8 Eylül 2012 Cumartesi

Suriye ve Politikalar




1 eylül hatay



Suriye ve Politikalar
Yusuf KÖSE
Türkiye’nin, başta ABD olmak üzere batılı emperyalistlerinin „savaş üssü“ olduğunu bir yıl önce 03.09.2011 tarihli yazımda dile getirmiştim. Gelinen aşamada ise bunun gizlenecek bir yanı olmadığı gibi, açık bir şekilde Türk egemen sınıfların siyasal temsilcileri tarafından dile getirilmektedir.  Şu anda Türkiye hem PKK ile hem de Suriye ile bir savaş içindedir. Suriye’ye kendisi asker göndermese de, Suriye’ye yönelik paramiliter güçlere, kendi topraklarında askeri üs de dahil her türlü desteği vermektedir. Bu durumun ise her an daha büyük bir çatışmaya dönüşmesinin koşulları hızla oluşmaktadır.

Türk egemen sınıfların, ABD emperyalizmin yönlendirmesi doğrultusunda hareket ettiği en sıradan liberal burjuva aydınların dahi kabul ettiği bir gerçektir. Elbette Türk burjuvazisi, bunu, kitlelere, kendi bağımsız politikası olarak göstermeye çalışıyor. Başbakan Erdoğan’nın sık sık muhalif basına yüklenmesi, ilerici, demokrat ve bazı burjuva yazarların dahi üzerinde baskı oluşturulması, işlerinden atılmaları ve aynı zamanda devrimci-demokrat muhalif gazetecilerin yoğun bir şekilde tutuklanması; kitlelerin, emperyalist ve işbirlikçi burjuvazinin savaş politikasına hazırlanması içindir. Kısacası,  kitleler ve onların ileri unsurları üzerinde bir korku imparatorluğu yaratılmaya çalışılıyor. Öbür yandan ise, geniş yığınlar içinde, her türlü dini ve ulusal ayrımlar öne çıkarılarak, ezilen yığınların birliğinin önüne suni (sınıfsal olmayan) ayrımlar çıkarılıyor.

Suriye’de süren „iç savaş“, iç savaş olmaktan öte ABD ve batılı emperyalist güçlerin Esad yönetimini yıkma savaşıdır. Bunu, esas olarak da, (Suudi Arabistan, Katar’da dahil olmak üzere) Türk egemen sınıfları üzerinden yapıyorlar demek yanlış olmayacaktır. Batılı emperyalistlerin derdi, demokrasi olmayıp, Suriye’yi bütünüyle kendi denetimleri altına almaktır. Onların, „Suriye halklarının dostu“ olmak bir yana, Suriye halklarının düşmanı ve katili oldukları ise ayan beyan ortadadır.

Suriye üzerindeki savaş, batılı emperyalistler ile Çin ve Rusya arasındaki egemenlik hesaplaşmasıdır. Emperyalistler arasındaki bu egemenlik savaşında, Esad rejimi, elbette işçi ve emekçiler tarafından desteklenecek bir rejim değildir. Buna karşın, emperyalistlerin buraya yönelik her türlü  baskı ve müdahalelerine karşı da aktif mücadele edilmelidir. Çünkü bu savaş, emperyalistlerin çıkarlarına yönelik bir savaş olduğu gibi, Başta ABD olmak üzere batılı emperyalistlerin Ortadoğu’yu kendi çıkarları doğrultusunda şekllendirme savaşımıdır. Bu savaşı kazanmak için de, halklar arasındaki, tarihin derinliklerinden gelen/getirilen dinsel, mezhepsel ve ulusal ayrımları kullanarak, kendi çıkarlarına uygun bir ortam hazırlamaya  çalışıyorlar.

Esad rejiminin „Nusayri-alevi“ olması, ülkemizdeki alevi kesimlerin Esad rejiminin desteklenmesi yönünde tavırları söz konusudur. Esad rejimi alevi de olsa, bu rejim işçi ve emekçi düşmanı bir rejimdir. Suriye devleti, Suriye burjuvazisinin Suriye halkına karşı kurulmuş bir devletidir. Nasıl ki, Türk devleti için sünni Türk işçi ve emeçilerin devleti demek yanlışsa, Suriye devletini de „alevi“ devleti olarak adlandırmak yanlıştır. Bu tür adlandırmalar, burjuvazinin kitleleri aldatma, yanlış yönlendirme ve sınıfsal kimliğin üstünü kapatıp dini yönü öne çıkaran idelojik argümanlarıdır. Bu tür sınıflandırmalar ya da ayrımların komünistlerin kullandığı termonolojinin içinde yeri olamaz. Komünistler, soruna sınıfsal yönden, esas olarak da işçi sınıfının çıkarları yönünden bakarlar. Sınıfsal bakış açısını, özellikle de proletaryanın bakış açısını gözardı eden yaklaşımlar, her zaman kitleleri burjuvazinin yedeği haline getiren yaklaşımlar olmuştur.

Batılı emperyalistlerin ve Türk hükümetinin „Alevi Esad rejimi Sunni çoğunluk üzerinde baskı uyguluyor“ şeklinde bir propaganda yapmaları, özellikle Türkiye’de, sünni çoğunluk üzerinde kendi çıkarları doğrultusunda etki yapmak içindir.

Suriye’ye yönelik her türlü emperyalist müdahaleye karşı mücadele etmek, karşı çıkmak, nesnel olarak iktidardaki Suriye burjuvazisine destektir. Böyle bir nesnelliğin, emperyalist müdahale ya da işgali desteklemeyi getirmez ve getirmemelidir. Burada, esas sorun, emperyalizm ve mücadelenin ana yönünü emperyalizme çevirmektir. Bazı küçük burjuva kesimlerin ileri sürdüğü gibi, emperyalizme karşı Esad rejimini desteklemek ilericilik değildir. Böyle bir yaklaşım, Suriye işçi ve emekçilerini yanlış yönlendirme ve kendi cellatlarına karşı silahsızlandırmadır. Başta işçi sınıfı olmak üzere, ezilen yığınları, emperyalizmin „mağduru“ burjuvazinin kuyruğuna takmak, onun destekçisi durumuna getirmek, Marksist bir yaklaşım olmadığı gibi, işçi sınıfının sınıfsal politikasını yok saymak demektir. İşçi sınıfı, ülke emperyalist işgal altındayken, emperyalist işgale karşı çıkan ülke burjuvazisi ile bağımsız örgüt yapısını korumak koşuluyla,  ittifak yapabilir. Ancak, ülke burjuvazisini, işçi ve emekçilere karşı güçlendirecek taktiklerden uzak durmanın ilkesel taktiklerini de asla unutmadan!

