daha ileri de olsa- -mücadelenin yer yer ortaklaştığı ve kesiştiği noktalar da mevcut olur. PKK’nin geniş yığınları etkilemesi, harekete geçirmesi, güçlü bir örgütlülüğe ve savaş kabiliyetine sahip olması, "sol” hareketleri ciddi bir şekilde etkiliyor ve onların saflarında mücadele eden militanlar üzerinde olumlu etki bırakıyor ve onların, PKK’ye karşı daha bir sempati ile bakmalarına neden olduğu gibi, bu durum, sınıf mücadelesinin keskin çizgilerinin belirsizleşmesine neden olabiliyor.

 

 PKK’nin önderliğinde yürütülen Kürt ulusal hareketinin pratiksel, örgütsel ve kitleleri harekete geçirme açısından çeşitli milliyetlerden Türkiye işçi sınfı hareketinden ileri oluşu, ulusal hareketi, teorik anlamda, sınıf hareketinin yerine koyamayacağı gibi, işçi sınıfı hareketlerinin kendi sınıfsal çizgilerini belirsizleştirmeyi ya da ulusal hareketin hedefleri ile aynılaştırmayı getirmez ve getirmemelidir. Kürt ulusal hareketi genel çizgisi ve bu çizgi etrafındaki mücadelesi, kendini nasıl adlandırırsa adlandırsın -sahip olduğu program gereği-, o ulusal bir hareket ve ezilen Kürt ulusunun ulusal haklarını savunuyor. Hedefleri koşullara göre değişiyor. Bugün ortaya koydukları hedef; "demokratik özerklik” dedikleri bir program çerçevesindedir. Dün ayrılmayı, ayrı devlet kurmayı savunuyordu, bugün ise bu ulusal taleplerinden vazgeçmişler. Eğer, ayrı devlet kurma koşulları oluşsa, Kürt ulusal burjuvazisinin "ayrı devlet” kurma ya da ayrı bir devlete sahip olma davasından vazgeçmesi ulusal burjuvazinin karakteri gereği gerçekçi değildir. Kürt işçi ve emekçileri Türk işçi ve emekçileriyle ortak yaşamı savundukları durumda dahi, Kürt ulusal burjuvazisi ayrılmayı ve de ayrı devlet kurmayı savunacaktır. Bu, ulusal hareketlerin sınıfsal yapısıyla ilgili bir durumdur. 

 

Bugün, PKK, ayrı devlet hariç, Kürtlerin diğer ulusal demokratik haklarını ana programları haline getirmişlerdir. Programları ulusal burjuva reforumcu bir programdır. İşçi ve emekçilerin sınıf çıkarlarını savunan bir program değildir. Abdullah Öcalan’ın "Demokratik Cumhuriyet” dediği, özünde ise Kürt burjuvazisine de sömürüden pay verilmesi ve Kürtlerin kültürel kimliklerinin –Kürt kimliği ve Kürt dilinin resmileştirilmesi temel talep- tanınmasından başka birşey değildir. Ve en son, BDP’nin ilan ettiği "demokratik özerklik programı” ise reforumcu bir programdır. Yani, düzenin bazı yerlerinin törpülenmesi dışında fazla bir şey yoktur. Bu programın desteklenebilecek yanı, Kürtlerin ulusal demokratik haklarının verilmesi yönündeki istemleridir. 

 

Burada, PKK’nin programı ve de BDP’nin programları tartışılmayacak. Bu ayrı bir yazı konusu olabilir. Ancak, esas sorun, ittfaklar ve eylem birlikleri tartışılmalıdır. Kendine sosyalist diyen, Marksist dünya görüşünü savunuduğunu iddia edenlerin, ittifak ve eylem birliklerine yaklaşımları da Marksist bakış açısına göre olmalıdır. Bu, yukarı da kısaca ortaya konmaya çalışıldı. Bugün, Kürt ulusal hareketi ile demokratik haklar çerçevesinde eylem birlikleri ve de ittifaklar yapılmaz mı? Elbette yapılabilir ve yapılmalıdır. Ülkede demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılması, genişletilmesi ve de Kürt ulusu üzerindeki tüm baskıların kaldırılması konusunda eylem birlikleri ve ittifaklar söz konusu olabilir. Günümüz de, bu, daha acil bir gereksinim durumuna gelmiştir. 

