6 Aralık 2012 Perşembe

Yüzyıllık Yalnızlık”ı Yıkan Gerillalar: FARC-EP










“Yüzyıllık Yalnızlık”ı Yıkan Gerillalar: FARC-EP[1]

 “Ya bedel ödeyerek özgürlüğü fethedeceksin, ya da onsuz yaşamaya razı olacaksın”  Jose Marti

Gabriel García Márquez, "Yüzyıllık Yalnızlık“[2] adlı meşhur romanında Kolombiya halkının yaşantısını, destansı ve büyüleyici bir şekilde anlatır. Kolombiya halkının tarihi, sömürgeciliğe ve  yerli egemenlere karşı verilen savaşlarla  örülüdür. Batılı beyazlar tarafından 1500’lü yıllarda „keşfedilen“ Kolombiya halkı, o günden bugüne kadar beyaz adamın vahşetinden başka bir şey yaşamadı dense, fazla da bir abartı olmayacaktır. Dün beyaz adamlara karşı bağımsızlık savaşı veren halk, bugün ise o beyaz adamların geride bıraktıklarına karşı savaşım veriyorlar. 

Beyaz sömürgeci adam, Amerika’ya ulaştığında, ileri derecede gelişmiş üç Kızılderili  uygarlığını (Aztek, Maya, İnka) yıktı. Bu uygarlıkların halkları ateşli silahları tanımadığı için, beyaz sömürgeciye karşı gelişmiş uygarlıklarının yıkılmasını ve kendilerinin köleleştirilmesini önleyemediler.

Amerika halkları, beyazlardan „gelin bizi keşfedin“ isteğinde bulunmamasına karşın, var olan bir halkı soykırıma uğratmak ve onların topraklarını ellerinden almanın adı; „tarihi bir keşif“ oluyordu. Bugün, bir çok ülkeyi „demokrasi getirme“ adına bombalayanların atalarıydı, keşfedenler…. Onlar, zorla geldi, soykırım uyguladılar ve bugünde „teröre ve uyuşturucu ticaretine karşı savaş“ adı altında Kolombiya halkına kıyım uygulamaya devam ediyorlar. İşte, son elli yıldır süren savaş, sömürgeci ve yerli uşakların kıyımlarına karşı, halkın var olma savaşımıdır.

Kolombiya halkının mücadele tarihi, sömürgecilik kadar eskidir. Bu mücadele, abartısız 500 yıllık bir mücadeledir. Son elli yıllık mücadele ise, daha örgütlü ve daha ileri düzeyde bir mücadelenin aşamasıdır.
Adını Kristof Kolomb’dan alan Kolombiya, Latin Amerika halklarının bağımsızlık simgesi olan Simon Bolivar önderliğinde İspanyol sömürgecilerine karşı verilen mücadele sonucu 1810 yılında bağımsızlığını kazanmıştır. 1921 yılında „Büyük Kolombiya“ adıyla Kolombiya, Ekvator, Venezüella ve Panama’dan oluşan bir konfederasyon kurulmasına karşın, 1900’lü yılların başına kadar bu birlik dağıldı. Dağılmanın bir nedeni de, ABD emperyalizmi’nin „böl-yönet“ politikasıydı.

Kolombiya’nın tarihi kanlı bir tarih derken, bunda hiç bir abartı yoktur. Daha doğrusu, silahlı devrim ile silahlı karşı-devrim 500 yıldır karşı karşıyadır. 

„Bin Yıllık Savaş“ (1897-1899) Kolombiya‘nın muhafazakarlarla liberaller arasındaki savaşı. Bu savaştan kısa bir süre sonra, egemen oligarşinin köylülere ve çiftliklerde (muz plantasyonları- Latifundalar) çalışan işçilere yönelimi başlıyor. 

1920’lerin sonunda işçi ve köylü mücadeleleri gelişir. 1928 yılında, çalışma şartlarının çok kötü olması ve muz plantasyon sahiplerinin çalışanları adeta köle olarak kullanması, sendika ve işçilerin ve toprakları zorla ellerinden alınan köylülerin direnişini de beraberinde getirir. Çiftlik sahiplerinin ve devletin buna verdiği cevap, ikibinin üzerinde çalışanın katledilmesi olmuştur. Bu katliamı daha çok da, ABD’nin meşhur muz tekeli United Fruit Company‘nin (Birleşik Meyve Şirketi)  paralı askerleriyle beraber Kolombiya ordusu gerçekleştirmiştir. 

Latin Amerika’nın kan damarlarını 1800’lü yılların ilk çeyreğinden itibaren ABD’li şirketler kesmiştir.[3] Bütün Latin Amerika’yı bir ahtop gibi sarmışlar ve sömürmüşlerdir. ABD’li şirketlerin köleleştirici uygulamalarına karşı çıkan işçiler ve köylüler katledilmiştir. Özellikle United Fruit Company[4] (UFC)‘nin „ünü“ Latin Amerika’da meşhurdur. Latin Amerika halkı arasında bu şirket „El Pulpo“ (ahtapot) olarak adlandırılır. O dönemin ABD gazetelerinden bazıları Latin Amerika’yı „sam amcanın yeni meyve bahçesi“, kimi de „arka bahçesi“ olarak sık sık dile getirmiştir. Ve Latin Amerika ülkeleri için „muz cumhuriyetleri[5]“ denmesini de, yine ABD’li tekellerin aşırı sömürücü ve katliamcı uygulamalarından almıştır. Latin Amerika’nın topraklarının önemli bir kısmı ABD’li şirketlerin elindeydi. Öyle ki, bazı ülkelerin ekilebilir topraklarının % 40’larından fazlası bu şirketlerin „malıydı“. Bugün kısmen azalmış olmasına karşın, hala önemli oranda etkinliklerini korumaktadırlar.

Paplo Neruda’nın bu vb. şirketler ile güzel bir şiiri vardır. Bir kıtasını buraya alalım:

„…. Ve Yehova dünyayı Coca Cola şirketine / Anaconda’ya, Ford Motor’a ve diğer şirketlere verdi. / Birleşik Meyve Şirketi (UFC kastediliyor YK) ise / en kaymaklısını ayırdı kendisine. / Dünyanın tam orta yakasını/ Amerika‘nın en güzel ortasını…/ 

Sosyalist düşünceler, daha 1800’lü yılların sonlarına doğru Kolombiya topraklarında yaşayan emekçilere ulaşır. Özellikle  1917 Ekim Devrimi’yle beraber komünist düşünceler ve örgütlenmeler de yavaş yavaş gelişir. Simon Bolivar’ın bağımsızlık düşüncesiyle Marksizm birleşir. Birleştirilir. Simon Bolivar bağımsızlığı, Marksizm ise sosyal devrimi betimler. 1928 yılında muz plantasyonlarında çalışanların direnişinin arkasında Kolombiya Komünist Partisi (CCP) vardır. CPP, bu olaydan sonra hızla örgütlendi ve 1930 yılında ise illegal olarak kuruldu.

1948’lerde egemen sınıfların, özellikle de toprak sahiplerinin köylülere karşı bir savaşı başlar. Genelde bu savaşı egemen sınıflar arası (muhafazkar-liberal) bir çıkar çatışması olarak gösterilmek istensede, bu savaş, toprak ağalarının ve büyük çiftlik sahiplerinin köylülere ve muz plantasyonlarında çalışan işçilere karşı bir kıyım hareketidir. 1948-1963 arası toplam 300 bine yakın insan ölmüştür. Bu nedenle bu kanlı sürece  “La Violencia”  (şiddet) yılları adı verilmektedir. Bu süreçte liberal kesimlerin de kısmen zarar görmesine karşın, esas olarak köylülere ve işçilere yönelik bir katliamlar süreciydi. Hayatlarını kaybeden, yerlerinden sürülen, emperyalist tekeller tarafından topraklarına el konulan, büyük katliamlara uğruyan köylüler,  zalimlere karşı silahlı direnişten başka kendilerine başka seçenek bırakılmadığı için, hızla örgütlenmeye, silahlanmaya ve mücadeleye başladılar.

1950’lerden sonra artan köylü ve işçi örgütlenmeleri, egemen sınıfların katliamları ve aşırı baskılarıyla karşı karşıya kalmıştır. Özellikle köylü örgütlenmeleri katliamlarla bastırılma yoluna gidilmiştir. Buna rağmen, CCP’nin köylerdeki çalışmaları 1960’ların başından itibaren bağımsız köy cumhuriyetleri şekline dönüşmüştür.

Kolombiya köylülüğü yoksul ve topraksızdı. 1969-1970 verilerine göre 400 bin topraksız köylü ailesi vardı. Bu tarihe kadar ülke nüfusunun % 77’i kırsal alanlarda yaşıyordu. Tarım alanlarının % 70’i nüfusun % 5,7’nin elindeydi.
Köylülerin silaha sarılmaktan başka hiç bir şansı da yoktu. Ya silaha sarılacaklardı ya da toprak ağalarının eli baltalı-silahlı adamları ve Kolombiya devletinin askerleri tarafından birer tavuk gibi boyunları kesiliyordu ve kesilmeye devam edecekti. Egemen sınıfların silahlı baskılarına karşı, köylülerde silaha sarılmışlardı, salt kendilerini korumak için. Kendiliğinden gelişen bu örgütlenmeler süreç içinde CCP ile birleşti. 