Suriye konusunda, batılı emperyalistlerin piyonu olarak başat rol üstlenen Türk egemen sınıflarına karşı, sınıf bilinçli proletaryanın ve emekçilerin görevi; egemenlerin savaş politikasına karşı çıkmak, mücadele etmek ve her alanda emperyalist işgal ya da müdahaleyi teşhir etmek ve bunu geniş protestolarla dile getirmek olmalıdır. Bu konuda birleşilebilecek en geniş güçlerle birleşmek ve anti-emperyalist savaş ittifakını geliştirmek olmalıdır. Bu durumda, sınıf bilinçli proletaryanın en yakın müttefiki, Türk egemen sınıflarına karşı ulusal hakları için savaşan Kürt ulusal hareketiyle beraber alevi kesimlerdir.  Türk egemen sınıfların bu savaşta üstün gelmesi, Kürt ulusal hareketinin de (ve elbette bütün işçi ve emekçilerin de) aleyhine olduğu gözden ırak tutlmamalıdır.

Egemenler, bu savaşı kazanmak için, demokrat bir muhalefet olan alevi kesimleri de sindirmek için her türlü çabayı harcadıkları gibi, halk arasında alevi-sunni çatışmasının ortamını da hazırlıyorlar. Ezilen yığınları, Kürt-Türk, alevi-sunni çatışmaları içine sokarak, kendi egemenliklerini sürdürmenin çabası içine girmişlerdir. Bu tür politikalar; burjuvazinin,  kitleleri aşağılatmanın ve de sınıf mücadelesini geriletmenin en alçakça politikalarından biri olarak sık sık gündemde tutlmaktadır.

 Türk egemen sınıflarına bu konuda geri adım attırmak, geniş yığınların sokaklara dökülme oranıyla doğru orantılıdır. Dinci-faşist AKP hükümetinin en küçük muhalefeti dahi susturmak için her türlü şiddeti ve tehditi kullanması, kitleleri emperyalist çıkarların arkasına almak içindir. Bu savaşa karşı geniş yığınların örgütlenmesi ve harekete geçirilmesi, Türk egemen sınıflarının politikasını boşa çıkaracak yegane güçtür. Bu potansiyel güçlü bir şekilde var ve bunu iyi bir şekilde örgütlemek en başta komünist ve devrimcilerin görevidir. Burjuvazi de bu gücü yanına çekmek ya da en azından belli kesimini  tarafsız bırakmak için çalışıyor. Oysa, kitlelerin çıkarı burjuvazinin çıkarlarıyla ters düşerken, komünist ve devrimcilerin politikalarıyla uyuşmaktadır. Bu avantaj, iyi bir şekilde değerlendirildiğinde devrimci-demokrat cephe karlı çıkacaktır.

Şu anda  güçlü gibi gözüken AKP hükümeti ve onun arkasındaki sermaye güçleri en zayıf  günlerini yaşamaktadır. Dış koşullar bunların aleyhine geliştiği gibi, iç koşullarda bunların lehine değildir. İçte bunlara karşı çıkan güçlerin baskı ve tehditlerle sindirilmiş olması söz konusudur. Biraz güçlü kitle hareketi bunların bütün çelişkilerini ortaya çıkararak geri adım atmalarını da beraberinde getirebilecektir.08.09.2012

***

18 Ağustos 2012 Cumartesi

HESAPLAŞMA


HESAPLAŞMA

Yusuf Köse
Özellikle 12 Eylül 1980’den itibaren yürürlükte olan emperyalist proje gereği, bugün Türk devleti, kemalist faşist devletten dinci-faşist bir develet biçimine sokulmuştur. Emperyalizmin bu projesine Türk egemen sınıfları da “hayır” dememiştir. egemenlerin anlaşmazlıkları, ordunun rolüyle ilgili olduğu gibi, esas olarak da, sömürüden daha fazla pay alma anlaşmazlığıyla  ilgiliydi. Çatışma bu konularda oldu ve “ılımlı islam” (bazı başka ülkelerde ise müslüman kardeşler adıyla) örtüsü, kapalı değil, açıktan örtüldü. Emperyalist burjuvazinin de isteği buydu. Özellikle 1979 Şubat’ın da İran’ın, “islam devleti”ni ilan edişi ve ABD’nin kontrolünden çıkışıyla beraber, ABD önderliğindeki batı burjuvazisi bu projeyi hızla –elbette doğası gereği- adım adım uygulamaya soktular. Ortadoğu –müslüman ülkeler- halklarının din afyonu ile derin bir uykuya sokulması, buna Türkiye’nin de eklemlenmesi gerekiyordu.

Marksist ve  sol yazında sıkça tekrarlandığı gibi, 12 Eylül 1980 Cuntası, “laiklik” söylemi altında, dinciliğin örgütlenmesini yaptı ve de sola karşı tampon olarak örgütlenmesinin önünü daha geniş bir şekilde açtı. Bunu bizzat TÜSİAD yürüttü. TÜSİAD’ı “laik” görenler ya da göstermeye çalışanlar elbette yanılıyorlar, bazı kesimler ise bunun bilinçli propagandasını yaparak, işçi ve emekçileri sermayenin bir kesiminin peşine takmaya çalışıyorlar. Aynı zamanda, alternatif olarak, yeşil sermayeye karşı “laik” sermayeyi göstermenin gayretkeşliği ve yönlendirmeleri olarak da kitlelerin karşısına çıkarılıyor. Yeni bir toplumsal ve sosyolojik dönüşümün –toplum mühendisliği diye adlandırılan olay- adımları daha o zamanda atılmaya başlanmıştı. Bunun içinde öncelikle “sol”un bir bütün olarak ezilmesi en azından ağır bir darbe vurulmasının hesabı yapılmıştı.
Türk burjuvazisi “dini”, TC.nin kuruluşundan bu yana, kitleleri kontrol altında tutmanın bir aracı olarak hep canlı tutarken, "müslüman mahallesinde salyongoz” sattırmayarak, dinin uyuşturucu ruhu ile kitleleri gerçeklerden uzaklaştırmaya çalışmışlardır. Buradan hareketle şu rahatlıkla söylenebilir; burjuvazi gerçek anlamda hiç bir zaman “laik” olmamış ve de olamaz. Avrupa burjuvazisinin “laik” olduğunu söyleyenlerde yalan söylüyor. En gerici yöntemleri, en gerici iktidarları besleyen, yönlendiren ve var etmeye çalışan bu emperyalist burjuvazidir. Varlığı aşırı sömürü ve baskı üzerine kurulu bir sistemin sahiplerinin “demokrat” olması bir yana, bunlardan en asgari ölçüde demokratlık beklemek, siyasal körlükten öte, bilinçli bir karşı-devrimci yönlendirme olarak da öne sürülmektedir.

