17 Ocak 2024 Çarşamba

Bir Sol Liberal Aydının Ezilen Ulus Milliyetçiliği Eleştirisi

 

 


 


 

Bir Sol Liberal Aydının Ezilen Ulus Milliyetçiliği Temelinde

Ulus Sorununa Yaklaşımının Eleştirisi



Yusuf Köse

Giriş:


Uluslar kapitalizmin şafağında ortaya çıkmıştır. Ancak, kapitalizmin emperyalizme evrilmesiyle de ulusal sorunlar çözülebilmiş değildir. Hala ezilen uluslar ve bunların kendi kaderlerini özgürce tayin etme mücadeleleri sürmektedir. Özellikle emperyalizmin ortaya çıkmasıyla birlikte, ezilen ulus sorununun çözümü doğrudan proleter devrimlere bağlanmıştır.


Burada ulusların nasıl ortaya çıktığıyla ilgilenmiyeceğiz. Ancak, ezilen ulus sorununa yaklaşımda hala liberal burjuva ve de liberal sol yaklaşımlar var. Emperyalist burjuva egemenliği döneminde bu tür anlayışların yeşermesi ve güç kazanması doğal. Hatta öyle bir anlayış var ki; sorunu ML dünya görüşü temelinde değil, ezilen ulus burjuvazisinin dünya görüşü temelinde, komünistlerin önüne „doğru, berrak bir tavır“ diye anti-ML yaklaşımlarını koyabiliyor. Soruna burjuvazinin ulusculuğu temelinde yaklaşanların, ML'i de ağızlarına aldığı pek görülmemiştir.


Bu yazı, Muzaffer Oruçoğlu'nun, Gazete Patika'da çıkan, „Milli Hareketler Karşısında Tavır Sorunu“1 adlı makalesindeki anlayışların bir eleştirisi olacaktır.


Ulusal Sorun ve Oruçoğlu'nun Gerici Ulusalcılık Hayranlığı


Oruçoğlu, devrimci saflara katılmasından bu yana MLM olamadı ve böyle bir derdi ve kaygısı da hiç olmadı. Kaypakkaya ile birlikte PDA'dan ayrıldığında da gönlü orada kaldı dense yeridir. Zaten bir çok konuşma ve anılarında, Kaypakkaya'nın „ısrarı“ sonucu ve onu „kıramayışı“ nedeniyle TKP-ML saflarında yer aldığını da belirtir, kendisi. Bunun konumuzla ilgisi, Marksizmi-Leninizmi içten benimsememiş, onu burjuvazinin dünya görüşüne karşı işçi sınıfının dünya görüşü olarak ele almamasıyla yakından ilgilidir. Bu nedenle, Oruçoğlu'nun bugünkü görüşleri, salt bugüne ait değil, PDA saflarından kalma düşünce yapısını, kendi içinde tutarlı ve de kararlı bir şekilde sürdürmeye devam etmektedir. Çelişki gibi gözüken şey, kendini, ideolojik içeriğine temelden karşı çıktığı saflarda göstermeye gayret ediyor olmasıdır. Bu, onun çelişkisi değil, onu böyle görmek ve de göstermek isteyenlerin ideolojik tutarsızlıklarıyla doğrudan ilgilidir.


Oruçoğlu'nda işçi sınıfına bakış açısı, reformist sol liberal ve sınıf uzlaşmacıdır. Ancak, sınıf uzlaşmacılığında, Oruçoğlu'nun terazisinin kefesinde proletaryanın sınıf çıkarları yer almaz, esas olarak gerici ulusal burjuvazinin çıkarları yer alır. Onun “haklı”, “haksız” kavramları içinde, sınıf bakış açısı ve devrimci sınıfın genel çıkarları, dünya sosyalist devrimin genel çıkarları yoktur. Böyle olunca da, onun “komünistliği”, ayakları yere basmayan, toplumsal sınıf çatışmalarından soyutlanmış bir küçük burjuva hayalci -bu, Avrupa'nın bazı şehirlerine serpiştirilmiş ve burjuvaziye hiç bir zarar vermeyen, tersine, burjuvazinin hoşgörüsünü kazanan- anarşist komünalciliği olarak kendini göstermektedir. Mülkiyete karşı gibi yapar, ama mülk sahibi, ya da bütün ülkenin mülküne el koymak amacıyla hareket eden ezilen ulus burjuvazisinin bu amaçlı mücadelesini, sınıfsız toplum mücadelesi veren sınıftan daha üstün tutuğu için, kutsar. Bu bağlamda da Oruçoğlu, proletaryanın devrimci istemlerine karşı, adeta, arkaik dönemlerin kararlı savunucusu durumuna düşmüştür.


Önce, Oruçoğlu'nun adı geçen makalesindeki bazı iddialarını alıp işçi sınıfının dünya görüşü olan MLM penceresinden değerlendirelim. Komünistler açısından orta bir yol yoktur. Orta gibi gözüken yollar da genelde burjuva sınıfı tarafına meyil eden düşünce ve buna bağlı olan tavırlardır. Bu nedenle ML nettir. Ve sorunlara tarihsel materyalizm ve diyalektik materyalizm temelinde yaklaşırlar.


Oruçoğlu şöyle diyor:


“Bizim desteğimizi tayin eden şey, harekete önderlik eden sınıfın niteliği değil, hareketin demokratik içeriği ve haklılığıdır. Bu önderlik, kendi direniş sahası içinde komünist partisinin örgütlenmesine müsaade etsin veya etmesin, emperyalizme darbe vursun veya vurmasın bu gerçek değişmez.”2


Oruçoğlu için, uluslararası proletaryanın büyük öğretmenleri olan Marx, Engels, Lenin, Stalin ve Mao bir referans kaynağı olmadığından, onların düşünceleri ve onlardan aldığımız alıntılarla onun görüşlerini eleştirmek, onun kale alacağı düşünce sistematiği olmayacaktır. Buna rağmen, elbette onların düşünceleri ışığında soruna yaklaşacağız. Bizim referans kaynağımız, ne emperyalist burjuvazinin “yeşil kuşak projesi”yle besleyip büyüttüğü gerici, dinci, faşist örgütlerin ideolojik izleri olabilir ne de ezilen ulus burjuvazisinin burjuva ideolojisi olabilir.


Oruçoğlu, ezilen ulus burjuvazisinin esas derdinin “mülk sahibi” olmak için ülkesinin bağımsızlığını istediğini bilir. Ama, onun mülk sahibi olma isteğini herşeyin üstünde ve haklı bir istem olduğuna karar vererek, onun bu eylemin içinde yer alan en gerici istemlerini dahi; özel mülkiyeti ortadan kaldırmak için mücadele eden sınıf bilinçli proletaryayı, her koşul altında, bu burjuva ulusalcılığı desteklemeye çağırır. Onun anlayışında, komünistlere yaşam hakkı tanıyıp tanımaması, emperyalizme darbe vurup vurmaması ya da sosyalist mücadeleyi geriletip geriletmemesi hiç önemli değildir. Bu, Taliban gibi dinci-faşist örgütlerde olsa ya da en saldırgan emperyalist burjuvazinin kukla hükümeti (Ukrayna) de olsa “desteklenmesini” zaruri görmektedir. Proletaryanın, özellikle de sınıf biliçli proletaryanın kendine ihanet etmesini, kendi davasını değil, ezilen ulus burjuvazisinin davasını savunmayı önermektedir. Onun görüşleri buraya çıkmaktadır.


Bu görüşleri, tescilli gerici bir burjuva entellektüelin savunması kendisiyle uyumlu olabilir. Ancak, kendini ilerici saflarda gören bir sol liberal aydının kendini göstermek istediği siyasi kimlikle de çelişmektedir. Her şeyden önce de bu tür görüşlerin yanlışlığı ve vahimliği, toplumsal gelişmenin daha geriye çekilmek istenmesinde yatmaktadır. Bu bağlamda da, Oruçoğlu şahsındaki bu anlayış, gericiliğin savunusundan başka bir anlama gelmemektedir. Ancak, yazar açısından bu bir çelişki değildir. Çünkü o, sosyalizme inanmamaktadır. Toplumların devrimci gelişmesine ve herşeyden önce de tarihsel materyalizme inanmadığı için, kendisi açısından bir çelişki oluşturmuyor.




Marksist-Leninistlerin Ulusal Sorunu Ele Alış Biçimi


Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı (UKKTH), ML ile oportünistler arasında, Marx'tan bu yana tartışılmaktadır. Ancak, Marksistler soruna, esas olarak proletaryanın genel sınıf çıkarları temelinde yaklaşırlar. Emperyalizm öncesi Marx'da soruna aynı bakış açısıyla yaklaştı. Marks, Polonyalıların ve Macarların ulusal hareketlerini desteklerken, Çekleri ve Güney Slavları desteklememesinin temelinde de yine bu bakış açısı vardı. Gericiliğe karşı ileri olanı, devrimci olanı desteklemek ve güçlendirmekti. Çünkü, Güney Slavlar ve Çekler, Avrupa'nın en gerici devleti olan Çarlık Rusya'sının yanındaydılar ve çarlık Rusya'sının Avrupa'ya açılan “ileri karakolları”ydılar.


Marx ve Engels'de o zaman ulusal soruna, burjuva ulusalcılığının haklılığı temelinde değil, ezilen halkların ve özellikle de işçi sınıfının genel çıkarları açısından soruna yaklaşmışlardır. Marx'ın bu tavrı yanlış mıydı? Oruçoğlu'na göre “yanlıştı.”


“Bana öyle geliyor ki Lenin ve Stalin’in bu hataları, Marx ve Engels’in hatalarına dayanıyor. Marx ve Engels, Çarlık Rusya’sını Avrupa mutlak yetini kalesi, dolayısıyla Avrupa’daki demokratik gelişmenin, kıpırdanışların, mücadelelerin ve hakların baş düşmanı olarak görüyorlardı.”(agm)

Oruçoğlu, soruna, burjuva ulusalcılığının hakları ve burjuva reformist hukuku çerçevesinde yaklaştığı için Marx ve Engels'i hatalı ve bunların izinde giden Lenin ve Stalin'i de hatalı görüyor. Çünkü yazar için burjuva hukuku ve burjuva uluscu reformizmi proletaryanın çıkarlarının üstündedir ve bu bağlamda ona göre “burjuva ulusculuğunun sınıf içeriğine, devrimci olup olmadığına bakılmaksızın o hareket desteklenmelidir.” Bu yaklaşım, burjuva ulusculuğunu proletaryanın sınıf çıkarlarının ve genel devrimci çıkarların üstünde gören ve bunu kutsama gerici anlayışından ileri gelmektedir. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Yazar, “burjuva ulusalcılığının hukuku her şeyin üstünde” yaklaşımıyla, en gerici, en bağnaz ulusalcılığın yanında yer aldığını göremeyecek denli toplumun genel devrimci gelişiminin karşısında yerini almıştır.


Oruçoğlu'nun bu gerici yaklaşımı, Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısında, NATO, ABD ve AB emperyalistlerinin desteklediği ve kuklası olan faşist Ukrayna hükümetinin yanında yer almasında da göstermiştir. Bir emperyalist kampa karşı başka bir emperyalist gücü dolaylı da olsa destekleme derecesine kadar inmiştir. Proleter sınıf bakış açısından yoksunluk, iki emperyalist kamp arasındaki savaşta ya da herhangi bir egemenlik çatışmasında, birinden birinin yanında yer almak... Burjuva anavatan savunusu budur. Ve bu emperyalist anavatan savunuculuğudur.


ML'ler (Oruçoğlu, “Marksist-Leninist” kavramını kullanmaz), marksizmi bir doğma değil, bir eylem kılavuzu olarak ele alırlar. Bu nedenle de her doğru her yerde doğru olmayacağı gibi, dün doğru olan koşulların değişmesi nedeniyle bir başka doğru ortaya çıkar. Marx ve Engels zamanında kapitalizm serbest rekabetçi bir dönemdeydi. O zaman ulusal hareketler, proletaryanın genel davasına bağlanmıyordu ve hala burjuva ulusalcılığın devrimci barutu bütünüyle bitmemişti. Bu bağlamda “gerici uluslar” ile “ilerici uluslar” arasında bir ayrım yapılıyordu.


