19 Şubat 2022 Cumartesi

Emperyalist Büyük Savaşa Doğru-2

 

 

 

Emperyalist Büyük Savaşa Doğru-2




Yusuf Köse

12 Şubat 2018



Emperyalist Savaşın Esas Akım Haline Gelmesi


“Emperyalist Büyük Savaşa Doğru” yazı dizisinin bu son bölümü olacak. Aslında yazılacak daha çok şey var. Ancak genel hatlarıyla ortaya konulan veriler ve teroik argümanlar, içinde bulunduğumuz sürecin gidişatını genel hatlarıyla ortaya koymaktadır.

Burada, ikinci emperyalist savaş öncesi komünistlerin gelecek savaşı nasıl değerlendirdiklerine kısaca değinelim. Savaş kapıya geldiğinde “esas akım savaş” demenin ya da “emperyalist savaş çıktı” demenin bir yararı yoktur. Önemli olan, geleceği, somut verilere dayanarak yaklaşık ve genel olarak saptayabilmektir. Komünistler bunu yapmakla yükümlüdür. Diyalektik materyalist metod bunu yapmaya elverişlidir.

Emperyalizm var olduğu sürece emperyalist savaşların kaçınılmazlığı gerçeğinin yanında, bunun somut hale gelmesinin hangi koşullarda olabileceği de ortaya konabilir. İnsanlık, son yüz yıl içinde iki büyük emperyalist dünya savaşı yaşadı ve bu insanlık için büyük iki yıkım oldu. Ancak, emperyalist savaşlar, proleter devrimlere de yol açtı. Burjuvazi, emperyalist savaşlarla da devrimlerden kaçamadı ve bundan sonrada kaçamayacaktır.

Bugün hemen hemen herkes, hatta burjuva liberaller dahi, emperyalist savaş tehlikesinden söz ediyor. Barışın tehdit altında olduğu söyleniyor. Ancak, savaşın esas akım haline geldiği söylenmiyor. Emperyalistler arası çelişmeler ve gelişmeler, emperyalistlerin kaçınılmaz olarak dünyayı yeniden bölüşme istemleri, yeni emperyalist (örneğin Türkiye, Hindistan, İran vd.) ülkelerin ortaya çıkması, paylaşılmış pazarların yeniden paylaşılmasını acilen daytmaktadır.

Stalin, “Uluslararası Durum ve SSCB’nin Savunması (1 Ağustos 1927) yılında yaptığı uzun konuşmasında, Troçkist-Zinovyevist muhalefetin görüşlerini eleştirir. Bu konuşma, küçük burjuva muhalefete karşı tarihsel bir konuşmadır. Burjuva muhalefetin SSCB’ni yıkıma götürecek görüşlerinin mahkum edilmesidir. Çünkü, Kulaklara karşı mücadelenin önüne kendine “marksist-leninist” diyen bir küçük burjuva muhalefet dikilmiştir.

Zinovyev “savaşın mümkün olduğunu” ileri surer ve Stalin bu görüşü, “savaşın mümkün değil, kaçınılmaz olduğunu” savunarak eleştirir. Ve şöyle der:

“… ama savaşın daha şimdiden kaçınılmaz hale geldiğine ilişkin bir tek söz, gerçekten de bir tek söz etmiyor.”1

Günümüz gelişmelerle de yakından ilgili olduğu için Stalin’den alıntılar aktaracağım.

“Kapitalizmin son zamanlarda tekniğinin yetkinleştirdiği ve rasyonalize ettiği ve pazar bulamayan geniş bir mal yığını ürettiği bir gerçek değil midir? Kapitalist hükümetlerin işçi sınıfına saldırarak ve kendi durumlarını geçici olarak güçlendirerek gitgide daha çok faşist bir niteliğe büründükleri bir gerçek değil midir? Bu gerçekler, istikrara kavuşmanın sürekli hale geldiğini mi gösterir? Kuşkusuz hayır! Tersine, dünya kapitalizminin son emperyalist savaştan önceki bunalımla kıyas Kabul etmez bir biçimde daha derin olan bugünkü bunalımın ağırlaşmasına vesile olan tam dab u gerçeklerdir.” (Stalin, Trotskizm mi Leninizm mi? sf. 352-353, Sol Yayınları)

Stalin, emperyalizm üzerine bu saptamalarda bulunurken, daha, kapitalizmin “1929 Büyük Buhranı” ortaya çıkmamıştı. Ama ekonomik ve siyasal veriler vardı. Ekonomik ve onun üzerinde şekillenen siyasal veriler birbirine koşut gider. Troçkist-Zinovyevist yıkıcı muhalefetin emperyalist savaş tehlikesini görmezden gelen anlayışları, kapitalizmin içinde bulunduğu ekonomik kriz ile uyuşmuyor, onu küçümsüyor ve SSCB’nin bu tehlikelere karşı önlem almasını zorlaştırıyordu.

Günümüze baktığımızda, muazzam bir teknolojik ilerleme, aşırı üretimin durdurulamayan hızı, burjuva demokrasisinin görünen yüzü AB ülkeleri başta olmak üzere iç faşistleşmenin işçi sınıfı ve emekçiler için tehlikeli bir boyuta ulaşması ve 2008 krizinin atlatılamaması ve daha büyük bir ekonomik-finansal krizin beklenmesi, borsalardaki düşüşler ve aşırı silahlanmalar ve vekalet savaşların tükenip, büyük emperyalist güçlerin karşı karşıya gelme sürecinin içine girilmesi, emperyalist savaşı, dünya halklarının kapısının eşiğine getirdiğini göstermektedir.

Kapitalizmin krizinin aşırı üretim ve bu aşırı üretimi emecek pazar bulunamaması gerçeği her zaman olmasına karşın, bazı dönemler bu süreç kriz şekline dönüşmektedir.

Bazılarının yüzeysel görüşlerinin aksine, kapitalizm karını artırmak ve tekeller birbirine karşı üstünlük sağlamak için sermayenin organik bileşmini sürekli yükseltirler. Ve teknolojik gelişmeyi ve elbette üretici güçleri artan ölçüde giderek geliştirirler. Bu kapitalizmin ilerici olmasından değil, birbirine karşı üstünlük ve pazar paylarını artırmak istemlerinden kaynaklıdır.

Komünist Enternasyonal (III. Enternasyonal, 1 Eylül 1928) Programı’nda emperyalizmin krizi, faşizm ve savaş konusuna özel bir yer verilir. Bu görüşler, Stalin’in 1 Auğustos 1927’deki konuşmasıyla uyum içindedir.

„Artan makine kullanımı, tekniğin ilerleyen mükemmelleşmesi ve bu temel üzerinde sermayenin organik bileşiminin sürekli olarak yükselişine, işin giderek daha fazla bölünmesi, emeğin üretkenliğinin ve yoğunluğunun artışı eşlik etmiştir.“ 2

Sermayin organik bileşiminin yükselmesi, kapitalizme istikrara kazandırmıyor, tersine, istikraraını daha kısa sürecin içine sokarak krizlerin genel bir hal almasına ve derinleşmesine ve emperyalist tekeller arasındaki (ve elbette emperyalist ülkeler arasındaki) çelişmenin barış içinde çözülemeyecek bir biçimde keskinleşmesine neden oluyor.

„Tam da kapitalizmin tekniğinin rasyonelleştirilmesi ve pazarın ememeyeceği geniş bir mal yığını üretmesi gerçeğidir ki, emperyalist kamp içindeki, pazar ve sermaye ihracı alanları uğruna mücadeleyi kızıştırmaya vesile olmakta ve yeni bir savaşın, dünyanın yeniden paylaşılmasının koşullarının yaratılmasına yol açmaktadır.“3

Burjuvazi aşırı üretim krizini neden çözemiyor? Çünkü burjuvazi çalışanların lehine bir üretim yapmıyor, tersine aşırı kar elde etmek için üretim yapıyor. Stalin’in dediği gibi4, eğer burjuvazi, işçi ücretlerini birkaç kat artırabilseydi, köylülüğün maddi yaşam koşullarını iyileştirebilseydi, ve genel anlamda işçi ve emekçilerin alım gücünü yükselterek iç pazarı genişletebilseydi, bu sorunu kısmen çözebilirdi ve krizlerini atlatabilirdi. Ancak, burjuvazinin amacı daha fazla kar için işçileri ve emekçileri daha fazla sömürmektir. Burjuvazi, işçilerin ücretlerini ve halkın refahını artırmak için uğraşmaz. Tersini yapar. Bu da onu kaçınılmaz bir krizin içine sokar. Aşırı üretim krizi, her zaman burjuvazinin tepesinde demoklesin kılıcı gibi sallanır. İç pazarla yetinmeyip zorunlu olarak dışa pazara yönelen burjuvaziyi daha keskin rekabet ve çelişmeler beklemektedir. Bu da onu yeni pazarlar elde etmek için savaşlara sürükler.