Başka idelojik araçların yanında, kitleleri etkilemenin en etkili ideolojik araçlarından biri olarak din; işçi ve emekçileri, kapitalist sisteme karşı duruşlarının yönünü başka bir yöne çevirmenin, uyutma/uyuşturma, somut gerçeklerden ve özellikle de sınıfsal gerçeklikten uzaklaştırmanın bir ideolojik aracı olarak kullanılmaktadır. Kitleleri en alt kimliklerine kadar bölmek, esas kimlik olan sınıf kimliğinden uzaklaştırmak, burjuvazinin ve önceki sömürücü sınıfların hep çaba ve düşleri olmuştur. Çünkü, kitlelerin sınıfsal olarak bilinçlenmesi, kendi sınıf çıkarlarına sahip çıkması, burjuvazinin sömürü sistemi için en büyük tehdit olarak var olamaya devam etmektedir.
  
Egemen sınıfların dinleri “boyun eğmeyi” öğütler ve bunun kutsallığına kitleleri inandırmaya çalışır. (Oysa, burjuvazi için yegane kutsal olan şey sermayedir, özel mülkiyetçi sistemdir) Nitekim, özellikle geri bıraktırılmış yarı-sömürge ülkelerde yapılan budur. “Din savaşları”. Şu anda yarı-sömürgelerde, özellikle de emperyalistlerin çıkar dalaşlarının keskinleştiği Ortadoğu ve çevresindeki ülkelerde, bu yöntemi uzun bir süredir uyguluyorlar ve uygulamaya çalışıyorlar. Bu yöntem, salt yarı-sömürgelerle sınırlı omayıp, nazi Almanya’sında da yaşama geçirildiği gibi, emperyalist ülkelerde de yürülüğe sokulabiliyor. İhtiyaç duyduklarında toplumu rahatlıkla din afyonun buğusuyla uyuşturma yoluna gidebilirler. Emperyalist burjuvazi tarafından Vatikan’ın yaşatılması, ayakta tutulması, kilise çanlarının durmadan çınlatılması ve büyük bir sermaye ile beslenmesi boşuna değildir.

Yine Afrika’da, emperyalist tekellerin, farklı aşiretleri, farklı mezhepleri birbirine kırdırarak, saltanatlarını sürdürme çabaları, kitle kıyımları üzerinde gerçekleşmektedir.

Burjuvazi için “laik” ya da “dincilik” sermaye birikimi ve büyümesiyle ilgilidir. Eğer sermaye birikimi, “din” afyonu ile daha iyi sağlanıyorsa, anında “dinci” olurlar. Yok, eğer, sermaye birikimi “laisizm” adı altında yapılıyorsa, laiklik öne çıkar. Hatta Çin’de olduğu gibi, sermaye birikimi “komünizm” adı altında yapılıyorsa, onlar “komünist”de olurlar.

Burjuvazi için sorun, özel mülkiyetçi (kapitalist) sistemin sürdürülmesidir.  Elbette, bunun için, başta, kitlelerin sınıf mücadelesinden uzaklaştırılması, devrimci-demokratik örgütlenmelerden yoksunlaştırılması gerekiyor. Çünkü, sermaye birikiminin artışı, aşırı artı-değer sömürüsünü şart koşar. Bu da, kitlelerin, özellikle çalışan işçi kesiminin direnişinin kırılmasıyla doğru orantılıdır. Sermaye birikiminde,  sınıf mücadelesi yükseldiğinde azalma, sınıf mücadelesi zayıfladığında ise artış olur. Sermaye birikiminin artışıyla sınıf mücadelesinin ivmesinin artması birbirine zıttır.

AKP’nin uygulamaları, özelikle de işçi ve emekçilere yönelik baskıları, her geçen gün bir yenisi uygulamaya sokulan yoğun hak gaspları vb., esas olarak bütün burjuvazi tarafından desteklenmektedir. 12 Eylül Askeri Cuntası etrafındaki birlik, şimdi, AKP etrafında sağlandığını söylemek yanlış bir belirleme olmayacaktır. Her ne kadar egemen sınıf partilerinden CHP, “ılımlı islam” örtüsünün bu kadar açıktan yapılmasına karşı dursa da, CHP’ye destek veren sermaye kesimi AKP’den o kadar şikayetçi değil. Şikayet ettiği taraf, yeşil sermaye denen kesime sömürüden daha fazla pay ayrılmasıdır. Egemenler arasındaki bu çelişki her zaman var olacaktır. CHP’nin itirazları, işçi ve emekçilerin demokratik hak gasplarıyla, Kürt ulusuna yapılan zulümle ilgili olmayıp, “ılımlı islam” örtüsünün öne çıkarılmasıyla ilgilidir.

AKP, kitleleri din afyonu, özellikle de sünnilikle uyutmaya çalışırken, karşısına da  düşman olarak aleviliği çıkarmıştır. Kitlelerin önemli bir kesimini kendi etrafında tutmak için böyle bir yönteme ihtiyaç duyarken, kitlelerin sınıf mücadelesinden uzaklaşmasının ideoloijsini daha etkin kılmaya çalışıyor. Kürtler -özellikle ulusal hakları için direnen ve mücadele eden kesim- zaten düşman. Kürt düşmanlığını, ırkçılığı ve milliyetçiliği geliştirerek, kitlelerin düzene olan tepkisinin yönelimini başka bir yere kanalize etmenin aracı olarak da kullanıyorlar. Ancak, işçi ve emekçilerin sınıf mücadelesini bastırmak için bu yeterli olmuyor. Din ve mezhepsel farklılıkların da kullanılması gerekiyor. Alevilik olmasaydı, sünniliğin içindeki mezhepleri (bu da olmasına karşılık,  daha geri planda yapılıyor) bir birine kışkırtmanın açıktan çabaları içine girerlerdi.

Türkiye’deki Aleviliğin ilerici olması burjuvaziyi ürküten bir yan olması nedeniyle, onu islamın gerici gayya kuyusuna atmak için de baskı uygulamaktadır. Yüz yıllardır bastırılamayan alevilik, eksilmeyen devlet baskısı, onlarca katliamı, tehdidi ve tacizlerin yanı sıra,  “alevi sermayesi” eliyle de uysallaştırmaya çalışılmaktadır.

Burada yeniden anımsatmak gerekiyor, “ezeli Kürt düşmanlı”ğının körüklenmesinin yanında, “ezeli alevi düşmanlığı” da hep canlı tutlmuştur. Bu salt AKP iktidarına has bir tutum olmayıp, önceki (örneğin 2 temmuz 1993 Sivas katliamı) iktidarlar zamanında da yapıla gelmiştir. Türk egemen sınıfları, bunu hep yapmış ve yapmaya devam edeceklerdir.