MLM'lerin tereddütsüz referans aldığı Stalin'in bu konuyla ilgili görüşlerine başvurmadan olmaz. Çünkü Lenin ve Stalin'in bu konudaki görüşleri, SSCB'de ulusal sorunu en doğru bir şekilde çözmüş ve pratikte bu ispatlanmıştır. Emperyalist burjuvazi, kararlı bir şekilde sosyalizmin bu deneyimine karşı çıkmıştır. Emperyalist burjuvaziden etkilenen küçük burjuva sol liberalleri de, Lenin ve Stalin'i aynı ağızdan eleştirmekten geri durmamışlardır. Uluslararası proletarya ve uluslararsı komünist hareket bu deneyimi her zaman örnek almak durumundadır.


“Eskiden Ulusal sorun, reformist bir bakış açısıyla, ayrı, bağımsız bir sorun olarak; sermayenin iktidarı, emperyalizmin devrilmesi, proleter devrim genel sorunuyla bağlantısız ele alınırdı. ... Leninizm tanıtlamış ve emperyalist savaş ile Rusya'daki devrim doğrulamıştır ki, ulusal sorun ancak proleter devrim ile bağlantı içinde ve proleter devrimin zemini üzerinde çözülebilir; Batıdaki devrimin zaferinin yolu, sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin emperyalizme karşı kurtuluş hareketiyle devrimci ittifaktan geçer. Ulusal sorun proleter devrimin genel sorunun bir parçası, proletarya diktatörlüğü sorunun bir parçasıdır.”3


Sorun ML'ler için çok nettir. Son yüzyıl da göstermiştir ki, ulusal sorunlar proleter devrimle çözülebilmiştir. Hala var olan ezilen ulus sorunu ise, devam etmektedir. Kapitalizm varoldukça da devam edecektir. Ezilen ulus hareketleri, proletarya ile ittifak kurduğunda onlarla daha sıkı dayanışma içine girdiğinde ilerleme sağlamaktadırlar ve genel olarak, emperyalizme karşı bir duruş sergileyen ulusal hareketler, emperyalizmi ve burjuva gericiliğini geriletmektedirler. Devrimci proleter hareketten uzak duran ulusal hareketler, emperyalizme karşı mücadele yürütemezler. Proletaryanın desteğini almayan ezilen ulus hareketleri ise başarı sağlayamazlar. Bunun örneklerini yaşıyoruz.


Lenin'de, Stalin'de ezilen ülkelerin ulusal hareketlerin bağrında devrimci olanakların olup olmadığı sorusuna, “var diye” olumlu yanıt verirler. Günümüz de de ezilen ulus hareketlerinin bağrındaki devrimci olanaklar tükenmiş değildir. PKK ve PYD somutunda bunu görebiliyoruz. Proletarya, bu devrimci olanaklardan yararlanmalıdır. Sınıf bilinçli proletarya, sözkonusu bu hareketleri, ezen ulus burjuvazisinin ve emperyalizmin yedek gücü olmaktan çkarıp, uluslararası proletaryanın yedek gücü, proleter devrimin müttefiki haline getirmelidir. Sınıf bilinçli proletaryanın bu tür ezilen ulus hareketlerine yaklaşımı bu temelde olmalıdır. Emperyalizme ve gerici burjuvaziye doğrudan ya da dolaylı hizmet eden, özellikle de emperyalist burjuvaziyi güçlendiren ezilen ulus hareketleri desteklenemez.


Komünistler, proletaryanın genel dünya görüşü temelinde ezilen ulus sorununa yaklaşır. Proleter sınıf çıkarları bir kenara itilerek sorunlara yaklaşmak, proletaryanın genel devrimci davasına, sosyalizm mücadelesine zarar verir. Bu bağlamda, proletarya, her ulusal harekete iki yanağını uzatan papaz gibi hareket etmez ve edemez. Böyle davrandığında, proleter devrimler için değil, ezilen ulus burjuvazisinin gerici sınıf çıkarları için mücadele etmiş olur. Marksist-Leninist-Maoistler, soruna, her ezilen ulus hareketini değerlendiriken, proletaryanın sınıf çıkarları ve de Oruçoğlu'nun eleştirdiği, tam da bu sorunun nirengi noktası; “emperyalizme darbe vurup vurmaması, proleter devrimlerin genel çıkarlarına zarar verip vermemesi” açısından yaklaşırlar. Tersi, burjuva humanizminden öte, bütünüyle burjuva ulusalcılığının en gerici yanında yer almak olur ki, bunun MLM literatüründeki adı: Sınıf uzlaşmacılığıdır! Çünkü bu sınıf uzlaşmacılığı, dünyanın iki kampa ayrıldığını, emperyalizm ile proleter devrimler kampına ayrıldığı gerçeğini kabule yanaşmıyor.



UKKTH Desteklemek Ne Anlama Geliyor


Lenin'den bir alıntı ile başlayalım:

Lenin, ezen ulusun komünistlerinin tavrının ne olması gerektiğine ilişkin şunları söyler:


“Ezen ülkelerdeki işçilerin enternasyonal eğitiminin ağırlık noktasıda, kayıtsız koşulsuz, ezilen ülkelerin ayrılma özgürlüğünü propaganda etmek ve savunmak zorundadır. Bu olmaksızın enternasyonalizm olmaz. Bu propagandayı yapmayan bir ezen ulusun sosyal-demokratını (komünistini -YK-), emperyalist ve alçak saymak hakkımız ve görevimizdir. Sosyalizmin gerçekleşmesinden önce ayrılma olayı binde bir olayda bile mümkün ve 'gerçekleştirilebilir' olsa da, bu mutlak bir taleptir.”4


Lenin vurguladığı, “binde bir de olsa”, olayı, sosyalizm dışında (Finlandiya'nın ayrılması örneği) olmamıştır. Emperyalizm çağında ezilen ulusların ayrılma istemleri kanlı bir şekilde bastırılmış, Filistin, Kürdistan, Tamil ve daha bir çok yerde bastırılmaya da devam ediyor. Buna rağmen ayrılma özgürlüğü savunulur ve aynı zamanda bu, ezilen ulus sorunun proleter devrimler sorunuyla doğrudan bağlantılı olduğunun tarihsel bir kanıtı olarak durmaktadır.


Aynı paragrafın devamında Lenin, ezilen ulus komünistlerinin görevlerini ise şöyle belirtir:

“Öte yandan, küçük bir ulusun sosyal-demokratı, ajitasyonunda ağırlık noktasını genel formülümüzün ikinci kelimesine vermelidir: ulusların 'özgür birliği'. O bir enternasyonalist olarak yükümlülüklerini zedelemeksizin, hem kendi ulusunun siyasi bağımsızlığından, hem de komşu devlet X,Y,Z, vs.ye katılmasından yana olabilir. Ama o, her durumda, ulusal dargörüşlülüğe, içe kapanıklığa ve yalıtlığa karşı, ve bütünün ve genelin hesaba katılması, parçanın çıkarlarının, bütünün çıkarlarına tabi kılınması için mücadele etmelidir.”


Bütün ve parça konusunda Oruçoğlu, proletaryanın genel sınıf çıkarlarının; burjuvazinin, hatta emperyalizmin işbirlikçisi ve kuklası olan en gerici burjuvazinin çıkarlarına feda edilmesinden yanadır. Bu anlayışa göre, parça, proletaryanın sınıf çıkarları, bütün ise burjuvazinin sınıf çıkarlarıdır. Sınıf bilinçli proletarya açısından, bu derece düşünce zavallığının bir başka açıklaması yoktur.


Lenin devam eder:


“Sorunu derinlemesine incelememiş kişiler, ezen ulusların sosyal-demokratları 'ayrılma özgürlüğü' üzerinde ısrar ederken, ezilen ulusların sosyal-demokratlarının 'birleşme özgürlüğü' üzerinde direnmelerinin 'çelişkili' olduğunu düşünüyorlar. Ama üzerinde biraz düşününce, enternasyonalizme ve ulusların kaynaşmasına giden bir başka yol, verili durumdan bu hedefe giden bir başka yol olmadığı ve olamayacağı görülecektir.”(açL)5


Lenin sorunu hiç tartışmaya yer vermeyecek şekilde açık olarak ortaya koymuştur. Sömürüsüz, sınıfsız, sınırsız birleşik bir sosyalist dünya kurmak için, ezen ve ezilen ulusa mensup komünistlerin yapacağı propaganda böyle olmak zorundadır. Tersi, işçileri ulusal ve etnik alt kimliklerine bölerek burjuvaziye hizmet etmek, burjuvazinin tam istediğini yapmak olur. Böyle bir anlayışla, işçi sınıfını kendi sınıf örgütü içinde birleştirerek sosyalist devrimi, nihayetinde, komünist toplumu gerçekleştirmeleri sözkonusu olamaz. Gerisi, burjuva “demokrasisi” adı altında ücretli kölelik sisteminin devamını sağlamak ve pekiştirmek isteme sahtekarlığıdır.


Ezen ulusun komünistleri, ezilen ulusun ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkı özgürlüğünü savunur. Ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkı, ezilen ulusun demokratik muhtevasıdır. Komünistler bu muhtevayı destekler. Tartışılan nokta burası değildir. Bu hakkın “ne yönde kullanılacağının” her koşul altında desteklenmesinin bir zorunluluk olarak ortaya konmak istenmesidir. Ezilen ulus burjuvazisinin ayrılığı, emperyalizmi güçlendiriyor ve sosyalist mücadeleyi zayıflatıyorsa, bu ayrılık “kayıtsız şartsız” desteklenmez. Ayrılığın aleyhine, birliğin lehine propaganda yapılır, ama buna rağmen ezilen ulus burjuvazisi ayrılıyorsa, onun ayrılığı zorla bastırılmaz.


Bunu biraz daha somutlarsak; Ezilen ulusların demokratik muhteva dediğimiz olayın, her koşulda ayrılmasının desteklenmesi anlamına gelmiyor. Ayrılma hakkının olduğu, özgürce ayrılabileceği hakkının olması ve bunun desteklenmesiyle, pratikte, her koşul altında, ayrılmak isteyen ezilen ulus burjuvazisinin “ayrılmasını kayıtsız şartsız desteklemek” aynı şeyler değildir. 1917 Sovyet Devrimi gerçekleştiğinde, Finlandiya'nın ayrılma hakkına zorla engel olunmadı ve ayrılma hakları olduğu açıklandı, ama, ayrılma istekleri desteklenmedi. Buna rağmen ayrılmalarının önüne de zor engeli çıkarılmadı. Eğer zor engeli çıkarılsaydı, bu “ayrılma hakkı özgürlüğünü ne yönde kullanacağı, ezilen ulusun (Finliler) elinden alınmış olurdu. Bu, Rusya işçileri ile Finli işçilerin enternasyonal birliğine zarar verirdi. Ve dünya halklarının gözünde, komünistlerin söz ve eylemlerinin bir olmadığı güvensizliğini doğururdu. Komünistlerin ezilen ulus sorunundaki bu hasas tavırları, esas olarak, ezilen uluslardan halkların (işçi ve emekçilerin) komünistlere olan güvenini pekiştirmeyi amaçlar.


Oruçoğlu için, “ezilen ulus hareketinin sınıf niteliği, emperyalizme darbe vurup vurmaması “hiç önemli değil”dir, “her koşulda desteklenmeli”dir. İşte bu yaklaşım, burjuva ulusalcılığını ve onun ücretli kölelik sistemini kutsamaktır. Oruçoğlu'nun savunduğu görüş, Fin burjuvazisinin ayrılık isteğinin haklı olduğunu ve desteklemeyi gerektirir. Oruçoğlu, yazılarında ve edebi eserlerinde çatışmayı, çelişmeyi çok kullanır. Ama, tam da zurnanın zırt dediği yerde, yani, proletaryanın sınıf çıkarlarının olduğu yerde, tersini, burjuva ezilen ulusculuğundan yana burjuva sınıfının çıkarlarını esas alan düşünce diyalektiğini işletir. Çünkü o, proletarya diktatörlüğüne karşıdır ve elbette bu onu, suskunluk içinde sosyalizm karşıtlığına kadar götürmektedir.