Emperyalist burjuvazi, insanlık tarihini ileriye götürmek için değil, onu geriye alma çabası içine girer. İnsanlığın tüm kazanılmış değerlerinin yıkımını ister istemez hedefler. Yapılan savaşlar ve yıkımlara bakıldığında bu sonuca varmak zor olmasa gerek. Çünkü, burjuvazi insanlığın „bekası“ için değil, daha fazla kar elde etmenin „bekası“ için mücadele eder. Kar ise, işçi ve emekçilerin kanıyla birikir.


Üretimin Uluslararasılaşması

Kapitalizm ulusal temelde ortaya çıkmış olmasına karşın, uluslararası bir niteliğe sahiptir. Emperyalizmin ortaya çıkışı, onun bu niteliğinin bir ürünüdür. Yani, uluslararası bir ekonomi olmasından kaynalıdır. Uluslararası pazarları ele geçirme mücadelesi, üretimin uluslararasılaşmasını ve uluslararası üretimin örgütlenmesini de kaçınılmaz olarak beraberinde getirir. Bugün bunu net olarak yaşıyoruz.

Kullandığımız cep telefonları, bilgisayarlar, otomobillerin ve daha başka karmaşık metaların üretimlerine baktığımızda, parçaların değişik ülkelerde üretildikten sonra bir yerde birleştirildiği (monta edildiği) görülebilir. Örneğin bir dizüstü bilgisayarı açıp baktığınızda, içinde en az on parçanın üretim adresleri değişik ülkelerdendir. Bu üretimin uluslararasılaşmasının yalın göstergesidir. Pazara sürülen metaların adeta sanal ortamdaki gibi bir yerden bir başka yere ulaştırmanın alt yapılarının (ulaşım) oluşturulması ve bu ulaşımın çok yönlü olarak dünyanın en ücra köşelerine kadar vardırılması, döşenmesi, kapitalist üretimin anında pazarlara ulaştırmanın kaygısından ileri gelmektedir. Son olarak Çin’in denizde ve karada yeni “ipek yolları”, emperyalist tekellerin ürettikleri metaların anında her yere ulaşması amaçlıdır. Bu aynı zamanda emperyalist devlerin ve emperyalist tekellerin birbirlerine karşı pazarları ele geçirme çabalı gelişim hızıdır.

Kapitalizmin bu aşamaya gelmesi, özellikle 1970’lerden sonra uygulamaya sokulan Neoliberal politikalarla daha da hızlanmıştır. Devasa tekellerin ortaya çıkması ve bütün dünya pazarlarını ele geçirme mücadeleleri, üretimi de derinlemesine ve genişlemesine geliştirmiştir.

Üretimin uluslararasılaşmasından Marx başta olmak üzere Lenin ve Stalin’de söz ederler. Marx bunu, “Kapitalizm kendi süretinde bir dünya yaratır” diyerek yanıtlar, Lenin emperyalizm kitabında;

“ İhraç edilmiş sermaye .... bütün dünyadaki kapitalizmi derinlemesine ve genişlemesine geliştirmek pahasına olduğunu unutmamalı.”5

III. Enternasyonal’in 1928 Programı’nda ise şöyle bir saptama var:

“Dünya ekonomisinin üretici güçlerinin büyümesi, böylece, ekonomik hayatın biraz daha uluslararasılaşmasına, ama aynı zamanda en güçlü finans kapital devletleri arasında bölüşülen dünyanın yeniden paylaşılması için verilen mücadeleye yol açar.”6

III. Enternasyonal, daha 1928 yılında bunu söylüyordu. Bugün ise, üretimin uluslararasılaşması, kapitalist üretimin bir gerçeği haline gelmiştir. Üretimin uluslararasılaşması emperyalist tekeller arasındaki ve emperyalist ülkeler arsındaki çelişmeleri daha da keskinleştirmiş, pazar mücadelesini iyice kızıştırmıştır.

Daha yakın bir örnek. Örneğin Alman Otomobil tekeli VW (VolksWagen), otomobillerinin bütün parçalarını Almanya’daki üretim merkezlerinde üretmiyor. Parçalarının bir çoğu Türkiye vb. ülkelerde üretilip, üretim merkezlerine (fabrikalara) getirilip momntaj ediliyor. Hem ucuz işgücünden hem de ucuz hammaddeden yararlanıyor. Ya da dünyanın önde gelen tekstil tekellerinin üretimine baktığımızda, üretim ağları salt ana merkezleri (bağlı olduğu ülke) değil, dünyanın her yanında üretim yaptırıyorlar. Nicke’nin, Bangaldeş, Pakistan ve daha bir çok ülkede üretim merkezi vardır. Koç Holding’in şirketleri, örneğin Arçelik (genel de Beko adı altında) ya da o ülkelerde satın aldığı şirketlerin adıyla üretim yapar. Güney Afrika, Rusya, Çin, Bulagaristan, Romanya, Endonezya, Tayland, Pakistan’da üretim merkezleri (fabrikaları) vardır. Bu, Koç Holding’in uluslararası bir tekel olduğunu gösterdiği gibi, üretimin de uluslararasılaştırdığını gösterir.

Emperyalist tekellerin birbirleriyle rekabetleri ve aynı zamanda birbirleriyle kaçınılmaz olan ekonomik karmaşık ilişkileri, üretimin uluslararasılaşmasıyla daha da artmış ve bu aynı zamanda emperyalist pazarların tıkanmasını ve bu pazarların yeniden paylaşılmasını zorunlu kılmıştır.

Günümüzde, ABD, Çin, AB, Japonya, Rusya ve diğer emperyalist ülkeler arasındaki çelişmeler, ilişkiler, kutuplaşmalar, pazarların yeniden paylaşılması mücadelesi uğruna olmakatdır. Özellikle yeni gelişen emperyalist (örneğin Türkiye) ülkelerin varlığı, emperyalistler arası çelişmeyi keskinleştirici ve pazarların yeniden paylaşılması için emperyalist savaşın kaçınılmazlığını öne çekmiştir.

Buraya III. Enternasyomnal’ın 1928 programı’ndan bir saptamayı daha aktaralım:

“Emperyalizm, dünya kapitalizminin üretici güçlerini geliştirdi; toplumun sosyalist örgütlenmesi için gereken maddi koşulların yaratılmasını sağladı”7 dedikten sonra şöyle devam eder;

“Emperyalist savaşlar, dünya ekonomisinin üretici güçlerinin emperyalist devletlerin sınırlarını aşacak ölçüde gelişmiş bulunduğunu ve ekonominin, dünyayı bütünüyle kapsayan uluslararası çapta örgütlenmesini zorunlu kıldığını kanıtlamakta.”8

Yaklaşık yüzyıl önce komünistlerin bu belirlemeleri, daha bir netleşmiş ve emperyalizmin bu özelliği daha bir genelleşmiştir. Kapitalizm derinliğine ve genişlemesine gelişerek uluslararasılaşmış özelliği ve üretimin uluslararası örgütlenmesi öne çıkmıştır. Emperyalist tekeller bunu dünyaya egemen olmak için yapmaktadır.

1928 programı’ndan bu konuyla ilgili son bir alıntı daha aktaralım:

“Emperyalizm, kapitalist gelişmenin bu en üst evresi, dünya ekonomisinin üretici güçlerini dev boyutlara ulaştırıyor, bütün dünyayı kendisine benzetecek tarzda biçimlendiriyor. ... sermayenin tekelci biçimi aynı zamanda, giderek artan ölçüde, kapitalizmin parazitleşerek yozlaşmasının, çürümesinin ve çökmesinin öğelerini geliştiriyor.”9

Emperyalizmin üretimi uluslararasılaştırması, onun ilerici oluşundan değil, dünyaya egemen olma, bütün pazarları ele geçirme ve halkları köleleleştirme uğruna yapmaktadır. Ve bu gelişme emperyalist savaşlarıda kaçınılmaz kılmaktadır. Üretimin devasa boyutlara varması, tekniğin gelişmesi, sermayenin giderek daha az ellerde merkezileşmesi ve yoğunlaşması, kapitalist dünya ekonomisinin büyümesi, kapitalist sistemi bunalıma girmekte kurtarmaya yetmiyor, tersine emperyalistler arası çelişmeleri keskinleştiriyor ve barış içinde çözülemeyecek bunalımların ortaya çıkmasına neden oluyor.

Bu gelişmeler, proleter devrimlerini de 17 Ekim Rus Devrimi’nden bu yana önünü açmıştır. Bugün, sosyalist devrimlerin olmaması, bu sürecin kapandığı anlamına gelmez, tersine, emperyalizmin içinde bulunduğu kriz ve savaş tehlikesi, burjuvaziyle proletarya arasındaki çelişmeleri, emperyalizm ile ezilen halklar arasındaki çelişmeleri keskinleştirerek yeni bir proleter dünya devriminin gelişmesinin önünü açmaktadır.