 

Özellikle AKP-Cemaat faşist hükümetinin başta Kürt ulusu olmak üzere işçi, emekçi ve onların siyasal temsilcileri devrimci ve ilericiler üzerinde baskılarını yoğunlaştırdıkları bir süreçte, demokratik hak ve özgürlüklerin korunması, genişletilmesi ve bu baskılara karşı mücadele etme ve geriletme çerçevesinde en geniş eylem birlikeleri yapılabilir. Bu kısmen gerçekleşmesine karşın, daha geniş bir birliktelik sağlanabilmiş değil. Devrimci, demokrat kesimlerin ve Kürt ulusal hareketin bu baskılara karşı mücadele etmeleri, karşı durmaları genel anlamda bir birlikteliğin ifadesidir. Ancak, daha örgütlü ve planlı hale gelmesi, devrimci-demokrat güçlerin asgari oranda bazı noktalarda anlaşmaları ve birliktelik sağlamaları gerekiyor. Bu genel çerçevede, Özgür Gelecek gazetesinin 8-12 Şubat 2012 tarihli 26. Sayısında eylem birlikleri konusundaki anlayışı ciddi sorunlar taşımaktadır. Derginin 2. Sayfasında "Halkların Demokratik Kongresi” (HDK) başlıklı kısa yazıda, Marksist olmayan bir yaklaşım söz konusudur. Her ne kadar ÖG, HDK konusunda da eklektik ve sağcı bir politikaya sahip olmasına karşın; "Çatışma ve direniş dinamiklerinin güç biriktirdiği günümüzde sarı, kırmızı yeşille daha fazla bezenmek, diğer direniş güçleriyle daha sıkı ilişkiler kurmak için daha güçlü bir pratik hat tutturmak önemlidir.” (açÖG) diyerek, neye bezeneceğini net olarak söylemiş oluyor. Bunu okuyanlar, eylem birliğine katılanların rengini ortaya koymuş diyebilir. Ancak, hiçte öyle değil. Çünkü sarı, kırmızı ve yeşil Kürt ulusal hareketin ulusal bayrağının rengidir. 

  

İşçi sınıfının dünya görüşünü savunduğunu söyleyenlerin daha fazla bezenmesi gereken renk tonları sarı, kırmızı ve yeşil değil, kırmızı olmalıdır. Proletaryanın kendi bayrağının rengi kırmızıdır. ÖG, bunu öne çıkaracağına son zamanlarda bir "sarı, kırmızı, yeşil” tonu tuturmuş gidiyor ve buna da, proletaryanın bağımsız sınıf politikası demekle yanılıyor.

 

Bu yaklaşım, kendi sınıfına güvensizlik ve aynı zamanda, sınıfın görüşlerini belirsizleştirme, onu sarıya boyama çabalarının yanı sıra, ezilen ulus hareketinin reformist-ulusalcı politikasının peşinden sürüklemektir. Daha genel anlamıyla; ulusal hareketin, Kürt işçi ve emekçilerini harekete geçirmesi, ÖG’i yanlış bir yöne itmişe benziyor. 

 

ÖG, proletaryanın kırmızı rengi ile Kürt ulusal ve küçük burjuvazisinin sarı tonlarını birbirine karıştırıyor ve kırmızı rengi sarı renge feda ediyor. Öte yandan yine ÖG’in adı geçen sayısının 3. Sayfasında Kürdistan’daki baskıları anlatırken yazıya koyduğu başlık ise şöyle: "Toprağın altı sarı, kırmızı, yeşil! Üstü isyan, direniş, özgürlük!” ÖG, bu karışık renkleri çok sevmiş gözüküyor. Derginin bu sayısında proletaryanın kızıl bayrağını dalgalandırma yok. Buna, bahar gelmeden yeşermek denir. 