CCP’den de kısaca burada söz etmek gerekiyor. CCP, 1917 Eküm Devrimi’nden etkilenen aydınlar ve işçiler vasıtasıyla kuruluyor, işçiler ve köylüler arasında hızla örgütleniyor. 1962 yılı verilerine göre (bu veriler, ABD gizli servislerinin raporları) CCP’nin 8000 aktif 28000’de sempatizanı-destekçisi var. CCP’nin bu gücü, ABD emperyalizmini ve onun yerli işbirliçilerini korkutuyor. İşçilere ve köylülere yönelik saldırıların bu denli vahşice olmasının arkasındaki güç ve nedenleri de kendiliğinden ortaya çıkıyor. Kolombiya devletinin (ABD’nin aktif desteği ile) köylü ve işçi mücadelelerine karşı örgütlediği paramiliter güçlerin örgütlenmesi de Küba Devrimi’nin hemen sonrasında başlar. ABD emperyalizmi, Latin Amerika halklarının devrimini bastırmak için karşı-devrimci güçlerin örgütlenmesine özel bir önem verir. Bu karşı-devrimci örgütlenmeler, daha sonra bütün dünyaya yayılır. Bazı yerlerde, “paramiliter güçler”, bazı ülkelerde “kontrgerilla”, “JİTEM”, “Özel Harp Dairesi”, “ülkücü gençlik”, “komünizmle mücadele dernekleri”  ve bazı yerlerde ise “köy korucuları”,  şekklinde ortaya çıkarken, “bazı ülkelerde ise “El kaide” vb. adlarla ortaya çıkarılmıştır. 

1959 yılında Küba Devrimi’nin gerçekleşmesinin peşinden, ABD emperyalizmi de “arka bahçesi” Latin Amerika ülkelerindeki devrimci gelişmelere karşı daha “uyanık” olamaya, devrimci ateşi anında söndürmeye çalışıyor. Güya, “Küba’daki hatasını tekraralamamak” istiyor. Bu nedenle de Kolombiya’da vahşet üstüne vahşet uyguluyor. Yerleştiği topraklarda uyguladığı vahşeti ve soykırımı diğer halklar üzerinde denemekte bir sakınca görmüyor, tersine, bu politikayı sistemleştirmiş haldedir.

ABD destekli Kolombiya oligarşisi, 1963 yılında köylülere karşı yeniden büyük bir saldırıya girişiti. Bu saldırı sonucu bağımsız köy cumhuriyetleri yıkıldı. Buradan kurtularak dağlara çekilen köylüler, CCP’nin önderliğinde FARC’ı (1964) kurdular. Köy cumhuriyetleri lideri köylü Manuel Marulanda Velez[6] (ölümü 2008) liderliğinde  kurulan FARC, Kolombiya’da o güne kadar verilen köylü mücadelelerinin daha bir üst aşamasına, devrimci gerilla örgütü şekline dönüşmesinin ilk adımıydı.

Kırsal alanda köylülerin yer yer kendiliğinden mücadeleleri yer yer ise CCP tarafından örgütlü olarak sürerken, Kolombiya’nın şehirlerinde işçilerin örgütlenmesi ise, deyim yerindeyse “kelle koltukta” olmayı zorunlu kılıyordu. Kırsal alanda köylülere yönelik baskı ve şiddet olayları şehirlerde de işçi ve emekçiler üzerinde sürdürüldü. Halk, kırsal alanda ormanlık ve dağlık alanları mesken tutarak direnişi sürdürürken, işçiler ve emekçiler şehirde örgütlenmek için o kadar özgür değillerdi. Devletin baskısı onlara bir nevi göz açtırmıyordu.

ABD için Kolombiya’nın jeopolitik ve jeostratejik önemi büyüktür. Kolombiya, Kuzey Amerikayı karadan Güney Amerikaya bağlar. Burası Kuzeyle Güney arasında bir geçiş yeridir. Aynı zamanda Büyük Okyanus’a ve Atlas Okyanusu’na sınırı olan tek Latin Amerika ülkesidir. Yani, jeo-stratejik bir önemi vardır. Ayrıca, petrol, altın, kömür, demir vb. gibi  zengin yeraltı kaynaklarına sahiptir. Platin ve kahve  üretiminde dünya ikincisidir. Öte yandan koka’nın uyuşturucu ve çeşitli ilaç yapımında kullanılması,  ABD’li tekellerin iştahını kabartmakta ve bunun ticaretini yapmaktadırlar. Ayrıca, Kolombiya’da 7 ABD askeri üssü mevcuttur. FARC ve diğer gerilla örgütlerini “uyuşturucu ticareti yapıyorlar” diye anti-propaganda yapmaları, kendi gerçek yüzlerinin açığa çıkmasını önlemek ve FARC’ı yıpratmak içindir. En büyük uyuşturucu kartelleri ABD patentlidir. Ve elbtte, muz şirketlerini de unutmamak gerekiyor. Katliamların ve askeri cuntaların arkasında hep ABD şirketleri varolmuştur.

Ayrıca ve en önemlisi de, burada başarıya ulaşacak olan devrim, Latin Amerikayı ciddi bir şekilde etkileyecek bir potansiyele sahiptir. Kolombiya’nın Simon Bolivar’ı bütün Latin Amerika halklarının Bolivarıdır. Çoğu devrimci örgütler, Marksizm-Leninzm-Bolivarizm olarak kendilerini adlandırır. FARC’da kendini böyle adlandırmaktadır. ABD’nin, “ne pahasına olursa olsun Kolombiya’da terörist faaliyetler bitirilmeli” demesinin arkasındaki gerçekler bunlardır. 

FARC-EP
Latin Amerika ülkeleri içinde sınıf mücadelesinin en keskin olduğu yerlerin başında yaklaşık 46 milyon nüfusa sahip olan Kolombiya gelir. FARC, Kolombiya devleti ile Norveç’in başkenti Oslo’da Ekim 2012 ortalarında başlayıp ve peşinden 19 Kasım 2012’de Küba’da devam eden “barış görüşmeleri” nedeniyle dikkatleri bir kez daha üstüne çekti. FARC, kurulduğu 1964’den beri de manşetten düşmedi desek yeridir. Özellikle Latin Amerika ülkelerinin, hem burjuva hem de sol basınında daha sık yer alıyor. Kolombiya halkının devrimci gerilla örgütü FARC, 50 yıldır çok ağır bedellere rağmen, ABD emperyalizminin desteğindeki Kolombiya oligarşisine karşı savaşını sürdürüyor. FARC ve diğer gerilla örgütlerin savaşı, Kolombiya devletiyle değil, ABD ile sürüyor dense de yanlış bir saptama olmayacaktır. Çünkü, bu ülkenin her yerinde ABD emperyalist tekelleri var ve devrimcilere karşı savaşında tam karşısında da; paramiliter güçleriyle, uyuşturucu çeteleriyle, Kolombiya ordusuyla, CİA vb. kirli işler imparatorluklarıyla onlar durmaktadır.

Bağımsız köylü cumhuriyetinin yıkılmasından sonra Kolombiya Komünist Partisi’nin de etkisiyle, köylüler, 1964 yıllında FARC’ı kurdular. Peşinden devrimci bir papazın önderliğinde Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN)[7] kuruldu.  SBKP-ÇKP arasındaki ideolojik çatışma Kolombiya’yı da etkiledi ve bu ayrışımın sonucu olarak   1967 yılında Mao’nun görüşlerini benimseyen Kolombiya Komünist Partisi Marksist-Leninist’e bağlı Halk Kurtuluş Ordusu (EPL)[8] kuruldu. SBKP-ÇKP arasındaki ayrışım sonucu kendini Maoist olarak değerlendiren18 grup oluştu. Bunlardan 7’si büyük gerilla gruplarına sahipti. Ancak süreç içinde dağıldılar. 

FARC genelde revizyonist SBKP yanlısı iken, ELN ise Küba Devrimi’ni kendine örnek alıyordu. Bunlar dışında da bir çok gerilla örgütleri kuruldu. Bunlardan en meşhurları M-19’du (19 Nisan Hareketi). Kuruluş tarihi 1973. 

Şehir gerillası anlayışıyla hareket eden bu M-19, 1984 yılına kadar büyük eylemler gerçekleştirdi. Latin Amerika başta olmak üzere bütün dünyada tanındı ve sempati topladı. Küçük burjuva sol bir çizgide olan M-19, Kolombiya’da büyük bir kitleye sahip oldu. Bir çok Latin Amerika ülkesinde M-19’u örnek alanlar çoğaldı. M-19, 1984’de devlet ile yapılan ateş-kes görüşmesini onaylayan gruplardan biriydi. Ondan sonrada kendine gelemedi ve ateş-kesten sonra legal parti kurdu, ancak liderleri yine devlet tarafından öldürüldü. Böylece M-19 Kolombiya’nın devrimci mücadele tarihinin kısa bir kesitinde yerini alarak dağıldı.

1984 ateş-kes görüşmelerine FARC ve ELP’de katılıp onayladı. ELN, ateş-kes görüşmelerine katılmadı ve ateş-kes yapmadı. Bundan önceki ateş-kes görüşmelerine benziyecek ve devlet sözünde durmayacak diyerek, karşı çıktı ve sonunda, tarih ELN’yi haklı çıkardı.

Bu, “barış görüşmeleri” ve devletle yapılan karşılıklı ateş-kes, M-19’u tarih sahnesinden sildiği gibi, ELP’yi de küçük bir gruba dönüştürdü. Bugün çok küçük bir gerilla grubu olarak ELP savaşını sürdürüyor.

