CIA’nın,
Anti-Komünist “Özgür Düşünceli”
Entellektüelleri-4
yusuf
köse
Mussolini
Faşizminden Kemalist Faşizme Hediye:141-142
Türk devletinin komünistlere karşı yoğun baskı,
tutuklama, yıldırma ve bunları sürekli hale getirmesi ve işçi sınıfının nicel
ve niteliksel zayıflığı sonucu, 1930’lu yılların Türkiye’sinde komünistler bir
avuç insandı denebilir. Türk devletini kitlesel olarak tehdit edecek güçte
değildi. Buna rağmen, 1936 yılında anti-komünist yasalar olan 141-142. maddeler
yürülüğe sokuldu. Çünkü SSCB’nin varlığı komünizm korkusunu Türk egemen
sınıflara fazlasıyla veriyordu. Türk devleti için komünizm tehlikesi korkusu,
SSCB’nin ve uluslararası alanda komünist hareketlerin güçlenmesine koşut olarak
gelişiyordu. Bir taraftan maddi yardımlar (kredi) için SSCB’nin kapısı
çalınırken, bir taraftan da komünizme karşı içte önlemler, ideolojik, siyasal,
ve yasalarla sıkı bir şekilde alınıyordu.
İtalya’da ceza kanunları faşist Mussolinin iktidara
geçmesinden sonra değiştirildi. “1889 Zanardelli Ceza Kanunu” olarak bilinen
eski kanunlar “liberal” bulunduğu için, 1931 yılında faşist rejimi
güçlendirecek şekilde kanunlara yeniden içerik verildi. Buna da “Rocco Kanunu”
dendi. Faşist İtalyan’nın 270 ve 272. madelerini, Türk devleti bu kanun
maddelerini olduğu gibi alarak, Türk Ceza kanunun 141-142. maddeleri haline getirdi. Bu faşist
ceza yasaları 1936’dan kaldırıldığı tarih olan 12 Nisan 1991 yılına kadar, yani
tam olarak 55 yıl demokrat, aydın, işçi, devrimci ve komünistlerin üzerinde
faşizmin kılıcı olarak hep salandırıldı.
141. maddenin içeriği şöyle:
“Her kim devlet
topraklarında bir sosyal sınıfın diğer bir sosyal sınıf üzerinde cebren
diktatörlüğünü kurmaya veya cebren bir sosyal sınıfı ortadan kaldırmaya veya
her ne şekilde olursa olsun devletin ekonomik veya sosyal yerleşmiş düzenini
cebren yıkmaya yönelmiş cemiyetleri kurar, teşvik eder, yönetir ve düzenlerse,
beş seneden oniki seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
...
“Yukarıdaki
fıkralarda gösterilen haller haricinde memlekette milli hissiyatı sarsmağa veya
zayıflatmağa matuf cemiyetler tesis eden, teşkil eden, tanzim eden veya sevku
idare eden kimse bir senden üç seneye kadar ağır hapis cazasile cezalandırılır.”
1938 yılında yapılan bir değişiklikle “şiddet” kelimesi
çıkartılarak, hükümlerin kapsamına giren eylemler (fiiller) şiddet olamasa da
cezalandırılır şekline dönüştürüldü.
Yani, komünist propaganda ya da hükümeti eleştirmek suç kapsamaları
içine alındı. Oysa, 1924 yılından beri komünist propaganda, hükümeti ve
hükümetin başını eleştirenler ağır hapis cezalarına çarptırılıyordu. Takrir-i
Sukün Kanunu vepeşinden getirilen 141-142 ile bu konudaki eylemler, faaliyetler
bütünüyle yasaklandı.
Kısacası, düşünce özgürlüğü, örgütlenme, dernek ve
cemiyet kurma, toplantı ve gösteri
hakkı, hükümeti eleştirme ya da devletin herhangi bir kurumunu ya da
görevlisini eleştirmek “milli hissiyatı sarsma” eylemi içine girdiği için en az 1 ile 3 yıl arası ceza ile
karşı karşıya kalınıyordu. Bu da yetmiyordu, bir o kadar sürede sürgün cezası
vardı.