Yeni Emperyalist Ülkeler

Yeni gelişen emperyalist ülkeler, kapitalizmin bir lütfu değil, kapitalist üretim ilşkilerinin bir ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Hiçbir emperyalist ülke olduğu gibi kalamayacağı gibi, geri ya da yarı-sömürge ülkelerde kapitalist üretim ilkileri ve emperyalizm sürecinde oldukları yerde ilelebet kalamaz. Emperyalistler arasındaki çelişmeler, kapitalizmin derinlemesine ve genişlemesine gelişmesi, üretimin uluslararasılaşması ve 1980’lerden itibaren KİT’lerin hızla özelleştirme operasyonları, ger kalmış kapitalist ülkelerin bazılarını öne çıkarak emperyalist bir ülke haline gelmesine neden olmuştur.

Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya, Güney Kore, Meksika, Türkiye, İran, Güney Afrika, Endenozya, Arjantin, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Bunlar yeni emperyalist ülkelerdir. Bunların emperyalist dünyanın paylaşılmış pazarlarına girmeleri, emperyalistler arası çelişmeleri daha da keskinleştirmiş ve yeni bir emperyalist savaş tehlikesini daha erkenden tetiklemişlerdir.

Emperyalizm, sermaye ihracı ve şirketlerin tekelleşmesi ve uluslararası alanlarda pazar mücadelesine katılmasıdır. Buraya, bir kaç yeni emperyalist ülkenin sermaye ihracının 2016 yılı verilerini alalım: Milyar, ABD doları

Çin; 479,737, Hindistan; 138, 611, G. Kore; 80,206, Rusya Federasyonu; 70,799, İran; 51,257, Türkiye; 44,952.10 Bu rakamlar, adı geçen ülkelerin dış ülkelerdeki doğrudan sermaye yatırımlarını vermektedir.

İran kendi bölgesinde (Ortadoğu) önemli bir bölgesel güçtür ve ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’nin baş düşmanı durumundadır ve bu güçler İran’ın bölgede ilerlemesinin önüne geçemiyorlar. İran, ABD’nin YDD karşı olan bir güç ve ABD bu gücü dize getirememektedir.

Türkiye’nin emperyalist11 olduğuna ilişkin saptamalara itirazlar vardır. Ne var ki, Türkiye’nin sadece son yıllardaki saldırganlıkları ele alınsa, bunun salt Erdoğan’nın lümpen kabadaylığının bir sonucu değil, Türk tekelci burjuvazisinin saldırganlığı, yayılmacılığı olarak ortaya çıkmaktığı rahatlıkla görülebilir. Türkiye’de rejimin islamcı-faşist karaktere büründürülmesi, dış emperyalistlerin isteğinden çok içerdeki Türk tekelci burjuvazisinin isteği ile uyum içinde olmuştur. Kosova’daki “FETÖ”cülere yapılan son operasyonun ekonomik perde arkasına bakıldığında (Arnavutluk ve Kosova’daki bankaların12 kimlere ait olduğu bilindiğinde), resmin geri tarafı kolayca anlaşılabilir.

Türk burjuvazisi özellikle Ortadoğu’da diğer emperyalistlerden pay istemekte ve ilişkilerini de buna göre düzenlemektedir. NATO üyesi olmasına rağmen, bölgeye girebilmek için Rusya’yla ilişkileri geliştirme yoluna girdi. İran ile anlaştı. Bu anlaşmalar burjuvazinin çıkarlarıyla doğrudan ilişkilidir. Ve Türkiye daha büyük savaşlara hazırlık yapmkatadır. Silahlanması ve uluslararası ilişkileri, emperyalist kamplar arasındaki ilişkileri buna göre dizayn etmeye çalışmaktadır. ABD ve AB’nin dayatmalarına göre hareket etmemektedir. Tersine, onlardan taviz koparmak için yoğun bir çaba harcamakta ve onların dayatmalarına karşı Rusya ve İran ile girdiği ilişkileri koz olarak kullanmaktadır. Aynı diğer emperyalistlerin birbirine yaptıkları gibi...

Türkiye, bölgede işgalci, yayılmacı ve savaş kışkırtıcısı bir güç olarak varlığını sürdürmektedir. Bölge halkları için oldukça tehlikelidir ve barışın düşmanı işgalci emperyalist bir güçtür.


Emperyalist Savaşın Kaçınılmazlığı

Emperyalist savaşın kaçınılmazlığının habercisi belli başlı öğler vardır.

Birincisi; Bunların başında kapitalist ekonominin içinde bulunduğu kriz gelir. Emperyalist burjuvazi 2008 krizini kısmen aşmasına karşın yeni bir aşırı üretim kriziyle karşı karşıyadır. Ekonomi borçla yürümektedir. ülkelerin toplam borcu dünya gayri milli hasılasının %320’si kadardır. Yani, ortada sermayeden çok borç var ve borçlu olmayan hiç bir ülke yok gibidir. Emperyalist merkezlerdeki borsalarda düşüş yaşanmaktadır.

İkincisi; Silahlanma gelir. Ülkelerin son beş yıl içinde silahlanması %10 artmış durumda. Silahlanma yarışı içine girmeyen ülkeler yoktur. Bir taraftan askeri harcamaları artırırken bir yandan da silahlanma yarışına girilmiştir. Büyük emperyalist ülkelerin (ABD, Çin, Rusya vd.) askeri harcamaları ve dünyanın farklı bölgelerinde asker konuşlandırmaları artmıştır. ABD’nin dünyanın çeşitli yerlerinde 250 bin kişilik askeri vardır. Bunun dışında Çin ve Rusya’yı askeri olarak da çember içine alma hamleleri sıklaşmaktadır. Buna karşı ise söz konusu ülkelerin hamleleri vardır. Çin devlet başkanı, ordusuna savaşa hazır olmaları çağrısı yapmıştır.

Üçüncüsü; İç faşistleşme ve ırkçılık artmaktadır. Bütün AB ülkelerinde bu gelişme son beş yıldır hızlı bir şekilde yaşanmaktadır. Irkçı-faşist partiler bu merkezlerde ya ikinci ya da üçüncü sıralardadır. Bazı ülkelerde ise iktidarda yer almaktadırlar. Buna karşı işçi ve emekçilerin haklarında büyük kıstlanmalara gidiliyor. Demokratik hak ve özgürlükler giderek daraltılıyor. Fransa ve Almanya’da bu güncel haldedir. Göçmenler vesile edilerek ırkçı ve yabancı düşmanlığı geliştiriliyor ve yabancılara (göçmenlere karşı) daha sert politikalar uygulanıyor.

Kitlelerin demokratik hakları yanında ekonomik haklarıda gasp edilmekte ve işçi sınıfı üzerindeki sömürü oldukça ağırlaştırılmaktadır. İç faşistleşmenin ve gericileşmenin en önmeli belirtilerin başında kitlelerin demokratik ve ekonomik hakların gasp edilmesi ve sömürü koşullarının daha da ağırlaştırılması gelir. Bugün bu bir gerçekliktir.

Dördüncüsü; Emperyalist kutuplaşmaların ve emperyalistler arası çelişmelerin keskinleşmesi. Ortadoğu, Güney Çin Denizi, Doğru Avrupa (Ukrayna vd.), Kafkasya ve Afrika’da çelişmeler derinleşmiş ve keskinleşmiştir. Bu bölgeleri yeniden paylaşım savaşları vekalet savaşlarından doğrudan emperyalistlerin kendilerinin karşı karşıya geldiği bir döneme girmiştir.

ABD’nin Çin’e vegi uygulaması, Çin’in buna karşılık vermesi, Rusya’ya karşı uygulanan ağır dıştalma politikası (Rus diplomatlarının sınır dışı edilmesi olayı), ABD’nin “Ulusal Güvenlik Belgesi”nde açıktan Çin’i düşman ilan etmesi ve meydan okuması ve “küreselleşme” vb. yerine ulusal çitlerin örülmek istenmesi, yani vergilerle çitler örülmesi, emperyalist burjuvazinin savaş hazırlıkları olarak okunmalıdır.

Beşincisi; Emperyalist burjuvazi artık eskisi gibi dünyayı yönetemez duruma girmiştir. ABD emperyalist burjuvazisinin biçimlendirdiği Yeni Dünya Düzeni (YDD) yıkılmıştır ve bunun ciddi sancısı çekilmektedir. Çin kendi emperyalist düzenini dünyaya vermeye çalışmaktadır. En saldırgan güç ve savaş kışkırtıcısı olarak öne çıkan ABD emperyalizmi, yönetimi savaşa göre şekillendirmektedir. Yani, bir nevi emperyalist savaş hükümeti oluşturulmaktadır.