Finlandiya'nın ayrılması SSCB'ne zarar vermiştir. Bir ülke, bir halk ve işçi sınıfının bir kısmı burjuva dünyasının içinde kalmıştır. Genelde sosyalizm zarar görürken, emperyalist sistem bundan yarar görmüştür. Çünkü ayrılık gerici bir ayrılıktır. Bu bağlamda, her ezilen ulusun ayrılığı “ilerici” olur diye bir doğru yoktur. İlerici olmayanları komünistlerin desteklemesi de söz konusu olamaz. Gericiliği, gericiliğe hizmet eden, emperyalizme hizmet eden, şeriatçılığı güçlendiren, halkları köleleştirici ve burjuva özgürlüklerini ve en asgari burjuva hakkını bile elinden alan “ezilen ulus hareketi”ni desteklemek, Komünistlerin dünya görüşüyle terstir. Uğruna mücadele ettiği normlara karşı çıkan bir hareketi güçlendirmek, işte kendi kendine ihanet, kendinle çelişme böyle olur.


Ezilen bir ulusun ayrılma ve ayrı devlet kurma özgürlüğünün koşulsuz desteklenmesiyle, ayrılmasının proletaryanın genel sınıf çıkarlarına zarar veriyorsa, ayrılma isteğinin desteklenmemesi, birbiriyle çelişkili gibi gözükse de, soruna, ezilen dünya halklarının ve proleter devrimin çıkarları açısından yaklaşıldığında, bu çelişme, ezilen ulusun burjuvazisinin lehine değil, doğru olarak, proletaryanın genel sınıf çıkarları lehine tavır almaktan kaynaklanır. Çünkü, dünya işçilerinin ve ezilen halkların çıkarları; ulusal çitler ve burjuva zorbalığıyla örülü kapitalist sistem içinde kalmaktan değil, burjuvaziye karşı birleşerek, sınıfsız topluma giden sosyalist bir dünya kurmakla gerçekleşebilir.


Proletarya, belli bir ulusun ya da ulusların zorla bir devlet sınırları içinde tutulmasına karşı savaşımı ne kadar zorunlu ve doğru ise, ezilen ulus burjuvazisinin gerici emellerine ve kendi sınıf çıkarlarını o ezilen ulusun işçi ve emekçilerin çıkarı olarak göstermek istemesine karşı çıkması, teşhir etmesi de bir o kadar zorunlu ve doğrudur.


Oruçoğlu, Stalin'den aşağıdaki alıntıyı aktarıyor ve ekliyor:


“Öyle durumlar olabilir ki, ezilen belirli bir ülkenin ulusal hareketi, proletarya hareketinin gelişmesinin çıkarlarına aykırı düşebilir. Böyle bir durumda, desteğin hiç söz konusu olmadığı açıktır,”6


Oruçoğlu'nun Marksist-Leninist ustalara getirdiği eleştiriler, elbette, burjuva ulusal haklarını esas alan liberal burjuva eleştirileridir. Birincisi, bu eleştiri de zaman ve mekan kaybolmuş ve metafizik bir yöntemle soruna yaklaşılmıştır. Çünkü o, Marx-Engels ile Lenin ve Stalin dönemi arasında bir çağ değiştiğinin kabulüne yanaşmıyor. Yazarı, anti-emperyalist olmayan hareketleri desteklemeye götüren anlayış; emperyalizm ve proleter devrimler çağını kabule yanaşmadığı, bu evre ile önceki evre arasındaki toplumsal nitel farkı yok saymasıdır. Ve bu aynı zamanda tarihsel materyalizmin reddidir.

Oruçoğlu, görüşlerini net ortaya koyuyor. Kıvırma gereksinimi duymadan, en gerici ulusalcılığın desteklenmesinden yanadır. Bu nedenle de yazarın Taliban ve Talibanvari örgütlerle ve Zelenski vb.leri ile bir sorunu yoktur. Yeter ki dirensin. Oysa, İŞİD de direniyordu, biraz daha direnseydi ABD ve AB'nin “ulusal kurtuluş kahramanları” olacaktılar. Ve “Esed diktatörüne” karşı desteği “hak” edeceklerdi... Tabi, bu tür düşünce sahibi liberal sol aydınlarımız, büyük bir olasılıkla, bu “hak desteğini” esirgemezlerdi... Nitekim İdlip'de Batı emperyalizmin ve özellikle de emperyalist Türk devletinin açıktan desteklediği “Esed diktatörlüğüne karşı demokrasi savaşı veren ulusal hareket” (Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) ) varlığını sürdürüyor. Oysa, HTŞ paramiliter faşist bir örgüttür.


Yazar, Marx'ın, “ezen bir ulus özgür olamaz” sözünü kullanarak, ezilen ulus gericiliğini (önderliğin niteliği ne olursa olsun) desteklenmesini sağlık veriyor. Marx'ın o sözündeki esas gerçeği, özgürlüğün ancak proletarya önderliğinden devrimlerle, yani sosyalizmle gerçekleşebileceğini es geçiyor.


Yukarıda da belirtildi. Proletaryanın her koşul altında ezilen burjuva ulus hareketini desteklemek gibi bir zorunluluğu yoktur. Ezilen ulus hareketlerinin emperyalizme darbe vurması önemlidir. Çağın en gerici sistemine karşı darbe vurmayan ya da onu güçlendiren bir ezilen ulus hareketi desteklenemez. Bu tavır, “demokratik muhteva” ile karıştırılmamalıdır. Bu yukarıda açıklandı. Eğer Bolşevikler Oruçoğlu'nun ulusalcı reformist görüşlerinden hareket etseydi SSCB gerçekleşemezdi. Daha devrim öncesi ya da devrim anında -emperyalistlerin her türlü destek verdiği- ortaya çıkan ulusal hareketlere izin verilirdi ya da onlara ulusal devletlerini kurmalarına gözyumulurdu. Proletarya, burjuva ulusalcılığı için değil, ücretli kölelik sistemini, kapitalizmi ortadan kaldırmak için mücadele ediyor. Yazar ise, proletaryanın genel davasının çıkarları ve de sosyalizm yerine, ezilen ulus burjuvazisinin haklarını aradığı ve savunduğu için, alenen burjuva gericiliğini savunuyor.


Yazarın örnek verdiği, Bolşeviklerin, Kemalistleri ve Afgan Emirliği'ni desteklemesi; o günün koşullarında, 14 emperyalist ülke tarafından kuşatma altına alınmış, yeni sosyalist devletin daha kurulmadan bütün büyük haydut emperyalist cephe tarafından boğulmak istenmesi, bunun için her yolun denendiği bir ortamda, Türkiye ve Afganistan'da gerçekleşen ulusal hareketlerin kısmen de olsa emperyalizmi zayıflatığı gerçeğinin yanında, en asgarisinden, yeni sosyalist devlete bu cephelerden saldırıların önlenmesi söz konusu olmuştur. Afgan Emiri ve Kemalistler, sovyet devriminin ilk yıllarında “dost” olmuşlar, doğrudan Rus devrimine saldırmamışlardır. Bu ulusal hareketlerin sovyet devrimine karşı bu dostane tavırları, onları,o süreçte sosyalizmin dolaylı müttefikleri haline getirmiştir.8 Yazar ne kadar çaba harcarsa harcasın, Talibanvari hareket seviciliğini ve destekciliğini Bolşeviklerin ezilen uluslara ilişkin tavrına bağlayamaz. Arada, dünya kadar görüş farklılığı var.


Her şey kendi koşulları içinde değerlendirilmelidir doğru önermesi, o günün koşullarında, Bolşeviklerin, ulusal kurtuluş savaşı veren ve emperyalizme şu veya bu oranda darbe vuran hareketlerle olan ilişki ve tavırlarını belirleyen temel kıstas; gerici ulusalcılığın mutlak olarak desteklenmesi penceresinden değil, emperyalizmi zayıflatması ve sosyalizmle olan dostane ilişkileri olmuştur.


Ayrılma Her Koşulda Desteklenir Mi


Lenin'den bir alıntı:

“'Demokrasinin tek tek talepleri', diyor Lenin, 'bunlardan biri olarak kendi kaderini tayin hakkı, mutlak bir şey değildir, tam tersine, genel-demokratik (şimdi genel sosyalist) dünya hareketinin küçük bir parçasıdır. Tek tek somut durumlarda parçanın bütünle çelişmesi mümkündür, o zaman parça atılmalıdır.”9


Demek ki, UKKTH da mutlak bir şey değilmiş. Sosyalizmin genel çıkarları yanında rahatlıkla feda edilebilecek bir burjuva demokrasi hakları içinde kalan bir ulusal haktır. Burjuvazinin ulusal çıkarlarını sosyalizme yeğ tutan Oruçoğlu, elbette Lenin’in bu görüşüne katılmayacak ve “anti-demokratik” görecektir. Leninistler ulusların ortadan kaldırılması amacıyla mücadele ediyor. Çünkü uluslar ortadan kalkmadan komünist toplum gerçekleşemez. Yazarın, böyle uzun vadeli bir derdi ve amacı olmadığı için, ulusalcılığı kutsamayı birinci görevi olarak kabul ediyor.


1917 Bolşevik devrimi döneminde de Menşevikler, Sosyalist Devrimciler ve Rus Burjuvazisinin doğrudan temsilcileri Kadetler ve Karayüzler, “demokrasi” diye bağırıyorlardı, kurucu Meclis'in dağıtılmasına karşı çıkarlarken. Hatta, başta Kautsky olmak üzere Alman sosyal-demokratları da, “böyle devrim mi olur, demokrasiyi yok ediyor” diye yüksek perdeden itiraz ediyor, Bolşevikleri “anti-demokratik” davranmakla suçluyorlardı. Bütün burjuvazi ve revizyonistler, proletaryanın devrimi sırasında “demokrasi”yi anımsıyorlardı. Ve unuttukları ya da unutturmaya çalıştıkları burjuva demokrasisinin, işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde bir burjuva diktatörlüğü olduğu gerçeğiydi.


Yazarın, savunduğu görüşler ve bu konuda Marksist ustalara getirdiği eleştirilerden çıkan sonuç; “bütün parçaya feda edilsin” diyor. Daha açıkcası, sosyalizm burjuva ulusalcılığına feda edilsin demek istiyor. Çünkü, ezilen ulus burjuvazisi “kendi kültürünü, dilini vs.” yaşamalıymış. Onlar ne zaman lütfederse, sosyalistler o zaman onların iktidarına son verir gibi ve sınıflar arası mücadeleden bi haber biri gibi hareket ediyor. Elbette o da biliyor, sınıflar arası çatışmanın ne demek olduğunu, ama, gönlü proletaryanın genel sınıf çıkarları ve sosyalizmden yana olmadığı için burjuva ulusalcılığın hukukunda kendine yer ediniyor.


Oruçoğlu, şeriatçılığın yanında yer almakta bir sakınca görmüyor:


“Bir ulusun dilini, kültürünü, tarihini ve bir bütün olarak uzamsal ve mekansal varlığını baskı altından kurtarma hareketi, onun erime ve yok olma politikalarına karşı direnme, var olup olmama hareketi yani böylesine haklı bir hareket doğası gereği ileri bir harekettir. Hangi sınıfın, zümrenin veya inancın önderliğinde olursa olsun, onun bu doğasıdır tayin edici olan. Şeriatçı ise gelir kendi şeriat devletini kurar, sınıfı ve cinsi baskı altına alır. Bununla beraber, erimeyi ve yok olmayı yaşayan dil, kültür, tarih ve bir bütün olarak toplumun kendine özgü yaşamı ise baskı altından kısmen kurtulur, canlanır, şu veya bu şekilde gelişme sürecine girer.”