FARC-EP, Kolombiya Komünist Partisi’ne (CCP) bağlı olarak faaliyet yürütüyordu. Ancak, Rusya’nın 1989 yılında açıktan kapitalizmi savunması ve SSCB kimliğini terketmesinin arkasından, sosyalist maskeli emperyalist Rusya’ya bağlı diğer KP’leri gibi havlu attı ve “barışçıl” mücadeleyi savundu. Bu nedenle, FARC ile CCP’nin bağları 1993 yılından itibaren koptu. FARC’ın önderleri; “sosyalizmi savunduklarını”, “revizyonimi reddettiklerini” ve “savaşa devem edeceklerini” ilan ederek, CCP ile bütün bağlarını kopardılar. Ve yeniden Kolombiya Gizli Komünist Partisi’ni [Partido Comunista Clandestino Colombiano (PCCC)] kurdular. PCCC “Büyük anavatan –Latin Amerika-nın birliğini savunarak Simon Bolivar’ın düşünü gerçekleştirmek istiyor.

FARC’da Kolombiya devletiyle 1984 yılında yapılan “barış görüşmeleri”nden ağır kayıplar aldı. Çünkü devlet, ateş-kes ile gerillaları pasifize etti, gevşetti ve peşinden ise vurdu. FARC’da bir çok ileri kadrosunu ve yüzlerce savaşçısını bu süreçte yitirdi. Ateş-kes 1989 yılında sona erdi. Ve ondan sonra FARC ile devlet arasında yer yer görüşmeler olamasına karşın, FARC aynı hataları tekrarlamamaya dikkat etti. 

FARC, 1982 yılında 7. Gerilla Konferansı yaptı. Bu konferans ile beraber ordulaşma kararı aldı ve hareket stratejisini buna göre çizdi. Etkinliği altındaki bölgelerde kendi iktidarını kurdu ve alan savunmasına geçti. Kurtarılmış bölgelerde yaşayan üreticileri vergilendirdi. Köylülerin koka üretimini serbest bıraktı. Çünkü, yoksul emekçilerin başka geçim kaynakları da yoktu. Bu konferasn ile birlikte ismini FARC-EP (FARC Halk Ordusu) değiştirdi. Aslında, bu konferans aynı zamanda CCP ile FARC’ın ilişkilerinin kopma noktası da oldu denebilir.  Bu süreç aynı zamanda FARC-EP’nin oldukça geliştiği ve güçlendiği bir dönemdir. Kaynaklar, bu süreçte, gerilla sayısı olark 20 binin üzerini göstermektedir. 

1999 Mart’ın da,  FARC-EP Kolombiya devlet ordusuna karşı büyük saldırılara girişti ve devlete büyük kayıplar verdirdi. Bu vb. saldırıların artması, devleti “barış görüşmelerine” zorladı ve 2002 yılında devlet’le FARC arasında görüşmeler yeniden başladı. Devlet, FARC’ın kontrolü altındaki (42 bin km2) bölgeleri “askerden arındırılmış bölge” ilan ederek, buralara girmeyeceğinin “garantisini” verdi. Ancak, diğer “barış görüşmeleri” gibi, bu da  bir sonuç alınamadan bitti.

Bu kez saldırı devletin eline geçmişti. Devlet, “barış görüşmeleri” ile soluklandı. FARC’ın hızını kesti ve kitlelere “barış yanlısı” mesajını iletmiş oldu. Öte yandan şehirlerde işçi ve emekçilere karşı saldırılarını yoğunlaştırdı. Yüzlerce sendikacı ve aktivisti bu süreçte katledildi. 

2000’li yılların başı FARC tarihi açısından kötü bir süreçtir. Hem etkinlik alanlarını hem de sayısal olarak ordusunda ciddi bir azalma söz konusu oldu. Bazı önederleri katledildi. ABD emperyalizmi, FARC’ın “bitirilmesi” kararını almıştı. Ülkede, yoğun bir baskı ve yok edilmeler süreci (Türkiye’de Çiller dönemi’de aynıydı. Şimdi Erdoğan dönemide ona benzemektedir. Emperyalist ve “yerli” tekeller, her türlü devrimci-demokratik çıkışın sert bir şekilde bastırılmasını ve sermayenin karını azaltacak hiç bir engel istemiyor) yaşandı. Legal mücadele olanakları bütünüyle ortadan kaldırıldığı gibi, askeri olarak’da FARC ve diğer gerilla örgütlerine yönelik saldırılar ağırlaştırılmıştı. ABD tüm olanaklarını resmen seferber etmişti. FARC, bu saldırılarda ağır kayıplar almasına karşın, kendini yeniden toparladı ve bazı geri çekilme taktikleri uyguladı. Kaynakları Kolombiya devleti olanalar, FARC’ın bu süreçte gerilla sayısının 10 bin civarına düştüğünü ileri sürülsede, Der Spigel ve Reuters gibi dergi ve haber ajansı ise 18 bin rakamını vermeye devam ediyorlar.

FARC-EP, 1995-2002’li yıllarda “alan kontrol” taktiği izledi. Bu süreç aynı zamanda FARC-EP’nin saldırılarının yoğunlaştığı ve devletin kısmen geri adım attığı dönemdi. Ancak, FARC bunu devam ettiremedi ve devletin ağırlaşan saldırıları karşısında, “alan koruma taktiğini” 2009 yılında terk ederek, küçük gerilla birlikleri şeklinde vur kaç taktiğine başladı. Büyük askeri karargahlarını dağıtarak, küçük askeri birimler şeklinde, devletin hedefini daraltmaya çalıştı ve kısmen başarılı da oldu. 

ABD, FARC-EP’yi “bitirmek” (all-out) için ABD’nin yönlendirmesi ve kontrolü altında  2002 seçimlerinde  Alvro Uribe (Erdoğan ve AKP’nin bir benzeri)  diye bir katili iş başına getirdi ve peşinden “Plan Kolombiya” diye bir saldırı geliştirildi.  Bu süreçte çok yoğun saldırılar yaptılar. FARC-EP alanlarındaki köy ve kasabalar, küçük şehirler savaş uçaklarıyla bombalandı. Hastane, okul ve diğer sivil yerleşim yerleri diye hiç bir ayrım yapılmadı. Hepsi de ABD patentli bombalardan nasibini aldı. Özellikle işçi ve köylülere yönelik katliam, işkence ve tutklamalar ayyuka ulaştı. FARC-EP’yi destekleyen, desteklemesi olası olan ya da tahmin edilen kim varsa baskıdan geçirildi. En fazla sendikacının öldürüldüğü yıllar oldu. Ancak, ABD emperyalizminin “Plan Kolombiya” da FARC-EP’yi kitlelerden koparamadı ve “all-out” yapamadı. Ve yeniden “Masaya Oturmak” zorunda kaldılar. Bu çatışmalarda Kolombiya ordusuna ait bir savaş uçağı FARC-EP tarafından düşürülmüştü.

FARC-EP ile devlet arasında 2006’da yeniden bir barış görüşmesi daha oldu. FARC, elindeki bir kısım rehine ve esirleri bıraktı. Ancak, göüşmelerden herhangi bir sonuç alınamadı. Ve yeniden saldırılar karşılıklı arttı.  Ancak, FARC-EP ile Kolombiya devleti arasında “barış görüşmeleri” yer yer kesilse de, iki tarafında hep gündeminde tuttuğu bir olaydır.

 FARC-EP, 50 yıldır bir fiil silahlı mücadele yürüten bir örgüttür. Kendi Genel Kurmayı olduğu gibi diğer askeri örgütlenmeleri de mevcuttur. Geniş bir kitle tabanı ve aktif destekçisi vardır. Ayrıca, çeşitli adlarla illegal ve legal kitle örgütleri mevcut. Bizzat ABD emperyalizminin yok etmek için bütünüyle yüklenmesine karşın, her türlü cinayeti ve vahşeti kitleler üzerinde denemesine karşın, FARC-EP’yi kısmen örselese de, onun esas gücünü, kitle bağlarını yok edemedi. Bu da, FARC-EP ile kitleler arasındaki bağların gücünü ortaya koymaktadır.

ABD ve Kolombiya egemen sınıfları, FARC-EP ve diğer gerilla güçlerine karşı 2011 yılından itibaren “Srilanka Modeli”nin uygullamaya sokmuşlardır. Srilanka Modeli” bilindiği gibi, kitla katliamı, kimyasal silahların kullanılması, ormanların yakılması ve köylerin ve hatta orta ölçekli şehirlerin boşaltılnması, gerillaya katılanların ailelerin yok edilmesi, öldürülmesi ya da tutklanmaları şeklindedir. Şu anda Kolombiya’da uygulananda budur. Buna karşın, devrimci gerilla güçleri daha dağınık taktik yöntemlere başvurmayı seçmişler ve esas olarak da güçlerini koruma, yani savunma taktiği izlediklerini vurguluyorlar.

Devrimci güçlerin elindeki gerilla sayısına bakılırsa azımsanacak bir sayı değidir. Ortak bir cephe şeklinde hareket edebilme siyasetini geliştirdikleri taktirde, ABD ve Kolombiya devletinin tüm baskı ve yıldırma opera-syonlarına karşı durabilme ve hatta geriletme olanaklarının olduğu söylenebilir. Latin Amerika’nın sayısal (400 bin –bunun içinde paramiliter güçler yok-) olarak en büyük ordusuyla karşı karşıyalar.
Latin Amerika ülkelerinin çoğunda gerilla savaşını şu veya bu şekilde bastıran ABD emperyalizmi, tüm vahşi uygulamalarına karşın, Kolombiya’da bastıramadı. Gerilla hareketini, esas olarak şiddetle bastırma yolu seçen ABD ve uşakları, “ateş-kes” ve “barış görüşmeleri” adı altında da bu yolu denedi ve genelde, gerillalar, bu görüşmelerde büyük kayıplar verdiler.