Altıncısı; Kitlelerin eskisi gibi yaşamak istememesi. Bu bir çok ülkede kitlelerin sokaklara dökülmesinde, işçilerin grevlerle ekonomik hakların gaspına karşılık vermesinde kendini göstermektedir. Burjuvazi, kitlelerin tepkilerini baskı ile bastırma yöntemiyle önlemeye çalışmaktadır. Türkiye, Çin, Hindista, Rusya, Brezilya, meksika vb. ülkelerde kitle harekketleri polis ve askeri güçler ile bastırılmaya çalışıllıyor. ABD’de devasa kitle gösterileri yapılıyor. Irkçılık ve bireysel silahlanma ve Trump yönetimi protesto ediliyor. AB ülkelerinde ise, başta Fransa ve Polonya’da olmak üzere bir çok ülkede kitleler hükümetlerin uyguladığı hak gasplarını protesto ediyor.

Bütün bu gelişmeler dikkate alındığında, emperyalist savaşın kaçınılmaz olduğunu ve esas akımın savaş olduğu saptamasında bulunmak abartı olmayacaktır. Komünistler mücadele taktiklerini buna göre oluşturmalıdır. Kitleler, emperyalist savaşa karşı mücadeleye çağırılmalı, emperyalist savaşa ve faşizme karşı birleşik cephenin oluşturulması esas olmalıdır.

Bitti.












1 Stalin, Trotskizm mi Leninizm mi?, sf. 351, (açS), Sol Yayınları, İkinci Baskı

2 III. Enternasyonal, 1919-1943, sf. 131, Belge yayınları, 1979 Ekim)

3 Stalin, age, sf. 353

4 Stalin, age, sf. 353

5 Lenin, Emperyalizm, sf. 72, Sol Yayınları, 2009

6 KE Raporu, sf. 133

7 Emperyalizm, demek ki üretici güçleri geliştiriyormuş. Buna karşın “ilerici” olmuyor. Çünkü bir çok kesim, gelişen üretici güçlerin gelişmiş olmasını görmek istemiyor. Oysa, dünyanın bugünkü hali, üretimin uluslararasılaşması, devasa teknolojik gelişmeler, üretici güçlerin geliştiğini, anacak bunu emperyalizmin çıkarları doğrultusunda geliştirdiğini belirtmek gerekir. Özellikle Türkiye’yi hala “pre kapitalist” öncesi dönemle açıklamaya çalışanların, bu marksist verileri ve argümanları bir kere daha gözden geçirmelerinde yarar var. Bunları son panellerdeki tartışmalardan hareketle yazıyorum.

8 III. Enternasyonal 1928 programı, sf. 136 (açYK)

9 III. Ent. Sf. 137

10 Veriler, UNCATAD 2016 raporundan alınmıştır.

12 Çalık Grubu’na ait bankalar Arnavutluk ve Kosova’da büyüklükte ikinci sıradadır.

21 Ocak 2022 Cuma

Ömer Koç'un „Üzüntüsü“; Kapitalizmin Yeni Eğilimidir

 

 

 Kadin, Işçiler, Dikiş, Fabrika, Sanayi, Üretim, Dakka

 Bangladeş-Dakka


 

Ömer Koç'un „Üzüntüsü“; Kapitalizmin Yeni Eğilimidir



Yusuf Köse


Uluslararası tekel Koç Holding’in şefi Ö. Koç, TÜSİAD'ın 13 Ocak 2022 tarihinde düzenlediği „Dijitalleşme Türkiye Konferansı“nda yaptığı konuşmada, Uluslar arası tekellerin iki kaygısını dile getiriyor. Birinicisi, işgücü nüfus üretiminde zorlandıkları ve ikincisi ise, mesleki olarak „yetişmiş işgücün“ün başka ülkeler tarafından „çalınması“.


Koç şöyle diyor:


„Yapılan araştırmaların, 2030 yılında dünyada 84 milyon yetişmiş insan kaynağı açığı olacağına işaret ettiğine de dikkat çeken Ömer M. Koç, Avrupa Birliği’nin 2030 hedefleri çerçevesinde 20 milyon bilgi ve iletişim teknolojileri uzmanı istihdam etmeyi amaçladığını belirtti. Bugün bu rakamın 8 milyon civarında olduğunu söyleyen Koç, “Hedefe ulaşmak için bizim gibi ülkelerin yetişmiş insanlarına yöneliyorlar”1


Verilen bu rakamlar, „yetişmiş, „meslek eğitimi almış“ işgücü olarak anlaşılması doğru değildir. Burjuvazi, varolan işgücüne „meslek eğitimi“ vermesi ve kısa zaman içinde yetiştirmesi zor değildir. Hemen hemen büyük tekellerin kendi meslek eğitim okulları olduğu gibi, devletlerin meslek eğitimi veren okulları da yetersiz değildir.


Alman burjuvazisi acı acı bağrıyor: „Çırak eksikliğ rekor düzeyde“, „Uzmanlar Koalisyon hükümetini uyarıyor; acil önlem alınmazsa bunun ölümcül sonuçları olabilir“.2


Alman tekel sözcülerinin göre, „çıraklık eğitim okulları doldurulamıyor.“ Yani, meslek okulları bir önceki yıla göre çoğalmasına ve sayısal kapasitesi artmasına karşın, „meslek eğitimi“ alacak genç (kursiyer) bulunamıyor. “Ölümcül sonuçlar doğurur“ dedikleri bu eğilim, sermaye birikimi için ölümcül sonuçları olabilir.


Belki, düşünülebilir, tekeller bütünüyle „yapay zeka yazılımı yapan yetişmiş işçi arıyor“ diye. Oysa yanlış. Burada örnek olması için Alman burjuvazi çevrelerinin hangi yetişmiş insan aradığını kısaca yazayım: Balıkçı (%47), süpermarketlerde satıcı eleman (%46,6), postacı – kurier (%46,0), restorantlarda çalılşacak usta (%41,6), tesisatçı (%41,1), gastronomi uzmanı (36,0), çelik beton işçisi (%30,7), otel resepsiyoncusu (%29,9), yer döşemeci (29,5), iskele kurucusu (%29,1) vb. Parantez içindeki rakamlar, meslek eğitiminin ihtiyaç duyduğu yüzdeler. Yani, her meslekten bu kadar çırak (kursiyer) yüzdesi eksik.3

Böyle bir durumdamda, elbette Alman bujuvazisi, diğer ülke işgücüne daha fazla yönelecektir. Ö. Koç’un „gençlerimizi çalıyorlar“ kaygısı hiçte haksız değil.


Ö. Koç, aynı konuşmasında;


“Bilhassa vurgulamak isterim ki, ülkemizin kısıtlı imkanlarıyla yetiştirdiği pırıl pırıl gençlerimizin giderek artan bir şekilde kazanımlarını ülkemize aktarmak yerine istikballerini yurt dışında arama gayretine düştüklerini görmek beni hem fevkalâde üzüyor, hem de had safhada endişelendiriyor.“


Bu işgücünün „çalınma kaygısı“ bütün kapitalist emperyalist ülkelerde var ve birbirinden işçi çalmak için uğraştıkları ve dış ülkelerden işçilerin gelmesi için işgücü göçü yasalarını gevşettikleri bilinen bir gerçektir.


2020 yılı Nisan’nın da “Artı-Değerin Kaynağı” adıyla yayınlanan uzun bir araştırma yazımda (bu araştırma Almancaya’da çevrildi), burjuvazinin “işçi nüfusu üretemez sıkıntısı içine girdiğini, bu nedenle de “göç yasalarını” gevşettiklerini ve gevşetmeye başladıklarını verilerle ortaya koymuştum. Bu araştırmaya beni iten neden, liberal burjuva kesimlerde uzun zamandır „elveda proletarya“ argümanın usandırıcı bir şekilde kullanılması ve peşinden küçük burjuva oportünizmin ise, „prekarya„ ve „yapay zeka işçi sınıfının yerini alıyor“ yollu anlayışları olmuştu.4


Teorik olarak kapitalizmin canlı işgücünden (işçiden) vaz geçemeyeceğini bilmemize karşın, dijitalleşmenin artmasına karşın işgücünün azalıp azalmadığını istatistiki verilerle ortaya koyup, işçi nüfusunun azalmadığını tersine, burjuvazinin işgücü avına çıktığını somut verilerle ortaya koyarak, kapitalizmin üşgücü üretemez eğlimi içine girdiğini ve bununda kapitalizmin yeni bir eğilimi olduğu sonucuna varmıştım.


Uluslararsı tekel sözcülerinin daha sonraları sık sık yaptıkları açıklamalar, benim bu araştırmamın sonucunu açıktan doğrulamaya başladı. Artık bunun bir sır değil, kapitalizmin kaçınılmaz bir eğilimi olduğu, kendi işgücü nüfusunu üretemediğini pratik göstergeleri oluyordu. Ö. Koç’a „üzüntü“ açıklandıran gerçek de bu yeni eğilimdi.