 

ÖG’de bahar gelmeden yeşillenmişe benziyor. Erken yeşillenmenin sonu erken sararıp solmaktır. ÖG için "eklektizim” eleştirisini de getirirken, HDK’e yaklaşımından hareket ediyorum. Bu konuda görüşleri net değildir. Daha baştan utangaçca bir yaklaşım sergilemiş, önce görüşlerini net olarak ortaya koymayarak sorunu sürece yaymış ve süreç içinde ise şu noktaya gelmilştir: "Bilindiği üzere Kongre çalışmalarına katılma biçimimiz, yönetici komite ve meclislerde yer almama ancak Kongreye bağlı komisyonlarda ve yerel konseyler-meclisler aracılığıyla yürütülecek mücadeleye katılmak şeklindedir.” (açÖG) 

 

Kongre’nin yönetiminde yer almamalarının gerekçesini ise şöyle açıklıyor: "Kongrenin kendine stratejik bir misyon biçmesinden, iktidara alternatif olmayı amaçlamasından ve kendini bir iktidar organı olarak tanımlamasından dolayıdır.” ÖG’nin gerekçeleri ve düşünceleri kısaca böyle. ÖG özünde HDK katılıyor, ancak en üst yönetiminde yer almıyor ve bunu doğru buluyor. ÖG’nin buradaki tavrı 12 Haziran 2011seçimlerinde "Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu”na karşı yaklaşımıyla örtüşüyor. "Seçimlere katılmıyorum”, "sizden hiç bir şey istemiyorum”, ama "sizi destekliyorum.” Yani, kendiliğindenci ve akıntıda yüzme tavrı. Ortada netlik yok. ÖG’nin politikası belirsizliklerle dolu. O, son zamanlarda kendini sarı, kırmızı, yeşilin akıntısına bırakmış gidiyor ve buna da işçi sınıfının "bagımsız politikası” adını veriyor. 24.02.2012 Yusuf KÖSE

Korku Cumhuriyeti ve "Özür”