 Savaşan devrimci örgütlerle düşmanları arasında, ateş-keslerin ve barış görüşmelerinin olması doğal. Önemli olan, bu tür görüşmelerden güçlenerek çıkmaktır. FARC’ın barış görüşmelerinde ortaya koyduğu maddeleri, Kolombiya çete devletinin (ve esas olarak ABD’nin) kabul etmesi olası gözükmüyor. Devletin amacı; “yumuşak” gözükerek FARC’ı gevşetmek, FARC’a destek veren kitleleri umutlandırarak pasifize etmektir. Tersi, FARC içinde geçerlidir. FARC’da doğru taktikler uyguladığı taktirde, devletin daha fazla teşhirini ve kirli yüzünün geniş yığınlar tarafından görülmesini sağlayabilir. FARC-EP, zayıf karnı, şehirlerde örgütlenmesini, PCCC vasıtasıyla güçlendirmenin yollarını arıyor.

 FARC-EP'nin, büyük şehirlerde işçiler içindeki çalışması ve örgütlenmesi zayıf olduğu anlaşılıyor. Günde ortalama 15-20 kişinin öldürüldüğü ya da kaybedildiği (faali meçhullar da dahil) bir ortamda, silahsız kitleler devlet katliamı ile sindirilmiş durumdadır.

Sadece 1984-2011 yılları arasında 2800 sendikacı ve çalışanı öldürülmüş ya da kaybedilmiştir. Aynı süreç içinde 216 kayıp, 163 kaçırma 83 kişi de işkence ile öldürülmüştür. Bunlar kayıtlara geçenler. Birde geçmeyenler vardır. Bu nedenle “gerillaya katılmak sendikacı olmaktan iyidir” diye bir deyim gelişmiştir. Bu olaylar daha çok, FARC-EP’nin faaliyet alanlarında muz ve petrol çalışanlarına yönelik ABD’li tekellerin kontrolündeki paramiliter güçler ve devlet tarfından yapılıyor. 1990 ortalarına kadar 3 milyon olan sendikalı işçi sayısı, katliamlar ve yoğun baskılar sonucu 2011 rakamlarına göre 800 bine düşmüştür.

Bu olayların, Kolombiya devleti ve paramiliter güçlerce yapıldığı bilinmesine karşın, sözde demokrasi savunucusu AB parlamentosu, FARC-EP “teröristler” listesinde görüyor. Öbür yandan ise Kolombiya devletine çağrıda bulunarak, sendikacılar öldürülmesin diyebiliyor.

Son yıllarda bütün baskı ve katliamlara karşın şehirlerde protesto gösterileri yapılmaktadır. Türkiye’de “Cumartesi Anneleri” örneği Kolombiya’da da var ve Bogoto’nun meydanında yakınlarını kaybedenler kayıp resimleri ile gösteri düzenliyorlar.

Emperyalist tekellerin desteklediği uluslararsı burjuva basını, FARC-EP’yi “koka üreticisi” ve “uyuşturucu ticareti” yapmakla itham etmiş ve etmektedir. Ancak, uyuşturucu ticaretini yapan ise ABD ve yerli uşaklarıdır. FARC-EP ve diğer gerilla güçlerini yıpratmak ve teşhir etmek için bu tür yalan propagandaları sürekli gündemde tutuyorlar.

Ne var ki, Latin Amerika halkları emperyalistlerin yalanlarına inanmadıkları gibi, FARC-EP’yi Latin Amerika’nın devrimci onuru olarak görüyorlar.

FARC-EP’nin İdelojik Duruşu
FARC-EP, Ocak 2007 yılında yaptığı 9. Ulusal Konferans’ında; “Büyük Anavatan, Yeni Kolombiya ve Sosyalizm için” mücadeleyi geliştirme kararı almıştı. Ayrıca, bu Konferanslarında; “İktidar ve anavatan inşası için mücadelenin vazgeçilmez unsuru olan Gizli Komünist Parti’nin (PCCC) örgütlenmesine ve güçlendirilmesine ısrarla devam edeceğiz” kararı alınmıştır.

FARC-EP, 9. Ulusal Konferans adına yayınladığı bildiride;
“Latin Amerika’nın anti-emperyalist geleceğini aydınlatan meşale olarak Kurtarıcı’nın (Simon Bolivar, çn) düşüncelerini savunan, birliğin ve mücadelenin sembolü Kıtasal Bolivarcı Hareketi selamlıyoruz. Kolombiya için, şu anda olduğu gibi yoksullarla zenginler arasındaki uçurumu derinleştirme yolunda değil, toplumsal eşitlik yolunda ilerleyen adil bir devlet inşa etme uğruna mücadelemizi sürdüreceğiz. En iyi geleneklerimizi, değerlerimizi ve zenginliklerimizi savunan, kendi kaderini tayin hakkı için, adalet için, Latin Amerikalı dayanışması için ve halklarımız için mümkün olan en üstün mutluluğa ulaşma yolundaki Bolivarcı düşüncenin gerçekleşmesi için:

Yeni Kolombiya, Anavatan (bütün Latin Amerika) ve sosyalizm bayrağımızdır!”

Ayrıca, Ağustos 2002 tarihinde yapılan İtalya’da bir anti-emperyalist kamp toplantısında, FARC temsilcisinin yaptığı konuşmadan kısa bir aktarma yapalım:

“Biz Marksist-Leninistiz, Bizim için Marksizm çözümleme yöntemidir, eylem kılavuzudur, bir doğma değildir. Biz Kolombiya’da sosyalizmi bir olasılık değil bir gerçeklik olduğunu düşünüyoruz.”
PCCC’nin son Oslo görüşmeleriyle ilgili 4 maddelik bir deklarasyon yayınlayarak, kamuoyuna duyurmuştur. Onun bir maddesini buraya aktaralım;

”... hükümet ve Santos ile FARC-EP arasındaki barış görüşmeleri olmasına karşın,  oligarşi inatla  askeri çözümü dayatmakta olduğu anlaşılmaktadır. Oligarşi, özel mülkiyet, toprak, mevcut ekonomik model ve devletin karakteri ile ilgili konularda pazarlık yapmayı reddediyor.” “Kolombiya Gizli Komünist Partisi-Karayipler Bölgesi Politik Deklarasyonu 6 Aralık 2012 Perşembe[9]”

Latin Amerika’da bütün gerilla örgütleri şu veya bu gerekçelerle savaşları bitirmelerine, teslim olmalarına karşın, FARC-EP böyle bir yönteme baş vurmadı. Üstelik en iyi kurucu önderlerini ya normal ölüm ve daha çok düşman saldırılarıyla kaybetmelerine karşılık, her zaman içinden önderler çıkardı ve yoluna kararlı bir şekilde devam etti. Yayınlarında kendilerinin ML olduğunu söylüyorlar ve sosyalizmi savunduklarını vurguluyorlar. Ancak, MLM olmadıkları açık. “Sovyet Revizyonizine” karşı olduklarını vurguluyorlar ve daha önceki CCP ile yollarını ayırmaları da bu nedenledir. Şimdi kendileri PCCC kurmuşlardır. Bu güne kadar kendi ilkelerinden taviz vermediler. “Barış görüşmeleri”nde, devletin şart olarak ileri sürdüğü “silahları bırakın” çağrısına kararlılıkla karşı durdular. Tersine, kendi görüşlerini ve şartlarını devlete dayatarak geri adım attırmaya çalıştılar. 

FARC-EP, Kolombiya halkı içinde yerleşmiş ve kökleşmiş bir örgüttür. Kendisi sağa kayıp çözülmezse ya da yanlış politikalar izlemezse kitlelerden kompası ya da burjuvazinin onları o topraklardan koparması söz konusu olamaz. Geçmiş tarih bir yana son elli yıllık mücadele bunun yalın bir göstergesidir. Kitle desteği olmayan bir örgüt, ABD emperyalizminin ve yerli işbirlikçilerinin her türlü kirli saldırıları karşısında dura bilmişse, kitleleri bu örgütten, bu örgütü kitlelerden koparamamışsa, bundan sonra da en zalimce karşı-devrimci şiddetle FARC-EP’nin köklerinin kurutulamayacağı açık gözüküyor. Her ne kadar bazı Latin Amerika ülkelerinin reforumcu devlet başkanları (örneğin Chavez), “silahları bırakın, siyasi alanda mücadele edin” diye öneri ve telkinlerde bulunsa da, FARC-EP bu tür önerileri şimdilik reddetmektedir.

PCCC’nin idelojik duruşu revizyonist partilerle aynı. KKE’nin (Yuananistan Komünist Partisi) örgütlediği “13. Uluslararası Komünist ve İşçi Partileri Danışması Toplantısı” (9-11 Aralık 2011 Atina) yakın duruyor. Bu toplantıya katılanlar listesinde Türkiye’den TKP ve EMEP’de var. Bu toplantıya 64 ülke komünist ve işçi partisi katılmış ve revizyonist partiler. PCCC’nin de ideolojik duruşu ve yeri kendiliğinden ortaya çıkıyor.

PCCC bu organizasyon içinde yer alan partilerin etkisi altında kalır ve kendisi de FARC-EP’yi etkilerse, sonuç hüsran olur. Çünkü, bu örgütlenme içinde ne kadar parti varsa hepsi de silahlı mücadeleye karşı olan ve toplu ayaklanmayı dahi dillerinin ucuna getirmeyen revizyonist örgütlenmelerdir. Bu partilerin ezici çoğunluğu seçimle işbaşına gelmeyi savunan bir siyasal çizgiye sahiptirler. Bazıları ise AB demokrasisini savunur durumundadır.[10]

Kolombiya’da Gerilla Örgütleri: ELN ve ELP

Kolombiya’da bir çok gerilla örgütü kuruldu. FARC-EP’nin kurulduğu 1964 yılında Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN)[11] kuruldu. ELN’nin kurucusu bir papazdır.  Yer yer, Kolombiya devletiyle, “barış için masaya oturmak”tadır. Son, “Osla görüşmeleri”nde yer alacakları haberleri çıktıysa da, bu gerçekleşmedi. Ve şu anda 5 bin kişilik bir gerilla gücüne sahip olduğu söyleniyor. Bu da az bir güç değildir. ELN Küba Devrimi’ni kendine örnek alıyor. Kolombiya’nın  doğusunda petrol bölgelerinde etkindirler. Sık sık petrol taşıma borularını bombalayarak, petrol tekellerine (British Petroleum ve Occidental Petroleum-USA)  zarar veriyorlar. Ve zaman zaman bu tekellerin üst düzey çalışanlarını kaçırıp fidye alıyorlar.