Kemalist
dönemde (1925-1945) işçilerin, köylülerin ve diğer emekçilerin hiç bir
demokratik hakkı yoktu. Sendikal örgütlenme, toplu sözleşme ya da vb. gibi işçi
hakları bütünüyle yasaktı. İşte bazılarının “ilerici” ve hatta “sol-küçük
burjuva” kemalist dönemi böylesine “ileri bir demokrasi”ydi. Ve bu dönem, tek
partili (CHP) dönemiydi. Bu dönemde hiç bir zaman –göstermelik bir iki parti
açılıp kapatıldı- burjuva muhalefet de
dahil, diğer muhalif hiç bir harekete, örgüte ve siyasi oluşumlara izin
verilmedi.
Yasalar, sistemin ve sisteme sahip olan sınıfın niteliğini
yansıtır ve onların sınıfsal çıkarlarını korur. Bu nedenle, yasalar bir
tarafta, yönetim biçimi bir tarfta olamaz. İkisi bütünlük içindedir. Ve
uygulanan yasalar, uygulandığı dönemin sosyo-ekonomik ve siyasal koşullarından
da ayrı değildir.
Buraya, ömrü, 141-142. maddelerden yargılananları
savunmakla geçen ünlü hukukçu Çetin Özek’ten uzun bir alıntı alalım:
“...Faşizmin kişi ve kişi özgürlükleri konusundaki
anlayışı da, kanunun düzenleyişi ile denk düşmektedir. Kişinin devlet dışında
bir değer ve varlığı yoktur. Devlet iradesi, otoriteyi, kuvveti, hukuki
şahsiyeti temsil ederken, tek tek kişilerin haklarına uymak zorunda değildir.
Kişilerin dışında bir varlık olan “milleti” temsil eden dahi devlettir. Hukuku
yaratan da devlettir. Bu bakımdan kişilerin davranış sınırlarını devlet özgürce
çizebilir. Kişi, sadece “credere, obbedire e combattere” - inanmak, itaat etmek
ve savaşmak - görevleriyle karşı karşıyadır. Bu nedenle de, kişinin sübjektif
bir hakkı, devletten talep olanakları bulunamaz. Öyleyse, kişinin özgürlüğü
ancak devletin kişi için saptadığı alan içinde ve objektif hukuk kurallarının
tanıdığı olanaklarla ölçülüdür. Durum böyle olunca, devlet kişiye kendi temel
ideolojilerine uygun olmayan biçimlerde düşünmek olanaklarını ve özgürlüğünü
tanımayabilir. Kişi devlet içinde ve devletin egemenliğinin, otoritesinin bir
süjesi olarak, devletin istediği gibi düşünmek, davranmak zorundadır. Faşizmin
özgürlük, kişi ve devlet konusundaki görüşleri bu şekilde birbirine uygun ve
birbirini tamamlar yolda biçimlenince, ceza kanununun devletin temel olarak
kabul ettiği görüşlere aykırı görüşleri, salt düşünceleri, eylemi
beklemeksizin, cezalandırmasına şaşmamak gerekir. Faşizm düşüncelere dahi
zincir vurmayı, faşist devletin savunulması yönünden gerekli ve haklı bulurken,
gerçekte kendi sınıf düzenini ve ona uygun politik yapıyı tutucu davranışı
gerçekleştirmektedir. Bu açıdan, düşünceyi cezalandıran normlar, tüm anlamıyla
faşist bir düşünce sisteminin ürünüdür. 141-142. maddeler de bu ürünlerden
biridir.“
1936 yılında kabul edilmesinden sonra, bu maddeler sık
sık değiştirildi. 1951 yılına kadar yapılan değişikliklerde “komünizm”,
“komünistlik” kelimesi maddelerin içinde –SSCB’den yardım alabilmek için-yoktu.
Ama, komünistler hep bu maddeden yargılanıyordu. Mahkemeler “komünistliği suç”
sayarak ceza veriyordu. “Bir cemiyetin diğer cemiyet üzerinde şiddet” ve
“vatana ihanet” maddeleri komünistlere de uygulanıyordu. Buna rağmen “komünist
beyanamesi dağıtmak” ya da “komünist propaganda yapmak”, “komünist
teşkilatlanma içinde yer almak” gibi “suçlar” üretilmiş ve komünist propaganda
ve örgütlenme sert bir şekilde cezalandırılmıştır.
TC’nin “anti-komünist” tarihi incelendiğinde, 1922’den
itibaren “komünist propaganda” ve “komünist teşkilat içinde yer almak”tan onlaraca
insana hapis cezası verilmiştir.