Geçmişte, köleci ve feodal devletlerin tarihleri, kendi halklarına, işgal ettikleri ya da sömürge haline getirdikleri ülke halklarına karşı kanlı bir tarihleri mevcut iken, aynı mirası devralan kapitalist devletlerin tarihi de, kendinden önceki özel mülkiyetçi sınıfların devletlerinden farklı değil, tersine daha vahşi ve daha bir kitlesel katliam ve zulümler tarihidir. Kapitalist modernite, işçi ve emekçiler üzerinde, ezilen ve sömürge uluslar üzerinde, vahşetin en ağırını uygulayan bir işleyişe sahip ola gelmiştir. Dünün engizisyon anlayışı, kapitalizmle beraber daha bir yaygınlaşmış ve emepryalist sistemin ayakta kalması için vazgeçilmez bir kuralı ve uygulaması haline getirilmiştir. Kapitalist bir devlet olan Türk devleti ve ona egemen olan kapitalist burjuvazi de, kendi sömürücü düzeninini ve egemenliğini ayakta tutmak ve koruyabilmek için, ülke halklarına karşı var olduğu günden bu yana kan ve şiddeti esas almıştır. Nasıl ki, Osmanlı’nın varlığı ve yayılması kan ve şiddetle varolmuşsa, Türk devletinin varlığı ve devam etmesi de bu kural üzerinden, -dün feodal toprak ağalarıyla ortak -, harket etmiş ve etmektedir. Bütün kapitalist ülkelerin tarihinde halka yönelik uygulamalar birbirinin benzeridir. Soykırımlar, katliamlar, işkenceler, toplu tutuklamalar, uzun yıllar sorgusuz-sualsiz tutukluluk, kısacası baskı ve şiddetin her türlüsü, işçilere, emekçilere, ezilen ve sömürge uluslara reva görülmüş ve görülmeye devam etmektedir. Ermeni soykırımı, Osmanlı’dan devr alınan bir uygulama ve bu uygulama azınlıklara karşı TC devleti sürecinde de uygulanmıştır. 1942 Varlık Vergisi davası, 6-7 Eylül 1955 olayları bunlardan sadece bilinen ve öne çıkanlarıdır. Kürtlere ise, TC kurulduğu günden itibaren baskı ve katliam uygulanmıştır. Amaç; Kürtleri Türkleştirmek olduğundan, Kürtler ağır bir asimilasyon, baskı ve yer yer katliamlara maruz kalmışlardır. Bunlardan en bilineni, 1925 "Şeyh Said İsyanı” ve 1938 Dersim "isyanı” dır. Ayrıca, sadece 1970’lerden bu yana olan tarih içindeki Türk devleti’nin katliam ve baskılarını ele alırsak, sayısız katliam ve buna benzer uygulamalar görülecektir. Bu baskı ve kaliamlardan çeşitli milliyetlerden işçi ve emekçilerin yanı sıra devrimci ve komünistlerde nasiplerini almışlar ve almaya devam ediyorlar. 1971 12 Mart Askeri darbesi ve akabindeki uygulamalar, 1977 taksim’de işçi katliamı... 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası uygulamalar dikkate alındığında, Türk egemen sınıflarının ne denli katliamcı ve baskıcı bir sınıf olduğu rahatlıkla görülebilir. Çorum, Maraş, Sivas katliamları, 12 Eylül Askeri Cunta yönetimi dönemindeki faşist uygulamalar; işkenceler, toplu tutuklamalar, gözaltında kayıplar, uzun süre gözlatında sorguda tutmalar, yargısız infazlar, on binlerce insanın sorgusuz-sualsiz hapishanelere doldurulması vb. vb... Ve özellikle de 12 Eylül sürecinde Kürdistan’daki baskı ve zulümleri saymakla ve yazmakla bitmez. Bugün, Dersim katliamının tartışıldığı bir ortamda, T. Erdoğan’ın "özür dilemek gerekiyorsa özür dilerim” demesi, özür olmaktan çıkıyor, dalga geçiyor. Oysa, dünya alem biliyor ki, Erdoğan başkanlığındaki hükümetin bugünkü uygulamaları, 1925 yılında uygulamaya sokulan "Tahkiri Sukün Kanunu”ndan hiç de farklı değil. Ayrıca Dersim Katliamı’nı meşru göstermek için o dönemin gazetelerinde atılan başlıklar ile günümüzdeki burjuva basının attığı başlıklar arasında hiç fark yoktur. "Bir avuç şaki”, "çapulcu”, "vatan hainleri”, "hepisi bertaraf edildi” vs. Bugün de Kürt Ulusal Hareketi’ne karşı aynı başlıklar atılmaktadır. Elbette devletin bu yaklaşımları, sadece Kürt ulusuna ve diğer azınlık uluslara karşı olmayıp, işçi ve emekçilere karşı da aynı yaklaşımı sergiliyorlar. Özellikle de devrimci ve komünistlere karşı daha vahşi uygullamaları ve yaklaşımları söz konusudur. bebek katili Bugün PKK için "bebek katli” diyenlerin tarihleri bebek, çocuk ve kadın katliamlarıyla bezelidir. Dersim’de olanlar, bunların en bilinen örneklerden sadece bir tanesidir. Eğer bugün birisine "bebek katili” denecekse, bunu hak eden katliamcı yüzü ve niteliğiyle faşist Türk devletinden başkası değildir. Türk burjuva basını, Kürt Ulusal Hareketini yıpratmak için çok kullandığı bu manşet başlığı, kendi devletlerinin katliamları için ise kullanmaktan özenle kaçınıdıkları gibi, devletin katliamlarını meşru göstermenin gayreti içindeler. Türk egemen sınıfların siyasal temsilcisi olan Erdoğan, Türk devleti’nin işçi ve emekçilere, alevilere, azınlık uluslara ve Kürtlere reva gördüğü baskı ve katliamlardan dolayı özür dilememştir. Çünkü bugün aynı uygulamaları kendileri yapmaktadır. Daha doğrusu niyet, "açılım” safsatalarında olduğu gibi, olayları kanıksandırmak, bu konularda kirlilik yaratmak ve olayın bir şekilde üzerini kapamak amaçlı olduğu açıktır. Kendi sınıfına ait bir katliamla ilgili olarak "özür” dileyen birisinin, önce kendisinin dürüst olması gerekiyor ve kendsinin ona benzer katliam ve baskılardan vazgeçmesi gerekiyor. Oysa, Erdoğan, şu anda Kürtler üzerinde yoğun bir baskı ve "siyasi soykırım” uygularken, bunu perdelemek için "Dersim özürü” dilemye çalışıyor. İşçi ve emkçiler üzerinde baskıları artırıp, Kürtlere karşı sürek avına çıkmış birisinin, "özürü”nün hiç bir samimiyeti yoktur ve olamaz. Alman Gazatesi "Der Tagesspiegel’in 25.11.11 tarihili haber yorum yazısında da vurguladığı gibi, Erdoğan, bunu şu anda Kürtlere karşı uygulamalarının üstünü