Oruçoğlu'nun burada kendiliğindenciliğine girmeyeceğim. Çünkü onda proletar sınıf hareketinin ve proletarya önderliğinde, sosyalizmin geliştirilmesi temelinde, toplumsal gelişmelere devrimci müdahale yoktur. Ondaki anlayış, “burjuva demokrasisi” içinde iktidar mücadelesine katılmak vardır. Burjuvazinin asla seçimlerle iktidarını vermeyeceğini bile bile bu tür görüşler ileri sürülebiliyor. Bu tavır: Devrimci değil, proletarya ile burjuvazi arasındaki keskin sınıf çatışmasından kaçan ve ürken, tipik bir küçük burjuva entellektüel vurdum duymaz kendiliğindenciliğidir. Burjuvazi müdahalecidir. Çıkarlarına saldırıldığında, bütün güçlerini ve olanaklarını ve bütün kolluk güçlerini devreye sokar. Ancak, yazarın burada savunduğu görüşlere bakılırsa, “reformist” demek bile, kendisine haksız bir niteleme olur. Tipik bir anarşizmdir. Anarşizm yanlış olarak “hareketlilik” gibi algılanır, oysa, kendiliğindenci bir ideolojidir. “Vurdu-kırdıları” kör kendiliğindenciliğin sınırları içindedir.

Yazar, yukarıdaki paragraftaki düşünceleriyle; açıktan en gerici, faşist ve şeriatçıların desteklenmesinden yanadır. Bu alıntıdaki görüşlerin ifade ettiği yer burasıdır. Ve böyle bir ulusal hareketin önderliğinden, ilericilik beklemek, ulusun özgürce gelişmesini beklemek olsa olsa Oruçoğlu gibi sol liberal aydınlara özgü olmalıdır. Örneğin Taliban. Taliban, Afgan ulusunun gelişmesini mi sağlıyor yoksa ulusal gelişmesi önünde engel mi? Yazarın düşüncelerine bakarsak, Taliban Afgan ulusunun ulusal kültürünü yaşatacak ve geliştirecektir. “Yazar, bir de bu düşüncelerini, Kabil'in orta yerinde şeriatçı Taliban faşistlerin saldırısı altındaki, ölüm de dahil her türlü belayı göze alıp, burjuva demokrasisi içindeki en asgari düzeydeki özgürlüklerini isteyen Afganlı kadınlara da anlatsa”, diyesi geliyor insanın...

Taliban'ı “anti-emperyalist” ulusal bir hareket görmek, düpe düz insanların gözünün içine baka baka “şeriat iyidir” korosuna katılmak olduğu gibi, Talibanı besleyen emperyalist ve bilimum gerici ülkeleri şeriat karşıtı “ulusalcı” kabul etmektir. Bu tür gerici siyasi zırvalar, olsa olsa, kitleleri aldatmak için, başta ABD olmak üzere, diğer emperyalistlerin yanı sıra, petrol kuyuları üzerine oturmuş Körfez kralcıkları, İran mollaları ve Erdoğan gibi dinbaz sahtekarların argümanlarına ortak olmaktır. Ve bu anlayış, emperyalizmin, komünizme karşı oluşturduğu “yeşil kuşak” gerici siyasi projesine doğrudan övgüler dizmektir.

Rus sosyal emperyalizminin Afganistan'ı işgali ve peşinden ABD ve diğer Batılı emperyalistlerin büyük emperyalist rakipleri olan Rus sosyal emperyalistlerini orada zayıf düşürmek için, en gerici “ulusal” hareketleri nasıl ortaya çıkardıkları bilinir. Hiçbir ilerici Afgan ulus hareketi desteklenmez, tersine en koyu şeriatçılığı savunan hareketlere doğrudan her türlü destek verilir. ABD ve Batı merkezlerinde din dersi (islamın “muhteşemliği” üzerine) kitaplar bastırılır ve Afgan topraklarına ulaştırılır. Kısmen burjuva anlamda ilerici olan Afgan hareketlerinin hepsi yenilir ve en gerici, şeriatçı-faşist Talibanın ayakta kalması sağlanır ve sonunda ülke bu şeriatçı-faşist örgütlenmeye teslim edilir. Taliban gerçeğinin özü budur.



Bir de Kaypakkaya'yı dinleyelim:

“Türkiye'nin Sınıf Bilinçli Proletaryası, Kürt ulusal sorununda, Kürt Ulusunun Ayrılmasını Ne Zaman Destekler, Ne zaman Desteklemez” başlıklı bölümde, Kaypakkaya şöyle diyor:

“Hangi ulustan olursa olsun, sınıf bilinçli Türkiye proletaryası, Kürt ulusunun ayrı bir devlet kurması sorununa, devrimin gelişmesi, güçlenmesi açısından bakar. Eğer Kürt ulusunun ayrı bir devlet kurması, Türkiye Kürdistanı'nda proletarya önderliğinde demokratik halk devriminin gelişmesi ve başarıya ulaşması olanağını artıracaksa, hangi ulustan olursa olsun, sınıf bilinçli Türkiye proletaryası bizzat ayrılmayı destekleyecektir.”

Devamında, Kaypakkaya, desteklemenin koşulunuda şöyle sıralıyor;

“Eğer ayrılma, Türkiye Kürdistanı'nda proletarya önderliğinde demokratik halk devriminin ve başarıya ulaşmasını geciktirecekse, zorlaştıracaksa, hangi ulustan olursa olsun, sınıf bilinçli Türkiye proletaryası ayrılmayı desteklemeyecektir.” 10

Kaypakkaya ML düşünceye sahip olduğu için  ulusal sorunda, sorunu doğru olarak koyuyor. Ezilen ulus konusunda, esas olarak proletaryanın sınıf çıkarlarına göre soruna yaklaşıyor. Ama, Kaypakkaya'nın bu görüşü, “Şehy Sait İsyanı”nda takındığı tavırla çelişmiyor. “Demokratik muhteva” reddedilmiyor. Aynı, Lenin ve Stalin’in sorunlara yaklaştığı gibi yaklaşıyor. UKKTH ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkını bir hak olarak destekliyor, ama ayrılma pratik bir sorun haline geldiğinde, destekleme-desteklememe sorunu, sınıf bilinçli proletarya tavrını, proletaryanın genel çıkarlarına göre belirliyor. Yani, yazarın yaptığı gibi, mutlak bir şekilde ezilen ulus burjuvazisinin çıkarlarına göre değil!

Kaypakkaya'nın Türkiye Devrimci Hareketi'nin en önünde yer almasına neden olan düşüncelerinin ilklerinden biri de, Kürt ulusal sorunu konusundaki ML düşünceleridir. O'nu, bütün sosyal şovenist ve ezilen ulus reformistlerinden ayıran bu düşünce, hala canlılığını korumaya devam etmektedir.



Emperyalizm ve Proleter Devrimler Çağında Ulusal Sorunun Ele Alınış Biçimi



Önce burada, ML'lerin ulusal sorunu, emperyalizm ve proleter devrimler çağında nasıl ele aldıklarını, Stalin'den bir aktarımla netleştirelim:


“1- Ullusal sorun ile sömürge sorunu, Sermaye iktidarından kurtuluş sorunundan ayrılamaz sorunlardır.

2- Emperyalizm (kapitalizmin en yüksek biçimi), tüm haklarından yararlanmayan ulusların ve sömürgelerin siyasal ve iktisadi uyruklaştırılması olmaksızın varolamaz.

3- Tüm haklarından yararlanamayan uluslar ile sömürgeler, sermaye iktidarı yıkılmadıkça kurtulamazlar.

4- Tüm haklarından yararlanamayan uluslar ile sömürgeler, emperyalizm boyunduruğundan kurtulmadıkça, proletaryanın zaferi sağlam olamaz.”11

Burada da net olarak belirtilmiştir. Emperyalizm ve proleter devrimler çağında, ezilen ulus sorunu proleter devrimler sorunudur. Ondan bağımsız ve ona bağlanmayan ezilen ulus sorunu ele alınamaz.

Oruçoğlu'nun sorunu ortaya koyuş biçimi, Marksist Leninist dünya görüşü temelinde değil, tamamiyle ezilen ulus burjuvazisinin bakış açısıdır ve elbette ki, ezilen burjuvazi de sorunu kendi sınıfsal çıkarları açısından ele aldığı için, “kurtuluşu” sadece bağımsız bir devlet olmakta görüyor.

Bir kere daha anımsatalım:

Leninizm ve Rus sosyalist devrimi tanıtlamıştır ki;

“...Ulusal sorun, proletarya devriminin genel sorunun bir parçasıdır, proletarya diktatörlüğünü sorunun bir parçasıdır.”12

Bugün, İrlanda, Kürdistan, Tamiller, Batı Sahra, Filistin ve daha bir çok ulusal sorun çözülebilmiş değildir. Ve emperyalizmin, bağımsız devletleri (Örneğin, Panama, Haiti, Afganistan, Irak, Suriye, Yemen vd.) işgalleri ve açıktan silahlı saldırıları da devam ediyor. Kürdistan'daki mücadelenin yakından tanığıyız ve biliyoruz. PKK, bu sorunu çözmek için yaklaşık 40 yıldır savaş yürütüyor. Filistin Meselesi daha eski ve 1946'lardan beri, Filistin ulusunun Siyonist İsrail devletine karşı mücadelesi devam etmektedir. Şunu net olarak ortaya koymalıyız: Türkiye'deki Kürt sorunu, Türk işçi sınıfı ve emekçilerin açıktan desteği ve mücadelesi olmadan çözülemez. Bu bağlamda, Kürt sorununun çözümü, Türkiye'deki sosyalist devrime doğrudan bağlıdır.

Barzani hareketinin ise, geldiği nokta açıktır, emperyalist müdahale sonucu belli bir özerklik almasına karşın, emperyalizmin boyunduruğundan kurtulabilmiş değildir ve Türk emperyalist devletinin desteği ile PKK'ya saldırmaktadır. Yani, bölge gericiliğinin ve emperyalizmin piyonu durumundadır. Ve ayrıca, Irak Kürdistanı emperyalist sermayeye peşkeş çekilmekte, özellikle de emperyalist Türkiye'nin bir nevi fiili denetimi altına girmiştir. Türkiye'nin Barzani bölgesinde onlarca askeri üssü vardır. Barzanilerin denetimindeki petroller Türk devletinin kontrolü altında, uluslararası pazara sürülmektedir. Ve Barzani bölgesi, Türk tekellerinin açık ve doğrudan meta pazar alanıdır.

Suriye Kürtleri (PYD), emperyalist Türk devletinin bütünüyle işgalinden korunmak için ABD'nin çıkarlarını bölgede özerk (federasyon) varlığını sürdürme durumunda kalmıştır. İki emperyalist kamp arasındaki çelişmeden yararlansa da, emperyalistler arasındaki bu çelişmeden bağımsız olarak varlığını sürdürememektedir.13

İran Kürdistan'ındaki durumda farklı değildir. Buradaki Kürt ulusunun kurtuluşu da İran proletaryasının mücadelesinden ayrı ele alınamaz.

Tamiller, Filistin, Kürdistan ve İrlanda sorunu, doğrudan proleter devrimlerin sorunu olmuştur. Her ezilen ulus, ezen ulus proletaryası ile ortaklaşa ve birlikte, emperyalizmle ve işgalci güçlere, daha doğrusu ezen ulus egemenlerine ve emperyalizme karşı mücadele ederek kurtuluşlarını gerçekleştirebilirler. Bu mücadele, sosyalizm mücadelesinden ayrı ele alınamaz. Komünistler, ezilen ulus sorununda esas olarak bu ML perspektifi gözönünde bulundurmalıdırlar.

Tamiller gerçeği ise, çok acı bir gerçektir. Orda da dünyanın gözü önünde açıktan Tamil soykırımı yapılmıştır. Hindistan emperyalizminin açık desteği ve koruması altında, Sri Lanka faşist devleti tarafından 70-100 bin arası Tamilli katledilmiştir. Bugün, bütün Batılı emperyalist devletleri tarafından desteklenen emperyalist siyonist İsrail devletinin Filistin ulusuna yönelik soykırımı da içerik olarak aynıdır. Ne var ki, Sri Lanka devletinin yaptığı Tamil soykırımı gündeme dahi alınmamış ve hızlıca unutulmaya bırakılmıştır.



Sonuç Olarak

Bütün bu gerçekler, biz Marksist-Leninist-Maoistlere; ezilen ulus sorununun proleter devrimler sorunu olduğu gerçeğini net olarak göstermektedir. ML dünya görüşü temelinde sınıf bilinçli proletarya partileri tarafından işçi sınıfı ve emekçilerin örgütlenmesi ve sosyalizmi gerçekleştirmesinin aciliyetini ve başka da bir kurtuluş yolu olmadığını gösteriyor.