AKP’nin, muhalif olan her kesime açıktan tehdidi, saldırısı ve bunları uygulamaya sokması, aynı zamanda bir savaş hükümeti olmasının da bir gereğidir. Öte yandan, yeni palazlanan burjuvazinin böyle bir uygulamaya gereksinimi de vardır. Bu, hem iç koşullar için hem de emperyalizmin ileri karakolu (İran’a yönelik de hazırlandığı unutulmamalı) olmasının bir gereği olarak da öngörülmektedir. AKP iktidarının en güçlü gibi gözüken bu yanı, aynı zamanda, onun ve arkasındaki egemen güçlerin en zayıf yanlarından biridir. Kendilerini güvende hisetmedikleri açıktır. Bu nedenle de, kitleleri daha yoğun saldırılarla sindirmeye yöntemini kolay kolay terk etmyeceklerdir.

Egemen sınıflar, “tek millet, tek bayrak, tek din, tek vatan” politikalarını gür bir şekilde seslendirmeye, daha uzun bir süre devam edeceklerdir. Suriye, Kürdistan ve bir bütün olarak Ortadoğu’daki gelişmelerin yanı sıra, ülke içinde sınıf mücadelesinin gelişmesi, ezilen yığınların ekonomik ve demokratik hakları için mücadeleye atılması ve bunu geliştirmesi ve geliştirme eğilimlerinin artış göstermesi, AKP ve arkasındaki sermayenin yüzlerine çektikleri din perdesini ve emperyalizmin jandarmalığını yırtıp atacaktır.

Emperyalist burjuvazinin 2008’den beri devam eden eknomik krizinin giderek derinleşme eğilimi içine girmesi, Ortadoğu ve çevresinde başlayan emperyalist egemenlik savaşının bölgemizde daha büyük kanlı bir hesaplaşmanın da yakın –özellikle ABD başkanlık seçiminden sonra- olduğunun verilerini ortaya koymaktadır. Emperyalist burjuvazi, Türk egemen sınıflarını daha fazla bu kanlı (esas olarak emperyalist) hesaplaşmanın içine itmeye çalışmaktadır. AKP hükümeti ise, iktidarını kaybetmemek için bu kanlı senaryonun içinde yer almaya devam edecektir. Ta ki, yıkılana kadar!

 Görüntüleri ve de yansımaları farklı olsa da, esas olarak, bu hesaplaşma; ezenle ezilen, özünde ise işçi sınıfı ile burjuvazi arasında geçmektedir. Her zaman olduğu gibi, bu kanlı hesaplaşmada, olan, elbette ezilen halklara olmaktadır. Tüm acıları onlar çekmektedir.  Bu kanlı senaryonun bir parçası olmamak, işçi ve emekçilerin buna karşı mücadelesinin boyutu ve kitleselliği belirleyecektir. Bu nedenle, kitlelerin devrimci-demokratik gücünü açık bir şekilde ortaya koyması ve bu devasa devrimci gücün mobilize edilerek devrimci bir güce dönüştürülmesi, bugün daha zaruri bir hal almıştır.
18.08.2012
***

22 Temmuz 2012 Pazar

atın bu asalakları sırtınızdan




   
atın bu asalakları sırtınızdan
Yusuf Köse
Bin yıllardır taşıyarak bugüne getirdik. Her geçen gün sırtımızdaki yük azalacağına, ağırlaştıkça ağırlaştı. Birinin indiğinde bir başkası bindi. Sırtımızı hiç boş bırakmadılar.

Biz silkelendikçe, onlar kırbaçlarını çıkardı. Emdikçe emdiler kanımızı, iliğimizi kuruttular. Sesiz kaldıkça daha çok emdiler. Bütün canlılar doymak nedir bilirken, bu asalaklar doymayı bilmediler.

Önce ortaklaşa mülkiyeti yıkıp, özel mülkiyeti getirdiler ve insanları sınıflara böldüler, arkasından dinlere,  arkasından derilerinin rengine ve peşinden ise milletlere böldüler. Bunlarla da yetinmediler. İnsanları hücrelerine kadar bölmeye gitiler. Halkı halka kırdırmanın hep bir yolunu bulup, kendi soygun ve zulüm düzenlerini devam ettirdiler.

Ulusu ulusla, ülkeyi ülkeyle çarpıştırdılar ve böylece bütün ülkelerin egemenliğini ele geçirdiler. Devlet denen zulüm kırbacını icat edip, halk üzerinde sömürü ve baskıyı artırdılar.

Yağmaladıkça güçlendiler. Güçlendikçe öldürdüler. Öldürdükçe sermayelerini artırdılar. Emperyalizm ile birlikte bütün dünyayı ele geçirdiler. 

Cennet vaad ettikçe, cennetimizi elimizden alıp, cehennemleri bize yaşattılar. Sermayelerini büyütmek için kardeşi kardeşe, halkı halka kırdırmanın adına “vatan savunması” dediler. 

Vatan dedikçe, toprağımızı, aşımızı elimizden aldılar, millet dedikçe, bizi birbirimize kırdırıp, üzerimizde poza pişirdiler. Devlet dedikçe, zenginliklerine zenginlik kattılar. Yoksulu ise daha yoksul yaptılar.

Gavur, müslüman, hiristiyan, yahudi, budist vb... diyerek böldükçe böldüler bizi. Birliğimizin önünde suni duvarlar ördüler. Din buğsu ile dipsiz bir kuyunun içinde bizi birbirimize boğdurup, tepemizin üstünde rahatlıkla tepiştiler. 

Doğduğumuz yerlerden göç ettirip topraklarımızı elimizden aldılar. Yollarda öldük, kıyımlara uğradık. Ölümlerimiz istatistiklere sığmadı, acılarımızı ise sayfalar almadı.

Bizi kendilerine asker yaptılar. Polis, bekçi, koruma yaptılar. Asalakları koruma adına, bizi bize katil, bizi bize hain yaptılar. Kendilerini bir tas çorbaya satanlarla etraflarını duvar gibi bize karşı ördüler.

Üreten biziz, ürettiklerimize sahip çıkan onlar oldu. Kendi ürettiklerimize bizi yabancılaştırdılar. Kendi ürünleriymiş gibi el koydular ve bize karşı kullandılar. Bizim kanımızı emerek besleneler, bize “ekmeğinizi ben veriyorum” dediler.

Bir avuç asalak; “demokrasi”, “insan hakları” dedikçe, daha çok zulüm görüp, daha çok acılara maruz kaldık. Topluca işten atıldık, işsiz kaldık. Açlıkla bizi terbiye etmiye çalıştılar. Onurumuzun üzerine basa basa yürüdüler...

Bilim geliştikçe daha çok yoksullaştık, teknoloji geliştikçe daha çok öldük. Kendi yarattığımız teknoloji ile kendimizi vurduk. Silahı biz ürettik, bizi vurmaları için ise tetiği asalaklara verdik.