örtmek için dış kamuoyuna karşı kullanmak amaçlı yapmıştır. Gazetenin bu yorumu, sorunun sadece bir yönü iken, esas yönü, iç kamuoyunu yanıltmak faşist uygulamalarının üstünü örtmek ya da perdelemek için yapılmaktadır. Nitekim, bazı liberallerin "açılım” safsatalarına mehtiyeler düzdükleri gibi, bunu da "demokrasi”nin bir gereği olarak övgüye değer görmeleri boşuna değildir. Türk devleti, TC’nin kuruluşundan beri Kürtleri Türkleştirme uygulamalarından vazgeçmeyerek, Kürtlere karşı her türlü baskı ve katliamları "vacip” bulmuşlardır. Bugün de yer yer "Kürt kardeşlerimiz” deselerde, "tek millet, tek dil, tek vatan” argümanından vazgeçmediler. Bugünkü hükümet bu konuda daha bir iddialıdır. Yani, kendisinden önceki hükümetlerin yapamadığını kendlerinin yapacağını; Kürtleri "Türkleştireceklerini” ya da en azından "beli kırılmış, boyun eğdirilmiş ve bir daha kolay kolay baş kaldıramayacak bir Kürt ulusu” yaratmaya soyunmuşlar. Ve bu nedenle de çok yönlü olarak Kürt hareketine ve ona destek verebilecek bütün muhalif çevrelere ve işçi-emekçi hareketlerine karşı saldırmaktadır. Bunu başarmak içinde, ABD ve Batılı emperyalistlerin desteğini almışa benziyorlar. Bunun karşılığı olarak da, onların çıkarlarının en iyi bekçi köpekliğine soyunmuş durumdalar. Tarihleri, çeşitli azınlık uluslar ve Kürt ulusu üzerinde soykırım ve baskılarla anılan, sunni olmayan dini inançlar üzerinde –başta aleviler olmak üzere- baskı ve yasak uyulamalarla dolu olan bir burjuva egemen sınıfının ve onun devletinin, kendi uygulamalarından "özür dilemesi” beklenmemelidir. Erdoğan’ın yaptığı da iki yüzlülük ve sahtekarlıktır. Samimiyetten bütünüyle uzak ve esas olarak da, devletin şu andaki faşist uygulamalarını perdeleme amaçlıdır. korku cumhuriyeti Bugün Türkiye’de bir korku cumhuriyeti vardır ve kitleler üzerinde korku yaratılmıştır. Devlete ve hükümete karşı çıkan, eleştiren sorgusuz-sualsiz tutklanmaktadır. Tutuklananlar neden tutklandığını dahi bilmemektedir. Ve bu baskıların boyutu günden güne de artırılıyor. Korku Cumhuriyetinin başı bir başbakanın, Türk devletinin yaptığı bir katliam için "özür” dilemesi, gerçekçi olabilir mi ya da ciddiye alınabilir mi? Bunu ciddiye almak, bugünkü uygulamalarını normal göstermek anlamına gelir ya da bunun arkasındaki gerçekleri ve siyasi çıkar hesaplarını görmemek demektir. Ayrıca, alevi düşmanı olan ve bunu her fırsatta dile getiren, alevilerin ibadet yeri olan cemevlerini, "cümüş yeri” olarak adlandıran bir hükümet ve onun başından "demokratik” bir tavır beklemek, abesle iştigalden başka bir şey değildir. Ayrıca belirtmek gerekiyor ki, varlığı katliam ve baskılar üzerine kurulu bir kapitalist devletin, onlara maruz kalanlardan özür dilemesi söz konusu olamaz. Almanların yahudilerden özür dilemesi, Alman emperyalist devletini yenilgisi sonrası olmuştur. Özürden başka seçeneği yoktu. Kanada devletinin olmayan soyu tükenmiş kızılderililerden özür dilemesi, olmadıkları içindir. Türk devleti ne Kürtlerden ne de Ermenilerden özür diler. Eğer bir gün Ermenilerden "özür” dileyecek duruma gelirse, uluslararası alanda çok zor durumda kaldığı zaman olabilir ya da içerde işçi ve emekçilerin yoğun mücadeleleri ve bu doğrultuda istemleri karşısında olabilir. Kendiliğinden "özür” dilemez. Erdoğan’ın bugün ağzından çıkan özür ise, özür olmaktan öte, biraz da suçu CHP’ye yıkmak ve devleti temize çıkarmaya çalşmaktır. Evet CHP bir devlet partisidir ve ogünkü katliam’dan birinci derece de bu parti sorumludur. Çünkü o zaman –deyim yerindeyse- CHP demek devlet demekti. Bugün de egemen sınıfların bir kesiminin partisi olan CHP, kendi geçmişiyle yüzleşmez. Bu partiye de egemen olan anlayış faşist kemalist devlet anlayışıdır. Yarın CHP iktidara geldiğinde ise, Ergonekon tutklularından devlet adına özür dileyebilir, ve bu özür, aynı T. Erdoğan’ın "özürü” gibi bir özür olur. Egemen sınıf klikleri arasındaki dalaşmada, bir birlerine karşı bazı açıkları kullanbilirler. Bunlar, birbirleri arasındaki iktidar dalaşının araçları ve taktikleridir. Kapitalist sistemde ne katliamlar, ne savaşlar ne de işçi ve emekçiler üzerinde baskılar ortadan kalkmaz. Ve kapitalist sistem, kendi varlığını şiddet üzerine kurmuştur. Bu şiddet, devamlı olarak işçi ve emekçiler üzerinde sürdürülürken, Türkiye gibi çok uluslu ülkelerde ezilen uluslar üzerinde de baskı ve şiddet eksik olmaz. Bu nedenle de işçi ve emekçilerin sömürü ve baskılardan kurtuluşu bu düzenin yıkılması ve yerine sosyalist sistemin getirilmesiyle olacaktır. Aynı şekilde Kürt ulusunun ulusal özgürlüğü de bu sistemle güvence altına alınabilecektir. Bu bağlamda, bu korku cumhuriyetine karşı ortaklaşa mücadeleyi her alanda, her ortamda yükseltmek gerekiyor. Türk devleti tüm devrimci güçleri ve örgütlenmeleri sindirmek ve baskı altına almak istiyor. Şu anda emperyalist tekellerin ve onun işbirlikçisi Türk egemen sınıflarının da istedikleri budur. Buna karşı dişe diş bir mücadele ve örgütlülük gerkiyor. Bu ülkeye demokrasiyi getirecek, sömürü ve baskıları ortadan kaldıracak yegane güç, sınıf bilinçli işçilerin önderliğindeki bir devrimdir. Burjuvaziden ve onun kemik yalayıcılarından demokrasi beklemek, hayalcilik, kitleleri kandırmak olur. Çeşitli milliyetlerden Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri alanlara çıkarak kendi sorunlarına sahip çıkmadıkları sürece, Erdoğan ve benzerleri kanlı salyalarını akıtmaya devam edeceklerdir. 26.11.2011 Yusuf KÖSE