Sermaye büyümek ve genişleme eğilimine sahiptir. İşgücünün büyüklüğü sermaye birikiminin büyüklüğünü koşullar. Marx'ın belirtiği sermayenin büyümesine oranla işgücünün kısmi azalması, ama mutlak artışı, kapitalizmin işgücünü üretemez hale gelmesiyle çelişen bir şey değildir. O süreçte Marx, kapitalizmin işgücünün üretemez eğilimi içine gireceğini göremezdi. Çünkü nüfusun büyük bir bölümü köylülüktü ve kapitalizm köyü mülksüzleştirerek şehirlere çekiyordu.


Marx; “sermaye birikim süreci proletaryanın artışı sürecidir” der. Kapitalizm, işte bu “proletaryanın artış süreci”ni gerçekleştirememe eğilimi ile karşı karşıyadır.


Gelinen aşamada ise köy nüfusu ezici bir şekilde mülksüzleştirilerek şehirlere, sermayenin hizmetine sokulmuştur. Kapitalizmin, sermayenin hizmetine girmeyen işgücü sınırlı sayıda kalmıştır. Onlarda kapitalizmin böyle bir eğilim içine girmesine çare olamamaktadır.


Sermaye birikimi için kapitalistin işsizler ordusuna da gereksinimi vardır. İşsizler ordusu olmadan ya da yok denecek kadar azalması durumunda sermaye birikimi, (ve azami kar) elde edilemez. „Bu kadar işsizlik varken işçi bulamama krizi mi olur“ gibi karşı çıkışlar olabilir. Ancak, bu tür karşı çıkışlar, kapitalizmin devasa işsizlik ortamında büyüdüğünü, işsizlik olmadan büyümeyeceğinin, sermaye birikimini sağlayamayacağını gözardı edenler ya da bu temel Marksist bulguyu görmezden gelenlerdir.


Kapitalizmde „sıfır işsizlik“ olamaz. Sıfır işsizliğin olması, sermaye birikimini tıkar. Kapitalist azami karı gerçekleştiremez ve sermaye birikiminin olmadığı yerde kapitalizm genişleyemez. Bu nedenle kapitalizm de işsizlik olmak zorundadır. Sermaye birikimi ve işsizlik, özdeş değildir, ama içiçedir.


1970-80’lere kadar olan yoğun propagandalarla sürdürülen nüfusu azalatmak amaçlı „nüfus kontrol“ sistemi, bütün ülkelerde ortadan (belki, Afrika'nın bir kaç yoksul ülkesi hariç) kalkmıştır. Bunun yerini, şimdi „çok çocuk“ yapın propagandası ve teşvikleri almıştır.5


Erdoğan'ın „üç-dört çocuk isterim“ demesi, AB ülkelerinde özellikle de gelişmiş emperyalist ülkelerde çocuk sayısı arttıkça daha fazla çocuk yardımı yapılması, ev alan ailelerin çocuk sayısına göre yardımların artırılması ve çocuk yapmaları için ailelerin teşvik edilmesi, Çin’in „üç çocuk“a izin vermesi, sermayenin işgücü nüfusunu üretme çabaları olarak öne çıkmaktadır.


Özellikle 2000'li yıllarından itibaren uluslararası üretimin daha da hızlanması ve genişlemesiyle, kapitalizm işgücü nüfusunu üretemez eğilimi de ortaya çıkmıştır. Ve önümüzdeki süreçte bu eğilim kapitalizmin kronik bir krizine evrilme olasılığını da güçlü bir şekilde içinde barındırmaktadır. Bu gelişme, kapitalizmin son sınırına gelip dayandığının net göstergesidir. Bu eğilimi kriz haline gelmesiyle kapitalizmin genişlemesi de duracaktır. Ve çelişmeler daha da artacak ve keskinleşecektir. Kapitalizmin kaçınılmaz ölüm çanları gelip çattığı anda burası olacaktır.


Yaşlı nüfusun artması, kapitalizme önemli bir yük değildir. Sorun genç nüfus üretilememesidir. Kapitalizm genişledikçe işgücü nüfusuna gereksinimi vardır. Kapitalizm bunu „yapay zeka“ ya da robotlar ile kapatamaz. Çünkü bunların artı değer artırıcı rolü vardır, ancak, artı değerin esas kaynagı değildir. Artı değerin kaynağı canlı (işçi) işgücüdür.


Lenin belirttiği gibi „can çekişen kapitalizm“, can çekişmekten kurtulamamıştır. Ömrünü savaşlarla (iki dünya savaşı, işgaller, bitmeyen bölgesel savaşlar) uzatmıştır. Ancak, bu da artık çare olamamakatadır. Çünkü kapitalizmi kapitalizm yapan, onun sürdürülmesinin olmazsa olmazı olan artı-değerin yaratıcıları işgücü nüfusu üretilememesi eğilimi içine girilmiştir. Malthus'un kehaneti tersten işlemeye başlamıştır. Sermaye, söylem yerindeyse, adeta „geometrik“ olarak büyürken (!), işgücü nüfusu „aritmetik“ olarak büyümektedir (!).


İşçi sınıfı yeteneksiz değildir. Sermayenin „yetişmiş kalifiye elman yetiştiremiyor“ argümanı yanlıştır. Sanki kapitalizm sıçramalı gelişiyor ve genişliyor. Hayır, o kendi diyalektiği içinde genişliyor, büyor. Bu büyüme işçi sınıfının yeteneğini de aynı oranda büyütüyor. İşçi sınıfı kapitalist gelişmenin dışında değildir. Onun yeteneği, meslek bilgisi, iş geliştirme becerisi gelişmeden kapitalizm de gelişemez. Üretici güçler ile üretim ilişkisi arasındaki çelişme, üretici güçlerin gelişmesi önünde varolan kapitalist üretim ilişkisinin engel olmasından doğmaktadır. Yani, üretimin gelişmesinin önünde üretici güçler değil, üretim ilişkileri engel ve gericidir. Üretici güçler ise devrimcidir.


Yapay zeka, robot, informatik, dijitalleşme vb. vb. Kendi kendine gelişmiyor. Onu geliştiren işçi sınıfıdır. Bu işçi sınfının yeteneğinin gelişme düzeyinden bağımsız olamaz.


Kapitalizmde nüfus neden daralma eğilimi içine girdi?


Kapitalist üretimin insan yaşamını tehdit eder hale gelmesi, bu sorunun en yalın açıklamasıdır. Yani, insan yaşamı her yönüyle tehdit altındadır. Doğadaki tüm canlılar tehdit altındayken, insan yaşamının tehdit altında olmaması ve bunun insanın üremesini ve yaşam zevkini, kalitesinin olumsuz yönde etkilememesi düşünülemez. İnsan yaşam koşullarının, insanın her yönüyle gelişebileceği doğal yaşam koşullarından kopması, koparılması, insanın kendi soyunu üretmesini de tehlikeye sokmuştur.


Öte yandan, kapitalist üretim ilişkileri içinde insanın kendini geliştirme, kültürel, düşünsel ve sosyal olarak kısıtlanmış ve geriletilmektedir. Çünkü kapitalizm için insan sadece ve sadece sermaye birikimi için gerekli bir metadır. İnsan meta olmaktan çıkmadığı sürece, yaşamı da tehlikeden kurtulamayacaktır. Bunu salt insan olarak ele almak eksik kalır, doğa bir bütün olarak sermaye birikimi için meta olmaktan çıkarılmalıdır.


İnsanın kendi üretimine yabancılaşması, ürettiği ürünün boyunduruğu altına girmesi ve çalışma süreci içinde makinelerin adeta kölesi ve birer çarkı olması, daha baştan insanı (işçiyi) sosyal hayvan olma özelliklerinden soyutlayıcı bir sürecin içine sokmuştur.


İnsanın gelişmesi yerine, sermayenin gelişmesi esas alındığında ve üretici güçleri boyunduruk altına alması esas hale geldiğinde, çelişmelerin keskinleşmesi ve üretimin beli bir aşamasında üretim ilişkileriyle üretici güçlerin artık birlikte hareket edemez noktaya gelmesi, yani üretim ilişkilerinin üretici güçlerinin gelişmesi önünde engel olması, yeni bir toplumsal üretim ilişkilerinin doğuşunu da kaçınılmaz kılacaktır.


Kapitalizmin, aşırı sermaye birikimi için işgücü nüfusunu üretilemez eğilimi içine girmesi, üretici güçlerinin tahribatının da bir sonucudur. Üretici güçlerin temel kaynağı olan işçinin; sağlık, kültürel, moral olarak tahribatı ve işçinin üretim süreci içindeki yerinin sürekli gerilemesi, üretici güçlerin gelişmesi önündeki en büyük engeldir.

Bu çelişmelerin, kapitalist üretim ilişkileri altında üretici güçler lehine çözülmesinin koşulları yoktur. Bu nedenle de üretici güçler içinde temel olan işçinin tahribatının önlenememesi, tersine, sermaye birikiminin artışı ve temerküzü geliştikçe, tahribat daha da artmaktadır.