Örneğin, 1932 yılında, bir mahkeme kararı şöyle;
“1931 tarihli
Komünist Beyannamesini hazırlama, basma ve memleket dahilinde suretlerini
dağıtanlara yardım etmek suçundan Üçüncü Kolordu Askeri mahkemesince ACK’nun
94. Maddesi ile hapisine ve ordudan ihracına karar verilmiştir.”
1934 yılında da bir başka üsteğmen aynı nedenlerle
yargılanmış ve ceza almıştır.
Ancak, 2.
Emperyalist paylaşım savaşından sonra, ABD’nin ve Batılı emperyalistlerin
SSCB’ne karşı açtıkları ideolojik, siyasi ve yıpratma savaşından sonra, 1951
yılında Menderes Hükümeti’nin iş başına gelmesinden sonra, maddeler daha net
olarak komünizm karşıtlığı kondu.
2. emperyalist savaşın arkasından, ABD ile Türkiye arasında
kurulan sıkı ilişki sonrası, anti-kommünist söyelemler ve yazılarda arttı.
Özellikle gerici basın, kitleleri dünyada tek bir “ Rus
moskofu” kalana kadar savaşmaya çağırıyordu.
Dönemin burjuva yazar ve gazetecilerinden, Hüseyin Cahit
Yalçın, Peyami Safa ve diğerleri, SSCB’nin Hitler faşizmi karşısında zaferini sindirememişlerdi.
Hepisi de Hitler Almanya’sının SSCB’ni yenmesini beklerken tersi olmuştu.
Hitler Almanya’sı sosyalizm karşısında ağır bir yenilgiye uğratılmıştı.
Peyami Safa:
“Komünizm marksist
çizgiden çıkarak Stalinst ve yayılmacı bir hal almıştır. Türkiye, Sovyetler
Birliği’nin peyk devletleri arasına sokulmaya çalışılmıştır.”
Örneğin, ırkçı yazarlarından Süleyman Nazif;
“Dünya’da bir Rusya
ve bir Rus kaldıkça bu hakkına ve bu vazifene hürmet et: Hakkın öldürmek,
vazifen, gerekirse ölmektir. Türkoğlu!” diye çağrı yapıyordu.
Irkçı ve anti-komünist çağrıların peşinden “Moskova
gazetesi” olarak ilan edilen Zekeriye ve Sabiha Sertel’lerin gazetesi Tan
gazetesinin basıldığı binası yakılıp yağmalanmıştı. Bu yağmalamayı ve yakmayı
kınayan akademisyenlerden Behice Boran, Niyazi Berkes ve diğerleri hakkında da
hemen soruşturma başaltılmıştı.
İlerici ve demokrat nitelikli gazetelerde “hak”, “hukuk”,
“işçi hakları”, “demokrasi” vb. gibi istemleri dile getiren gazate ve yazarlar
“komünist paropaganda” yapmaktan yargılanıyordu.
Gerici ve ırkçı Türk “aydınları” anti-komünist çığlıklar
atarken, Türk devleti de elbette boş durmuyordu. 2. Emperyalist savaş sonrası “çok
partili demokrasiye geçiyoruz” sahtekarlığı fazla uzun sürmeden, kurulan
ilerici partileri “komünist propaganda yaptıkları” gerekçesiyle kapatmakta
fazla gecikmediler. Bu dönemde kurulan, Çiftçi Köylü Partisi, Türkiye Sosyal Demokrat
Partisi, Demokrat İşçi Partisi, Türkiye Sosyalist Partisi, Türkiye Sosyalist
İşçi Partisi, Şefik Hüsnü’nün başkanlığında kurulan Türkiye Sosyalist Emekçi ve
Köylü Partisi, Hikmet Kıvılcımlı önderliğinde kurulan Vatan Partisi “komünist
kişilerce” yönetildiği gerekçeleriyle kapatılmıştır.
1946 yılı içinde, bir çok sosyalist ve ilerici partilerin
yanı sıra bir çok işçi sendikası da kurulmuştu. İstanbul, Ankara, İzmir,
Kocaeli, ve Adana’da; şehirlerin ismiyle; “İşçi Sendikaları Birliği” adında
sendika birlikleri kurulmuştur. Ancak hepisi de 14 aralık 1946 yılında İstanbul
Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından kapatılmıştır. Kapatılan, parti, dernek,
sendika ve gazete sahipleri ve yazarları da dahil 44 kişi tutuklanmıştır.