Her ne kadar kurucularının birisinin rahip ve bazılarının da teolog olması, onları “dinci bir örgüt” gibi gösterilmesine neden olsa da, dinle bir ilişkileri yoktur. Kendilerini “bağımsızlıkçı ve devrimci” bir örgüt olarak değerlendirmektedirler. ELN’i biraz da olsa tanıyabilmek için FARC-EP lideri Alfanso Cano’nun katledilmesi üzerine yayınladıkları dayanışma mesajından bir bölüm aktaralım:

 “Biz, Kolombiya oligarşisinin şeytani savaş ve terör mekanizması ile karşı karşıya olan ayaklanmış halkın bir parçasıyız. Biz gerilla güçleri, yarım yüzyıldan bu yana mülksüzleştirilmişlerin düşmanlarına karşı çatışmanın sıcaklığında, halk desteğinin sayesinde, mücadele arzumuzla ve devrimci inancımızın sağlamlığıyla geliştik. Alfonso Cano, hâlâ Manuel Marulanda Velez, Jacobo Arenas, Camilo Torres Restrepo[12], ve gerilla yapılarımızın, devrimci mücadelenin karmaşık yolundan geçen başka gerilla örgütlerinin diğer birçok devrimci kadrosu ve halkın toplumsal adalet, eşitlik, demokrasi, bağımsızlık ve barış mücadelesinde yaşamlarını veren değişik toplumsal alanlardan oğulları ve kızları ile birlikte sokaklarda ve yollarda yürüyor.

 Ülkemizin tarihi, yolun bu bölümünün, kavgada düşenlerin sorumluluklarını üstlenmek, onların yollarından yürümek için koşullara nasıl göğüs gereceğini bilen önemli sayıda kadronun arıtıcısı olduğunu göstermektedir.

 Ne halk, ne de biz devrimciler, egemen sınıfın temsilcilerinin Konfüçyüsçü mesajlarına tutulmayız veya dün ve bugün geçici zaferleriyle övünen savaşçıların tehditlerinden gözümüz korkmaz. Halkın devrimci mücadelesinin akıntısı, protestolar, mücadele ve isyancıların politik-askeri kavgası her gün büyüyor.
Sonucu göremeyen tüm diğer savaşçılar için görevimiz, devrimci davanın zaferi için mücadeleye devam etmektir. Komutan Alfonso Cano; örneğini ileri taşıyacağız.” [13]

SBKP-ÇKP arasındaki ideolojik çatışma Kolombiya’yı da etkiledi ve bu ayrışımın sonucu olarak   1967 yılında Mao’nun görüşlerini benimseyen Kolombiya Komünist Partisi Marksist-Leninist’e bağlı Halk Kurtuluş Ordusu (EPL)[14] kuruldu. SBKP-ÇKP arasındaki ayrışım sonucu bölündü ve deyim yerindeyse “ufalandı” Bunlardan 7’si büyük gerilla gruplarına sahipti. Ancak süreç içinde dağıldılar. Şu anda ELP’nin 1000 civarında gerilla gücü olduğu varsayılıyor. Bazı kaynaklar daha az gösteriyor. Kolombiya devleti ise “200-300” arası bir rakam veriyor.

Kolombiya’daki gerilla örgütlerinden söz ederken, M-19’dan (19 Nisan Hareketi, kuruluş tarihi 1973) söz etmemek olmaz. 1973-1985 arasında Kolombiya tarihine damgasını vuran örgütlerden birisidir. Şehir gerillası anlayışıyla hareket eden bu M-19, 1984 yılına kadar büyük eylemler gerçekleştirdi. Latin Amerika başta olmak üzere bütün dünyada tanındı ve sempati topladı. Küçük burjuva sol bir çizgide olan M-19, Kolombiya’da büyük bir kitleye sahip oldu. Bir çok Latin Amerika ülkesinde M-19’u örnek alanlar çoğaldı. M-19, 1984’de devlet ile yapılan ateş-kes görüşmesini onaylayan gruplardan biriydi. Ondan sonrada kendine gelemedi ve ateş-kesten sonra legal parti kurdu, ancak liderleri yine devlet tarafından öldürüldü. Böylece M-19 Kolombiya’nın devrimci mücadele tarihinin kısa bir kesitinde yerini alarak ve iz bırakarak dağıldı.

1984 ateş-kes görüşmelerine FARC, M-19 ve ELP’de katılıp onayladı. ELN, ateş-kes görüşmelerine katılmadı ve ateş-kes yapmadı. Bu, “barış görüşmeleri” ve devletle yapılan karşılıklı ateş-kes, M-19’u tarih sahnesinden sildiği gibi, ELP’yi de küçük bir gruba dönüştürdü. 

1985 yılında yapılan ateş-kes ve barış görüşmelerinin ardından, FARC-EP, ELP ve M-19 arasında ortak hareket etme kararı alındı. Simon Bolivar Geilla Koordinasyonu (Coordinadoro Simon Bolivar Guerrillera-CGSB). Legal alanda ise CGSB içinde yer alan örgütlerin yanında, CCP ve diğer legal gruplarında katılımıyla Union Patriotica (UP) (Yurtsever Birlik) adında bir birlik oluşturularak legal olarak seçimlere gidildi. Önemli başarılar da elde edildi. Ne var ki, legal demokratik ortamdaki başarılar, emperyalist tekelleri ürküttü. ABD destekli güçlerin saldırıları yeniden başladı ve büyük kayıplar verildi. 1986-1996 arasında devlet UP‘nin 4-6 bin arası üyesini öldürdü. 1987 yılında, UP’nin devlet başkanı adayı, devlet tarfından öldürüldü. Bu legal ortam M-19’u bitirdi. Çünkü, M-19 büytünüyle legalleşmişti. ELP’yi ise parçaladı ve küçük bir grup durumuna düşürdü. FARC-EP’de önemli kayıplar verdi.

ELN ile FARC-EP arasında ortak hareket etme kararı var ve birbirlerini “kardeş örgüt” olarak değerlendiriyorlar. Bir ara çatışmalı bir ortam da yaşadılar. Fakat FARC-EP’nin başına Alfanso Cano’nun[15] getirlmesiye çatışmalı ortam kaldırıldı ve yeniden “dostluk” ilişkileri kuruldu.

ABD ve AB ve bazı Latin Amerika ülkeleri FARC-EP’yi, “terör örgütleri” listelerine dahil ederken; Venezuela[16], Ekvator, Brezilya, Arjantin ve Nikaragua ise “Cenova Sözleşmesine uygun gerçek bir ordu” olarak kabul ediyorlar.

Kolombiya’da, Komünist İşçiler Birliği (MLM)[17] (Union Obrera Cominista (MLM)” isimli bir örgüt daha var. Oslo görüşmelerinde, FARC-EP’nin taleplerini ve tavrını eleştiriyor. FARC-EP’nin taleplerini, “Neoliberalizmi ılımlama” olarak değerlendiriyor.  

Kolombiya’da bir çok devrimci parti ve örgütler var. Bazılarının küçük silahlı birliklerinin de olduğu söyleniyor. Çünkü Kolombiya’da açıktan iki cephe var. Arkasında ABD’nin yer aldığı karşı-devrim cephesi, diğeri ise devrim cephesi. Devrimci cephenin arkasında işçiler, köylüler ve diğer ezilen emekçi kesimler var. Karşı-devrim cephesinin arkasında ABD ve Kolombiya egemen sınıfları var.

Örneğin kimi yerlerde bütünüyle paramiliter güçlerin denetiminde “kurtarılmış köyler” var. Bu şu anlama gelmektedir, emperyalist tekellerin muz plantasyonlarının ve petrol bölgelerinin paramiliter güçlerce kontrol altında tutulması. Bunun bir amacı var; çalışanların köle gibi çalıştırılması ve direnişlerin önlenmesi içindir. Kimi bölgelerde ise uyuşturucu çetelerinin kontrolü söz konusudur. Bu karşı-devrimci odaklar Kolombiya devleti ile ortaklaşa hareket ediyorlar.

Kolombiya ve Türkiye

Kolombiya bügünkü haliyle tam bir muz cumhuriyetidir. ABD emperyalizmine bağlı petrol (Rockefeller gruba ait petrol şirketleri), uyuşturucu ve muz tekellerinin elindedir. Hükümeti, başbakanları bu tekeller belirlemektedir. Bu nedenle de devrimci gerilla örgütlerinin esas muhattapları perde arkasında ABD’dir. Bunu Kolombiya halkı’da, Latin Amerika halkları da bilmektedir. Seçime katılan partiler Muhafazakar ve Liberal adında iki partidir. ABD’yi örnek almışlar. Birincisi ABD’deki cumhuriyetçileri, ikincisi ise demokratları. Ancak, belirleyici olan ABD tekelleridir. Her şey onların çıkarlarına göre dizayn edilmektedir. Bu nedenle Kolombiya Latin Amerika’da “Muz Cumhuriyeti” olarak bilinir.