Bütün bunlar, kapitalizm altında çözümlenecek bir çelişme olmayıp, kapitalist üretim ilişkilerinin yıkılması ve yerine sosyalist üretim ilişkilerinin kurulmasıyla çözümlenebilecektir. Ve komünist topluma geçişle beraber, insanın üretim içindeki yerinin öne çıkması, kullandığı makinenin ve ürettiği ürünün efendisi olması hali de gerçekleşecektir. 20.01.2022


***



1 www.birgün.net/omer-koc-tusiad-etkinliginde-konustu/22.01.13

2 www.handelsblatt.com/ausbildungsmarkt-wo-heute-szubis-fehlen Haberi yapan Barbara Gillmann 15.12.2021

5 50 yaş üstü kuşak hatırlar, elinde doğum kontrol haplarıyla köy köy dolaşan hemşireleri...

30 Aralık 2021 Perşembe

Sosyalizm Kazanacaktır!

 


Sosyalizm Kazanacaktır!

Yusuf Köse

2021’nin son yazısı olarak bazı nesnel olguları kısa başlıklar halinde belirteceğim.

Öncelikle, kapitalist-emperyalist dünya sisteminin bugünkü kısa özetini verelim:

  1. Emperyalist dünya sistemi büyük bir kaosa doğru sürüklenmektedir. Emperyalistler arası çelişme keskinleşmeye ve kutuplaşmalar sertleşmeye devam ediyor. Dünyanın yeniden paylaşılması uğruna emperyalist savaş tehlikesi günden güne artmaktadır. Bütün kapitalist ülkelerde silahlanma ve militaristleşme eğilimi ağır basmaktadır.


  1. Kapitalist azami kar uğruna, aşırı sermaye ve aşırı meta üretimi nedeniyle doğanın tahribatı ve yıkımı hızla devam etmektedir. Doğanın ekolojik dengesi bozulmuştur.


  1. Zenginliğin çok az elerde toplanması ve buna karşın yoksullaşmanın her geçen gün daha da artması, derinleşmesi ve yaygınlaşması. Bir kutupta aşırı sermaye birikimi, bir kutupta ise aşırı yoksulaşma birikiminin hızlanarak devam etmesi.


  1. insanın (işçinin) tahribatı ve yıkımı, kronikleşmeye başlayan salgın krizleri, kronikleşen göç krizi.


  1. Kapitalizmin kendi işçi gücünü üretemez eğilimi içine girmesi,1


  1. Bütün kapitalist emperyalist ülkelerde iç faşistleşmenin artması, faşizmle içiçe geçmiş burjuva siyasal gericiliğinin burjuva demokrasinin yerini alması.


  1. Bütün bu olgular, emperyalist dünya ekonomik ve siyasal sisteminin dengesizliğinin artmasını da derinleştirmektedir.


İşçi Sınıf ve ezilen halklar cephesi:


  1. Dünyada 2021 yılı içinde de işçi hareketleri, daha genel anlamda kapitalizm karşıtı kitle hareketleri devam etti. Dünyadaki kitle hareketleri 2019 yılına göre kısmen gerilemiş olmsına karşın, politik eylemler, özellikle hükümetlerin uygulamalarına karşı ve doğayı korumak amaçlı kitle eylemlerinde yükseliş olmuştur.


  1. Bu yıl içinde, hükümetlerin uygulamalarını proetto eden 230 aşkın büyük kitle eylemleri en az 110 ülkede gerçekleşmiştir. Küçük çaplı kitle eylemleri ise hemen hemen bütün ülkelerde yaşanmıştır. Küçük çaplı işçi direnişleri, grevler, uyarı grevleri bu protestolara dahil değildir.


  1. Özellikle faşist, askeri faşist ve baskıcı yönetimlere karşı eylemler daha bir öne çıkmıştır. Toplam eylemlerin %78’i bu niteliktedir.2


  1. Korona pandemisi nedeniyle özgürlükleri daraltan uygulamalara karşı eylemler devam etmiştir.


  1. Kitlesel protesto eylemleri, Orta ve Latin Amerika, Kuzey Amerika, Avrupa, Afrika, Güney Asya ülkelerinde daha da yoğunlaşmıştır. Kitlesel gerici (kürtaj ve aşı karşıtı vb. gibi) protesto eylemleri de olmasına karşın, bunlar oldukça azınlıkta kalmıştır. Kitle eylemlerinin olmadığı hiç bir ülke yok gibidir. En baskıcı rejimlerde dahi küçük çaplı kitle protestoları gerçekleşmiştir.


  1. Bu yıl içinde gerçekleşen çoğu kitlesel eylemlerin niteliği, hükümetlerin yasaklamalarına rağmen gerçekleşmesi ve uzun süreli olmasıdır.


  1. Dünya genelinde ilerici kadın hareketleri daha da artmıştır.


  1. Kitle hareketlerini işçilerden ayrı tutmamakla birlikte, sadece fabrika düzleminde, grevler, uyarı grevleri ve işten atmalara vb. karşı direnişler bütün ülkelerde devam etmiştir. Örneğin ABD’de bu yıl daha fazla grev gerçekleşmiştir.3 Ayrıca asgari ücretin 15 dolara yükseltilmesi konusunda bir çok şehir ve onlarca iş yerlerinde yaygın bir protesto eylemleri yapılmıştır.


  1. Örneğin Myanbar (Burma)’da yüzbinlerce işçi ve öğretmen iş bırakıp askeri darbeye karşı mücadele etti. Hindistan’da işçilerin ve köylülerin eylemleri 2021 yılında da devam etti.


  1. 2021 1 Mayıs’ı bütün ülkelerde işçiler tarafından, birlik, mücadele ve dayanışma günü olarak kutlandı. Bir çok ülkede tüm baskı ve yasaklamalara karşın, işçiler sokaklardaydı.

Bütün bu gelişmeler, dünya çapında, işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesinin daha örgütlü, daha bilinçli ve daha kararlı hale geldiğini göstermektedir. Kapitalizme karşı sosyalizmin zaferinin uzak olmadığının emin adımlarıdır bunlar.


Türkiye’deki gelişmeler:


  1. Bu başlık altında elbette uzun bir analiz yapılmayacak. Türk emperyalist devleti büyük bir siyasi ve ekonomik kriz içindedir. Kitleler, her geçen gün artan faşist devlet terörü ile yönetilmeye çalışılmaktadır.


  1. Büyük tekelci sermaye şu andaki iktidar ile sermaye birikiminin ve Türk emperyalist sermayesinin ve egemenliğinin genişletilemeyeceğine karar vermiştir. Bu nedenle de aralarında ciddi bir çatışma vardır ve hangi tarafın kazanacağından çok, kendi aralarında nasıl uzalaşacaklarının hesabını ve pazarlığını yapmaktadırlar.


  1. Burjuva muhalefet, işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesinin yükselmesi önünde en büyük engeldir. Kitlesel protestoları, “seçimi bekleyin” demogojisiyle önlemeye, çalışıyorlar ve bunda başarılı da oluyor. Çünkü sendikaların büyük bir çoğunluğu hükümetin kontrolündeyken bir kısmı ise uzlaşmacı reformist hat izlemektedirler.


  1. İşçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesi gündemi belirleyecek aktif, örgütlü ve kitlesel mücadeleye henüz dönüşmüş değildir. Ancak, yükselme eğilimini de güçlü bir şekilde içinde taşımaktadır.


  1. Komünist ve devrimciler ise işçi sınıfı üzerinde etkinlikleri oldukça zayıf. Bu süreç tam da komünist ve devrimcilerin kitleler içinde etkinliklerini artırmalarının ekonomik ve siyasal koşulu fazlasıyla mevcuttur.


  1. İşçi sınfı ve emekçilerin mücadelesi olmadan, ekonomik ve demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılması, genişletilmesi ve korunması söz konusu olamaz.


  1. Türkiye ve Kuzey Kürdistan’daki işçi ve emekçilerin bir kıvılcım bekledikleri gerçeği ile karşı karşıyayız.


2020’den 2021 yılına girerken şöyle yazmıştım:

“2021 burjuvazi açısından bir “düze çıkmak” olmayacaktır. İşçi ve emekçilerin mücadelesi daha görünür bir hal alacaktır. Kapitalist sistem ekonomik ve sağlık krizinden çıkmayacak, Covid-19 gitse bile yeni salgın hastalıkları getirecek virüsler eksik olmayacaktır. Çünkü burjuvazi, doğayı, ekolojik dengesini bozarak öldürüyor.”4

2022’de uluslararası burjuvazi için düzlüğe çıkma yılı olmayacaktır. Bütün çelişmeler daha da artacağı gibi, kitle mücadeleleri daha da büyüp gelişme ve potansiyeli taşımaktadır. Kapitalizm bir yüz yıl daha göremeyecektir. Sosyalizm ve komünizm mutlaka, ama mutlaka kazanacaktır.

Herkese, sosyalizm uğruna mücadeleyi daha ileri taşıyacağımız bir mücadele yılı diliyorum. 30.12.2021

***



1 Yapay Zeka ile kapitalistlere artı-değer „kazandırıp, sermaye birikimi sağlayanların“ kapitalizmin içine girdiği bu eğilimi anlamaları zor.