Tutuklananların arasında, Şefik Hüsnü, Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Yusuf Ahıskalı
gibi dönemin sosylist siyasetçi ve yazarları da vardır.
Sosyalist ve sosyal demokrat nitelikli kapatılan
partilerin yanı sıra, kurulan ya da kurulmaya çalışılan bir çok burjuva
nitelikli partilerin kurulmasınada ya izin verilmemeiş ya da kapatılmıştır.
Burjuvazi, burjuva anlamda da olsa “çoğulculuk” istemiyordu. Çünkü, “çoğulcu”
olunca, işçilerde şu veya bu şekilde siyaset sahnesine temsilcilerini
çıkarıyordu.
O dönemin iktidar partisi CHP ise, sıkıyönetim
komutanlığın aldığı kararı; “ ... kapatlılan
partiler, sendikalar ve gazeteler koşullara uyma garantisi verseler de
komünizmin temsilcisi durumuna gelmişlerdir...” içerikli, destekleyen ve
haklı bulan bir bildiri yayınlamıştır. Yani, kanunlara uymaları önemli değil,
onlar “komünist” olduğu için kapatılmayı hak etti diyorlar.
Böylece, ABD güdümlü “çok partili demokrasi” daha
doğmadan, “komünizm gelir” korkusuyla sonlandırılmıştır. McChartycilik, ABD’de
başlamadan önce Türkiye’de başlatılmıştı.
Örneğin, CHP Konya milletvekili Fikret Silay; 1948
yılında,
“Hak ve adalet
mefhumlarına sığınarak gizli gizli komünistlik propagandası yaptıkları sezilen
yazarlar mevcutur” diyerek, dönemin başbakanı Hasan Saka’dan “önlem
alınmasını” istiyordu.
Türk burjuvazisi ve onun siyasi temsilcileri, burjuva
demokrasisinin normları içinde olan bazı demokratik hak ve özgürlüklere,
“komünizm gelir” histerisiyle hep karşı çıkmışlardır.
CIA’nın
“Uzun Tasma Politikası” Türkiye’de bütün hızıyla devam etmiştir.
Komünizmle mücadele ceza kanunu maddeleri olan
141-142’nin içinde, 1951 öncesi, “sınıflar” yokken, bu tarihte yeni bir
düzenleme ile “sınıflar” olduğu kabul edildi, ama bu da doğal, olması gereken bir
olguymuş gibi topluma sunuldu. Kemalist dönemde, “sınıfsız imtiyasız” bir “Türk toplumu” varken, 1951’den sonra bunun
yerini “sınıflı bir Türk toplumu” aldı. Böylece, Türk burjuvazisi ilk defa
sınıflı toplumun varlığını kabul ettiği gibi, burjuva sınıfının eğemenliğini de
artık korkmadan dile getiriyordu. Çünkü, uluslararası alanda SSCB’ne karşı
emperyalist burjuvazi anti-komünist ideolojik savaşını yükseltmişti.
Burada bir kere daha belirtelim, bütün faşist ideoloji
sınıfların varlığını bilinçli olarak kabul etmez. “imtiyazsız, sınıfsız millet”
ya da “sınıfsız toplum” olarak öne çıkarır ki, işçi ve emekçilerin sınıf
mücadeleleri engellenebilsin. Mussolini ve Hitler faşizminde de “sınıf” kavramı
yoktu. Ve bunu ileri sürenler cezalandırılırdı. Aynı şekilde, Kemalizm
döneminde “sınıf” kavramı yoktu ve yasaktı.
1951 yılında 141-142. Maddelerde yapılan değişikliklerin
en önemlisi de ölüm cezasının getirilmesiydi.
Madde 141:
“Sosyasyal bir
sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerindeki tahkkümünü tesis etmeye veya sosyal
bir sınıfı ortadan kaldırmaya....” diye devam eden madenin sonunda
“Bu
kabil cemiyetlerinm bir kaçını veya hepsini sevk ve idare edenler hakkında ölüm
cezası hükümolunur.”