 Türkiye’nin birbirine benzeyen yanları vardır. Birinci, benzer yanları; ABD emperyalizmine bağlı olmaları ve onun politikaları etrafında hareket etmeleridir. Bu da, içeride “demokrasi”yi değil, faşizmi uygulamayı dayatmaktadır. Demokrasi görüntüsü, egemen sınıf kliklerin parlamentodan yararlanması, seçimlerle işbaşına gelmeleridir. Seçimle iş başına gelme, “özgürce” olmayıp, yine emperyalist tekellerin belirleyiciliği esastır. 

 Özellikle köylülerin ve işçilerin mücadelesi açısından bu söyelnebilir. Sadece sanayinin ekonomiye katkısıyla, şehirleşme oranları birbirine yaklaşık. Kolombiya halkı sömürgeciliğe karşı savaşla var oldu. Uzun yıllar İspanyol sömürgecilerine karşı savaştılar, bağımsızlıklarına kavuştuktan sonra da yerli gericiliğe ve yine emperyalist tekellere karşı savaşlarını sürdürdüler. Böyle bir durum, gerilla savaşının kitle temelinin tarihsel olarak var etti ve gerilla hareketini önce başlatan da köylüler oldu. Bugüne kadar bu savaşın sürmesinin arka planında bunlar vardır.
Türkiye’de Türk köylülüsünün, ne toprak talebi için ne de sosyal kurtuluş için kendiliğinden bir hareketi olmamıştır. Kendiliğinden olmadığı gibi, sosyal kurtuluş mücadelesi veren harketleri de desteklememişlerdir. Kuzey Kürdistan’da ise, Kürt köylüsü ulusal baskıya karşı, Kürt ulusal hareketlerinin yanında yer almıştır.

Bütün zorluklarına rağmen, başarı ve zafer; Latin Amerika’nın devrimci onuru Kolombiya’nın devrimci gerillalarının olsun!***06.12. 2012 Yusuf KÖSE

Yararlanılan Kaynaklar: Die etwas andere Geschite der Guerillas in Kolumbien, I-II (Kolombiya Gerilla Hareketinin Kısa Tarihi; I-II) Raul Zelik, Latein Amerika Nachrichten Nr. 268, Nisan 1998.  Kurtuluş Cephesi İnternet Sitesi. Barikat Dergisi sayı 52, 2007. Wiederstand in Kolumbia sitesi ve gazeteler... FARC-EP web sitesi, FARC-EP resmi yayın organı Resistencia. ANNCOL wep sitesi. www.cedama.org.  Doç. Dr. Sait Yılmaz; “Latin Amerika’da Neler Oldu?”


[1] FARC-EP: ( Fuerzas Armadas Revolucionarias de Colombia-Ejército del Pueplo): Kolombiya Devrimci Siahlı Güçleri- Halk Ordusu
[2]Romanın arka kağaında,  Marquez şöyle der: „Bu romanı büyük bir dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım. Kitaplarımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız." Yüzyıllık Yanlızlık, Can Yayınları

[3] 1823 “Monroe Doktrini”, ABD’nin latin Amerika’yı ele geçirme planı ve uygulamaya soktuğu tarihtir.
[4] UFC, kötü ününden dolayı daha sonra ismini değiştirmiştir. Şimdiki ismi Doyle Food’dur. Meşhur “Chiquita” muzu da bunların damgasını taşır. Maalesef, özellikle ABD’li şirketlerin damgasını taşıyan  yenen her muzun içinde işçilerin kanları vardır. Diğer emperyalist ülkelerin şirketleri de bunlardan farklı değildir. Bütün tekkeller aynı kumaştan dokunmuştur. ABD’nin Fidel Kastro’yu devirmek için yaptığı “Domuzlar Körfezi Çıkarması’nın arkasında bu şirket vardı.

[6]  “Dullar Kasabasından Masallar” James Canon, ABİS Yayınları. Bu roman FARC’ı kuran liderin önderliğinde kurulan , Bağımsız, özerk “Marquetalia Cumhuriyeti”nden esinlenmiştir. Ancak, roman, FARC ile paramiliter güçleri aynı kefeye koymaya çalışmış. Devletin vahşiliğinden ise hiç söz etmiyor. Adeta, ısmarlama bir roman izlenimini veriyor. 
[7] ELN : (Ejército de Liberación Nacional) Ulusal Kurtuluş Ordusu.
[8] EPL; (Ejército Popular de Liberación) Halk Kurtuluş Ordusu. ELP, Mao-Enver Hoca ayrışımında, Enver Hocacı oldu.
[9] Bloques Ivan Rios y Martin Caballero de Las FARC-EP internet sitesi.
[10] Bkz. http/inter.kke.gr ve www.emep.org/php. sistesi. Emep’in listesi ile KKE’nin “toplantıya katılanlar” listesi bir birini tutmuyor. EMEP eksik gösteriyor.
[11] ELN : (Ejército de Liberación Nacional) Ulusal Kurtuluş Ordusu. Ayrıca, bkz. www.eln-voces.com
[12] Camilo Torres Restrepo, ELN’nin kurucu önderi, professor ve rahip.,çatışmada öldürüldü. Manuel Vasquez Castaño, Manuel Perez Martinez (İspanyol ve Katolik teologlardan) ELN’nin önderlerindendi.
[13] Radio Cafe Stereo, Miguel Suarez (10.11.2011)
[14] EPL; (Ejército Popular de Liberación) Halk Kurtuluş Ordusu. ELP, Mao-Enver Hoca ayrışımında, Enver Hocacı oldu. Maoist görüşlerle bir ilgisi yok.
[15] Alfanso Cono (Guillermo Leon SAENZ-Vargas), ölümü 4.11.2011.  ABD ve Kolombiya devlet güçlerinin saldırısı sonucu şehit düştü. ABD, daha önce Cono hakkında bilgi getirenlere ve yerini bildirenlere 5 milyon dolar vereceğini vaadetmişti.
[16]Venezuela devleti, 2011 yılın başında Kolombiya devleti tarafından aranan FARC-EP üyesi olduğu ileri sürülen İsveç’te ilticacı (birisi meşhur bir gazeteci) iki kişiyi Karakas havaalanında  gözaltına alınıp Kolombiya devletine teslim etti. (bkz.Portal Amerika 21.de)
[17] „Devrim İşçi” isminde  haftalık dergileri var. (Bkz.www.revolucionobrera.com)

 




25 Kasım 2012 Pazar

Burjuvazinin Yalanları...



Burjuvazinin Yalanları...

Yusuf KÖSE

“Ve tanrı zengini yarattı...”
 Egemen sınıfların elinde, en büyük yalan silahlarından biridir din. Dünyada cehennemi yaşatıp, “öbür dünyada” cennet vaadetmek, büyük bir yalandır; yoksulları, olmayan bir “cennet” ile aldatmak, alçaklığın ve aşağılamanın yüzyıllar boyu devam eden en çirkef yolu olmuştur.

 Tarihteki tüm sömürücü sınıflar, halkı ezmeyi, onların haklarını gasp etmeyi kendi doğal hakları olarak görmüş, sömürdükleri ve ezdikleri geniş yığınlara da böyle göstermeye çalışmışlardır. Ya bu, “tanrı böyle olmasını istediği için olmuştur” ya da kendileri “çok zeki ve çok çalıştıkları için” olmuştur. Üretim araçlarına el koymalarını, işçi ve emekçinin artı-değerini gaspetmelerini ve iktidara sahip olmalarını, böyle anlatırlar.

Burjuvazi yalan söyleyerek, iktidarını sürdürür. Yalan söylemek ideolojik bir argüman, kitleleri baskı altında tutmanın yoludur. Toplumsal üretim araçlarını zor yoluyla (devlet baskısı) kendi özel mülkiyeti haline getirip, milyonlarca emekçinin artı-değerine el koyanların kitlelere gerçekleri söylemeleri düşünülemez. Ezdikleri, sömürdükleri, aç bıraktıkları, her türlü eziyeti  reva gördükleri yoksul halkların payına düşen; bir ömür boyu yalanlara inanmak ve sabırla “cennetin gün yüzünü” beklemekten başka birşey değildir. Sömürülen milyonların yaşamak zorunda bırakıldığı gerçek,burjuvazinin yaşadığı gerçekten bambaşkadır. Yoksulların gerçekliği, bütün yaşamları boyunca çalışıp ürettikleri halde, üretiklerine  el konulması ve kendilerinin sefilce yaşamaya mecbur bırakılmasıdır. Burjuvazi, varlığını kitleleri kandırma üzerine kurduğu için, her türlü yalan, yaşamlarının  parçası haline gelmiştir. 

Türk burjuvazisi için de durum bundan farklı değildir. T.C tarihinin en büyük yalanlarından biri; 1,5 milyon Ermeninin katledilmesi ve  Ermeni soykırımının yok sayılmasıdır.. Yine, uzun yıllar, “Kürt yok, kart- kurt var” demişlerdir.  Yüzbinlerce Kürdün katledilmesine mal olan ve halen acıları devam eden bu yalan politikası, burjuvazinin inkarcı ve ırkçılığının ürünüdür. Halka, “Kürt yok” denmiştir, halk ise birlikte yaşadığı Kürde Kürt demiştir. Milyonlarca Kürdün Kürtlüğü ve ana dili Kürtçe “yok” sayılmıştır. Kürde, “sen Kürt değil Türksün” denmiştir. Türk burjuvazisi ırkçılıkta ve asimilasyon politikasında sınır tanımayarak, bunu, bin bir türlü yalanlarla “açıklama” yoluna gitmiştir. Katliam ve baskılar ise yalan üzerine kurulu politikanın zalimce uygulanması olmuştur.