7 milyar insanın yaşadığı dünyada, bir avuç asalağın kölesi olduk. Her şeyi yaratan biz, her şeyi üreten biz, zulümden zulüm beğenen yinen biz olduk. Yarattığımız cenneti onlara verdik, cehennemi biz aldık ve bunu, değişmez bir kader olarak bellettiler bize...

Bir avuç asalağın gücü, bizim gücümüzün yanında hiçtir. Tükürsek tükürüğümüz de boğulurlar, üfürsek üfürüğümüz de yok olurlar. Kendi gücümüzün farkında değiliz. Bizim dağınıklığımız ve örgütsüzlüğümüz asalakların gücüdür. Birleştikçe çoğalırız, örgütlendikçe güçleniriz. Asalakların bütün korkusu budur. 

Sırtımızda taşımaya devam ettikçe bu sermayederları biz, daha çok cefalar çekeceğiz biz.

Her ne kadar, bütün suçu bize yıkmaya kıyamamışsa da Nazım usta,
Suç bizim, be kardeşim!
Suç bizim!

Atmadıkça bu kan emicileri sıtımızdan, dünyayı cehnnem yapmaya devam edecekler bizlere.

Dünya taşıyla, toprağıyla, bütün canlılarıyla cehnnemleşmeden ve “ballı incirleri hep beraber yiyebilmek için”
Atın bu asalakları sırtınızdan!
***
22.07.2012

7 Temmuz 2012 Cumartesi

NEPAL DEVRİMİ’NİN ÖĞRETİLERİ (1)




NEPAL DEVRİMİ’NİN ÖĞRETİLERİ (1)

Yusuf KÖSE
Sosyalist ülkelerin yıkılmasından sonra, işçi sınıfı önderliğindeki devrimlerin oluşu ve yaşatılması konuları da sık sık tartışılır oldu. Bunların en başında proletarya diktatörlüğü gelmektedir. 

Nepal devrimi’nde de gördüğümüz gibi, uluslar arası küçük burjuvazi, “proletarya diktatörlüğü döneminin kapandığını, burjuvazi ile uzlaşı içinde, devletin sönüp gitmesine kadar birlikte barış içinde yaşanacağını” vaaz ediyor. Yani, seçimlerde hangi sınıf çoğunluğu kazanırsa, o hükümet olur diyorlar. Ya da buna benzer şeyler söylüyorlar. Tam da burjuvazinin yıllardır söylediğinin yeniden “icat etmiş”ler gibi, aşırı sömürü ve baskı altında yaşayan işçi ve emekçilere bunun bir “cennet” olduğunu söyleyecek denli ileri gidebilyorlar.

Marks, Engeles, Lenin, Stalin ve Mao’nun “proletarya diktatörlüğü” anlayışlarının günümüze uyarlanamayacağı, Marksizme yeni şeylerin eklenmesi gerektiğinin “derin bilimsel” propagandası yapılıyor. Marksizmin en temel öğretisinin bir kenara bırkılması, işçilere öğütleniyor. Aslında, bu tür “öğüt” verenlere, küçük burjuva “sol” liberaller demek daha doğru bir tanımlama olur. 

Hatta bazıları, “proleter devlet” olgusunu sadece Stalin ve Mao’’ya, özelikle de Stalin’e bağlayanlar mevcuttur. Amaç, Stalin şahsında MLM bilimi çürütme ve dejenere etme anlayışıdır. Marks ve Engels’in teorik haznesinden proletarya diktatörlüğü alındığında geriye hiç bir şey kalmaz. Burjuvazinin Marks’ı yeni kuşaklara sadece bir “ekonomist” olarak göstermeye çalışması boşuna değildir. Ne yazık ki, bu koroya, kendini Marksist gösteren bir çok küçük burjuva oportünist akımlar da katılmaktadır.

Diğer bir tartışma sorunu ise, buna bağlı olarak getirilen, burjuva devletini parçalamadan onu ele geçirme anlayışı. Bu iki anlayışta, proletarya diktatörlüğü ekseni etrafında dönmektedir. Burjuvazi, işçi sınıfının proletarya diktatörlüğünden vazgeçmesi için bütün propaganda kanallarını harekete geçirmiş durumdadır. Burjuvazi diyor ki; “her şeyi tartışın, her şeyi yapın, ama asla ve asla burjuva devletine dokunmayın, bunun yerine proletarya diktatörlüğünü aklınıza dahi getirmeyin, o tukakadır.” Bizim “sol liberallerimiz de, burjuvazinin bu ideolojik argümanını yenimiş gibi bize sunup duruyorlar.

Proletarya diktatörlüğü, günümüze özgü bir tartışma olmayıp Marks ve Engels’in ölümünden sonra da kendine “marksist” diyenler arasında tartışılmıştır. Anarşistler vb küçük burjuva oportünistlerini bir kenera bırakırsak, bunların başında Kautsky gelmektedir. Proletarya diktatörlüğüne karşı çıkanlar, onun yerine, burjuvazinin kurulu sistemini ve elbette burjuvazinin devletinin ayakta kalmasını savunur oldular. Anavatan savunmaları, emperyalist burjuvazinin yanında yer almalar da buradan çıktı. Proletaryanın  kritik siyasal dönemlerde yan çizme küçük burjuva oportünizmine ve troçkistlere özgü bir taktiktik olagelmiştir.

Küçük burjuva oportünistlerinin, “dikatörlüğün her biçimine karşıyız” demeleri boşuna değildir. Esasında, bunların karşı olduğu diktatörlük,  burjuva diktatörlüğü değil, proletarya diktatörlüğüdür. Bunların “diktatörlüğe karşı” olmalarının gerekçeleri ise; “proletarya diktatörlüğü yaşamadı, tekrar aynı yere dönmek cinayettir” diyorlar. Nepal’deki devrimi satanlar da aynı gerekçeleri getirdiler. “Burjuva devlet mekanizmasını yıkmak hatadır, onu alıp işçi ve emekçilerin yararına kullanbiliriz” diyerek, proletarya önderliğindeki devrimin nasıl da elimine edilebileceğinin iğrenç bir örneğini sergilediler. Birebir aynısını söylemediler, ama, söyledikleri; “biz o devleti yavaş yavaş ele geçireceğiz ve onu önce halk devletine sonra da proletarya diktatörlüğüne dönüştüreceğiz” şeklinde olmuştur. 