TAŞERONLUK, UŞAKLIK VE "YENİ ANAYASA” YUTTURMACASI

 

 

 TAŞERONLUK, UŞAKLIK  VE  "YENİ ANAYASA” YUTTURMACASI

 

 

 

 

Türkiye’deki son gelişmeler, devrimci ve komünistleri yanıltmadığı gibi, burjuva siyasetini bilenleri de pek yanıltmamıştır. "Perşembenin gelişi çarşambadan belli olur” özdeyişinde vurgulandığı gibi, Türk devletinin gelişi ve gidişi de başından beri bellidir. 

Bundan önceki "ABD’nin Savaş Üssü Türkiye” başlık yazımda, Türk devletinin ABD ve AB’nin güdümünde savaşa sürüklendiğini ve devletin iç örgütlenmesini de buna göre yaptığı vurgulanmıştı. 

Devlet yönetimini ele geçiren dinci AKP-Gülen ittifakı’nın arkasındaki sermaye kesiminin, ayakta kalması ve daha da palazlanması için savaşa ve saldırganlığa gereksinim duyduğu, daha doğrusu başta ABD emperyalizmi olmak üzere diğer batılı emperyalistlerin desteğine gereksinim duydukları açık. Bu aşamada onların denetiminden çıkmaları söz konusu olmadığı gibi, onların denetimi ve yönlendirmesi altına daha fazla girdikleri de bir gerçektir. Aslında, bu konuda bütün sermaye kesimleri uzlaşmıştır.

Dinci sermaye ile çelişkileri olan diğer sermaye kesimlerinin de şu andaki AKP hükümetine karşı çıkmadıkları, tersine AKP hükümetinin işçi ve emekçi düşmanlığı ve sermaye kesimini alabildiğine kollayan uygulamalarını, bununla beraber emperyalizmin piyonluğu ve taşeronluğunu yapan hükümeti açıktan destekledikleri bir gerçektir.