Cezanın bu denli ağırlaştırılması, ABD’nin SSCB’ne karşı
açtığı savaşın bir sonucuydu. Menderes hükümeti, CIA’nın 1940’ların sonunda
başlattığı anti-kommünist savaşa katkı olarak 141-142’nin daha da
ağırlaştırılması ve ünlü 1951 TKP yargılamasıdır. Bu, CİA’nın “Uzun tasma
Politikası”nın ilk meyveleriydi. Ne var ki, aynı Menderes 1957 yılından sonra,
içerdeki kaostan kurtulmak ve bütünüyle ABD’ye bağlı kalmaktan kurtulmak için
SSCB’nin kapısını çalmakta fazla gecikmedi. 1960 Temmuz’unda SSCB’ni ziyaret
edemeden ABD’nin de açıktan desteklediği 27 Mayıs Askeri darbesi geldi.
1961 Anayasa’sında
da 141-142. Maddeleri olduğu gibi yer aldı. 1951 yılında eklenen “ölüm cezası”
aynen korundu. 1961 anayasası kısmi demokratik haklar getirmesine karşın,
komünizmle mücadele olduğu gibi korundu ve hatta anti-komünist mücadele daha da
sertleştirildi denebilir. Bütün askeri darbe dönemlerinde de bütün demokratik
kişi, kurum, örgüt, sendika ve partilere karşı uygulandı. Bu örgütlenemler kapatıldığı
gibi yöneticilerine de 141-142’den hapisceza verildi.
Rus sosyal emperyalizmin dağılması ve SSCB kimliğini
terketmesinin ardından, TC devletinin ceza kanunu içindeki 141-142. maddeleri
kaldırıldı. Ama yerine, onu karşılayan başka maddeler getirildi. “terörle
mücadele yasası” bunlardan sadece biri. Komünist olmak, komünist propaganda
yapmak, komünist partisi kurmak ve üyesi olmak
“suç” değil, ancak, demokratik hak ve özgürlükler için mücadele etmek,
işçi haklarını savunmak, Kürt ulusunun ayrılma hakkını savunmak, Kürtler
üzerindeki her türlü ayrımcılığa karşı çıkmak ve gerçek anlamda komünist olmak
“terörist faaliyetler” içine sokularak cezalandırılmaya devam ediliyor.
1950’lerden itibaren kurulmaya başlanan “Komünizmle
Mücadele Dernekleri” (KMD), devletin aktif desteği ile yürütüldü. O dönemde
1961 askeri cuntasının şefi Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, KMD’nin “onursal
başkanlığını” da üstlenmişti. Anti-komünizm propagandaları ve komünizme karşı
savaş ABD’nin isteği ve desteğiyle daha da hızlanmış, örgütlü hale getirilerek
doğrudan devlet tarafından yürütülmüştür.
Bunların dışında CIA’nın Münih’te 1950 yılında kurduğu
anti-komünist “SSCB Araştırmalar Enstitüsü”nün bir benzeri, “Türk Kültürünü
Araştırma Enstitüsü -TKAE-” adıyla 1961 yılında kuruldu.
TKAE, temel görevi Turancılık ve ırkçılıktı. Özellikle’de SSCB toprakları
içinde olan Türki cumhuriyetler’de anti-komünist faaliyetleri örgütlemekti.
TKAE’nin kurucusu Ahmet Temir ise, 1936-1943 yılları arsında Nazi işbirlikçisi
olarak Almanya’da yaşadı. Temir’in görevi; Nazilerin Ostministerium (Doğu Bakanlığı)’na
bağlı olarak, Kızıl Ordu’da savaşıp Nazilere esir düşen Türki kökenli askerleri
örgütleyip, Nazilerin safında Kızıl Orduya karşı savaştırmaktı. Türk faşist ve
ırkçılarının “Türk milliyetçiliği”, her
zaman, kendilerinden üstün gördükleri faşist ve emperyalist ülkelerin
hizmetinde olmayı anlamışlardır. Dünde bu böyleydi, günümüzde de böyledir.
Sınıfsal ve ideolojik olarak başka türlü de olamaz. Çünkü, faşizm, ırkçılık ve
milliyetçilik burjuvazinin, işçi sınıfı ve emekçilerin demokratik hak ve
özgürlüklerini yok etmeye karşı en üst düzeyde geliştirdiği anti-komünizmle
birleştirdiği karşı-devrimci saldırganlıktır. 30.07.2021