Burjuvazinin baş temsilcisi M. Kemal ve ekibinin, M. Suhpi ve 14 yoldaşını alçakça  katletmeleri ve bunu inkar etmeleri... Yine Dersim katliamında “ayaklandılar” yalanı ile Dersim halkının kırılması ve bunun yok sayılması, Türk egemen sınıflarının  ırkçılığının sonu gelmeyen örneklerinden bir başkasıdır. 

S. Demirel, 12 Eylül 1980 öncesi, I. Ve II. MC hükümetlerinin başı olduğu zamanda, gazetecilerin bir sorusu üzerine:  “Bana, sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” demişti. Gazetecilerin ağzı açık kalmıştı. Çünkü, faşist katiller Demirel hükümetinin koruması altında devrimcilere, işçilere ve demokratlara yönelik katlimalar yapıyorlardı. Günde yaklaşık 15-20 kişi katlediliyordu. Katliamcıların hükümet ortağı faşist MHP’nin ülkücü katilleri olduğu aşikardı. Sonradan da belgeleriyle ortaya çıktı. 1 Mayıs 1977 katliamı,  Çorum olayları, Sivas katliamı ve daha bir çok katliam... Demirel’in vahşet hanesine yazılan ve katliamcı yüzünün yalan perdesiyle örtülemeyecek kadar açık olmasının göstergeleridir. Demirel’in iyi bir öğrencisi olduğunu ispatlamaya çalışan Tansu Çiller ise “yalanlar” kraliçesi olarak kısa siyasi yaşamını zar-zor tamamlayabilmiştir. Bu dönem ise, 2 Temmuz 1993 günü Sivas Madımak Otel’inde 34 Alevi aydının yakılarak katledilmeleri , bütün ülke çapında Kürt aydınlarına ,Kürt halkına ve hatta Kürt iş adamlarına karşı başlatılan “faili meçhul” cinayetlerin ve katliamların “bin operasyon” adı altında doruğa ulaştığı bir süreç olarak, Türk burjuvazisinin kanlı tarihinin sayfalarında yerini almıştır.

19 Aralık 2000 tarihinde cezaevlerine yapılan kanlı katliama “hayat kurtarma operasyonu” adını veren Ecevit ise, bir başka burjuva yalancısıdır. Onca devrimci tutsağın katledilmesi, Ecevit için “hayat kurtarma” operasyonu olmuş ve o, hep “sol” gösterip, sağ vurmuştur.

Burjuva politikacılarının “yalan söyleme” konusunda birbirlerinden pek farkı olmasa da, Erdoğan’ın yalancılığı daha bir öne çıkmıştır. Erdoğan, emperyalist burjuvazinin sadık bir uşağı olarak, bir gün önce söylediğinin ikinci günü tersini söylüyor. Ve artık onun yalanları bütün dünya basınında veciz sözler haline gelmiş durumdadır. Bu tür burjuva politikacıları için, halka yalan söylemek bir yaşam tarzı halini almıştır.
12 Eylül 2010’da “Anayasa Referandumu” döneminde Erdoğan; “terör örgütü ve onun elebaşlarıyla görüştüğümüzü söyleyen şerefsiz ve alçaktır”[1] diyor , Başbakan yardımcısı Bülent Arınç ise, Manisa-Turgutlu’daki bir konuşmasında; “bunu söyleyenler namussuzdur”diyor. Bilindiği gibi, hem Öcalan hem de Oslo’da PKK temsilcileri ile görüşüldüğü, AKP hükümeti adına Erdoğan ve Arınç tarafından resmen doğrulanmıştır. Böylece kendi kendilerinin “şerefsiz, namussuz ve alçak”lıklarını teyid etmiş oldular. Yalanları “yatsılarına” bile kalmadan ortaya çıktı.

En son, yüzlerce PKK’lı ve KCK’lı tutsakların hapishanelerde başlattıkları açlık grevleri için , Erdoğan, Almanya’da, bütün dünya basınının önünde: “ülkemizde açlık grevi yapan bir kişi var” demiştir. Yalan olur ama, bu denli pişkince yapılan bir yalanda olamazdı herhalde. Dünya basının yakından izlediği açlık grevleri yok sayılıyordu. 

TC başbakanı Erdoğan, yaşamı hep takkiye ile doludur. Yalanları, adımlarından önce hareket etmektedir. İsrail’e karşı gibi gözükür “terörist devlet” der,,  öbür yandan ise en yüksek seviyede ekonomik, siyasi ve askeri işbirliğini İsrail ile sürdürür. İsrail’i korumak için ülkeye raddar üsleri kurdurur. 

Erdoğan’ın saldırganlığı ve yalanları üzerine bazı yazarlar, onun psikolojisinin “bozulduğundan” söz ederek, akli dengesinin yerinde olmadığını ima eder oldular. Hitler, Mussolini, Franko ve daha bir çok tarihi faşist kişiliklere de sonradan aynı nitelemelerde bulunulmuştur. Bu nitelemeler, doğru değildir. Onlar, burjuvazinin en has temsilcileri ve rollerini bilerek oynamaktadır. Erdoğan, yıpranıp kirli bir kağıt mendil gibi çöpe atıldığında, burjuvazi, “o bir psiko vakaydı” diyebilir. Böylece burjuvazi, kendini temize çıkarmanın gerekçesini elinde tutarak, bir yalanın ömrü bitmeden diğer bir yalanı piyasaya sürmek için hazır bekletir.

Burjuvazinin en büyük yalanlarından biri de “vatan, millet, bayrak” nitelemesidir. “Her şey vatan için”dir der. Bunun için yoksulları ölüme gönderir. Ama, o vatan dedikleri toprakların tüm nimetini ise bir avuç sömürücü yer-içer. Kısacası, “vatan, millet ve bayrak”, burjuvazinin kendisidir. Ölenler, öldürülenler, baskı altında tutulanlar, sömürülenler bir avuç burjuvazinin çıkarı uğrunadır. Bu ölenler içinde burjuvazi ve burjuva politikacılarının ne kendileri ne de çocukları yer almaz . Yanlız şu unutulmamalıdır ki; bir Kenya özdeyişinde olduğu gibi: “Bir yalan ne kadar hızlı olursa olsun, hakikat onu yetişip geçer.” 25.11.2012



[1] YouTube videolarında ses kayıtları var.

2 Kasım 2012 Cuma

“KORKU KITASI” AVRUPA’DA IRKÇILIĞIN FELSEFESİ



“KORKU KITASI”* AVRUPA’DA IRKÇILIĞIN
FELSEFESİ

Avrupa’da ırkçılık yayılıyor. Bunu, Der Spigel dergisi gibi burjuva basını da sık sık dile getirmek zorunda kalıyor. Diğer yandan ise aynı basın, karşı gibi göründükleri ırkçılığın gelişmesi için ideolojik ve siyasal zemini de hazırlamaktan, ayrımcılık (diskriminierung) yapmaktan geri durmadıkları gibi; yabancı ve göçmenlerin “suçlarını” sıralamaktan, “uyumsuzluklarından”, “entegre olmamalarından” sıkça şikayet ettikleri ve bunları sıkça manşetlere yine kendilerinin çıkardıklarını unutuyorlar(?) Ve bunu, kitleler üzerindeki etkisini bilerek yapıyorlar.

Emperyalist burjuvazinin, kapitalist medeniyetinin “modern beşiği” olarak gösterdiği Avrupa, yine kendi deyimleri ile tam bir korku kıtası haline getirilmiş durumdadır. Sermayenin borsasındaki dalgalanmalar gibi, ırkçılık da bazan geriliyor, bazan ise ilerliyor. Son on beş yıldır ise mutlak oranda bir artış gösteriyor. 

Kapitalizmin krizine koşut olarak gelişen ve geliştirilen ırkçılık, hemen hemen bütün AB üyesi ülkeleri, özellikle de, “ileri demokrasi”nin örnekleri olarak öne çıkarılan, İsveç, Danimarka, Hollanda, Almanya, Fransa, Belçika, İsviçre, Norveç, Finlandiya, Avusturya, İtalya’yı ve daha bir çok ülkeyi sarmış durumdadır. Bugün 16 AB ülkelesinin parlamentosunda ırkçılar yer almaktadır. Bu ülkelerin bazılarında ise ırkçılar, hükümet ortakları olarak varlıklarını sürdürüyorlar.

 Irkçı-faşist partiler, Avrupa ülkelerinin parlamentolarına yerleşmiş durumda. Fransa gibi ülkelerde (2002) başkanlık yarışına katılacak duruma gelmişlerdir. Almanya’da ise Neonazi faşistleri devlet eliyle besleniyor, devletin gizli istihbarat ajanları tarafından yönlendiriliyor. Neonaziler tarafından salt yabancı oldukları için öldürülen (sekizi Türkiye’li biri Yunanlı) insanların soruşturulmasında bu ortaya çıktı. Kendilerini “yaktıkları” iddia edilen neonazi hücre elemanlarının evinde Federal Anayasayı Koruma Dairesi tarafından sadece gizli servis çalışanlarına verilen kimlikler bulundu. Bu bilgiler, her hangi bir sol basın da değil, ırkçılığın baş körükleyicisi Alman Bild gazetesinde yer aldı.

Avrupa sermayesinin ahmak siyasal temsilcileri “ırkçılığı önlemek” için “yasalar” çıkartıyor, karşı demeçler veriyor, öbür yandan ise, kapitalizmin derinleşen krizinin sorumlusu olarak göçmenleri gösteriyorlar. Özellikle seçim dönemlerinde, göçmenlere karşı yapılan ayrımcılığın boyutu oldukça yükseliyor. Kitlelerin kapitalizme olan tepkisini göçmenlere yöneltmeye çalışıyorlar.