2 Kitle protestolarıyla ilgili bilgiler: www.massmobilization.github.io, The Guardian, www.washingtonpost.com

ve www.carnegieendowment.org/publications/interakctive/protest-tracker sitesinden alınmıştır.

3 www.market.place.org/2021/11/24/

 

12 Aralık 2021 Pazar

Kapitalizm: Kriz, Faiz, Enflasyon Ve “Karanlık Ormanda Islık Çalmak

 

Kapitalizmin dengesiz  trendleri

 

 

Kapitalizm: Kriz, Faiz, Enflasyon

Ve

“Karanlık Ormanda Islık Çalmak”[1]

 

Yusuf Köse

Başlığa bakılırsa, kapitalizm kriz ve enflasyondan ibaret olduğu sonucuna varılabilir. Elbette bu eksik ve tam olarak kapitalizmi anlatmaz. Kapitalizm toplumlar tarihinin belli bir sürecinde ortaya çıkan ve kendisinden önceki toplumlar gibi belli bir yaşam süreci olan geçici toplumsal bir sistemdir. Gelinen aşamada, işçi sınıfı ve doğanın üstüne bir kabus gibi çöken bu sistemin ömrünü, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki sınıf mücadelesi belirler. Bu anlamda da, kapitalist sistem sonsuz değildir ve bütün koşullar bu yüzyıl içinde işçi sınıfı tarafından yıkılacağını göstermektedir.

Kapitalizm ve ekonomik krizi içiçedir. Ve kriz, kapitalist sistemin olmazsa olmazıdır. Özel mülkiyetli bu ekonomik sistem, kaçınılmaz olarak devrevi bir şekilde ekonomik krizin içine girecektir. Krizden çıkışı ise, yeni bir krizin gelişinin hazırlanması olarak ifade edilebilir. Enflasyon ise kapitalist sistemin ekonomik krizinin doğal bir parçasıdır. Bu süreçte en büyük yıkımı işçiler ve diğer emekçiler yaşar.  Üretim bolluğu içinde, işsizlik, yoksulluk, açlık, sefalet işçi sınıfının bu sistem içindeki kaçınılmaz yazgısı haline getirilir.

Bugün ülkemizde, işçi sınıfı ve emekçiler için öne çıkan temel sorun hayat pahalılığıdır. Yani, enflasyonun her saniye yükselmesi ve bunun karşısında kitlelerin alım gücünün düşmesi, geniş tabanlı aşırı bir yoksullaşmanın yaşanmasıdır.

Enflasyonist politika, yani, paranın değerinin düşürülmesi, bütün malların değerinin yükseltilmesi ve işgücünün değerinin alabildiğine düşürülmesi ve genel anlamada, “hayat pahalılığı” olarak adlandırılan çalışanların alım gücünün düşürülmesi,  burjuvazinin sermaye birikim modeli olarak karşımıza çıkmaktadır. Burjuvazi, krizden çıkmak için enflasyonist bir ekonomi politika izlemektedir. Ayrıca, bu politika, baskının ve terörünün işçi ve emekçiler üzerinde daha fazla artırılmasını koşullar. Tekelci burjuvazinin temsilcisi faşist Erdoğan’ın “acı reçete”, “sabır istiyorum” “ekonomik kurtuluş savaşı” gibi demogojileri ise, “karanlıkta ıslık çalmak”tan başka bir şey değildir. Acı reçete ise; daha fazla yoksullaşma ve daha fazla devlet teörörü altında yaşamaya razı etmek demektir.

“Erdoğan’ın yanlış ekonomi politika izlediğini” söyleyen burjuva liberal ekonomistler, gerçeğin temel yüzünü gizliyorlar. Birincisi, bu kişilerin iradesiyle oluşan bir olgu olmayıp, kapitalizmin kendi ekonomik sisteminin doğal bir sonucudur. Ve para arzının yüksek oluşu bankalardan ayrı ele alınamaz.

 Oysa bu politika, belli bir kesimi palazlandırıyor. Yani, tekelci burjuvazi bu kriz içinde bu politika ile sermaye birikimini yoğunlaştırıyor. Küçük kapitalist işletmelerin batması, sorunun küçük bir yanını oluşturuyor. Kriz dönemlerinde, büyükler daha fazla büyür, küçükler ise bir kısmı büyükler yutulur ya da daha fazla küçülür. Bu, süreç, sermayenin daha fazla yoğunlaşması ve merkezileşmesi olarak tamamlanır. Ama, daha önemlisi; işgücünün değerinin alabildiğine düşürülmesi ve artı-değer oranın artırılması olarak bu politika işçilerin sırtına yüklenir. Çünkü sermaye birikiminin esas kaynağı işçinin işgücüdür.

Şu anda Erdoğan iktidarının politik faizleri düşük tutması ve TL’nin değerinin düşürülmesine yönelik izlediği politika, işgücünün ucuza mal edilerek üretimin artırlmasına yönelik krizden çıkma politikasıdır. Ayrıca, burada söylemek gerekiyor, Türkiye’de TCMB’nın faizleri düşürdüğü gerçek, ama faiz oranlarının (%15) düşük olduğu doğru değildir. Sermayenin belli kanatları, bu fazin daha da yükseltilmesini istiyor. Yani, Arjantin modeli uygulanması isteniyor. Ancak, Arjantin -IMF’nin açtığı kredilere rağmen- hala krizden çıkabilmiş değildir.

 

“Faiz-Enflasyon/ Neden Sonuç”

İktidar ve muhalif burjuva kesimler, kitleleri aldatmanın yolunu bulmuşlar. İktidar “yüksek faiz neden, enflasyon sonuç”, muhalif burjuvalar ise, “düşük faiz neden, enflasyon sonuç”  tahterevallisini oynamaya devam ediyorlar. Bütün bunlara, sömürü üzerine kurulu kapitalist sistemin neden olduğunu özenle gizlemeye çalışıyorlar.

Faizlerin düşük tutulması paranın değerinin düşmesinin nedeni değildir. Bu bağlamda da enflasyonun ana nedeni olamaz. ABD ve Almanya’da faizler düşük olmasına karşın enflasyon ABD son 40 yılın, Almanya’da ise son 30 yılın en yüksek seviyesini gördü. Arjantin’de politik faiz oranı %38 iken, enflasyon oranı %52’nin üzerinde. Brezilya ise politik fazi artışını son 20 yılın en yüksek seviyesine çıkararak %6,25 seviyesinden %7,75 seviyesine yükseltti. Buna karşın, Aralık 2020’de %4,52 olan enflasyon, bir yıl sonra Aralık 2021’de tüketici enflasyonu %10,75’e yükseldi.

Demek ki, enflasyonun yüksek ya da düşük olmasının esas nedeni, fazilerin düşük ya da yüksek olması, enflasyonu aşağı ya da yukarı doğru etkileyebilir, ama esas nedeni olamaz.  Türkiye’de olan kriz, kapitalist üretimin anarşik yapısından kaynaklanmaktadır. Sorun, yüksek faiz ya da ucuz kredi sorunu olmayıp, kapitalist ekonomik sistemin yapısından kayanklı ve yüksek enflasyon şeklinde yansayan ekonomik bir krizdir. Faizlerin yüksek tutulması ile ekonomi dönseydi, kapitalist üretim yapmayıp sadece yüksek faizle yetinirdi ki, bu da kapitalist üretim olmazdı. Ve salt spekülatif sermaye ile yürüyen bir toplumsal sistem hiç olmadı ve olamaz. Spekülatif sermayenin de kaynağı işçiden gasp edilen artı-değerdir.

Burjuva liberallerinin ileri sürdüğü gibi para arzının yüksekliği, enflasyonun esas nedeni değildir.

Bankalarda ki mevduatın yükselmesi ve örneğin,  hane halkı (bankaların şirketlerden alacakları da dahil) mevdutalarının 2021 Ağustos’unda %18,74 iken Ekim 2021’de %23,96 yükselmesi, vadeli mevduatlarda ise bu üç ay içinde %11,54’den % 14,63’e yükselmesi, para arzındaki artışı yüksekliğini gösteriyor.[2] Ancak, bu para işçilerin ve emekçilerin elinde değil bankaların elindedir. Yani, kitlelere para verilmiş değildir. Finans tekelleri bu paraları, tahvil, hisse senedi vb. kağıtlara yatırarak ve bol krediler vererek daha büyük karlar elde ediyorlar.

Burjuva liberal ekonomistler, genellikle enflasyonun yükselmesinin bir nedeni olarak da, işçi ücretlerin yükselmesini gösterirler. Bunların başında Keynes geliyordu. Keynes, işçi ücretlerinin yüksek olduğu 2. Dünya savaşı bitimi ile 1974 krizine kadar olan sürecin ekonomistiydi. Ancak, burjuvazi, yeni bir sürece, neo liberal sürece girerek, daha da gericileşti ve saldırganlaştı. Ayrı bir konu olmakla birlikte, tek cümleyle şu söyelenebilir; bu yönelim, kapitalist dünya ekonomisinin üretimin uluslararasılaştırılmasından ayrı ele alınamaz.