Sadece sınıf mücadelesinin varlığını kabul etmek Marksist olmaya yetmez. Bunun devamı olan proletarya diktatörlüğünü de savunmak Marksist olmayı getirir.  Burjuvazi de sınıfların varlığını kabul eder. Küçük burjuvazi de sınıfları ve sınıf mücadelesini kabul eder. Ama, onlar, proletarya diktatörlüğüne karşıdırlar. Marksizmin temel öğretilerinden proletarya diktatörlüğüne karşı çıkmak, onu reddetmek, burjuva sistemini savunmak ve desteklemek demektir.

Devleti, proletarya ya da daha eskilere gidilirse, ezilen sınıflar icat etmedi. Devleti, icat eden ezen ve sömürücü sınıflardır. “Ekonomik gelişmenin, toplumun sınıflara bölünmesiyle zorunlu olarak bağlı olan belirli bir aşamasında” (Engels) zorunlu hale gelip ortaya çıkan devlet, yine sınıfların ortadan kalkmasıyla da zorunlu olarak ortadan kalkacaktır. Ama, proletarya, devlet denen bu baskı mekanizmasını, sınıfları ortadan kaldırmak için bir süre kullanmak durmundadır. Kavranmayan, kavranılmak istenmeyen yan burasıdır. 

Lenin der ki;
“Devlet, sınıf çelişkilerinin uzlaşmazlığının ürünü ve tezahürüdür. Devlet, sınıf çelişkilerinin objektif olarak uzlaştırılamadığı yerde, zamanda ve ölçüde ortaya çıkar. Ve tersine: devletin varlığı, sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olduğunu kanıtlar.” (Lenin, Seçme Eserler, sf. 19, C.7, İnter Yayınları, açL)

Lenin’in bu söyledikleri sınıflar var olduğu sürece doğruluğunu koruyacaktır. Bu yaklaşım, Marks ve Engels’in de yaklaşımıdır. Ancak, küçük burjuvazi, “koşullar-zamanlar” aldatmacalarıyla, devlet olgusunu bilinçli bir şekilde çarpıtarak, proletarya devletini yadsıyıp, burjuva devletini kutsamaktadırlar.

Marks ve Engels, proletarya diktatörlüğünü, 1871 Paris Kömünü’nden sonra dilendirmişlerdir. Yani, bir devrimin deneyimlerinden çıkardıkları tarihsel bir derstir. Burjuva devletin parçalanması ve yerine proletarya diktatörlüğünün kurulmasını zorunlu görmüşlerdir. Devletin sönmesi burjuvazinin devleti değil, proletaryanın devletinin sönmesinden söz etmişlerdir.

Nepal Komünist Partisi (Maoist), daha sonra, Birleşik Nepal Komünist Partisi (UNKP) olan parti, devrime doğru zamanda ve doğru strateji ve taktikler üzerinde başladı. Ne zaman ki, burjuva-Monarşi ortaklığındaki devleti yıkabilecek duruma geldi, ondan sonra doğru yoldan, MLM çizgiden saparak, Marksizmin en temel tezini, burjuva devletini parçalayıp yerine (Nepal özgülünde) işçi-köylü devletini kurmayı reddeti. Başta savunduğu görüşlerin tersine, devrimi, Nepal Monarşisinin yıkılmasıyla sınırlayarak, Nepal burjuvazisi ile uzlaştı ve burjuva devletini parçalama yerine onun üzerine oturdu. Aksine, devrim mücadelesi sırasında oluşturduğu devrim kurumlarını (halk ordusu ve halk komünleri de dahil) yıkıp dağıttı. 

Nepal Devrimi’ni burjuvaziye hediye eden küçük burjuvazi, ezen ve ezilenleri uzlaştırmaya, daha doğrusu, başta Nepal proletaryası olmak üzere, ezilen sınıfları, Nepal burjuvazisiyle uzalştırmak için aracılık görevini üstlendi. 

Lenin;
“Devletin kendi karşı kutbuyla (kendine karşıt sınıfla) uzlaştırılamayacak olan belirli bir sınıfın egemenlik organı olduğunu, küçük-burjuva demokrasisi asla anlamayacaktır.” (Lenin, age, sf. 20, açL), der.

Nepal Devrimi’nin gerçekleştirenler, ezilen yığınları burjuva devleti ile uzlaştırmaya çalıştı ve hala bunu yapmaya devam ediyorlar. Ancak, artık UNKP, eski komünist  niteliğini yitirdi. 2005 yılında iktidarı alabilecekken, korkak küçük burjuva niteliğini öne çıkarıp, burjuvaziyle uzlaşmanın yollarını “marksizm” adına aradı ve hemen de buldu. Çünkü burjuvazi de bunu istiyor ve bu konuda emperyalist burjuvazinin de güçlü desteğini alarak baskılama yoluna gidiyordu.

Burjuva devlet mekanizmasını parçalayıp dağıtmadan, bu mekanizmayı aynı şekilde proletaryanın kullanması söz konusu olamaz. Arada nitelik bir fark vardır. Burjuva devleti, işçi ve emekçiler baskı yaparak sömürü üzerine kurulmuştur. Yani, o, özel mülkiyeti korumanın (ezilen sınıfları sömürmenin, Lenin) bir aracıdır. İşçi ve emekçilerin devleti ise, özel mülkiyeti kaldırma, sömürü ve baskıyı yok etmenin ve de sınıfları kaldırmanın bir  aracıdır. Bu iki devlet arasındaki farkı aynılaştırmak, doğal olarak proletarya diktatörlüğünü yadsıyıp, burjuva diktatörlüğünü korumaya dönüşecektir. Bugün, Nepal’de böyle olmuştur. 

Prachanda döneği ve ekibi, Nepal KP (M) içindeki komünistleri de, uzun bir süre oyalamasını bildi. Ne yazık ki, bunlarda UNKP’nin lideri Prachanda’nın gerçek yüzünü, onu “yolu”nun burjuva bir yol olduğunu 7 yıl sonra anlaya bildiler ve elbette çok geç kaldılar. Yine de UNKP’den ayrılıp NKP(M)’e sahip çıkmaları büyük bir başarıdır. Ancak, devrim treninin, şimdilik, Nepal’de kaçırıldığının bilincinde olunmalıdır. (yazı devam edecek) 07.07.2012
***

NEPAL DEVRİMİ’NİN ÖĞRETİLERİ (2)

Yusuf KÖSE
Sosyalist ülkelerin yıkılmasından sonra, genelde, Marksizme inananlar arasında; “devrimler yaşamıyor” güçlü yargısı oluştu. Elbette, bu yargıyı doğuran siyasal ve sosyal nedenler var ve böyle bir yargının güçlenmesini burjuvazi de körükledi ve körüklemeye devam ediyor. Küçük burjuvazi ise, sınıfsal yapısı gereği, proleter devrime karşı en büyük haçlı seferini başlattı. Devrimin “imkansızlıkları” konusunda yazmaya ve “derin” teorik eserler vermeye başladılar. Oysa, daha dumanları tütmeye devam eden Nepal devrimi direkten yeni dönmüştü. Hem de küçük burjuvazinin ihaneti sonucu.