Kapitalizmle yaşıt olan ırkçılık, burjuvazinin sürekli el altında bulundurduğu bir korku sopası ve kitlelerin kapitalizme olan tepkilerini başka yönlere yönlendirme eylemi ve aynı zamanda, kitleleri sermayenin tam emri altına alma aracıdır. Sermayenin krizi derinleştikçe, ırkçı-faşist propagandaların dozajı da artıyor. 
Burjuvazi, kitlelerin sosyal devrimlere yönelmelerini önlemek için de ırkçılığı geliştiriyor. Kitleler  üzerindeki ırkçı propagandaların etkisi, sermaye tarafından, demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanması ve hatta ortadan kaldırılmasında sessiz kalmaları, bunların nedenlerini başka yerlerde aramaya kolayca yönlendirilmelerinde kendini gösteriyor. 

Bu durum, 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası Almanya yaşandı. Alman burjuvazsi, komünistlere karşı Hitlerin başını çektiği Nazileri örgütledi ve güçlendirdiler. Kitlelerin büyük bir bölümü ırkçı propagandalar ile adeta uyuşturuldu ve Alman emperyalist burjuvazisinin birer savaş aracı haline getirildi.
Bu kısa yazıda, Korku Kıtası Avrupa’da, tek tek ırkçılığı ele almanın fazla bir yararı yok. Bunlar günlük basında sıkça yer almaktadır. Kısacada olsa, ırkçılığın  beslendiği ideolojik ve felsefi kökenlerine de inmek gerekiyor. 

Marksist felsefenin karşısına çıkarılan ırkçı felsefenin en gelişmiş ana damarları Nietzsche’ye kadar uzanmaktadır. Hitler Nazizmin felsefi ideologu Alferd Rosenberg olarak bilinir. Rosenberg’in kaynağı ise Friedrich Wilhelm Nietzsche’dir. Marksist felsefeci Franz Mehring’in de belirttiği gibi; Nietzsche, “kapitalizmin kutsayıcısı”dır. Bütün ırkçılar gibi, Nietzsche’de işçi ve emekçilerin düşmanıdır.  Onun toplumsal tahlili biyolojiktir. Toplumun sınıflara bölünmüşlüğünü kabul etmez. Aynı günümüz ırkçı felsefenin ideologlarından olan Peter Sloterdijk gibi. 

Nietzsche, Marks ve Engels’i okumadığı gibi, onlardan hiç söz etmemiştir, adeta onları yok saymıştır. Marksizmin en popüler olduğu bir süreçte, Marksizmden söz etmemek, işçi ve emekçilere karşı burjuvazinin yanında açıktan saf tutmanın bir başka adıdır.

Günümüzün meşhur ırkçı feslsefecilerinden olan P. Sloterdijk, aynı Nietzsche gibi, insanın genetik yapısıyla oynanarak, yeni tipte insan (fabrikalarda, bant usulü) üretilmesini savunan faşizmin ideologlarından biridir. Çünkü, bunlara göre insan bir metadır. Sermayeye baş kaldıran insan "iyi insan" olamaz. Sermayeye hizmet edecek ve sermayeyi büyütecek insan gerekli. Bunun için de sermayeye uygun insan üretilmelidir.

O, “Hümanizm ölmüştür”, “insanın yapay olarak üretilmesini düzenleyen antropo-teknik bir kurallar dizisine sahibiz” diyerek, sermayeye baş kaldırmadan onun hizmetinde mikro-biyo insanların üretilmesinden yanadır. Gen teknolojisinin gelişmişliğinin boyutu dikkate alınırsa, bu tür “felsefecilerin” boşuna türemediği ve  tekelci sermaye tarafından beslenmeleri ve desteklenmeleri kendiliğinden anlaşılır. 

“Üstün insan”, “ari ırk” kavramları da Nietzsche’den devr alınmış ve bugün, ırkçı Sloterdijk ve benzerlerinin sıkça gündeme getirdiği, gen tekniği ile “iyi insan”ların üretilmesini savunmaktadır. Onun bütün eserlerinde, konuşmalarında ve TV programlarında bunları bulmak olasıdır. Neredeyse hepsi Türkçe olarak yayınlanmış kitaplarında, ırkçılığın “yeni bir şeymiş” gibi propagandası da yapılmaktadır. Bazıları ise, bu sözlerin ve de anlayışların kapitalizm karışıtıymış ve de onun alternatifiymiş gibi piyasaya sürmeleri, kabul edilebilir gibi değil. Sloterdjik, kapitalizme karşı değil, kapitalizmin akıl hocası, sermayenin büyümesi ve güvenliği için ona hizmet edecek yeni bio-insan üretilmesinden yana. Bundan aşağılık bir düşünce olabilir mi? 

Burjuva idealist feslsefesinin günümüzde artık buraya kadar gelmesi, kapitalizmin çoktan bittiğinin bir sonucudur. Kapitalizm, tarihi misyonunu doldurduğu için, Sloterdjik gibi ırkçı feslsefecilerlerle insanın yok edilmesi üzerine çalışmaya başlamıştır. İnsanın yok edilmesi, doğanın yok edilmesi ile aynıdır. Bu tür felsefi görüşler, kapitalizmin her yönüyle bititğinin bir açıklamasıdır.

Irkçı felsefeciler, tarihleri kendileri ile başlatıp kendileri ile bitirirler. İnsanlığın binlerce yıllık belleğini, toplumsal belleğini yok sayarlar ki, tarihi ileriye taşıyanların ezilenler olduğu unutulsun ya da görülmesin diye. Bir on yıl önce de Fukuyama diye bir CIA yazarı, “Tarihin Sonu”nu ilan etmişti. Sonra, o son kendi sonu oldu. Burjuvazi halkların direniş belleklerini yok etmek ister. Doğanın ve toplumların tarihsel diyalektiğini yok sayarlar. Irkçı felsefeciler de toplumların tarihini, kapitalizmle başlatıp kapitalizmle bitiriyorlar.

Bütün burjuva idealist felsefecileri, dünyayı yorumlamak için değişik argümanlalar kullanmaya çalışmış olsalarda, onların felsefesinin kökü idealizmdir. Bu ise diyalektik materyalist felsefenin tam karşıtıdır. Her şey akla-kara olmamakla beraber, kapitalizmle birlikte iki sınıf ortaya çıkmıştır: Burjuvazi ile proletarya. Her alanda olduğu gibi felsefi alanda da bu iki sınıfın çatışması ortaya çıkar. Günümüz ırkçı felsefecileri kendilerini, arkalarına sermayenin gücünü de alarak, proletaryanın Marksist düşüncesine saldırmakla var edebiliyorlar. Ne pahasına, insanlık düşmanlığı pahasına...

Bundan hareketle, Alman tekelci sermayesinin P. Sloterdijk’i el üstünde tutması, onun “günümüzün büyük felsefecisi” olarak tanıtması da boşuna değildir, diyebiliriz. Böyle felsefecilerin olduğu bir kıtada ırkçılığın gelişmesinin ideolojik ve siyasal zemini de var.

Marks;
“Sermaye, kar olmadığı zaman ya da az kar edildiği zaman hiç hoşnut olmaz, tıpkı eskiden doğanın boşluktan hoşlanmadığının söylenmesi gibi. Yeterli kar olunca sermayeye bir cesaret gelir. Güvenli bir yüzde on kar ile her yerde çalışmaya razıdır; kesin yüzde 20, iştahını kabartır; yüzde 50, küstahlaştırır; yüzde 100, bütün insani yasaları ayakları altına aldırır; yüzde 300 kar ile sahibini astırmak olasılığı bile olsa, işlemeyeceği cinayet, atılmayacağı tehlike yoktur.” (Karl Marks, Kapital, C.1, sf. 801, Dipnot, Birinci Baskı, Sol Yayınları)

Marks’ın söylediklerinde hiç bir abartma yoktur. Dünyada, sadece son on yıllık gelişmeler dikkate alındığında, burjuvazinin canilikte hiç sınır tanımadığı görülebilir. Sermayenin ırkçılığı desteklemesi, geliştirmesini de bu çerçevede ele alınmalıdır. Bunun ekonomi-politik temeli budur. Avrupa tekelci burjuvazisinin, ırkçılığı işçi ve emekçilere karşı geliştirmesi, kullanması, sermayenin kan emici karakterinden kaynaklanmaktadır. Geriye, anlı-şanlı ırkçı filozoflara da bunun felsefesini yapmak kalıyor.

Irkçılığın gelişmesi karşısında, Avrupalı bazı hümanist entellektüeller ise,; “Avrupa kendi değerlerini yok ediyor” diye sitemde bulunuyorlar. Oysa, kapitalizmin doğuşuyla beraber yaratılan burjuva değerler, 1800’lü yılların sonlarından bu yana geçemedi. O günün burjuva değerleri, tarihin o sayfasında yazılı kaldı. Şimdiki değerler ise, çürümüş, kokuşmuş emperyalist burjuvazinin değerleridir. Son yüz yılı aşkın bir süredir yeni ve ileri değerlerin temsilcisi Marksist felsefeyle donanmış proletaryadır.

İşçi sınıfı, kapitalist sistemi bir an önce yıkmazsa, tekelci burjuvazi, Marks’ın dediği gibi, sahibini asacağı gibi, insanlığı da yok edebilecek teknolojiye sahiptir.  Bunu gerçekleştirmek içinde her hangi bir tereddüt geçirmez. 02.11.2012.***


* „ Kontinent der Angst” (Korkunun Kıtası) Başlık Der Spiegel (2010/39) dergisine ait.