Ücretlerin artışını enflasyonu yükseltiğini idda eden liberal ekonomistler, Tekellerin sendikası TİSK ile aynı görüşü paylaşıyorlar.

 Bakalım ücretler ülkemizde yüksek mi?

Asgari ücret 2018 yılı Ocak ayında 426 ABD doları, 2019 yılında 369 dolar ve 2020’de 389 dolar, 2021 Ocak ayında 383 dolar ve şimdi (10 Aralık 2021) 215 dolar’a düşmüş durumda.  Asgari ücretle çalışan 10 milyonu aşkın işçinin olduğu dikkate alınırsa, TL’nin değer kaybetmesi karşısında işçinin ne oranda yoksullaştırıldığı da kendiliğinden anlaşılır.[3] Bunun tersi, işçi ücretleri de yüksek olsa, yine enflasyonun esas nedeni değildir. Yani, işçi ücretlerinin yükselmesiyle ürünlerin maliyetinin artmasını getirsede, ürünlerin maliyetinin artması ve maliyet enflasyonu denilen iktisadi olgunun ortaya çıkmasının ücretlerin yüksekliğiyle doğrudan bir ilgisi yoktur. Oysa, gelişmiş kapitalist ülkelerde bugün itibariyle, enflasyon yüksek, işsizlik ise görece düşüktür. Bu bağlamda Keynesçi teori çoktan ölmüştür. Ancak, yine burjuvazi, işçilere yüklenmek için işçi ücretlerini düşük tutmayı (örneğin, TİSK, 2022 için asgari ücretin 3100 TL olmasını önermiş ki, anlaşma 3500 TL’yi geçmesin diye) her zaman esas politika haline getirirler. Burada da gördük ki, işçi ücretleri yükselmemiş, tersine oldukça gerilemiştir.

Diğer yandan 2018 yılından itibaren kriz içinde olan ekonomi, COVİD-19 pandemisiyle birlikte daha da derinleşmiş olması, tekellerin kar oranlarında düşüşünü de artırıcı bir rol oynamıştır.

TL dolar karşısında Kasım 2020’den Kasım 2021’e kadar yaklaşık %65 değer kaybetti. Bütün bu olgular dikkate alındığında enflasyonun yüksek oluşu da burjuva ekonomi politikasının kaçınılmaz bir sonucu olduğu ortaya çıkar.

Paranın değerinin düşmesi, Dolar ve Avro cinsinden kredi borçları olan tekelleri elbette zorlayacak. Bazılarını iflasa bile götürebilir. Bu da bir kriz bitmeden yeni bir krizin gelmesi demektir. Kapitalist sistem, en çok işçileri ezmesine karşın, sistemin sahipleri içinde de büyük bir çatışma ve kendi aralarında keskin çekişmeler yaşarlar. Biri batarken bir diğeri öbürünü mülksizleştirir. Ayrıca, borçlanma kapitalist tekellerin olmazsa olmazıdır. Tekeller bankalardan yüksek miktarda kredi almadan üretim yapamazlar. Bu sadece Türk tekelleri için değil bütün tekeller için geçerlidir.

Gerçek enflasyonun Türkiye’de %60’lara yaklaşmasına rağmen, bütün emperyalist ve kapitalist ülkelerde yükselen bir enflasyon var. ABD’de  %6,8,  Almanya’da %5,2 gibi gibi, bu ülkelere göre oldukça yüksek oranda bir göstergedir (Avrupa Merkez Bankası –EZB-, bu enflasyon oranını yüksek bulmuyor. Emperyalist bir finans merkezinden beklenen açıklama). Diğer yanda emperyalist dünya sistemi hala ekonomik krizi atlatabilmiş değildir. Uluslararası sermaye ihracı (Doğrudan Sermaye Yatırımı), bir beş yıl öncesine göre oldukça düşüktür. Türkiye, Arjantin ve daha bir çok ülke ise dış sermaye gereksinimleri oldukça yüksektir.

Dışardan para gelememesini TCMB’nın “düşük faiz” politikasına bağlayan burjuva liberal ekonomistler, doğruyu söylemiyor. Çünkü “dışarda para yok” denebilir. 2008 emperyalist krizininden bir kaç yıl sonra toparlanmaya başlayan emperyalist dünya ekonomisi, aşırı sermaye üretimini diğer ülkelere ihraç ettiler.  Ancak, 2018 krizinin başlamasıyla beraber aşırı sermaye üretimi oldukça geriledi. Dışardan, istese de 2010-2016’larda olduğu gibi sermaye gelemez. Çünkü aşırı sermaye üretiminde ciddi bir gerileme söz konusudur. Şu anda emperyalist dünya sistemi büyük bir tedarik krizi içindedir. Ekim 2020- Ekim 2021 arasında Avrupa’da üretici fiyatları %22 oranında arttı.[4] Bu tüketicilere yansıtıldı ve alım güçleri düştü.

Türkiye’de enflasyonun esas nedeni mal ve hizmetlerdeki değer artışıyla doğrudan ilgilidir. Bütün dünyada enflasyonun yükselmesinin esas nedeni bu iken, bu oran bazı ülkelerde daha az, bazı ülkelerde, özellikle de üretim için daha fazla  ithal girdiye bağlı olan ülkelerde (Türkiye bunlardan biri) enflasyon oranı yükselmektedir.

Ayrıca, burjuvazi, uzun zamandır  Türk devletinin savaş ekonomisi ile yönetildiğini, binlerce paramiliter gücün beslendiğini, Kuzey Kürdistan, Suriye, Irak, Libya’da doğrudan, Azerbaycan, Sudan ve Somali’de dolaylı savaşın içinde olduğunu unutturmaya çalışıyor.

Enflasyonist politikalardan en çok kimler yararlanıyor?

Enflasyonist politikadan daha çok finans sermayesi yararlanıyor ve bu süreçte vurgunu esas olarak bunlar yapıyor. Türkiye ekonomisine hakim olan tekellerin her biri aynı zamanda birer finas tekeli olduğu unutulmamalıdır. Öbür yandan hiç bir sermaye kesimi üretiği metaların fiyatını, maliyetinden daha ucuza pazara sürmüyor. Yani, “önümüzü göremiyoruz” diye çıkışan bazı sermaye kesimleri, üretiklerini ucuza satmıyor. Stoklama ve süper market tezgahlarında her gün fiyat etiketlerinin değişmesi bunun bir göstergesidir. “Çin Modeli” diyerek işgücünün düşük tutularak artı-değer oranın yükseltilmesi kar oranın artırılmasına yönelik bir politikadır.

Üretim araçlarını tekeline alan burjuvazi, işçinin üretiği malları (ürünü) pazarda işçinin karşısına çıkarır ve işçi kendi ürettiği ürünün karşısında ezilir. Bir saatlik süre içinde ürettiği ürünü, tezgahtan almak için belki de en az iki günlük ücretinin karşılığında olduğunu görür. Ürünü üreten değil, ürün üretene egemen olur. Marx’ın “meta fetişzmi” dediği toplumsal olguda budur.

Fiyat artışları üretimi düşürmüyor. Tersine ucuz işgücüyle üretimin artırılması yönünde bir politika izleniyor. Sermayenin istediği bir durumdur bu. Çünkü bu politika tekellerin karını artırıcı bir rol oynamaktadır. Sadece enflasyonun yüksek oluşu nedeniyle kitlelerin alım gücünün düşürülmesi ve yoksullaşmanın derinlemesine genişlemesi, olası toplumsal patlamalardan, daha doğrusu işçi sınıfı ve emekçilerin sisteme karşı ayaklanmasından çekinirler. Bunu denge de tutmak içinde çaba sarfederler. Ancak bu çaba, tekellerin kar hırsına her zaman yenik düşer ve kitlelerin öfkesi sokaklara taşar.

Bugün ABD, Almanya vb. gelişmiş emperyalist ülkelerde enflasyonist politika izlenmesinin esas nedeni, COVİD-19 sürecince tekellerin kar oranlarının düşmesinin telafisi içindir. Türkiye’nin de emperyalist sistemin bu eğiliminden ayrı hareket etmesi düşünülemez. 12.12.2021



[1] „Kranlık Ormanda Islık“, MLPD’nin kitle yayın organı olan Rote Fahne News‘in (Kızıl Bayrak Haberleri) enflasyon yazısından alınmıştır. 12.12.2021

[2] TCMB, parasal Gelişmeler Raporu pdf. Ekim 2021/ www.tcm.gov.tr

[3] Birleşik Metal İş/DİSK AR hesaplamaları

[4] Rote Fahne News. www.rf-news.de/2021/12/12