 Nepal işçi ve emekçileri, korkak küçük burjuvazinin büyük bir ihaneti ile karşılaştı. Bu ihanet, salt Nepal ile sınırlı kalamayıp, uluslararası proletaryanın da tarihi kayıpların içinde yerini aldı. Nepal küçük burjuvazisinin bu ihaneti olmasaydı, dünyanın çatısındaki bu görkemli devrim, dünya işçi ve emekçilerine büyük bir moral verecekti.

Bütün bu olumsuzluklara karşın, devrimlerin devam edeceğini, proletaryanın kararlı bir şekilde devrimi yapacağını ve burjuva devlet mekanizmasını rahatlıkla –bütün emperyalist burjuvazinin baskısına rağmen- parçalayıp, kendi devletini kuracağının da derslerini vermiştir.

Nepal devriminin öğretilerinin başında; ezilen yığınların bir komünist partisine gereksinimi olduğu gelir. İşçi sınıfının partisi olmadan kitlelerin örgütlenerek devrime seferber edilmesi ve devrimi gerçekleştirmesi düşünülemez. Kitleler kendiliğinden burjuva devlet mekaniznasını yıkamaz. Bunu yıkacak olan, işçi sınıfı partisi önderliğinde örgütlenmiş işçi ve emekçilerdir. Nepal özgülünde işçi ve geniş yoksul köylü yığınlarıdır.

Devrimi gerçekleştirmek için, bütün ezilenleri işçi sınıfının partisi etrafında örgütlemek gerektiği bir kere daha kanıtlanmıştır.

Nepal devriminin en önemli öğretilerinden biri de; işçi sınıfının devrimci şiddeti olmadan burjuvazinin yıkılamayacağıdır. Marx’ın, zor, “yeni bir topluma gebe her eski toplumun ebesi olduğu” tezi, hala doğruluğunu korumaktadır. Emperyalist burjuvazinin güçlü olduğu ve bütün ülkelerin burjuvazinin elinde olduğu bir ortamda, burjuva devlet mekanizmasını parçalamak için devrimci şiddet (zor) olmazasa olmazlardan birisidir.
Nepal devrimi, her ülkenin ekonomik ve siyasal yapısına göre devrim taktiklerinin izlenmesi gerektiğidir. NKP(M), halk savaşı yolunu izlemiş, ve bunun saysinde iktidarı alacak duruma gelmiştir.

Ve iktidarı burjuvazi ile paylaşmanın devrimci bir yol olmadığını, bu yolun, burjuvaziyi yeniden iktidara taşımanın bir aracı olduğunu bir kere daha kanıtlamıştır. 

Proletarya partisinin devrim sırasında en küçük bir tereddütü, en küçük bir korkaklığı, devrimi tehlikeye atacağını ve bunun siyasal bir çizgiye dönüşmesiyle devrimi  burjuvaziye teslim edeceğini de göstermiştir.

Oportünizmin, işçi sınıfı içinde burjuvazinin ajanı olduğunu (Lenin), Nepal devrimi, en açık bir şekilde bir kere daha ispatlamıştır. Oprtünizm, tarihinde hiç bir zaman işçi sınıfının dostu olmamış; o, proleter devrimleri önlemenin, onu yolundan saptırmanın ideolojik, pratik ve örgütsel engeli olmuştur.

Burjuva devletin kendiliğinden sönmeyeceğini, burjuva devleti parçalayıp kendi devletini (yarı-devletini, Lenin) kurduktan sonra, bu devletin söneceğini bir kere daha göstermiştir.

Ayrıca, devrimden sonra, bürokratlaşan “işçilerin” devleti ele geçirerek yıkılacağının “kaçınılmaz” olduğunu söyleyenler de yanılıyorlar. Proletarya, geçmiş devrimlerden dersler çıkarmıştır. Yani, SSCB, Çin ve daha bir çok devrimlerin deneyimlerinden yaralanarak, gelecekte aynı hataları işlemeyecektir. 

Troçkistler ve bir çok oporünist akım; “tek ülkede devrim olmaz, olsa da yaşamaz” anlayışları sanki doğrulanmış gibi, propagan da yapıp duruyorlar. Önce belirtmek gerekiyor ki, troçkizm hayatında hiç devrim yapmamış, tersine esas olarak devrimlerin karşısında yer almıştır. Ve de ülkede proletaryanın kritik dönemeçlerinde burjuvazinin koltuk değneği olmaktan kurtulamamıştır. ([i]*) Aynı troçkistler, Nepal devrimi ile ilgili, „Maocular iktidarı ilk defa alabilecek mi“ diye de vaaz etmişlerdir. Bilmeyen de, Mao’cuların hiç iktidar almadığını sanacak. Mao ve Çin devrimini görmezklikten geliyorlar. Anarşizmin ve troçkizmin iktidarı alması bir yana, iktidarı alabilecek bir düzeye geldiği yer ve an var mı? Hayır! Troçkizm ve anarşizm işçi ve emekçileri iktidardan uzaklaştırmanın adıdır. 

Rusya’daki devrimin nasıl olduğu her kesçe malumdur. En azından bu konuyla ilgilenenlerce… Lenin, oportünizme karşı yoğun bir mücadele vermiştir. RKP(B) içinde de, ayaklanmaya karşı çıkanlara karşı amansız bir mücadele vererek, „ya bugün ya da hiç bir zaman“ diyerek, ayaklanma kararı aldırmış ve devrim başarıya ulaşmıştır.

Günümüzde de, karşı-devrimin propagandası etkisi altında kalanlar, işçi sınıfı önderliğinde devrimleri yadsır hale gelmişlerdir. „Sosyalizm“ ve „devrim“lerden söz edenlerin, nasıl bir sosyalizm ve devrim istedikleri tartışmalıdır. Ülkemiz de bunların örnekleri çoktur. Küçük burjuvazi, „güler yüzlü sosyalizm“ istiyor. Burjuvazi de bu söze bayılıyor. Ancak, „şu Stalinstler yok mu“ diye de hayıflanıyor, ve artık proletaryanın devrimci şiddet kullanarak burjuva devletini yıkıp kendi devletini kurmasının „modası geçmiş“ ideolojik argümanlar olarak görüyorlar ya da göstermeye çalışıyorlar. Bunlar, Alman devrimini önleyen dünün büyük döneği yeni Kautskycilerdir.