 Büyük emperyalist tekellerin destekledikleri ve onların taşeronluğuna soyunmuş bir hükümete karşı çıkmaları olası değildir. Böyle bir duruma karşı çıkmak, sermayenin kar ve büyüme eğilimine terstir. Burjuva sınıfının, kendi aralarında çıkar çelişmeleri ve bu çelişmelerden kaynaklı dalaşları söz konusu olsa da, işçi ve emekçi sınıfı karşısında uzlaşmaları esastır. Şu anda olan budur. Dün AKP ve Erdoğan’nın düşmanı gibi gözüken bazı sermaye kesimleri –Doğan Holding’te olduğu gibi- onun dostu pozisyonuna geçerler. Çünkü onlar için geçerli olan sermayelerini büyütmek ve bu büyümenin önünün açılmasıdır. Türk devleti ve onun hükümetinin, dış siyaset konusunda tamamiyle ABD’nin denetimi ve yönlendirmesi altına girdiğini söylemek abartılı bir saptama değildir. AKP hükümeti bir taşeron, onun şefi Erdoğan ise iyi bir piyondur. Bu bağlamda, ABD, eğer Türkiye’nin İran’a saldırmasını isterse, onun alt yapıları oluştururlur. Erdoğan ve hükümeti de buna hayır demez. Uzun bir süredir alttan alta böyle bir çaba var. Libya ve Suriye konusu bunun örneklerini oluşturuyor. Hükümetin ve onun başı Erdoğan’nın taşeron ve piyon olduğunu en iyi örnekleri burada kendini açıktan ele vermiştir. Emperyalist burjuvazi istediğinde bu tür ülkeleri nasıl kullandığının birer göstergesidir. Ayrıca, çok önceleri -2006-, Erdoğan’ın fındık tüccarı bir danışmanı –Cüneyt Zapsu-, ABD’li yetkililere; "onu deliğe süpüreceğinize, kullanın daha iyi” diyerek sorunu net olarak açıklamıştı. 