Gerici örgütlerden “ulusalcılık”, “devrimci direniş”, “anti-emperyalizm” ve genel bir devrimci gelişme beklemek, düpe düz gerici burjuva sahtekarlığıdır. Emperyalizmin, islam ülkeleri için oluşturduğu “yeşil kuşak projesi”nin ürünü dinci-faşist örgütlenmeleri “devrimci” olarak lanse etmek, bunların “ezilen halkların kurtuluşu için savaşıyor” argümanlarını ileri sürmek, olsa olsa saf devrimcilikten öte, emperyalist ideolojik manipülasyonun aracı durumuna düşmektir. Bir zamanlar İran mollalarinı, ABD emperyalizmine karşı çıktığı için “anti-emperyalist” sananlar, bedellerini ağır bir şekilde ödediler ve hala ödemeye devam ediyorlar.

Komünistlerin, gericiliği, gerici ulusal burjuvaziyi, belli emperyalist güçlere bağlı dinci-faşist örgütlenmeleri “her koşulda” destekleme gibi bir görevleri asla olamaz. Ya da iki emperyalist kamp arasındaki savaşta birinden birinin yanında yer alan bir gücü destekleme durumuna düşemez ve emperyalist anavatan savunusu yapamaz. Proletaryanın kendi bağımsız sınıf tavrı vardır ve bu davayı güçlendirecek devrimci olanakları doğru bir şekilde değerlendirip ona göre politikalar belirlemelidir.

Sınıf bilinçli proletaryanın esas perspektifi; sosyalist dünya devrimini geliştirmek için, uluslararası proletaryanın devrimci birliğini sağlamak, mücadelesini geliştirmek ve anti-emperyalist ulusal hareketleri destekleyerek, proletaryanın sosyalizm davasında devrimci ve ilerici müttefiki haline getirmek olmalıdır. Dünyanın en gerici, faşist, şeriatçı-faşist ve komünizm düşmanı hareketlerine arka çıkmak, onlardan “anti-emperyalist” bir tavır beklemek, uluslararası burjuvazinin saldırıları karşısında paniğe kapılıp, proletaryanın sosyalizm davasına güvenmemekle ile doğrudan bağlantılıdır.17.01.2024



















2Oruçoğlu'nun “Afganistan (Sovyet İşgali) Kitabından haberim yoktu ve 1980'de Partizan dergisinde de yayınlanmış. O zaman'da okumamışım. Çünkü 1980'nin Ocak ayında tutuklanmıştım. Bu kitap'tan, U. Töre Sivrioğlu'nun “ “Afganistan Tartışmaları Üzerine (M. Oruçoğluna Yanıt)” 12 Ocak 2024 (https://gazetepatika22.com/u-tore-sivrioglu-yazdi-afganistan-tartismalari-uzerine-m-orucogluna-yanit-148675.html) yazısını okuyunca haberim oldu. Oruçoğlu'nun bu kitaptaki anlayışları TKP-ML'nin görüşleri olarak mı yayınlandı bilmiyorum. Böyleyse çok geri bir yaklaşım. Sivrioğlu'nun kitaptan aldığı alıntılara bakılırsa, Oruçoğlu, daha o zamandan talibanvari örgütleri övmekte ve hatta “anti-emperyalist” görmekteymiş. Bu görüşleri yayınlayan Partizan dergisi de mi bu görüşteydi bilmiyorum. Böyleyse Kaypakkaya ile ters düştükleri açık.

3Stalin, Bütün Esreler C VI, sf. 137, İnter Yayınları

4

5 Lenin'den aktaran Stalin, agC, sf. 143-144

6Stalin, Eserler, C VI, sf. 138, Leninizmin Sorunları, sf. 63, Birinci Baskı, Sol Yayınları

7Oruçoğlu, agm

8 Bu tür tartışmalarda, ÇKP-Komuntang “ittifakı” sık sık örnek verilmektedir. Oysa, Çan Kay Şek, ÇKP’nin bütün önerilerini kabul etmiştir. Bugün bazıları, dinci-şeriatçı gerici örgütlerine “şanlı direniş” ve “anti-emperyalizm” övgüleri dizerken, ÇKP'nin bu anlaşmasının içeriğini değil, sadece lafzını dikkate alıyorlar.

Çan Kay Şek’in kabul ettiği koşullar:

“(1) Guomindang’ı ve milli hükümeti yeniden örgütleyerek, Japon yanlısı grubu atmak ve Japon aleyhtarı unsurları kabul etmek;

(2) Şangahay’daki yurtsever önderleri ve diğer bütün siyasi tutukluları salıvermek ve halkın özgürlüklerini ve halklarını güvence altına almak;

(3) ‘Komünistleri bastırma’ siyasetine son vermek ve Japonya’ya karşı direnmek için Kızıl Orduyula ittifak yapmak;

(4) Japonya’ya karşı direnme ve ülkeyi kurtarma siyasetini saptamak için, bütün partilerin, grupların nüfusun bütün kesimlerinin ve orduların temsil edildiği bir milli kurtuluş konferansı düzenlemek;

(5) Çin’in Japonya’ya karşı direnmesine yakınlık duyan ülkelerle işbirliğine girmek; ve

(6) Ülkeyi kurtarmak için diğer özel yöntem ve araçları benimsemek.”Mao Zedung, Seçme Eserler C.1, sf. 327, Aydınlık Yayınları

9Lenin'den aktaran Stalin, Eserler, C VI, sf. 138

10İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, sf. 252, Ocak 1992, Umut Yayımcılık

11Stalin, Esreler, C VI, sf. 132-133, İnter Yayınları

12Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, sf. 220, Dördüncü Baskı, Sol Yayınları

13PKK ve PYD ile, Taliban, Hamas vb. dinci, şeriatçı örgütlenmeler asla aynı kefeye konmaz. Birinciler komünistlerin ve uluslararası proletaryanın müttefiki ilerici ve demokrat hareketlerdir. Duruşları, uluslararsı proletaryanın mücadelesine katkı sunmaktadır. İki farklı siyasi yapılanma arasında ideolojik ve siyasal olarak nitelik bir fark vardır.Oruçoğlu, kıyaslama yapmaya çalışırken bu (devrimcilikle-karşı devrimcilik arasındaki) nitel gerçeklerin görülmesine, gönlünün razı olmadığı görülüyor ve elmalarla armutların aynı kefeye konulmasını, okuyucularına salık veriyor.

 


7 Ocak 2024 Pazar

Bir Devrim Yapmalıyız!

 


Bir Devrim Yapmalıyız!



Yusuf Köse


Emperyalist dünya sistemi tam bir kaos içinde. Dünyaya egemenler ama dünyayı yönetemiyorlar. Soygun, sömürü ve savaş düzenleri her yönde çatırdamaya başaldı. Bir türlü azami karlarını istedikleri düzeye çıkaramıyorlar. Emperyalist sistem SOS veriyor. Ücretli kölelik üzerine kurulu aşırı kar ve aşırı üretim sistemi yürümüyor. Dünyanın toplam GSYH 105 Trilyon dolar iken, toplam borçları 310 trilyon doları geçmiş durumdadır. Bir taraftan devasa sermaye büyüklüğü, bir taraftan ise, muzzam bir yoksullaşma, yoksunlaştırma ve çürüme at başı gidiyor.


Bir devrim yapmalıyız: Bütün savaşları ortadan kaldırmak için!


Emperyalist ve gerici savaşlar birbirini kovalıyor. 21. yüzyılın daha şafağında Afganistan, Irak, Suriye, Kürdistan, Yemen, Ukrayna derken, İki büyük emperyalist haydut kamp arasına sıkışmış Filistin halkı boğazlanıyor. Bütün emperyalistler, tasmalarından boşanmışcasına, dünyayı yeniden aralarında paylaşmak için savaşa hazırlanıyorlar. İşçi sınıfı ve emekçilerin tüm birikimlerini ellerinden alıp silahlanmaya harcıyorlar. Kitlelerin sesini boğmak ve olası ayaklanmaları bastırmak için faşizan yasaları birer birer uygulamaya sokarken, demokratik hak ve özgürlükleri zorla gasp ediyorlar. Birbirlerini atom bombasıyla tehdit ediyorlar. Uluslararası proletaryanın büyük öğretmenlerinden Lenin demişti; “soygun düzeninde, emperyalistlerin kaçınılmaz en temel bölüşüm seçeneği emperyalist savaştır!”


İnsanlığı ve Doğayı kurtarmak ve korumak için acilen bir devrim yapmalıyız!


Emperyalist-kapitalist sistem, doğayı ve insanlığı yok ediyor. Doğanın ekolojik dengesi geri dönüşümsüz bir şekilde tahrip olmuştur. Çevre felaketi emperyalist sistemin felaketiyle birlikte derinleşiyor. Tüm canlıların ve insanlığın varlığı tehdit altındadır.


Yaşam hakkımızı korumak için bir devrim yapmalıyız!


Emperyalist dünya sistemi gerçek yüzünü bütün çıplaklığıyla göstermeye başladı. Çok sözünü ettikleri burjuva “demokrasi”si, “insan hakları” vb. gibi kavramlar artık onlara her yönüyle lüks geliyor. Emperyalistlerin yarattıkları yıkım ve tahribat nedeniyle, yerini yurdunu terk etmek zorunda kalan emekçilerin, “demokrasi nümünesi” AB'nin dikenli tel örgüleri ve ölüm denizlerinde yaşamları son buluyor. Ve hazırlandıkları 3. emperyalist paylaşım savaşında atom bombasını kullanmanın hazırlığını yapıyorlar.




Bir devrim yapmalıyız, halklar öldürülmesin, soykırımlar son bulsun diye!

Dünyanın en mazlum halkları arasında olan Filistinliler ve Kürtler katlediliyor. Filistin halkı bütün ABD ve Batılı emperyalistlerin emri ve desteği ile siyonist İsrail emperyalist devleti tarafından yok ediliyor. Gazze'de soykırım yapılıyor. Binlerce Filistinli, bütün dünyanın gözleri önünde vahşice öldürülüyor. Emperyalist Türk devleti, Rojva'nın tüm alt yapılarını bombalayarak yok ediyor. Afrika kıtasının halkları emperyalist tekellerin çıkarları uğruna birbirine kırdırılırken, açlık ve yoksulluğa mahkum ediliyor.


Sınıfları, sınırları ve sömürüyü ortadan kaldırmak için bir devrim yapmalıyız


Sermaye büydükçe işçi sınıfı ve tüm emekçiler daha fazla yoksullaşıyor, daha fazla acı ve zorluklarla karşı karşıya kalıyor. Emperyalist burjuvazi, Uluslar arası işçi sınıfı ve ezilen halkların birliğini bozmak için milliyetçi ve faşist argümanları kullanarak, burjuvazinin ücretli sömürü sistemini gizlemeye ve aşırı sömürü üzerine kurulu kendi kanlı diktatörlüklerini sürdürmeye çalışıyorlar.


Fazla gecikmeden emperyalist-kapitalist sistemi yıkıp sosyalizmi kurmalıyız!


Doğayı ve insanlığı kurtarmak, sömürü ve sınıfları ortadan kaldırmak, silahlanmaya ve savaşlara son vermek ve insanın doğa ile uyumlu yaşamaları için, acilen sosyalizme ihtiyacımız var. Emperyalist kapitalist sistem kendiliğinden yıkılmayacaktır. Buna karşı, bütün ülkelerin işçi sınıfı ve ezilen halkları emperyalist-kapitalist sisteme karşı ayağa kalkarak, kendi sistemleri sosyalizm için mücadele etmelidirler.


Bütün bu nedenlerle; Özak Tekstil işçilerinin ve daha onlarca işçi direnişlerini, burjuvaziden ikitdarı almak için birleştirip; 2024 yılında, faşizme, emperyalist savaşlara ve ücretli kölelik sistemine karşı komünist saflarda örgütlenerek, sosyalist bir dünya için HEMEN ŞİMDİ SOSYALİZM! şiarını haykırmalıyız. İnsanlığın başka bir kurtuluş yolu yoktur!