„Devrim, ne zaman yenilmeye başlar? Devrim, „Kurtaracağım“ sözüyle başlar yenilmeye.“ (M. Oruçoğlu, Nepal’de Devlet ve Devrim makalesinden,)

Anarşistlerin de buna benzer görüşleri söz konusu. Onlar da, işçi sınıfının önderliğine ve proletarya diktatörlüğüne karşılar. „Çoğulculuk“ dedikleri bir kitlenin devriminden yanalar. Bu „çoğulculuk“ ne demekse? İşçi sınıfının adından, onun devrimci dinamiğinden korkanlar, işçi sınıfının adını tarihten silmek istiyorlalar. Bu konuda ister istemez burjuvaziyle de bir nokta da birleşiyorlar. Ne var ki, burjuvazinin sermayeye sahip olması için işçiye gereksinimi var. 

Buna bağlı olarak, devrim üzerine o denli “tez”ler var ki, MLM düşünceler dışında ne aranırsa bulunur cinsten. Yeter ki, KP olmasın! Yeter ki, işçi sınıfının burjuvaziye karşı devrimci şiddeti olmasın ve yeter ki, proletarya devletinden, onun devrimci diktatörlüğünden söz edilmesin! Geriye ne kaldı? Burjuvazinin kutsanan “demokrat” devleti!

Oportünizm ve küçük burjuvazi, burjuvaziye her türlü şeyi layık görüyor, ancak, işçi ve emkçilere, iktidarı almayı layık görmüyor. Ne de olsa “baldırı çıplaklar!”

Oruçoğlu, her ne kadar kitlelerin örgütlenmesini reddetmese de KP’yi reddediyor. Yani, kendiliğinden olacak bir örgütlenme .... Bunun anlamı, bundan başkası değildir. Eğer, deyimi yerinde kullanmak gerekiyorsa; işçi sınıfı, bütün insanlığın kurtarıcısıdır. Kurtarıcı olan, onun ideolojisi ve devrimci dinamiğidir. Elbette işçi sınıfı, idelojik ve siyasal önderlik açısından bu görevi üstlenirken, ezilen yığınları kazanmadan, onları örgütlemeden de söz konusu “kurtarıcı” rolünü yerine getiremeyecektir. 

Ülkemizde ve uluslararası alanda kendini “sol” olarak adlandıran bir çok kesimin, Yunanistan’da sol birlik SYRIZA’nın “başarıları” üstüne bolca yazıp çizmesi, küçük burjuva oportünizmin ideolojik duruşunun dışa vurumudur. Oysa, SYRIZA ya da benzerleri, seçimle çoğunluğu ele geçirseler de burjuva devletini ele geçiremeyeceklerdir. Ele geçirmeye ve onu yönetmeye çalıştıkları anda, burjuvazinin bilinen şiddetiyle, tarihi sınıfsal “zor”uyla karşı karşıya kalacaklardır. Tarihte bunun örnekleri çoktur. Nedense, söz konusu bu kesimler, devrimci durumun yüksek olduğu bu ülkede, proletaryanın ve emekçilerin burjuva devletini paramparça etmeleri üzerine hiç de fikir yürütmüyorlar. Bu “tehlikeli bölgeye” yanaşmak istemiyorlar.

“Marksizm işçi partisini eğiterek, iktidarı ele geçirme ve tüm halkı sosyalizme götürme, yeni düzeni yönetme ve örgütleme, toplumsal yaşamlarını burjuvazi olmadan ve burjuvaziye karşı biçimlendirilmesinde tüm emekçilerin ve sömürülenlerin öğretmeni, yöneticisi, önderi olma yeteneğine sahip proletaryanın öncüsünü eğitir. Buna karşılık bugün egemen olan oportünizm işçi partisi içinden, kitleye yabancılaşan, kapitalizme oldukça iyi biçimde “uyma”yı bilen, büyük kardeşlik hakkını bir tas mercimek çorbasına satan, yani burjuvaziye karşı halkın devrimci önderi rolünden vazgeçen ücretleri daha iyi işçi temsilcilerini eğitir.” (Lenin, SE, C.7, sf. 37, İnter Yayınları, açL)

Lenin’in bu görüşü, Paris Komünü’nden bu yana Marks ve Engels’inde görüşü ve bu görüşler günümüzde de eskimiş değildir. Çünkü, hala sınıflar var ve hala burjuvazi ile proletarya arasında uzlaşmaz bir çelişki var. Ve proletarya sınıfsal durumu nedeniyle toplumun en devrimci sınıfı ve dinamiğidir. 

Marx, Engels ve Lenin’in proletarya diktatörlüğü üzerine söyledikleri eskimiş değildir ve geçerliliğini korumaktadır. “Proletarya diktatörlüğü” görüşünün ortaya çıkışından bu yana yüz yıldan fazla zaman geçmesine karşın, sınıflar arasındaki ilişkiler değişmemiştir. Yani, burjuvazi ile proletarya arasındaki uzlaşmaz çelişki varlığını korumaktadır ve bu iki sınıf arasındaki mücadele amansız bir şekilde, hayatın her alanında devam etmektedir.

Şu anda proletarya yenilmiş olabilir. Daha önceki bir çok sosyalist ülke kazanımlarını yitirmişte olabilir. Bu, var olan gerçekliği değiştirmye yetmez. İnsanlık geleceğini, burjuva diktatörlüğünü proletarya diktatörlüğü ile değiştirerek komünizmle taçlandıracaktır. Ara formüller bulmaya çalışmak, burjuvazi ile proletaryayı uzlaştırma çabalarıdır. Bunun toplumsal anlamı ise; burjuvazinin proletaryaya taviz vermesi değil, proletaryanın burjuvaziye taviz vermesi, boyun eğmeye devam etmesi ve burjuva diktatörlüğüne razı olması demektir.

Bugün, kitleler de ve de özellikle devrimin ileri unsurlarında sosyalizme karşı şüpheyle yaklaşılıyorsa, bunun günahı küçük burjuva oportünizmine aittir. Küçük burjuva oportünizmi, “Marksizm” kisvesi adı altında burjuvazinin kitleler içinde kiralık propagandıcıları, kitleleri devrim ve sosyalizm davasından soğutmanın aracı omuşlardır. 14.07.2012
-bitti-



([i]*) Örneğin, AKP hükümetinin 12 Eylül 2010’da „anayasa değişikliği referandumu’nda“,“yetmez ama evet“  „büyük buluşu“ troçkistlere aittir. AKP’de bunları her yönden desteklemiş ve referandumun sonunda başbakan Erdoğan’dan büyük bir teşekkür almayı başarabilmişlerdir. Faşist bir diktatörün ve eli kanlı faşist katillerin devrimcilere  teşekkür etmediği ve etmeyeceği açıktır. Troçkizm, kendi tarihi boyunca  bütün teşekkürleri ezen sınıflardan almıştır. Bu da, tarihin unutulmaz kayıtları arasında yer alan bir gerçeklik olarak yerini koruyacaktır.