 Başta ABD ve AB’li emperyalistler, Türkiye’de kendilerine bağlı güçlü ve saldırgan bir hükümet yaratmak istiyorlardı ve bunu önemli ölçüde başardılar. Öncelikle, Kürt ulusal hareketinin ve işçi emekçi sınıfların muhalif çıkışlarının ezilmesi ve örgütlenmelerinin engellemesi yer aldı. Emperyalist burjuvazi bu konuda AKP hükümetine açık destek verdi ve vermeye devam ediyor. Erdoğan ve hükümeti, esas gücünü burdan alıyor. Türkiye’nin taşeronluğu yeni değildir. Özellikle 2. Paylaşım savaşı sonrası, emperyalistler arası dengelerin değişmesi ve ABD’nin öne geçmesi ve peşinden ülkede bu emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda Menderes önderliğinde bir hükümetin iş başına getirilmesi, o günün koşulları gereği idi. O günden bu yana da taşeronluk görevi sona erdirilmiş değildir. Emperyalist burjuvazi, kendi çıkarlarını sivil hükümetlerle koruyamadığı yerde, askeri cuntalarla korumaya çalışmıştır. Türkiye, dün "komünizmin yayılmasına karşı bir tampon bölge” iken, bugün ise, emperyalist tekellerin bölgedeki ekonomik ve siyasal çıkarlarını korumaya yönelik taşeronluk görevi verilmiştir. ABD’nin bölgedeki çıkarlarını en iyi koruyacaklarına dair, AKP ve onun destekçisi olan sermaye kesimleri (Fettullah Gülen ve çevresi de dahil), başından beri bu konuda ABD’ye açık çek vermişlerdir. Konjonktürel ve emperyalistlerin içinde bulunduğu durum itibariyle, bu konuda Menderes Hükümeti ile AKP hükümetinin benzer yanları çoktur. Bugün ise, ABD ve Batılı emperyalist tekellerin çıkarlarına ters düşen komşulara -özellikle müslüman ülkelere- yönelik, saldırgan bir görevle üstlendirilmiştir. Yani, emperyalistler arası çelişkilerden kaynaklı, enerji yataklarının korunması ve ABD’nin denetimine sokulması ve bölge halklarının baskı altında tutulması ve de ABD ve Batılı tekellerin çıkarlarına ters düşen devletlerin yönetimlerini değiştirmek için saldırgan bir güç olarak kullanmak... Bütün bunlar ortaya bir gerçeği çıkarmaktadır. Emperyalist burjuvazinin, "demokrasi” havarisi kesilmesi, kendi çıkarlarını korumaktan başka bir şey değildir. Bu dün de böyleydi bugünde böyledir. Bugün, dünden farklı olarak, "demokrasinin” kendi çıkarları demek olduğunu açıktan söylemeleridir. AB emperyalistlerinin Yunanistan ve İtalya’da yaptıkları bunun açıktan görünen örneklerini teşkil etmektedir. Emperyalist burjuvazi, o denli gericileşmiştir ki, artık burjuva anlamda dahi demokrasi oyunlarına tahammülü kalmamıştır. Bu kapitalizmin ne denli çürüdüğünün ve kokuştuğunun bir göstergesidir. Durum bu iken, emperyalist burjuvazinin Türkiye’deki faşist uygulamalara ses çıkarmaları düşünülemez. Kürtlere, ilerici aydınlara, devrimcilere ve komünistlere yönelik yoğun baskılar, kendi yasalarında dahi hukiki olmayan uygulamalar ve tutuklamalar, diğer tüm muhaliflere karşı saldırgan uygulamalar, tam emperyalistlerin istediği doğrultudaki gelişmelerdir. AKP hükümetinin "yeni anayasa çalışması” ise, aynı "açılımlar”da olduğu gibi, siyasi taktiklerinden biridir. AKP’nin hazırlayacağı bir anayasa, şu anda yürürlükteki 1982 faşist anayasasından hiçte farklı olmayacak, tersine, belki de daha baskıcı ve faşist bir nitelikte olacaktır. Olacak olan, bazı maddelerin yerlerinin değiştirilmesi, bazı maddelerin kısaltılması ve bazı maddelerin ise birbirleriyle birleştirilmesi şeklinde olacaktır. AKP’den "bütün toplumu ve siyasal çevreleri kucaklayıcı, azınlıkları gözetici” bir anayasa bekleyenler, halkı yanıltmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Emperyalizmin bir piyonu ve uşağı faşist bir sermaye kliğinden asgari ölçülerde de olsa "demokratik bir anayasa” beklemek saflık değil, düpedüz faşist bir düzenin aleti ve onun kollayıcısı olmak demektir. Ve özellikle de, AKP’nin hazırlayacağı bir anayasa’da, "Kürt sorunun çözümünü” beklemek, yaklaşık 90 yıllık faşist Türk devletini tanımamak, onun uygulamalarından hiç bir ders almamak ve hatta şu anda yaşananları yok saymak gibi bir şeydir. Buna, iyi niyetli siyasi körlük değil, sahtekarlık, kitleleri aldatmak denir. ABD ve Batılı emperyalistler, AKP ve arkasındaki sermaye kesiminden baskıların daha da artırılmasını talep etmekte ve AKP’de ayakta kala bilmek için var olan baskı ve şiddeti, devlet terörünü daha da artıracaktır. Bunu görmemek burjuva sisteminin işleyişinden bihaber olmak anlamına gelir ki, komünist ve devrimciler için bu hata bağışlanmaz ve ağır bedelleri olur. Türkiye’deki siyasal gündemler günlük değiştiği için, işçi ve emkçilerin yanıltılması da kolaylaşıyor. Burjuva basını anında gündemi değiştirebilme yeteneğine sahiptir. Çünkü, demokrat muhalif ve sol kesimlerin güçsüzlüğü, karşı-devrimci kesimlerin işini iyice kolaylaştırmaktadır. Bugünün Türk egemen sınıflarının siyasetinin ne olduğu, kendilerinin nasıl bir uşak ve piyon olduğu komünist, devrimci ve bazı demokrat kesimler tarafından net olarak bilinmektedir. Bunu kitlelere anlatmak, faşist devleti ve onun hükümetini en iyi şekilde kitlelere teşhir etmek ve bu çabayı hiç bir şekilde gevşetmemek, birleşilebilecek güçlerle birleşerek ortaklaşa eylem birliklerini güçlendirmek tarihi bir önem taşımaktadır. Elbette, burada işçi sınıfının sınıf bilincini yozlaştırıcı, reforme edici sapmalara karşı ideolojik uyanıklığı elden bırakmadan! 20.11.2011 Yusuf KÖSE