Herkese iyi yıllar! 28.12.2023

30 Kasım 2023 Perşembe

Emperyalist Kamplar Arasına Sıkıştırılmış Bir Halk: Filistin

 

 



 

 

Emperyalist Kamplar Arasına Sıkıştırılmış Bir Halk: Filistin



Yusuf Köse



Filistin-İsrail sorunu olarak bilinen ve esas olarak da Filistin topraklarında İsrail'in kurulmasının teorik ve politik temeli 1890'lı yılların sonunda atılıyor. 1. emperyalist paylaşım savaşıyla koşullar olgunlaştırılıyor. 2. emperyalist dünya savaşı sonrası ise emperyalist burjuvazi, Filistin'i parçalamayı ve orda İsaril devleti inşa etmeye karar veriyor ve bunu Filistin halkının soykırıma uğratma pahasına gerçekleştiriyorlar. Alman emperyalizmi tarafından soykırıma uğratılan yahudi halkı, bir başka ulusu (Filistinlileri) soykırıma uğratarak kendi ulusal varlığını inşa ediyor. Bu, emperyalizmin günümüze kadar gelen, halkları birbirine kırdırma politikasının, her geçen gün daha büyük acıların yaşandığı, yaşatıldığı somut bir örneğini oluşturmaktadır.


Ancak, Filistinlilerin yaşadığı son soykırım, Yahudi işçi ve emekçilerin yaptığı bir soykırım değil, faşist İsrail devletinin yaptığı bir soykırımdır. Halklar biribirine kırdıran burjuvazinin politikasıdır. İsrail'i inşa eden, değişik ülkelerde palazlanmış, başından beri de Siyonist burjuvazidir. Yahudi halkının salt yahudi olduğu için kırılmamak, baskı görmemek, dıştalanmamak için elbette bir talebi vardı. Kendi dinini özgürce yaşamak ve yahudi olduğu için öldürülmemek. Ama bu haklı özlem ve istem, bir başka ulustan halkı yoketmek pahasına ve onların ülkesini zorla işgal etmeyi kapsamıyordur. Ya da bunu içermemelidir. Halkların böyle bir talebi olamaz. Büyük bir soykırımı da içinde barındıran bu zalimlik ve vahşet, olsa olsa bir avuç burjuvazinin talebidir. Soykırım, bir ulustan halkınm katliamlara uğratılmasıyla sınırlı olmayıp, topraklarından zorla sürülmesi de bir soykırımdır. Bu nedenle, İsrail siyonist devleti soykırımcı ve işgalci bir devlettir. İsrail devletin bu karakteri net olarak belirtilmelidir. Bu belirleme salt 7 Ekim 2023 tarihiyle başlayan katliamlardan dolayı değil, başından beri Filistin halkının topraklarından zorla kovulmasıyla doğrudan ilgilidir. Yüz yıllardır yahudi halkının bütün ülkelere dağılması gibi, şimdi Filistin halkı bütün dünya ülkelerinde dağılmış durumdadır. Kapitalist barbarlık halkları yıkıma uğratmaktadır.


Yaklaşık son 80 yıllık süreçte, Filistin halkı, emperyalistler tarafından desteklenen İsrail siyonizmi tarafından parça parça yok edilerek ve tarihten silinircesine bugünkü duruma gelindi. Daha 80 yıl öncesi tamamıyle Filistin ulusuna ait olan ülke-vatan, İsrail siyonist devleti tarafından zorla Filistin ulusunun elinden alınarak, işgal edilerek, bugün hemen hemen bütünüyle işgalci emperyalist İsrail devletinin eline geçmiş ve ele geçiremediği yerleri de kontrol altına almıştır.


Filistin ulusu şu anda yok olmama, tarihten silinmemek için mücadelesi veriyor. Bütün dünyanın gözü önünde bir ulus katliamlara ve soykırıma uğratılıyor. Dünya halkları büyük tepkiler göstermesine karşılık, özellikle başını ABD emperyalizminin çektiği batlı emperyalistler, bölgeye tamamıyle egemen olmak işgalci emperyalist İsrail'in saldırganlığını silah ve sermaye olarak destekliyorlar.


7 Ekim Saldırısı ve “Aksa Tufanı” Değerlendirmesi


7 Ekim'de Hamas önderliğinde Gazze'den İsrail'e “Aksa Tufanı” adı altında büyük bir saldırı düzenlendi. Bazı kaynaklar, bu saldırıyı çok abartarak “tarihi saldırı”, tanımını kullanırken, özellikle bir çok devrimci ve komünist örgütler ise, “büyük bir direniş”, “tarihi bir atılım” vb. gibi tanımlamalar yapmakta bir beis görmediler.


Herhangi bir olayı, saldırıyı, savaşı, direnişi değerlendiririken, soruna, ML dünya görüşü temelinde

işçi sınıfının ve daha genel anlamda ise halkların çıkarları açısından yaklaşmak gerekir. Ve elbette bir saldırı, onu yapan sınıfın, örgütün sınıfsal niteliğinden bağımsız ele alınamaz ve alınmamalıdır.

Sorun, Filistin halkının yaşadıkları karşısında duygusalığa kapılmadan analiz edilmelidir. Ne var ki, bir çokları, bazı gericilerin değerlendirmesinden farklı bir değerlendirme yapmadılar. Hatat bazıları TC cumhurbaşkanı Erdoğan ile benzeşir tanımlamaları yaptılar.


Genel anlamda Filistin halkının direnişi ve mücadelesi ve bunun desteklenmesi ile Filistinli örgütlerin hepsini aynı kefeye koymak doğru bir değerlendirme olamaz. Gerici, faşist-dinci ve ilerici örgütlenmeleri aynı sepetin içine koyarak aynıymış gibi ele almak MLM (Marksist-Leninist-Maoist) bir değerlendirme olamaz. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de gerici, faşist ve işlerici örgütlenmeler net olarak birbirinden ayrılmalıdır.


Genelde, ezilen ulus, sömürge ulus vb. gibi yerlerdeki örgütlenmeler arasındaki sınıfsal ve dünya görüşü farkları görmezden gelinerek aynı kefeye konulup, “direniş örgütleri” gibi tanımlamalar yapılıyor. Bu aslında son yıllarda burjuvazi tarafından bilinçli olarak geliştirlen ve bir çok küçük burjuva kesim tarafından benimsenen ve savunulan “Queerdenk” (“çarpaz düşünce” ya da Türkiye de varolan -kısmen- “kızılelma” gibi, ve daha açıkcası; farklılıklarımız olsada ortak yanlarımız var ve bunu esas almalıyız gibi...) anlayışının ve bileşiminin aynısı denebilir. Yani, sınıf farkını dünya görüşü temelinde hareket etme yerine, ideolojileri birbiriyle çatıştırma yerine, birleştirme analayışıdır. Bu anlayış, özellikle Korana salgınından sonra yagınlaştırıldı. Burjuvazi de kitlelerin sınıfsal mücadeleden ve ML düşüncelerden uzaklaşması için bunu desteklemektedir. Faşist, sağcı ve kendine “sol”cu diyen kesimlerde queerdenk'in içinde yer alıp ortak hareket ediyorlar. Ama esas olarak sağcı bir niteliğe sahiptir ve faşist, anti-semitist ve anti-komünist karakteri de vardır.


Bunu açıklamamızın nedeni, Filistin “direnişi” içinde yer alan örgütlerin aynı kefeye konmasıdır. Oysa Hamas ve İslami Cihad ile “ortak operasyon” içinde yer alan ileirci, demokrat ve devrimci örgütlerin güçleri çok zayıf olduğu bilinen bir gerçektir.

Ancak bu örgütlerin 2018 yılında oluşturdukları işgale karşı “Filistin Direniş Grupları Ortak Operasyon Odası„ içinde güçleri oldukça zayıf. Etkin olan Hamas ve İslami Cihad grupları ve bunların başta İran ve Katar olmak üzere, bölgedeki emperyalist ve gerici devletlerle doğrudan bağlantıları var ve bu ülkelerin haberi ve onayı olmadan bu tür büyük saldırılara girişmeleri olduklça zayıf bir ihtimal. Özellikle 7 Ekim 2023 saldırısı İran ve Katar destekli olasılığı güçlüdür. Hamas ilk doğuşu sırasında, FKÖ'ye (Filistin Kurtuluş Örgütü) karşı İsrail tarafından desteklendiği bilinmektedir. FKÖ'nün zayıflaması ve güçlü bir Filistin örgütlenmemesinin önüne geçmek için İsrail siyonizmi ve ABD bu tür dinci örgütleri desteklediği ve hatta örgütlediği, silahlandırdığı biliniyor. Afganistan ve Suriye'deki dinci faşist örgütlerin güçlendirilmesi ve varlıkları bunun açık örenğini oluşturmaktadır.


7 Ekim saldırısının sınıfsal ve ideolojik karakterinin belirleyen esas olarak da Hamas ve İslami Cihad (İC)'dır. Dinci-faşist islami örgütlere özgü bir saldırı biçimidir. Yani intihar saldırısıdır. Ama bu, bireysel bir intihar saldırısı değil, en az 2 milyon Filistinli üzerine oyanan bir intihar saldırısıdır. Bunu Taliban, İŞİD, Müslüman Kardeşler ve benzeri islami dinci örgütler yapmaktadır.


7 Ekim saldırısı, askeri ve siyasi açıdan büyük bir fiyaskodur. Özellikle askeri açıdan böyledir. Düşmana yönelik bir saldırı karşısında, düşmandan gelecek saldırı da hesaplanmak durumdadır. Bunun hesabını yapmadan “ne olursa olsun” diye bir saldırı ya da bir eylem yapılamaz. Bu bir yanıyla anarşistçe bir taktik olurken, esas olarak da halkını düşünmeden yapılan ve karşı devrimci bir içerikte olan saldırıdır.


“Aksa Tufanı” saldırısı özünde bir intihar saldırısıdır. Belki çaresizliğin bir intihar saldırısıdır. Ancak, Filistin halkının şu anda ve bugünkü koşullarda böyle bir intihar saldırısına gereksinimi yoktu ve bu daha büyük bir imhayı ve yok olmayla karşı karşıya bırakıyordu ve öyle oldu. Gerisini düşünmeden yapılan bir saldırıyı başka türlü adlandırmak pek doğru olmaz. Nitekim son elli günlük yaşananlara bakılınca, İsrail devleti salt taktik olarak bir şeyler değil, staratejik olarak kazanım elde ederken, aynı ölçüde Filistin halkı kaybetti ve çok ağır bir yıkımla, soykırımla karşı karşıya kaldı. Daha doğrusu soykırıma uğratıldı. Ve bunun karşısında “şanlı direniş”, “tarihi direniş”, “tarihi bir atılım” olarak lanse edilen “Aksa Tufanı” sahipleri ise, halkını korumayı bırak, halkını, İsrail siyonist devletinin vahşetinin “insafına” bıraktı. 1. ve 2. İntifa'da kitleler vardı. Ama burada kitleler savaşın içinde değil, açık hedefindeydi.


Hamas ve İslami Cihad Filistin Halkın Temsilcisi Olamaz


Hamas ve İslami Cihad gibi dinci-faşist örgütlenmeler Filistin halkının temsilcisi olamaz ve kabul edilemez. Bir çok ilerici ve komünist örgütlenmeler, Hamas'ı adeta Filistin halkının “direniş örgütü”, temsilcisi olarak kutsadılar ve onun sınıfsal karakterini dinci-faşist yanını görmezden geldiler. İlerici ulusal bir hareket olarak lanse etmeye çalıştılar. Hatta bazıları PKK1 ile özdeştirdiler.


Hamas programı ve ideolojisiyle dinci-faşist bir örgütlenmedir. İran ve Katar gibi emperyalist ülkelerle doğrudan bağlantısı vardır ve onların hizmetinde bir örgütlenmedir. Özellikle İran'ın bu örgüt içinde büyük bir etkinliği vardır. Dinci-faşist Taliban ve dinci-faşist İŞİD ne kadar “ilerici” ise, bu örgüt de o kadar “ilerici”dir. Taliban ne kadar Afgan halkının “temsilcisi”yse, Hamas'da Filistin halkının o kadar “temsilcisi”dir. Birinin bir ülkeye olması ve bir diğerinin küçücük bir toprak parçasına sıkıştırılmış yaklaşık 2 milyondan fazla insanın yaşadığı Gazze'ye hakim olması, yönetmesi, sorunun özünü değiştirmez. Hamas ve İslami Cihad'ı Filistin halkının temsilcisi kabul edenler ve onların eylemlerini destekleyenler, niteliksel ideolojik ayrımı ortadan kaldırarak, İsrail'e karşı çıkanı herkesi aynı kefeye koyma hatasına düşüyorlar. Ve emperyalist burjuva destekli, günümüz küçük burjuva modası “Queerdenk” ideolojisnini etkisi altında kaldıklarını göremiyorlar. Oysa, İsrail'in en büyük düşmanı İran'a egemen olan faşist molla rejmidir. İran'ın faşist Molla rejmiyle devrimci ve komünistlerin ortak bir yanı olamaz.


Komünistler, ulusal hareketleri destekleme kıstası; uluslararası proletarayanın mücadelesine hizmet ediyorsa, emperyalizmi zayıflatıyorsa destekler. Bir emperyalizme karşı çıkarken, bir başka eperyalizme dayanarak ve onun açıktan her türlü desteğini alarak hareket etmek, proletaryanın genel çıkarlarına hizmet etmez. Emperyalistler arası çelişmelerden yararlanmak ile emperyalist bir güce bağlanarak diğerine karşı savaşmak, emperyalistler arası hegemonyanın bir parçası ve aleti olmaktan öteye gidemez.


Bazıları Haması'ı desteklemelerine gerekçe olarak, “ÇKP-Koumintang” ittifakını gösterecek denli gerçlikten uzaklaşıyorlar. Koumintang Sun Yatsen'in önderliğinde kurulan ilerici bir parti iken süreç içinde gericileşti ve Komünistlere karşı savaştı. Aynı Koumünitang Japon emperyalizmine karşı ÇKP ile ittifak kurdu. Koumintang'ın şefi Çankay Şek, Sun Yatsen'in üç halk ilkesini kabul ettiğini ilan etmiştir. Japon emperyalizmine karşı kurulan Birleşik Cephe bundan sonra güçlenmiştir.2


Türkiyeli devrimci ve komünistler, Türkiye'deki Hizbullah (legal adıyla Hüda Par) ile hangi koşulda ittifak yapabilir ki? Ya da ititfak yapılacak bir güç mü? Elbette ki hayır! Hizbullah (Hüda Par) dinci-faşist bir kontra örgütlenmedir. Hamas'ın ve İslami Cihad'ın bundan farkı ne?


Müslüman ülkelerdeki hemen hemen bütün islami motifli örgütlenmeler gerici ve emperyalizmle bir şekilde bağlantılıdırlar. Emperyalist burjuvazi ve bölge ülkeleri egemenliklerini ve gerici ideolojileri bu örgütler üzerinden geliştirmektedir.


İran, Türkiye, Katar, BAE, S. Arabistan emperyalist ülkeler olarak islam gericiliğini kendi bölgesel emperyalist çıkarları için kullanıyorlar ve hepsinin kendi çıkarlarına savaşan paramiliter örgütlenmeleri vardır. Komünistlerin bu örgütlenmeler ile bir ilişkisi olamaz. Lübnan Hizbullah'ı tamamıyle İran'ın bölgedeki egemenlik aracıdır. Dinci-faşist bir örgütlenmedir. Haşdi Şabi'de İran'ın Irak'taki paramiliter gücüdür. Suriye Milli Ordusu'da Türkiye'nin Suriye'de işgal ettiği bölgelerde kurduğu ve denetimindeki paramiliter bir örgütlenmedir.


Emperyalist Kamplaşma arasında sıkışan “Aksa Tufanı”


Öncelikle “Aksa Tufanı (AT)” saldırısının hangi koşullarda yapıldığına bakalım.


Uluslararası alanda böyle bir saldırının koşulları yoktu. Her şeyden önce ABD'nin başını çektiği emperyalist blok ile Çin'in başını çektiği emperyalist blok arasında her geçen gün şiddetlenerek ve keskinleşerek süren ve atom bomasının kullanılma olasılığının yüksek olduğu, hızla 3. dünya savaşına doğru giden bir hegomonya savaşı var.


Son yıllarda, Ortadoğu'da, ABD'nin etkinliği azalırken, BRİCS başını çeken Çin'in bölgede etkinliği artmaktadır. Bir başka söylemle eski emperyalistlerin bölgede etkinliği azalırken, yeni emperyalistlerin etkinliği artmaktadır. 22 Ağustos 2023 tarihinde Güney Afrika'da (Johannesburg) yapılan BRICS toplantısına, yeni üye olarak Suudi Arabistan, Arjantin, Birleşik Arap Emirlikleri, İran, Mısır ve Etiyopya'nın kabul edilmesi ve en az 40 ülkenin üye olmak için sıraya girmesi, emperyalist Çin tekelci burjuvazisi için büyük bir zaferdi. Aynı şekilde eski emperyalistler (ABD, AB, G7) için ise bir o kadar yenilgiydi.


Özelikle ABD'nin uzun yıllardır sırtını dayadığı körfez ülkeleri (Katar, BAE, S. Arabistan) ve Mısır, Etopya'nın da BRICS'e katılmaları, dengeleri ABD ve AB aleyhine sarstı. ABD ve AB'nin bölgede tek bir ileri karakolu kaldı İsrail. Bu durmda İsrail'in her hangi bir biçimde zayıflaması, yara alması ve karşısındaki güçlerin güçlenmesi, ABD ve AB'nin kabulleneceği bir durum olamazdı. Tersine, Suudi Arabisatn gibi güçlü bir ülkenin İran ile de “barışması”, bölgede durumun ABD açısından içaçıcı bir durumu yoktu. Emperyalist İran, zaten, bölgede (Lübnan, Irak, Suriye, veYemen)vekalet güçleriyle ABD'yi zorluyordu. Herhangi bir durumda Hürmüz Boğazı'nın İran tarfından kapatılması ise, batıya enerji akışının durması demekti ki, bu AB ve ABD emperyalist tekelci burjuvazisi için daha da beter bir gelişme olurdu.


Bundan dolayı AB emperyalist bloğunun öne çıkan emperyalist ülke liderleri peşpeşe İsrail'i ziyaret etmişlerdir. Bu ziyaretler, Filistin halkının soykırıma uğratılması uğruna yapılan açık bir destek olmuştur.


İşte bu koşullar altında “AT” saldırısı yapıldı. ABD ve AB anında devreye girerek bütün desteklerini İsrail'e sundular ve hatta uzun süre ateş kes yapılmasına karşı çıkarak İsrail'in saldırmaya devam etmesini istediler. İsrail hedeflerine ulaştığında ve dünya halklarının yoğun tepkileri sonucu savaşın 42. günün de kısmi ateşkese, şimdilik yaklaşık 20 bin Filistinlinin katledilmesi pahasına razı oldular. Hamas ve destekçileri “Aksa Tufanı” saldırısını kendi halkını katlettirmek için mi yaptı? Bu bir zafer mi? Soruyu buraya yine eklemeden geçmeyelim. Ve İsrail'in saldırganlığı daha bitmiş değil.


“AT” saldırısı, İsrail ve ABD için deyim yerindeyse “Musa'nın bir lütfu” oldu. İsrail'de bin kişinin ölmesinin, İsrail burjuvazisi için hiç bir kıymeti harbiyesi yoktur. Onların istediği Filistin'i bütünüyle ele geçirerek ilhak etmektir. Nitekim Gazze'nin büyük bir bölümü İsrail siyonist devletinin eline geçti. Ne pahasına, Filistin'de soykırım ve büyük bir yıkım ve yok etme pahasına. Zaten en zor koşularda ve her gün İsrail devletinin baskı ve katlimaları altında Getto'da yaşamaya mahkum edilmiş Filistin halkı, kolay kolay belini doğrultumayacak duruma getirildi.


Uzmanlara göre Gazze'ye atılan bombaların etkisi Hiroşima'ya atılan atom bombasının iki katı yıkım etkisi yaratmış. Bölgede ABD kısmen toparlanırken, İsrail daha da güçlendi. Filistin halkı ve direniş gücü ise oldukça zayıfladı.


İran Filistin üzerindeki etkisini korumak ister, ama Filistin için bir ABD, AB ve israil ile savaşa girmeyi göze alamaz. Bu İran içinde bir yıkım olacağı gibi, bölgedeki etkinliğini zayıflatır. ABD'de bölgede İran ile bir savaşa girmek istemedi. Çünkü böyle bir savaşta ABD'yi bölgede daha da zayıflatabilir ve diğer alanlarda Çin ve Rusya'nın (örneğin Ukrayna'da) daha fazla güçlenmesine neden olabilirdi.


“AT” planlayıcıları, İsrail devletinin iç çelişmelerini, özellikle de İsrail halkınının Netenyahu hükümetine karşı protesto ve direnişlerini ya dikkate almamışlar ya da yanlış analiz etmişler. İsrail halkının önemli bir kesiminin aylarca direnmesi, preotesto gösterilerini sürdürmede ısaracı olmaları, Filistin halkı'nın lehine olan bir gelişmeydi. “Aksa Tufanı”, bu protestoları durdurmuş ve kendisine karşı döndererek İsrail siyonist devletinin eline karşı propaganda imkanı sunmuştur.


“Aksa Tufanı” saldırısında sivil israillilerin öldürülmesi, özellikle de festival kutlamaları yapan sivil halka yönelik karşı-devrimci terör saldırısı, Filistin halkına destek veren kitleleri, Filistin halkı lehine ve İsrail devleti aleyhine, daha erkenden tepki vermesinin önüne geçmiştir. Ve İsrail siyonist devletinin Filistin halkına yönelik katliamlarını, Uluslararası kamuoyuna “savunma” olarak gösterilmesini kolaylaştırmıştır. Kitleler İsrail devletinin katliamlarına bu nedenle geç karşılık vermişlerdir.


Burjuva Komplo Teorilerine Sarılmak


“Hamas roketleri İsrail'in geçilmez denen hava savunma sistemi Demir Kubbesi'ni deldi”, çok sık kullanıldı ve övüldü. Oysa, aynı anda gelen binlerce roketin bazılarının karaya düşmesi normal. Her şeyin bir alternatifi varsa, her savunmanın da açık bir yanı vardır. Yüzde yüz koruma olamaz. Aynı komplo teorileri de New York ikiz kulelerinin vurulması için ileri sürüldü. Oysa iyi bir örgütlenme ile yapılabilecek şeylerdir ve yapıldı da. Bu eylem, dünyanın en büyük emperyalist ülkesinin tepesinde patlamtılmış olsa da, dinci-faşist bir örgüt olan El Kaide'nin yaptığı söylenen İkiz Kuller'in vurulması faşist bir eylem biçimidir ve asla onaylanamaz. Binlerce sivil katledilmiştir.


Emperyalist Kamplar Arasında Yok olmakla Karşı Karşıya Kalan Bir Halk: Filistin!


Filistin halkı, esas olarak iki emperyalist kampın dünya üzerindeki hegomenya mücadelesi arasına sıkışmışlığın yanı sıra; bölgedeki gerici ve yeni emperyalist ülkelerin kontrolündeki paramiliter ve yarı-paramiliter dinci-gerici, dinci- faşist ve burjuva milliyetçi örgütlenmeler üzerinden “özgürlük” arayan bir konumdadır. Kısacası, Filistin halkı, çok yönlü bir kuşatma arasındadır. Sornu sadece İsrail siyonist devletiyle değil, diğer eski ve yeni emperyalist ve bölgedeki gerici ülkelerin bölgesel kapışmaları arasına sıkışmıştır.


Filistin halkı yaklaşık 80 yıldır yok olmamak için mücadele vermektedir. Ve yok olmayla da karşı karşıya kalmıştır. Başından beri komünist bir örgütlenmeye sahip olmamıştır. Bir çok ilerici ve devrimci örgütlenmelere olmasına karşılık, bunlar doğru politika izlemedikleri gibi, kurtuluşu, İsrail halkı ile ortaklaşa aramak yerine ya emperyalistlere ya da bölgedeki gerici ülkelere sırtlarını dayıyarak kurtuluş beklediler.


Bugünün somut durumu içinde, Filistin halkının kaderi ile İsrail halkının kaderi birleşmiştir. İsrail ve Filistin işçi sınıfı ve emekçilerin kurtuluşu, başta İsrail siyonist devleti olmak üzere tüm gericiliğe karşı birlikte örgütlenmekten ve birlikte mücadele etmekten geçmektedir. “İki devletli çözüm” burjuva bir çözüm yöntemidir. Ve burjuva böl yönet politikasıdır. İki devletli çözüm, ne Filistin halkının çektiği acıları ortadan kaldırır ne de İsrail halkının. Artık gelinen aşamada bu iki ulustan halklar içiçe geçmiştir. Her iki ulustan işçi sınıfı ve emkçilerin kurtuluşu tek bir sosyalist devlet altında birleşmesidir. Filistinli ve İsrailli komünistlerin görevi ortak bir parti altında her iki toprak parçasında örgütlenerek, İsrail emperyalist devletine ve Filistin gericiliğine karşı sosyalizm mücadelesi için örgütlenmeli ve mücadele etmelidirler. İki halkın, kardeşce barış içinde birarada yaşamasının tek kurtuluş yolu budur. 30.11.2023


1PKK'nın „Özyönetim İçin Hendek Savaşı“ Temmuz 2015-Mart 2016 arasında oldu ve onadan fazla Kürt şehri yakıldı yıkıldı ve bu süre içinde 4 bine yakın insan (gerilla da dahil) öldürüldü. PKK, var olan örgütlenmesine de ciddi bir kayıp verdirdiği gibi, büyük bir kayıpla Türk devleti karşısında yenilgi aldı. Bu savaş, yanlış hesap üzerine oturtulmuş maceracı bir eylemdi. Askeri olarak küçük bir gücün büyük bir alanı elinnde tutmasının olasılığı oldukça zayıftır. PKK, Türk devletini askeri gücünü küçümsediği gibi, Kürt kitlesinin (ve Türk kitelesinin) durumunu da yanlış değerlendirmiştir. Ve bu savaştan sonra Türk devletinin bölgedeki hakimiyeti daha da artmıştır.

2Mao Zedung, Seçme Eserler II, sf.47, 1979 ikinci Basım, Aydınlık Yayınları

 

27 Kasım 2023 Pazartesi

Mısır'ı Mesken Tutan Türk Tekelleri

Mısır'ı Mesken Tutan Türk Tekelleri





Yusuf Köse


Deutsche Welle (DW)'de Aram Ekin Duran'ın, „Türk Şirketleri Mısır'a Kaçıyor“ adlı bir haberi yayınlandı. Sıradan bir haber gibi gözüküyor, ama, Türkiye ekonomisinin ve Türk devletinin niteliğini araştıranlar, sorgulayanlar için küçük bir haber olmaktan öte bir anlam taşıyor. Özellikle de kendine ML ve Maoist diyen komünist örgütler için daha fazla önem taşıması gerekiyor.


Burjuvazi, „dışa açılıyoruz“, „dış ülkelerde yatırımlarımız artıyor“, „dünyaya mal satıyoruz“, „dünyanın her yerinde şirketlerimiz yatırım yapıyor“ diye övünebilir ve övünüyorlarda. Ancak, işçi sınıfı devrimcilerinin bu tür argümanların sınıfsal niteliğini net olarak belirtmek gibi bir görevleri vardır. Türk sermayesinin emperyalist niteliğini görmezden gelme yerine, gözlerine batan bu dikenli tel örgünün, marksist-leninist-maoist dünya görüşü temelinde adını net olarak koymaları gerekiyor. Bu, kapitalizmi yıkıp yerine sosyalizmi kurmak için mücadele diye sorunları olanlar için zorunlu bir gerekliliktir.


Kapitalist sermaye belli bir birikimden sonra dış ülkelere açılır. Ülke içinde yeterince palazlanan, birikim sağlayan ve merkezileşen (tekelleşen) sermaye, dış ülkelerde dişine (sermayesine) uygun yatırım alanları arar. Bunun ilk şartı, üretimi daha ucuza getireceği ve ürettiği malları anında elinden çıkaracağı pazar alanlarının olmasına özel bir önem verir. Çünkü onun amacı, bir dış ülkede yatırım yaparken, sermayesinin büyütme koşullarının olup olmamasına bakar. Gittiği ülkeyi zenginleştirmeyi değil, öncelikle, kendi sermayesini daha fazla büyütmeyi amaçlar. Bunun dışında da başka bir amacı yoktur. Başka amaçları, sermayesini büyütmesiyle doğrudan ilişkilidir.


Sermaye açısından ucuz işgücünün olması, ürettiği malları anında elinden çıkaracak pazarın olması, yasaların sermayeyi en üst derecede koruyor olması öncelikli tercihler arasındadır. Ve aynı zamanda oradan üçüncü ülkelere ihracat yapmanın olanaklarının olması yanında yakın çevre ülkelere de yatırım yapma koşullarının yaratılması ihtimallerinin olması sermayeyi çeken öncelikler arasında yer alır. Vergilerin düşüklüğü, işçi direnişlerin azlığı ve işçi sınıfının örgütsüzlüğü gibi temel sorunlarda sermaye yatırımı yapan burjuvaziyi yakından ilgilendirir.


Bir önceki makalem, „Türk Tekelleri Afrikayı Çok Çoook Sevdi“ başlığını taşıyordu. Mısır'da Afrika'nın önemli ülkelerden ve kapitalizm açısından Güney Afrika'dan sonra gelişmiş ikinci ülkesidir. Sermaye de genelde sermayenin yoğun olduğu, bir başka söylemle, kapitalizmin geliştiği ülkelere gider. Emperyalist Türkiye adlı kitabımda ben bunu „Sermaye Sermayeyi Çeker“ başlığı aldtında incelemiştim. Kapitalizmin gelişmediği yerlerde sermaye yatırımları daha çok alt yapı ve madencilik vb. alanlarda yoğunlaşır. Ekime elverişli geniş tarım arazilerin var olması da sermaye yatırımlarını çeken özelliklerdir.


Türk tekelleri de, Kuzey Afrika'nın kapitalizm açısından en gelişmiş ülkesi olan Mısır'a yatırımlara daha fazla ağırlık veriyorlar.


DW açıklama yapan, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Türkiye-Mısır İş Konseyi Başkanı Mustafa Denizer, „Türkiye'de üretim maliyetlerinin enflasyon nedeni ile artmış olması şirketleri Mısır'da üretime yönlendiriyor“ diyor. İleri sürülen bu gerekçe, sermayenin içerde yatırım yerine dış ülkeyi seçmesi için esas neden değil, oldukça tali bir nedendir. Esas neden, içerde doyuma ulaşan sermayenin, dışarıya açılmadan, başka ülkelerde yatırım yapmadan sermayesinin ulusal sınırlar içinde fazla büyümeyeceğini bilir. Ve sermayenin karakteri gereği, ulusal sınırları aşarak dış ülkelere açılmak zorundadır. Bu nedenle de, ülke içinde enflasyon çok düşük düzeyde de olsa sermaye dış ülkelere açılacak birikim düzeyine erişmişse bir saniye bile durmaz, dışarıya sermaye yatırımını yapar. Çünkü her sermaye, dünyayı, ele geçirilmesi gereken kendi pazar alanı olarak görür.


Türkiye-Mısır İş Konseyi Başkanı'nın verdiği bazı bilgileri buraya aktaralım.


Türk tekellerinin Mısır'da toplam yatırımlarının tutarı 2023 itibariyle 2,5 milyar ABD doları ve bunun yıl sonuna kadar 3 milyara çıkabileceği tahmininde bulunuyor. Ve Mısır'da 2023 yılı itibariyle 35 sanayi tekeli var ve bunların Mısır'daki toplam ciroları 1,5 milyar dolar kadar. Patronlar Dünyası.com'da1 çıkan habere göre ise 200 Türk şirketi Mısır'da faaliyet gösteriyor.


Mısır'da yatırımı olan sanayi şirketi denilenler arasında, Arçelik, Şişecam, Temsa, Yıldız Holding, Yeşim Tekstil, Hayat Holding, İskefe Holding ve diğerleri var. Örneğin Hayat Holding ve Yeşim Tekstil'in bu ülkede üçer fabrikası var. Yıldız Holding'e bağlı Pladis şirketinin Mısır'daki bisküvi fabrikası var. Mısır ise MENA2 bölgesinin ikinci büyük bisküvi pazarıdır. Rixos Hoteller zincirinin Mısır'da 5 lüks oteli var.


Mısır'ın tekstil ihracatının üçte birini Türk tekstil tekelleri yapıyor. Oldukça büyük bir rakam. Mısır'da Türk tekellerine ait fabrikalarda toplam 70 bin kişi çalışıyor. Denizer`in saymadığı bir başka tekel ise süper marketler zincir tekeli BİM. BİM'in Mısır'da 2022 yılına göre toplam 311 süpermarket şubesı var. Fas'ta ise 627 süpermarket şubesi var.


Türk tekellerinin diğer ülkelerde yatırımları olduğu ve giderek bu yatırımların genişleyerek büyüdüğü bilinmektedir. Bunlar görmezden gelinmeyecek kadar açıktır.


Bu tekeller dış ülklerde pek bir zorluk çekmeden sermaye yatırımı yapabiliyorsa, sosyal şovenist ve sosyal emperyalist anlayışlardan uzaklaşarak bunun adı net olarak konmalıdır. Ve bütün bu gerçekler Türkiye'deki tekellerin emperyalist bir konuma geldiğinin tartışılmayacak denli yalın göstergesidir. Yani, Türkiye'nin kapitalizmin bir üst aşaması olan emperyalist aşamaya geldiğinin göstergesidir. Bunlar, ülkedeki kapitalizmin yoğun tekelleşmenin bir sonucudur. Sanayi ve finans sermayesinin yoğun tekelleşmesi sonucu dış ülklere sermaye ihracı gündeme gelmiştir. Dış ülkelerdeki sermaye yatırımıyla, askeri üsleriyle, siyasi etkinliği ve emperyalist kültür politikasıyla Türkiye ise emperyalist bir ülkedir.


Türk tekelleri bugün onlarca ülkede yatırımları olduğu gibi, dünyanın hemen hemen bütün ülkelerine ihracat yapmaktadırlar. Sadece geri kalmış Afrika ve Asya ülkelerine sermaye yatırımı yapmakla yetinmeyip ABD, Japoya, AB'nin en gelişmiş emperyalist kapitalist ülkelerinde de yatırımları var. Bu yatırımlar finans alanında olduğu gibi sanayi, inşaat, hizmet ve madendicilik alanlarında da olmaktadır. Ve yatımların büyük bir bölümü AB ülkelerinde gerçekleşmiştir.


Mısır'da Türk tekellerinin yoğunlaşması ve yatırımların 2,5 milyar doları bulması ve Türk tekellerine ait fabrika ve diğer işletmelerinde çalışan sayısının 70 bin civarında olması, sorun „alt emperyalizm“ ya da „başkalarının sermayesi“ gibi anti-ML emperyalizm teorileriyle gerçiştirilemez.


Türk tekellerinin fabrikalarında çalışan Mısırlı işçi, bu tekellerin emperyalist sömürücü tekeller olduğunu, üzerindeki kapitalist sösmürü ve baskının ağırlığı ile doğrudan yaşayarak görüyor. Nasıl ki, Alman tekeli Bosch'un Tekirdağ'da'daki fabrikasında çalışan işçiler, emperyalist tekelin gerçek yüzünü görüyorlarsa, Mısırlı işçiler de aynısını görüyorlar.


Türkiyeli komünistlerin Türk devletinin emperyalist yüzünü gizlemeleri, işçi sınıfı ve emekçilere karşı büyük bir suçtur ve Mısırlı işçilerin Türk tekelleri tarafından sömürülmesine dolaylı bir destektir. 20.11.2023

1www.patronlardunyası.com/haber/turk/sirketleri-misir-i-üretim-ussu-yapiyor/9/07/2023

2MENA ülkeleri: Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri.