18 Ağustos 2012 Cumartesi

HESAPLAŞMA


HESAPLAŞMA

Yusuf Köse
Özellikle 12 Eylül 1980’den itibaren yürürlükte olan emperyalist proje gereği, bugün Türk devleti, kemalist faşist devletten dinci-faşist bir develet biçimine sokulmuştur. Emperyalizmin bu projesine Türk egemen sınıfları da “hayır” dememiştir. egemenlerin anlaşmazlıkları, ordunun rolüyle ilgili olduğu gibi, esas olarak da, sömürüden daha fazla pay alma anlaşmazlığıyla  ilgiliydi. Çatışma bu konularda oldu ve “ılımlı islam” (bazı başka ülkelerde ise müslüman kardeşler adıyla) örtüsü, kapalı değil, açıktan örtüldü. Emperyalist burjuvazinin de isteği buydu. Özellikle 1979 Şubat’ın da İran’ın, “islam devleti”ni ilan edişi ve ABD’nin kontrolünden çıkışıyla beraber, ABD önderliğindeki batı burjuvazisi bu projeyi hızla –elbette doğası gereği- adım adım uygulamaya soktular. Ortadoğu –müslüman ülkeler- halklarının din afyonu ile derin bir uykuya sokulması, buna Türkiye’nin de eklemlenmesi gerekiyordu.

Marksist ve  sol yazında sıkça tekrarlandığı gibi, 12 Eylül 1980 Cuntası, “laiklik” söylemi altında, dinciliğin örgütlenmesini yaptı ve de sola karşı tampon olarak örgütlenmesinin önünü daha geniş bir şekilde açtı. Bunu bizzat TÜSİAD yürüttü. TÜSİAD’ı “laik” görenler ya da göstermeye çalışanlar elbette yanılıyorlar, bazı kesimler ise bunun bilinçli propagandasını yaparak, işçi ve emekçileri sermayenin bir kesiminin peşine takmaya çalışıyorlar. Aynı zamanda, alternatif olarak, yeşil sermayeye karşı “laik” sermayeyi göstermenin gayretkeşliği ve yönlendirmeleri olarak da kitlelerin karşısına çıkarılıyor. Yeni bir toplumsal ve sosyolojik dönüşümün –toplum mühendisliği diye adlandırılan olay- adımları daha o zamanda atılmaya başlanmıştı. Bunun içinde öncelikle “sol”un bir bütün olarak ezilmesi en azından ağır bir darbe vurulmasının hesabı yapılmıştı.
Türk burjuvazisi “dini”, TC.nin kuruluşundan bu yana, kitleleri kontrol altında tutmanın bir aracı olarak hep canlı tutarken, "müslüman mahallesinde salyongoz” sattırmayarak, dinin uyuşturucu ruhu ile kitleleri gerçeklerden uzaklaştırmaya çalışmışlardır. Buradan hareketle şu rahatlıkla söylenebilir; burjuvazi gerçek anlamda hiç bir zaman “laik” olmamış ve de olamaz. Avrupa burjuvazisinin “laik” olduğunu söyleyenlerde yalan söylüyor. En gerici yöntemleri, en gerici iktidarları besleyen, yönlendiren ve var etmeye çalışan bu emperyalist burjuvazidir. Varlığı aşırı sömürü ve baskı üzerine kurulu bir sistemin sahiplerinin “demokrat” olması bir yana, bunlardan en asgari ölçüde demokratlık beklemek, siyasal körlükten öte, bilinçli bir karşı-devrimci yönlendirme olarak da öne sürülmektedir.

Başka idelojik araçların yanında, kitleleri etkilemenin en etkili ideolojik araçlarından biri olarak din; işçi ve emekçileri, kapitalist sisteme karşı duruşlarının yönünü başka bir yöne çevirmenin, uyutma/uyuşturma, somut gerçeklerden ve özellikle de sınıfsal gerçeklikten uzaklaştırmanın bir ideolojik aracı olarak kullanılmaktadır. Kitleleri en alt kimliklerine kadar bölmek, esas kimlik olan sınıf kimliğinden uzaklaştırmak, burjuvazinin ve önceki sömürücü sınıfların hep çaba ve düşleri olmuştur. Çünkü, kitlelerin sınıfsal olarak bilinçlenmesi, kendi sınıf çıkarlarına sahip çıkması, burjuvazinin sömürü sistemi için en büyük tehdit olarak var olamaya devam etmektedir.
  
Egemen sınıfların dinleri “boyun eğmeyi” öğütler ve bunun kutsallığına kitleleri inandırmaya çalışır. (Oysa, burjuvazi için yegane kutsal olan şey sermayedir, özel mülkiyetçi sistemdir) Nitekim, özellikle geri bıraktırılmış yarı-sömürge ülkelerde yapılan budur. “Din savaşları”. Şu anda yarı-sömürgelerde, özellikle de emperyalistlerin çıkar dalaşlarının keskinleştiği Ortadoğu ve çevresindeki ülkelerde, bu yöntemi uzun bir süredir uyguluyorlar ve uygulamaya çalışıyorlar. Bu yöntem, salt yarı-sömürgelerle sınırlı omayıp, nazi Almanya’sında da yaşama geçirildiği gibi, emperyalist ülkelerde de yürülüğe sokulabiliyor. İhtiyaç duyduklarında toplumu rahatlıkla din afyonun buğusuyla uyuşturma yoluna gidebilirler. Emperyalist burjuvazi tarafından Vatikan’ın yaşatılması, ayakta tutulması, kilise çanlarının durmadan çınlatılması ve büyük bir sermaye ile beslenmesi boşuna değildir.

Yine Afrika’da, emperyalist tekellerin, farklı aşiretleri, farklı mezhepleri birbirine kırdırarak, saltanatlarını sürdürme çabaları, kitle kıyımları üzerinde gerçekleşmektedir.

Burjuvazi için “laik” ya da “dincilik” sermaye birikimi ve büyümesiyle ilgilidir. Eğer sermaye birikimi, “din” afyonu ile daha iyi sağlanıyorsa, anında “dinci” olurlar. Yok, eğer, sermaye birikimi “laisizm” adı altında yapılıyorsa, laiklik öne çıkar. Hatta Çin’de olduğu gibi, sermaye birikimi “komünizm” adı altında yapılıyorsa, onlar “komünist”de olurlar.

Burjuvazi için sorun, özel mülkiyetçi (kapitalist) sistemin sürdürülmesidir.  Elbette, bunun için, başta, kitlelerin sınıf mücadelesinden uzaklaştırılması, devrimci-demokratik örgütlenmelerden yoksunlaştırılması gerekiyor. Çünkü, sermaye birikiminin artışı, aşırı artı-değer sömürüsünü şart koşar. Bu da, kitlelerin, özellikle çalışan işçi kesiminin direnişinin kırılmasıyla doğru orantılıdır. Sermaye birikiminde,  sınıf mücadelesi yükseldiğinde azalma, sınıf mücadelesi zayıfladığında ise artış olur. Sermaye birikiminin artışıyla sınıf mücadelesinin ivmesinin artması birbirine zıttır.

AKP’nin uygulamaları, özelikle de işçi ve emekçilere yönelik baskıları, her geçen gün bir yenisi uygulamaya sokulan yoğun hak gaspları vb., esas olarak bütün burjuvazi tarafından desteklenmektedir. 12 Eylül Askeri Cuntası etrafındaki birlik, şimdi, AKP etrafında sağlandığını söylemek yanlış bir belirleme olmayacaktır. Her ne kadar egemen sınıf partilerinden CHP, “ılımlı islam” örtüsünün bu kadar açıktan yapılmasına karşı dursa da, CHP’ye destek veren sermaye kesimi AKP’den o kadar şikayetçi değil. Şikayet ettiği taraf, yeşil sermaye denen kesime sömürüden daha fazla pay ayrılmasıdır. Egemenler arasındaki bu çelişki her zaman var olacaktır. CHP’nin itirazları, işçi ve emekçilerin demokratik hak gasplarıyla, Kürt ulusuna yapılan zulümle ilgili olmayıp, “ılımlı islam” örtüsünün öne çıkarılmasıyla ilgilidir.

AKP, kitleleri din afyonu, özellikle de sünnilikle uyutmaya çalışırken, karşısına da  düşman olarak aleviliği çıkarmıştır. Kitlelerin önemli bir kesimini kendi etrafında tutmak için böyle bir yönteme ihtiyaç duyarken, kitlelerin sınıf mücadelesinden uzaklaşmasının ideoloijsini daha etkin kılmaya çalışıyor. Kürtler -özellikle ulusal hakları için direnen ve mücadele eden kesim- zaten düşman. Kürt düşmanlığını, ırkçılığı ve milliyetçiliği geliştirerek, kitlelerin düzene olan tepkisinin yönelimini başka bir yere kanalize etmenin aracı olarak da kullanıyorlar. Ancak, işçi ve emekçilerin sınıf mücadelesini bastırmak için bu yeterli olmuyor. Din ve mezhepsel farklılıkların da kullanılması gerekiyor. Alevilik olmasaydı, sünniliğin içindeki mezhepleri (bu da olmasına karşılık,  daha geri planda yapılıyor) bir birine kışkırtmanın açıktan çabaları içine girerlerdi.

Türkiye’deki Aleviliğin ilerici olması burjuvaziyi ürküten bir yan olması nedeniyle, onu islamın gerici gayya kuyusuna atmak için de baskı uygulamaktadır. Yüz yıllardır bastırılamayan alevilik, eksilmeyen devlet baskısı, onlarca katliamı, tehdidi ve tacizlerin yanı sıra,  “alevi sermayesi” eliyle de uysallaştırmaya çalışılmaktadır.

Burada yeniden anımsatmak gerekiyor, “ezeli Kürt düşmanlı”ğının körüklenmesinin yanında, “ezeli alevi düşmanlığı” da hep canlı tutlmuştur. Bu salt AKP iktidarına has bir tutum olmayıp, önceki (örneğin 2 temmuz 1993 Sivas katliamı) iktidarlar zamanında da yapıla gelmiştir. Türk egemen sınıfları, bunu hep yapmış ve yapmaya devam edeceklerdir.

AKP’nin, muhalif olan her kesime açıktan tehdidi, saldırısı ve bunları uygulamaya sokması, aynı zamanda bir savaş hükümeti olmasının da bir gereğidir. Öte yandan, yeni palazlanan burjuvazinin böyle bir uygulamaya gereksinimi de vardır. Bu, hem iç koşullar için hem de emperyalizmin ileri karakolu (İran’a yönelik de hazırlandığı unutulmamalı) olmasının bir gereği olarak da öngörülmektedir. AKP iktidarının en güçlü gibi gözüken bu yanı, aynı zamanda, onun ve arkasındaki egemen güçlerin en zayıf yanlarından biridir. Kendilerini güvende hisetmedikleri açıktır. Bu nedenle de, kitleleri daha yoğun saldırılarla sindirmeye yöntemini kolay kolay terk etmyeceklerdir.

Egemen sınıflar, “tek millet, tek bayrak, tek din, tek vatan” politikalarını gür bir şekilde seslendirmeye, daha uzun bir süre devam edeceklerdir. Suriye, Kürdistan ve bir bütün olarak Ortadoğu’daki gelişmelerin yanı sıra, ülke içinde sınıf mücadelesinin gelişmesi, ezilen yığınların ekonomik ve demokratik hakları için mücadeleye atılması ve bunu geliştirmesi ve geliştirme eğilimlerinin artış göstermesi, AKP ve arkasındaki sermayenin yüzlerine çektikleri din perdesini ve emperyalizmin jandarmalığını yırtıp atacaktır.

Emperyalist burjuvazinin 2008’den beri devam eden eknomik krizinin giderek derinleşme eğilimi içine girmesi, Ortadoğu ve çevresinde başlayan emperyalist egemenlik savaşının bölgemizde daha büyük kanlı bir hesaplaşmanın da yakın –özellikle ABD başkanlık seçiminden sonra- olduğunun verilerini ortaya koymaktadır. Emperyalist burjuvazi, Türk egemen sınıflarını daha fazla bu kanlı (esas olarak emperyalist) hesaplaşmanın içine itmeye çalışmaktadır. AKP hükümeti ise, iktidarını kaybetmemek için bu kanlı senaryonun içinde yer almaya devam edecektir. Ta ki, yıkılana kadar!

 Görüntüleri ve de yansımaları farklı olsa da, esas olarak, bu hesaplaşma; ezenle ezilen, özünde ise işçi sınıfı ile burjuvazi arasında geçmektedir. Her zaman olduğu gibi, bu kanlı hesaplaşmada, olan, elbette ezilen halklara olmaktadır. Tüm acıları onlar çekmektedir.  Bu kanlı senaryonun bir parçası olmamak, işçi ve emekçilerin buna karşı mücadelesinin boyutu ve kitleselliği belirleyecektir. Bu nedenle, kitlelerin devrimci-demokratik gücünü açık bir şekilde ortaya koyması ve bu devasa devrimci gücün mobilize edilerek devrimci bir güce dönüştürülmesi, bugün daha zaruri bir hal almıştır.
18.08.2012
***

22 Temmuz 2012 Pazar

atın bu asalakları sırtınızdan




   
atın bu asalakları sırtınızdan
Yusuf Köse
Bin yıllardır taşıyarak bugüne getirdik. Her geçen gün sırtımızdaki yük azalacağına, ağırlaştıkça ağırlaştı. Birinin indiğinde bir başkası bindi. Sırtımızı hiç boş bırakmadılar.

Biz silkelendikçe, onlar kırbaçlarını çıkardı. Emdikçe emdiler kanımızı, iliğimizi kuruttular. Sesiz kaldıkça daha çok emdiler. Bütün canlılar doymak nedir bilirken, bu asalaklar doymayı bilmediler.

Önce ortaklaşa mülkiyeti yıkıp, özel mülkiyeti getirdiler ve insanları sınıflara böldüler, arkasından dinlere,  arkasından derilerinin rengine ve peşinden ise milletlere böldüler. Bunlarla da yetinmediler. İnsanları hücrelerine kadar bölmeye gitiler. Halkı halka kırdırmanın hep bir yolunu bulup, kendi soygun ve zulüm düzenlerini devam ettirdiler.

Ulusu ulusla, ülkeyi ülkeyle çarpıştırdılar ve böylece bütün ülkelerin egemenliğini ele geçirdiler. Devlet denen zulüm kırbacını icat edip, halk üzerinde sömürü ve baskıyı artırdılar.

Yağmaladıkça güçlendiler. Güçlendikçe öldürdüler. Öldürdükçe sermayelerini artırdılar. Emperyalizm ile birlikte bütün dünyayı ele geçirdiler. 

Cennet vaad ettikçe, cennetimizi elimizden alıp, cehennemleri bize yaşattılar. Sermayelerini büyütmek için kardeşi kardeşe, halkı halka kırdırmanın adına “vatan savunması” dediler. 

Vatan dedikçe, toprağımızı, aşımızı elimizden aldılar, millet dedikçe, bizi birbirimize kırdırıp, üzerimizde poza pişirdiler. Devlet dedikçe, zenginliklerine zenginlik kattılar. Yoksulu ise daha yoksul yaptılar.

Gavur, müslüman, hiristiyan, yahudi, budist vb... diyerek böldükçe böldüler bizi. Birliğimizin önünde suni duvarlar ördüler. Din buğsu ile dipsiz bir kuyunun içinde bizi birbirimize boğdurup, tepemizin üstünde rahatlıkla tepiştiler. 

Doğduğumuz yerlerden göç ettirip topraklarımızı elimizden aldılar. Yollarda öldük, kıyımlara uğradık. Ölümlerimiz istatistiklere sığmadı, acılarımızı ise sayfalar almadı.

Bizi kendilerine asker yaptılar. Polis, bekçi, koruma yaptılar. Asalakları koruma adına, bizi bize katil, bizi bize hain yaptılar. Kendilerini bir tas çorbaya satanlarla etraflarını duvar gibi bize karşı ördüler.

Üreten biziz, ürettiklerimize sahip çıkan onlar oldu. Kendi ürettiklerimize bizi yabancılaştırdılar. Kendi ürünleriymiş gibi el koydular ve bize karşı kullandılar. Bizim kanımızı emerek besleneler, bize “ekmeğinizi ben veriyorum” dediler.

Bir avuç asalak; “demokrasi”, “insan hakları” dedikçe, daha çok zulüm görüp, daha çok acılara maruz kaldık. Topluca işten atıldık, işsiz kaldık. Açlıkla bizi terbiye etmiye çalıştılar. Onurumuzun üzerine basa basa yürüdüler...

Bilim geliştikçe daha çok yoksullaştık, teknoloji geliştikçe daha çok öldük. Kendi yarattığımız teknoloji ile kendimizi vurduk. Silahı biz ürettik, bizi vurmaları için ise tetiği asalaklara verdik.

7 milyar insanın yaşadığı dünyada, bir avuç asalağın kölesi olduk. Her şeyi yaratan biz, her şeyi üreten biz, zulümden zulüm beğenen yinen biz olduk. Yarattığımız cenneti onlara verdik, cehennemi biz aldık ve bunu, değişmez bir kader olarak bellettiler bize...

Bir avuç asalağın gücü, bizim gücümüzün yanında hiçtir. Tükürsek tükürüğümüz de boğulurlar, üfürsek üfürüğümüz de yok olurlar. Kendi gücümüzün farkında değiliz. Bizim dağınıklığımız ve örgütsüzlüğümüz asalakların gücüdür. Birleştikçe çoğalırız, örgütlendikçe güçleniriz. Asalakların bütün korkusu budur. 

Sırtımızda taşımaya devam ettikçe bu sermayederları biz, daha çok cefalar çekeceğiz biz.

Her ne kadar, bütün suçu bize yıkmaya kıyamamışsa da Nazım usta,
Suç bizim, be kardeşim!
Suç bizim!

Atmadıkça bu kan emicileri sıtımızdan, dünyayı cehnnem yapmaya devam edecekler bizlere.

Dünya taşıyla, toprağıyla, bütün canlılarıyla cehnnemleşmeden ve “ballı incirleri hep beraber yiyebilmek için”
Atın bu asalakları sırtınızdan!
***
22.07.2012

7 Temmuz 2012 Cumartesi

NEPAL DEVRİMİ’NİN ÖĞRETİLERİ (1)




NEPAL DEVRİMİ’NİN ÖĞRETİLERİ (1)

Yusuf KÖSE
Sosyalist ülkelerin yıkılmasından sonra, işçi sınıfı önderliğindeki devrimlerin oluşu ve yaşatılması konuları da sık sık tartışılır oldu. Bunların en başında proletarya diktatörlüğü gelmektedir. 

Nepal devrimi’nde de gördüğümüz gibi, uluslar arası küçük burjuvazi, “proletarya diktatörlüğü döneminin kapandığını, burjuvazi ile uzlaşı içinde, devletin sönüp gitmesine kadar birlikte barış içinde yaşanacağını” vaaz ediyor. Yani, seçimlerde hangi sınıf çoğunluğu kazanırsa, o hükümet olur diyorlar. Ya da buna benzer şeyler söylüyorlar. Tam da burjuvazinin yıllardır söylediğinin yeniden “icat etmiş”ler gibi, aşırı sömürü ve baskı altında yaşayan işçi ve emekçilere bunun bir “cennet” olduğunu söyleyecek denli ileri gidebilyorlar.

Marks, Engeles, Lenin, Stalin ve Mao’nun “proletarya diktatörlüğü” anlayışlarının günümüze uyarlanamayacağı, Marksizme yeni şeylerin eklenmesi gerektiğinin “derin bilimsel” propagandası yapılıyor. Marksizmin en temel öğretisinin bir kenara bırkılması, işçilere öğütleniyor. Aslında, bu tür “öğüt” verenlere, küçük burjuva “sol” liberaller demek daha doğru bir tanımlama olur. 

Hatta bazıları, “proleter devlet” olgusunu sadece Stalin ve Mao’’ya, özelikle de Stalin’e bağlayanlar mevcuttur. Amaç, Stalin şahsında MLM bilimi çürütme ve dejenere etme anlayışıdır. Marks ve Engels’in teorik haznesinden proletarya diktatörlüğü alındığında geriye hiç bir şey kalmaz. Burjuvazinin Marks’ı yeni kuşaklara sadece bir “ekonomist” olarak göstermeye çalışması boşuna değildir. Ne yazık ki, bu koroya, kendini Marksist gösteren bir çok küçük burjuva oportünist akımlar da katılmaktadır.

Diğer bir tartışma sorunu ise, buna bağlı olarak getirilen, burjuva devletini parçalamadan onu ele geçirme anlayışı. Bu iki anlayışta, proletarya diktatörlüğü ekseni etrafında dönmektedir. Burjuvazi, işçi sınıfının proletarya diktatörlüğünden vazgeçmesi için bütün propaganda kanallarını harekete geçirmiş durumdadır. Burjuvazi diyor ki; “her şeyi tartışın, her şeyi yapın, ama asla ve asla burjuva devletine dokunmayın, bunun yerine proletarya diktatörlüğünü aklınıza dahi getirmeyin, o tukakadır.” Bizim “sol liberallerimiz de, burjuvazinin bu ideolojik argümanını yenimiş gibi bize sunup duruyorlar.

Proletarya diktatörlüğü, günümüze özgü bir tartışma olmayıp Marks ve Engels’in ölümünden sonra da kendine “marksist” diyenler arasında tartışılmıştır. Anarşistler vb küçük burjuva oportünistlerini bir kenera bırakırsak, bunların başında Kautsky gelmektedir. Proletarya diktatörlüğüne karşı çıkanlar, onun yerine, burjuvazinin kurulu sistemini ve elbette burjuvazinin devletinin ayakta kalmasını savunur oldular. Anavatan savunmaları, emperyalist burjuvazinin yanında yer almalar da buradan çıktı. Proletaryanın  kritik siyasal dönemlerde yan çizme küçük burjuva oportünizmine ve troçkistlere özgü bir taktiktik olagelmiştir.

Küçük burjuva oportünistlerinin, “dikatörlüğün her biçimine karşıyız” demeleri boşuna değildir. Esasında, bunların karşı olduğu diktatörlük,  burjuva diktatörlüğü değil, proletarya diktatörlüğüdür. Bunların “diktatörlüğe karşı” olmalarının gerekçeleri ise; “proletarya diktatörlüğü yaşamadı, tekrar aynı yere dönmek cinayettir” diyorlar. Nepal’deki devrimi satanlar da aynı gerekçeleri getirdiler. “Burjuva devlet mekanizmasını yıkmak hatadır, onu alıp işçi ve emekçilerin yararına kullanbiliriz” diyerek, proletarya önderliğindeki devrimin nasıl da elimine edilebileceğinin iğrenç bir örneğini sergilediler. Birebir aynısını söylemediler, ama, söyledikleri; “biz o devleti yavaş yavaş ele geçireceğiz ve onu önce halk devletine sonra da proletarya diktatörlüğüne dönüştüreceğiz” şeklinde olmuştur. 

Sadece sınıf mücadelesinin varlığını kabul etmek Marksist olmaya yetmez. Bunun devamı olan proletarya diktatörlüğünü de savunmak Marksist olmayı getirir.  Burjuvazi de sınıfların varlığını kabul eder. Küçük burjuvazi de sınıfları ve sınıf mücadelesini kabul eder. Ama, onlar, proletarya diktatörlüğüne karşıdırlar. Marksizmin temel öğretilerinden proletarya diktatörlüğüne karşı çıkmak, onu reddetmek, burjuva sistemini savunmak ve desteklemek demektir.

Devleti, proletarya ya da daha eskilere gidilirse, ezilen sınıflar icat etmedi. Devleti, icat eden ezen ve sömürücü sınıflardır. “Ekonomik gelişmenin, toplumun sınıflara bölünmesiyle zorunlu olarak bağlı olan belirli bir aşamasında” (Engels) zorunlu hale gelip ortaya çıkan devlet, yine sınıfların ortadan kalkmasıyla da zorunlu olarak ortadan kalkacaktır. Ama, proletarya, devlet denen bu baskı mekanizmasını, sınıfları ortadan kaldırmak için bir süre kullanmak durmundadır. Kavranmayan, kavranılmak istenmeyen yan burasıdır. 

Lenin der ki;
“Devlet, sınıf çelişkilerinin uzlaşmazlığının ürünü ve tezahürüdür. Devlet, sınıf çelişkilerinin objektif olarak uzlaştırılamadığı yerde, zamanda ve ölçüde ortaya çıkar. Ve tersine: devletin varlığı, sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olduğunu kanıtlar.” (Lenin, Seçme Eserler, sf. 19, C.7, İnter Yayınları, açL)

Lenin’in bu söyledikleri sınıflar var olduğu sürece doğruluğunu koruyacaktır. Bu yaklaşım, Marks ve Engels’in de yaklaşımıdır. Ancak, küçük burjuvazi, “koşullar-zamanlar” aldatmacalarıyla, devlet olgusunu bilinçli bir şekilde çarpıtarak, proletarya devletini yadsıyıp, burjuva devletini kutsamaktadırlar.

Marks ve Engels, proletarya diktatörlüğünü, 1871 Paris Kömünü’nden sonra dilendirmişlerdir. Yani, bir devrimin deneyimlerinden çıkardıkları tarihsel bir derstir. Burjuva devletin parçalanması ve yerine proletarya diktatörlüğünün kurulmasını zorunlu görmüşlerdir. Devletin sönmesi burjuvazinin devleti değil, proletaryanın devletinin sönmesinden söz etmişlerdir.

Nepal Komünist Partisi (Maoist), daha sonra, Birleşik Nepal Komünist Partisi (UNKP) olan parti, devrime doğru zamanda ve doğru strateji ve taktikler üzerinde başladı. Ne zaman ki, burjuva-Monarşi ortaklığındaki devleti yıkabilecek duruma geldi, ondan sonra doğru yoldan, MLM çizgiden saparak, Marksizmin en temel tezini, burjuva devletini parçalayıp yerine (Nepal özgülünde) işçi-köylü devletini kurmayı reddeti. Başta savunduğu görüşlerin tersine, devrimi, Nepal Monarşisinin yıkılmasıyla sınırlayarak, Nepal burjuvazisi ile uzlaştı ve burjuva devletini parçalama yerine onun üzerine oturdu. Aksine, devrim mücadelesi sırasında oluşturduğu devrim kurumlarını (halk ordusu ve halk komünleri de dahil) yıkıp dağıttı. 

Nepal Devrimi’ni burjuvaziye hediye eden küçük burjuvazi, ezen ve ezilenleri uzlaştırmaya, daha doğrusu, başta Nepal proletaryası olmak üzere, ezilen sınıfları, Nepal burjuvazisiyle uzalştırmak için aracılık görevini üstlendi. 

Lenin;
“Devletin kendi karşı kutbuyla (kendine karşıt sınıfla) uzlaştırılamayacak olan belirli bir sınıfın egemenlik organı olduğunu, küçük-burjuva demokrasisi asla anlamayacaktır.” (Lenin, age, sf. 20, açL), der.

Nepal Devrimi’nin gerçekleştirenler, ezilen yığınları burjuva devleti ile uzlaştırmaya çalıştı ve hala bunu yapmaya devam ediyorlar. Ancak, artık UNKP, eski komünist  niteliğini yitirdi. 2005 yılında iktidarı alabilecekken, korkak küçük burjuva niteliğini öne çıkarıp, burjuvaziyle uzlaşmanın yollarını “marksizm” adına aradı ve hemen de buldu. Çünkü burjuvazi de bunu istiyor ve bu konuda emperyalist burjuvazinin de güçlü desteğini alarak baskılama yoluna gidiyordu.

Burjuva devlet mekanizmasını parçalayıp dağıtmadan, bu mekanizmayı aynı şekilde proletaryanın kullanması söz konusu olamaz. Arada nitelik bir fark vardır. Burjuva devleti, işçi ve emekçiler baskı yaparak sömürü üzerine kurulmuştur. Yani, o, özel mülkiyeti korumanın (ezilen sınıfları sömürmenin, Lenin) bir aracıdır. İşçi ve emekçilerin devleti ise, özel mülkiyeti kaldırma, sömürü ve baskıyı yok etmenin ve de sınıfları kaldırmanın bir  aracıdır. Bu iki devlet arasındaki farkı aynılaştırmak, doğal olarak proletarya diktatörlüğünü yadsıyıp, burjuva diktatörlüğünü korumaya dönüşecektir. Bugün, Nepal’de böyle olmuştur. 

Prachanda döneği ve ekibi, Nepal KP (M) içindeki komünistleri de, uzun bir süre oyalamasını bildi. Ne yazık ki, bunlarda UNKP’nin lideri Prachanda’nın gerçek yüzünü, onu “yolu”nun burjuva bir yol olduğunu 7 yıl sonra anlaya bildiler ve elbette çok geç kaldılar. Yine de UNKP’den ayrılıp NKP(M)’e sahip çıkmaları büyük bir başarıdır. Ancak, devrim treninin, şimdilik, Nepal’de kaçırıldığının bilincinde olunmalıdır. (yazı devam edecek) 07.07.2012
***

NEPAL DEVRİMİ’NİN ÖĞRETİLERİ (2)

Yusuf KÖSE
Sosyalist ülkelerin yıkılmasından sonra, genelde, Marksizme inananlar arasında; “devrimler yaşamıyor” güçlü yargısı oluştu. Elbette, bu yargıyı doğuran siyasal ve sosyal nedenler var ve böyle bir yargının güçlenmesini burjuvazi de körükledi ve körüklemeye devam ediyor. Küçük burjuvazi ise, sınıfsal yapısı gereği, proleter devrime karşı en büyük haçlı seferini başlattı. Devrimin “imkansızlıkları” konusunda yazmaya ve “derin” teorik eserler vermeye başladılar. Oysa, daha dumanları tütmeye devam eden Nepal devrimi direkten yeni dönmüştü. Hem de küçük burjuvazinin ihaneti sonucu.

 Nepal işçi ve emekçileri, korkak küçük burjuvazinin büyük bir ihaneti ile karşılaştı. Bu ihanet, salt Nepal ile sınırlı kalamayıp, uluslararası proletaryanın da tarihi kayıpların içinde yerini aldı. Nepal küçük burjuvazisinin bu ihaneti olmasaydı, dünyanın çatısındaki bu görkemli devrim, dünya işçi ve emekçilerine büyük bir moral verecekti.

Bütün bu olumsuzluklara karşın, devrimlerin devam edeceğini, proletaryanın kararlı bir şekilde devrimi yapacağını ve burjuva devlet mekanizmasını rahatlıkla –bütün emperyalist burjuvazinin baskısına rağmen- parçalayıp, kendi devletini kuracağının da derslerini vermiştir.

Nepal devriminin öğretilerinin başında; ezilen yığınların bir komünist partisine gereksinimi olduğu gelir. İşçi sınıfının partisi olmadan kitlelerin örgütlenerek devrime seferber edilmesi ve devrimi gerçekleştirmesi düşünülemez. Kitleler kendiliğinden burjuva devlet mekaniznasını yıkamaz. Bunu yıkacak olan, işçi sınıfı partisi önderliğinde örgütlenmiş işçi ve emekçilerdir. Nepal özgülünde işçi ve geniş yoksul köylü yığınlarıdır.

Devrimi gerçekleştirmek için, bütün ezilenleri işçi sınıfının partisi etrafında örgütlemek gerektiği bir kere daha kanıtlanmıştır.

Nepal devriminin en önemli öğretilerinden biri de; işçi sınıfının devrimci şiddeti olmadan burjuvazinin yıkılamayacağıdır. Marx’ın, zor, “yeni bir topluma gebe her eski toplumun ebesi olduğu” tezi, hala doğruluğunu korumaktadır. Emperyalist burjuvazinin güçlü olduğu ve bütün ülkelerin burjuvazinin elinde olduğu bir ortamda, burjuva devlet mekanizmasını parçalamak için devrimci şiddet (zor) olmazasa olmazlardan birisidir.
Nepal devrimi, her ülkenin ekonomik ve siyasal yapısına göre devrim taktiklerinin izlenmesi gerektiğidir. NKP(M), halk savaşı yolunu izlemiş, ve bunun saysinde iktidarı alacak duruma gelmiştir.

Ve iktidarı burjuvazi ile paylaşmanın devrimci bir yol olmadığını, bu yolun, burjuvaziyi yeniden iktidara taşımanın bir aracı olduğunu bir kere daha kanıtlamıştır. 

Proletarya partisinin devrim sırasında en küçük bir tereddütü, en küçük bir korkaklığı, devrimi tehlikeye atacağını ve bunun siyasal bir çizgiye dönüşmesiyle devrimi  burjuvaziye teslim edeceğini de göstermiştir.

Oportünizmin, işçi sınıfı içinde burjuvazinin ajanı olduğunu (Lenin), Nepal devrimi, en açık bir şekilde bir kere daha ispatlamıştır. Oprtünizm, tarihinde hiç bir zaman işçi sınıfının dostu olmamış; o, proleter devrimleri önlemenin, onu yolundan saptırmanın ideolojik, pratik ve örgütsel engeli olmuştur.

Burjuva devletin kendiliğinden sönmeyeceğini, burjuva devleti parçalayıp kendi devletini (yarı-devletini, Lenin) kurduktan sonra, bu devletin söneceğini bir kere daha göstermiştir.

Ayrıca, devrimden sonra, bürokratlaşan “işçilerin” devleti ele geçirerek yıkılacağının “kaçınılmaz” olduğunu söyleyenler de yanılıyorlar. Proletarya, geçmiş devrimlerden dersler çıkarmıştır. Yani, SSCB, Çin ve daha bir çok devrimlerin deneyimlerinden yaralanarak, gelecekte aynı hataları işlemeyecektir. 

Troçkistler ve bir çok oporünist akım; “tek ülkede devrim olmaz, olsa da yaşamaz” anlayışları sanki doğrulanmış gibi, propagan da yapıp duruyorlar. Önce belirtmek gerekiyor ki, troçkizm hayatında hiç devrim yapmamış, tersine esas olarak devrimlerin karşısında yer almıştır. Ve de ülkede proletaryanın kritik dönemeçlerinde burjuvazinin koltuk değneği olmaktan kurtulamamıştır. ([i]*) Aynı troçkistler, Nepal devrimi ile ilgili, „Maocular iktidarı ilk defa alabilecek mi“ diye de vaaz etmişlerdir. Bilmeyen de, Mao’cuların hiç iktidar almadığını sanacak. Mao ve Çin devrimini görmezklikten geliyorlar. Anarşizmin ve troçkizmin iktidarı alması bir yana, iktidarı alabilecek bir düzeye geldiği yer ve an var mı? Hayır! Troçkizm ve anarşizm işçi ve emekçileri iktidardan uzaklaştırmanın adıdır. 

Rusya’daki devrimin nasıl olduğu her kesçe malumdur. En azından bu konuyla ilgilenenlerce… Lenin, oportünizme karşı yoğun bir mücadele vermiştir. RKP(B) içinde de, ayaklanmaya karşı çıkanlara karşı amansız bir mücadele vererek, „ya bugün ya da hiç bir zaman“ diyerek, ayaklanma kararı aldırmış ve devrim başarıya ulaşmıştır.

Günümüzde de, karşı-devrimin propagandası etkisi altında kalanlar, işçi sınıfı önderliğinde devrimleri yadsır hale gelmişlerdir. „Sosyalizm“ ve „devrim“lerden söz edenlerin, nasıl bir sosyalizm ve devrim istedikleri tartışmalıdır. Ülkemiz de bunların örnekleri çoktur. Küçük burjuvazi, „güler yüzlü sosyalizm“ istiyor. Burjuvazi de bu söze bayılıyor. Ancak, „şu Stalinstler yok mu“ diye de hayıflanıyor, ve artık proletaryanın devrimci şiddet kullanarak burjuva devletini yıkıp kendi devletini kurmasının „modası geçmiş“ ideolojik argümanlar olarak görüyorlar ya da göstermeye çalışıyorlar. Bunlar, Alman devrimini önleyen dünün büyük döneği yeni Kautskycilerdir.

„Devrim, ne zaman yenilmeye başlar? Devrim, „Kurtaracağım“ sözüyle başlar yenilmeye.“ (M. Oruçoğlu, Nepal’de Devlet ve Devrim makalesinden,)

Anarşistlerin de buna benzer görüşleri söz konusu. Onlar da, işçi sınıfının önderliğine ve proletarya diktatörlüğüne karşılar. „Çoğulculuk“ dedikleri bir kitlenin devriminden yanalar. Bu „çoğulculuk“ ne demekse? İşçi sınıfının adından, onun devrimci dinamiğinden korkanlar, işçi sınıfının adını tarihten silmek istiyorlalar. Bu konuda ister istemez burjuvaziyle de bir nokta da birleşiyorlar. Ne var ki, burjuvazinin sermayeye sahip olması için işçiye gereksinimi var. 

Buna bağlı olarak, devrim üzerine o denli “tez”ler var ki, MLM düşünceler dışında ne aranırsa bulunur cinsten. Yeter ki, KP olmasın! Yeter ki, işçi sınıfının burjuvaziye karşı devrimci şiddeti olmasın ve yeter ki, proletarya devletinden, onun devrimci diktatörlüğünden söz edilmesin! Geriye ne kaldı? Burjuvazinin kutsanan “demokrat” devleti!

Oportünizm ve küçük burjuvazi, burjuvaziye her türlü şeyi layık görüyor, ancak, işçi ve emkçilere, iktidarı almayı layık görmüyor. Ne de olsa “baldırı çıplaklar!”

Oruçoğlu, her ne kadar kitlelerin örgütlenmesini reddetmese de KP’yi reddediyor. Yani, kendiliğinden olacak bir örgütlenme .... Bunun anlamı, bundan başkası değildir. Eğer, deyimi yerinde kullanmak gerekiyorsa; işçi sınıfı, bütün insanlığın kurtarıcısıdır. Kurtarıcı olan, onun ideolojisi ve devrimci dinamiğidir. Elbette işçi sınıfı, idelojik ve siyasal önderlik açısından bu görevi üstlenirken, ezilen yığınları kazanmadan, onları örgütlemeden de söz konusu “kurtarıcı” rolünü yerine getiremeyecektir. 

Ülkemizde ve uluslararası alanda kendini “sol” olarak adlandıran bir çok kesimin, Yunanistan’da sol birlik SYRIZA’nın “başarıları” üstüne bolca yazıp çizmesi, küçük burjuva oportünizmin ideolojik duruşunun dışa vurumudur. Oysa, SYRIZA ya da benzerleri, seçimle çoğunluğu ele geçirseler de burjuva devletini ele geçiremeyeceklerdir. Ele geçirmeye ve onu yönetmeye çalıştıkları anda, burjuvazinin bilinen şiddetiyle, tarihi sınıfsal “zor”uyla karşı karşıya kalacaklardır. Tarihte bunun örnekleri çoktur. Nedense, söz konusu bu kesimler, devrimci durumun yüksek olduğu bu ülkede, proletaryanın ve emekçilerin burjuva devletini paramparça etmeleri üzerine hiç de fikir yürütmüyorlar. Bu “tehlikeli bölgeye” yanaşmak istemiyorlar.

“Marksizm işçi partisini eğiterek, iktidarı ele geçirme ve tüm halkı sosyalizme götürme, yeni düzeni yönetme ve örgütleme, toplumsal yaşamlarını burjuvazi olmadan ve burjuvaziye karşı biçimlendirilmesinde tüm emekçilerin ve sömürülenlerin öğretmeni, yöneticisi, önderi olma yeteneğine sahip proletaryanın öncüsünü eğitir. Buna karşılık bugün egemen olan oportünizm işçi partisi içinden, kitleye yabancılaşan, kapitalizme oldukça iyi biçimde “uyma”yı bilen, büyük kardeşlik hakkını bir tas mercimek çorbasına satan, yani burjuvaziye karşı halkın devrimci önderi rolünden vazgeçen ücretleri daha iyi işçi temsilcilerini eğitir.” (Lenin, SE, C.7, sf. 37, İnter Yayınları, açL)

Lenin’in bu görüşü, Paris Komünü’nden bu yana Marks ve Engels’inde görüşü ve bu görüşler günümüzde de eskimiş değildir. Çünkü, hala sınıflar var ve hala burjuvazi ile proletarya arasında uzlaşmaz bir çelişki var. Ve proletarya sınıfsal durumu nedeniyle toplumun en devrimci sınıfı ve dinamiğidir. 

Marx, Engels ve Lenin’in proletarya diktatörlüğü üzerine söyledikleri eskimiş değildir ve geçerliliğini korumaktadır. “Proletarya diktatörlüğü” görüşünün ortaya çıkışından bu yana yüz yıldan fazla zaman geçmesine karşın, sınıflar arasındaki ilişkiler değişmemiştir. Yani, burjuvazi ile proletarya arasındaki uzlaşmaz çelişki varlığını korumaktadır ve bu iki sınıf arasındaki mücadele amansız bir şekilde, hayatın her alanında devam etmektedir.

Şu anda proletarya yenilmiş olabilir. Daha önceki bir çok sosyalist ülke kazanımlarını yitirmişte olabilir. Bu, var olan gerçekliği değiştirmye yetmez. İnsanlık geleceğini, burjuva diktatörlüğünü proletarya diktatörlüğü ile değiştirerek komünizmle taçlandıracaktır. Ara formüller bulmaya çalışmak, burjuvazi ile proletaryayı uzlaştırma çabalarıdır. Bunun toplumsal anlamı ise; burjuvazinin proletaryaya taviz vermesi değil, proletaryanın burjuvaziye taviz vermesi, boyun eğmeye devam etmesi ve burjuva diktatörlüğüne razı olması demektir.

Bugün, kitleler de ve de özellikle devrimin ileri unsurlarında sosyalizme karşı şüpheyle yaklaşılıyorsa, bunun günahı küçük burjuva oportünizmine aittir. Küçük burjuva oportünizmi, “Marksizm” kisvesi adı altında burjuvazinin kitleler içinde kiralık propagandıcıları, kitleleri devrim ve sosyalizm davasından soğutmanın aracı omuşlardır. 14.07.2012
-bitti-



([i]*) Örneğin, AKP hükümetinin 12 Eylül 2010’da „anayasa değişikliği referandumu’nda“,“yetmez ama evet“  „büyük buluşu“ troçkistlere aittir. AKP’de bunları her yönden desteklemiş ve referandumun sonunda başbakan Erdoğan’dan büyük bir teşekkür almayı başarabilmişlerdir. Faşist bir diktatörün ve eli kanlı faşist katillerin devrimcilere  teşekkür etmediği ve etmeyeceği açıktır. Troçkizm, kendi tarihi boyunca  bütün teşekkürleri ezen sınıflardan almıştır. Bu da, tarihin unutulmaz kayıtları arasında yer alan bir gerçeklik olarak yerini koruyacaktır.


16 Haziran 2012 Cumartesi

Küçük Burjuvazinin Sefil Halleri


Küçük Burjuvazinin Sefil Halleri

Yusuf KÖSE
9-10 Haziran tarihleri arasında 7. Kongresinin yapan ÖDP, kuruluşunda ki felsefesini koruduğunu bir kere daha ilan etti. Soruna ÖDP’nin sınıfsal yapısından bakınca, bundan başka farklı bir şey de beklemek saflık olurdu. Çok iddialı bir şekilde kongre yapan ÖDP, yaşanan gelişmelerden doğru dürüst bir dersler çıkarabilirdi. Ne var ki, küçük burjuvazinin yaşı ilerledikçe akllanıp sınıfsal yapısını terk etmiyor. Aynı düşünce yapısı gençliğinde neyse, yaşlılığında da o oluyor.

Burada ÖDP’nin savunduğu görüşlerinin ayrıntısına girmeyeceğim. Bir kaç noktaya vurgu yaparak, küçük burjuvazinin bir elinin büyük burjuvazi de oluşunun resmini çizmeye çalışacağım.

ÖDP’nin Kürt Ulusal Sorununa Yaklaşımı:
ÖDP’nin parti programına bakıldığında, bu konuda pek bir gelişme olmadığı hemen görülecektir. Yani, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı yerine, Kürt ulusuna “birlikte yaşamak” dayatılmaktadır. Alper Taş’ın Kongre konuşmasında da yeni olan bir şey yok. O, sosyal şoven görüşlerini bir kere daha vurguluyor ve Kürt ulusuna; “ya birlikte oluruz ya birlikte” diyerek başka bir seçenek olmadığını söylemeye çalışıyor.

O konuşmadan bir örnek:
“Biz Kürt kardeşlerimizle eşit ve özgür bir birlik temelinde bir arada yaşayabiliriz. Kürt kardeşlerimizin dil, kimlik, kültür talepleri ve bunların anayasada güvence altına alınması insani ve demokratik bir taleptir. Bu talepler karşılandığında ülkemiz bölünmez, daha da zenginleşir, daha da birleşir.” (açYK)

Marksist-Leninist-Maoistler açısından ulusal sorunun çözümü açıktır. Ulusların kendi kaderini tayin hakkını kayıtsız şartsız tanımak ve savunmak. Bunu savunmayan Marksist olamaz. Olsa olsa iyi bir soyal şovenist olur. “Ülkemiz bölünmez” diyerek yola çıkan ÖDP, de sosyal şoven görüşlerini Kürtlere dayatmaktadır. Aklına , Kürt ulusunun ayrılma, ayrı devlet kurma ve Türklerden ayrı olarak yaşamak isteyeceklerini getirmiyor, getiremiyor.

Türk egemen sınıfları da “kardeşlik”, “bölünmez bütünlük”, “birarada yaşam” vs. üzerine bolca nutuklar atıyorlar. Ne zaman ki, Kürtlerin ayrılma hakkı olduğu savunulduğunda, bunu savunanlara karşı vahşice saldırıyor. Kürtlerin üzerine ise bomba yağdırıyor. Egemen burjuva “kardeşliği” bu olsa gerek!

ÖDP, geldiği (Dev-Yol) köken olarak da, hiç bir zaman ulusal sorunu MLM temelde ele alamadı. Sosyal şoven yanları ağır bastı. “Vatan bölünmez” noktasında burjuvazi ile yan yana yürümekte bir sakınca görmedi, göremedi. Kürtlerin ayrı devlet kurma hakkını açıktan savunmadı, savunamadı.

Ülkemiz de ulusal soruna yaklaşım her zaman önem taşımıştır. Çünkü Türkiye çok uluslu bir ülkedir. UKKTH savunmayan demokrat dahi olamaz. Ülkemiz özgülünde Kürt ulusunun ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkını savunmayan bir siyasal yapının demokratlığı dahi sorunludur. “Ulusal haklarınızı anayasayla güvence altına alacağız, aman ayrılmayın” demek, ulusal sorunun çözümü olamaz. Bu tek taraflı bir yaklaşımdır. Daha doğrusu egemen ulus bakışlı bir yaklaşımdır. Doğrusu; ezilen ulusun, kendi kaderini özgürce tayin etmesidir. Bu, ister ayrılma yönünde olsun, isterse birlikte yaşama yönünde olsun, Marksistler, bu hakkı kayıtsız şartsız savunur ve savunmalıdır da. Ayrılmasını eleştirebilirsiniz, ama, eleştirinin ötesine geçemezsiniz.

Özellikle bugün, Türk sosyalistleri ve komünistleri, Kürtlerin ayrılma hakkını daha gür bir şekilde haykırmalı ve savunmalıdır. Kürt ve Türk işçi ve emekçileri arasında ki sınıf bağının güçlenmesi burdan geçer. Sosyal şoven yaklaşımlar, sınıfın birliğine zarar verir ve veriyor da.

ÖDP’nin Kürt Ulusal Hareketi’yle fazla birlikte hareket etmemesinin bir nedeni de, sosyal şoven bakış açısının içinde saklıdır. Bir taraftan “Türkiye Meclisi Kuralım” diyerek herkese çağrı yapan ÖDP, DHK’’inden (Demokratik Halklar Kongresi) uzak kaldı. Oysa, reformsit bir dünya görüşüne sahip olan ÖDP, aynı reformist taleplerle yola çıkan DHK’ya ortak hareket edebilirdi.

CHP’ye Uzatılan Kardeşlik Eli
Kürt ulusal hareketinden esirgenen “kardeşlik eli”, CHP’ye rahatlıkla uzatılabiliyor. ÖDP, kendi içinde tutarlı hareket ediyor. Ulusal sorunda sosyal şovenist bir yaklaşımın siyasal kökleri, kemalizme bakış açısında ve doğal olarak onun uzantısı egemen sınıf partisi CHP’ye bakış açısının içinde vardır.

A.Taş, konuşmasında; “Yerel seçimlerde geniş bir işbirliği ile AKP geriletilebilir. Dikkat edin, biz CHP’yi eleştirmiyor, hedef almıyoruz. Çünkü şimdi asıl sorunumuz bu iktidar ve onun uygulamaları. Biz bu kongremize CHP’yi davet ettik.”

“Asgari düzeyde de olsa eşitlikçi ve özgürlükçü bir yerde durursa, Kürt muhalefetini dışlamayan bir tavır alabilirse, en azından Ankara ve İstanbul’da üzerinde anlaşılan adaylarla yerel seçime gidilebilir. İzmir zaten CHP’nin. Ama Ankara ya da İstanbul’u almak AKP’yi ciddi ölçüde gerileten bir adım olacaktır” (Birgün Gazetesi, 08.06.12, A gazeteci L. Doğan Tılıç’ın A. Taş’la yaptığı roportaj’dan)

Alıntıda da görüldüğü gibi, A. Taş, CHP’yi yerel seçimlerde desteklemek amacında. Onunla işbirliğinden yanalar. Aslında bu yaklaşım, CHP’ye nasıl baktıklarını ortaya koyuyor. Onu “ilerici” bir parti olarak değerlendirdikleri ortaya çıkıyor. Bu, aynı zamanda, küçük burjuvazinin kendine güvensizliği, sıkça tekrarladıkları “kitlelere güvenin”in tersine, işçi ve emekçilere güvenmediklerinin bir göstergesini de oluşturur.

Burada CHP’nin niteliğini anlatmayacağım. CHP bir burjuva partisidir. İktidara geldiğinde faşizmi uygulamaktan kaçınmayacaktır. Ve iktidarda olduğu zaman işçi ve emekçilerin en büyük azılı düşmanı olmuştur. Bunun örneklerini saymakla bitmez. Türkiye’de ırkçılığın şampiyonluğunu bu parti yapmıştır. Kürt ulusuna karşı katliamların çoğunlu bu parti tarafından yapılmış ve uygulanmıştır.

Bugün ise ne değişti? CHP “ilerici” bir parti mi oldu? Hayır? CHP, muhalfette iken, özellikle kendine yönelik baskıların da yapıldığı bir süreçte “ilerici” gözükmeye çalışıyor. Daha doğrusu “demokrat” rolünü oynamaya çalışıyor.

CHP, 1950’ler sonundaki Menderes’e karşı yaptığı hamleleri şimdi yapmaya çalışıyor. O zaman da demokrat”gözükmeye çalışmıştı. Bugün de, İşçi ve emekçilerin düzene karşı tepkisini kendi potasına çekmenin yollarını arıyor. CHP’de, ırkçılığın kökleri o kadar derinlerde ki, Kürtlere, Kürt demeye dilleri dahi varmıyor.

CHP’den medet umanlar, ondan “demokrat” olmasını bekleyenler, geçmişte olduğu gibi, şimdi de yanılıyorlar. Devrimciler, komünistler, emekçiler, Kürtler ve aleviler, kısacası ezilenler, CHP’nin hep yumruğunu yemişlerdir. İşçi ve emekçilere CHP’yi “dost” göstermek, aptallık değilse, küçük burjuva sefilliğidir. Küçük burjuvazi, TC tarihi boyunca, CHP’nin kemalist balyozunu hep sırtında taşımıştır. Bizim küçük burjuvazinin, sınıf mücadelesindeki netsizliğinin bir kaynağı da buradan geliyor denebilir. O, burjuvazinin kendisine yüklemek istediği taşı taşımaya hevesli gibi...

Bir zamanlar, “karaoğlan” Ecevit’de “devrimcilik” keşfedip, onun peşinden gitmeyi hayatlarıyla ödeyenler, bir kere de Kılıçdaroğlu’nu denemek istiyorlar. Anlaşılan o ki, ÖDP, Kılıçdaroğlu’nda da “ilericilik” görmüş olmalı ki, “Ankara ve İstanbul’u da alsınlar” diyor. Yani, “biz onları destekleriz.” Kemalizmin sopası, şeritçıların sopasından daha eheven olmalı...

1789 ve 1923
ÖDP eş başkanı A. Taş şöyle buyuruyor:
“1789’u ilerici olarak gördüğümüzde nasıl bir burjuva devrimcisi olmadıysak, 1923’de kurulan cumhuriyeti ilerici olarak tanımlamamız bizi Kemalist yapmaz. Cumhuriyet ilerici bir gelişme olarak kurulmuş ancak geçen süre içinde gericileşmiştir.”

Marksistlerin bu iki tarih ve bu iki olay arasında bir benzerlik kurmalarının pek olasılığı yok. Biri gerçek anlamıyla ilerici bir burjuva devrimi. Diğeri ise burjuvazinin ilerici olmaktan çıkıp gericileştiği bir dönemde ortaya çıkan bir iktidar biçimidir. Kemalizm’in anti-emperyalist bir yanı yoktur. 1. Emperyalist paylaşım savaşı sonucu Osmanlı’nın paylaşılmasıyla, geriye kalan “Türkiye” denen toprak parçası olmuştur. Emperyalist burjuvazi burayı tamamıyle sömürgeleştirmek için her hangi bir çaba harcamamıştır. O günün emperyalistler arası güçler dengesi, Osmanlı’dan geriye kalan Anadolu’nun TC olmasını kabul etmişlerdir.

Kemalist burjuvazinin abarttığı ve şişirdiği gibi herhangi bir “kurtuluş savaşı” da olmamıştır. Kemalistler’in tek savaşı, Yunanlılara karşı “Büyük Taaruz” adını verdikleri 23 gün süren savaşları vardır. Gerisi ise, yalan propagandadan ibarettir. Kemalizmin tarihi katliamlar, baskılar ve yalanlar üzerine kurulmuştur. Kemalist burjuvazinin tarihi, Kürt ulusuna, azınlıklara, çeşitli milliyetlerden işçi ve emekçilere karşı savaşımın tarihidir.

Kemalistler, daha 1919’dan itibaren emperyalist burjuvaziyle uzlaştı. Aynı şekilde içerde de toprak ağalarıyla ve diğer feodal sınıflarla birlikte hareket etti. Kemalist devlet; işçi ve emekçilere karşı kurulan bir devlettir. “Güdük” anti-emperyalist bir yanı dahi olmamıştır. 1789 Fransız burjuva ihtilali ise, burjuvazinin feodaliteden iktidarı almasının adıdır.

Fransız burjuva devrimi aynı zamanda laiktir. Kemalizm’in ise laik bir yanı da yoktur. Kemalizm, dini kontrol altına almış ve onu kitleleri aldatmanın bir aracı olarak kullanmıştır. Öte yandan, sünniliğin her alanda etkin olmasını sağlarken, aleviliği yasaklamıştır. Kürtlere ve diğer azınlık uluslara yaptıklarını ise burada tekrarlamanın bir anlamı yok. Çünkü bu hala yaşanıyor.

Bizim küçük burjuvazi, kemalizm sevdalısı olmaktan hiç bir zaman kurtulamamıştır. Kemalist iktidar tarafından, hırpalanmış, haps edilmiş, katledilmiş ve her türlü zulme maruz kalmış, ama bir türlü kemalizm hayranlığından vazgeçememiştir.  Çünkü kemalizmin yalan tarihini, TKP’den dönme küçük burjuva “kadro”lar yazmıştır. Ondan sonra gelen küçük burjuvalarda bu “büyük abilerinin” yalanlarını gerçek sanarak, kitlelere karşı savunmaya devam etmişlerdir. Küçük burjuvazinin kendine ve halka olan güvensizliği, büyük burjuvaziye övgüye dönüşmüştür.

Genel de küçük burjuva kesimlerin, “kemalizm süreç içinde gericileşlti” demeleri, esas olarak 1950 DP iktidarını kast ediyorlar. Bunlara göre emperyalizm de Türkiye’ye DP ile geldi. Ondan önce “bağımsız bir ülke” vardı. Bir tarih ancak bu kadar çarpıtılabilir. Nazi yanlısı İnönü’yü bile savunmak zorunda kalıp, kendilerini neden bu tür zorlukların içine atarlar, anlaşılmaz!... Bu ayrı bir tartışma konusu olduğu için uzatmıyorum.

ÖDP vb. küçük burjuva reformist hareketler kitlelere, kırk satır yerine kırk katırı tercih etmelerini öğütlüyorlar. Bu nedenle, bunların anlayışlarının açığa çıkarılıp teşhir edilmesi önem kazanmaktadır.

 “Yunan Solunun Başardığını Biz Niye Başarmayalım?“
Küçük burjuva kesimler de bir SYRİZA tutkunluğu başladı. Yukarı da ki başlık da A. Taş’a ait. SYRİZA, bilindiği gibi Yunanlı küçük burjuva reformist örgütlerin kurduğu bir blok. Yunanistan’da bu dönemde güçlenmelerinden doğal bir şey de yok. Çünkü koşullar buna elverişli. Devrimci durum oldukça yüksek. Ancak, bir devrim durumu yok. Bunun en önemli ayağı olan Yunanistan işçi sınıfı partisinin sınıfı kucaklayamaması ya da ortada böyle ciddi bir partinin olmamasının da önemli bir etkisi olduğu bir gerçek.

SYRİZA, devrimci bir blok olmaktan çok reformist bir blok. AB’nin sömürgeci politikasına karşı çıkmak zorunda. Ancak, görülen o ki, kitlelerin devrimci dinamiğini de pasifize etmenin yollarını arıyor. Devrimci bir parti, devrim yapmak için mücadele eder. Onun görevi; burjuva düzeninin aşırı uçlarını törpüleyerek reformize etmek değildir,. SYRİZA, eğer, yarın ki (17.06) seçimlerde, hükümeti kuracak kadar oy alırsa ve hükümetin başına geçerse, o düzeni değil, düzen onu ehlileştirecektir. Devrimci gibi gözüküp devrimci olmayanlar ehlileşir. Bunu hep birlikte yaşayarak göreceğiz. Sorun deneme-yanılma sorunu değil, sınıfsal sorundur. MLM olmayanlar ya da bu çizgiden hareket etemeyenler burjuva düzeniyle uzlaşarak devrimin karşısında yerlerini alırlar.

ÖDP’nin savunduğu da böyle bir durumdur. Daha ötesi değil.
16.06.2012
***

10 Haziran 2012 Pazar

İşçi Sınıfının Yeni 15-16 Haziran’lara Gereksinimi Var




İşçi Sınıfının Yeni 15-16 Haziran’lara Gereksinimi Var

10.06.2012
Faşist AKP hükümeti ve arkasındaki sermayenin işçi ve emekçilere karşı yoğun saldırısı, olanca hızıyla devam etmektedir. Bir çok faşist ve gerici yeni yasaların çıkarılmasının yanı sıra, en son Hava iş kolundaki grevin yasaklanması, sermayenin işçi sınıfına yönelik en önemli saldırılarından birisidir. Bu yasak, salt Hava iş koluyla sınırlı kalmayıp daha başka iş kollarını da hedeflemektedir.

Dinci-faşist AKP hükümeti, işçilere, emekçilere, Kürtlere, alevilere ve tüm devrimci demokrat kesimlere yönelik faşist saldırılarını artırmasının nedeni; kendi yaşamını bu saldırılar da bulmasından kaynaklanmaktadır. Bu saldırıları yapmadan ayakta kalmayacağını, sermayinin aşırı sömürüsünün sağlayamayacağını görmektedir. Bu bağlamda, bütün sermaye kesimleri, AKP’nin ezilen kitlelere yönelik saldırılarını destekliyor.

Yeni palazlanan dinci faşist-sermayenin  ABD ve Batılı emperyalistlerin de desteğini alarak işçi sınıfına ve emekçilere yönelik saldırılarını geriletmenin, durdurmanın yolu yine işçi ve emekçilerin birleşik ve düzene karşı kararlı mücadelesinden geçmektedir.

Hükümet ve arkasındaki sermayenin güçlü gibi gözüken, ama aslında oldukça zayıf yanları da mevcuttur. Hükümeti güçlü kılan olguların başında, ABD ve Batılı emperyalistlerin yanı sıra, içerdeki işbirlikçi sermaye kesiminin AKP hükümetini açıktan desteklemeleridir. Emperyalistlerin desteği ise uluslararası dengeyle, yani emperyalisitler arası çıkar dalaşmasıyla yakından ilgilidir. Şu anda İran, Irak ve Suriye’deki durumlara bağlı olarak emperyalistlerin açıktan desteğini alan Türk devleti ve onun hükümeti, buralardaki taşların yerinden oynamasıyla, destek tersine de dönebilir ya da zayıflayabilir. Ancak, TC devleti her zaman emperyalizme bağlı olarak boynunda tasma taşımış ve tasmanın ipi ise emperyalist (ABD ve Batılı) burjuvazinin elinde olmuştur.

Bu baskı cenderesinin halkların lehine dönebilmesi için, işçi ve emekçilerin düzene karşı kararlı mücadelesinin boyutuyla yakından ilgilidir.

AKP’nin en önemli zayıf yanlarından biri de, Kürt ulusal sorunudur. Egemen sınıflar, Kürtleri baskı ve katliamlarla sindirme taktiğini esas alırken, yer yer “uzlaşır” görünümlü bir taktik de izliyorlar. Bu da, Kürt ulusal hareketininin saldırılarını yavaşlatma, eritme ve pasifize etme amaçlı olmaktadır.

Türk devletinin, Kürt ulusal hareketini bastırması oldukça zor. Eğer Kürt ulusal hareketi teslimiyeti seçmezse. Bu da zor gözüküyor. Kürt ulusal hareketinin Türk  işçi ve emekçilerin dostu olarak kalması, düzene karşı muhalefetin güçlenmesine hizmet etmektedir. Tabi, aynı şekilde Türk işçi ve emekçileri de Kürtlerin ulusal-demokratik haklarını desteklemesi ve dayanışma göstermesiyle, bu dostluk ve dayanışma pekişecek ve pratik bir hal alabilecektir. Tek taraflı bir dostluk olamaz.

AKP’nin diğer bir zayıf yanı ise, kendi içinde bir Gülenciler-Milli Görüşçüler şeklinde esasta iki parçalı olmalarıdır. Devlete egemen olma amaçlı ciddi bir dalaşma sözkonusudur. Ancak, Kemalist bürokrasiye ve geleneksel burjuvaziye karşı birleşmiş durumdadırlar. Aralarında birliği bozdukları anda devlet yönetimini kaybedeceklerini ve okun sivri ucunun bu kez kendilerine döneceğini de biliyorlar. Bu nedenle, aralarındaki iktidar dalaşında birliklerini parçalamadan sürdürmeye özen gösteriyorlar. Bu birlik, çok uzun sürmeyece benziyor. Devlete egemen olma ve sömürüden daha fazla pay alma yarışı birbirini açıktan tasfiyeye dönüşecebilecektir. Bu da, onları zayıflatarak, devrimci-demokrat muhalefetin güçlenmesine hizmet edecektir.

Tabi, AKP’nin en önemli zayıf yanlarından biri de, hiç kuşkusuz, işçi ve emekçi cephesinin mücadelesinin gelişmesidir. Şu anda bu mücadele güçlü değildir. Her ne kadar devrimci-demokrat kesimler AKP ve devlete karşı birleşmiş görünse de, bu yeterli değildir. İşçi sınıfının mücadelesinin AKP’nin faşist saldırılarını geriletecek boyuta ulaşamamıştır. İşçi ve emekçilerin Bir Mayıs’lar’da alanları doldurması, 23 Mayıs’ta ki kamu emekçilerinin kitlesel direnişlerinin varlığı, AKP hükümetinin saldırgan tavrını geriletmeye yetmemiştir. Bu da, daha büyük kitlesel hareketlerin ve bunun yer yer sokak çatışmalarına dönüşmesini zorunlu kılıyor. Böyle bir çatışma, işçi ve emekçilerin burjuvazinin saldırılarına boyun eğmeyeceğinin işareti olacak ve böylesi bir mücadele arenasında burjuvaziye geri adım attıralabilecektir.

İşçi sınıfının 42 yıl önce gerçekleştirdiği 15-16 Haziran Direnişi’nin yıl dönümünü kutladığımız bu günlerde, yeni işçi direnişlerinin olmaması için hiç bir neden yoktur. Bu tür direnişler de sendikaların rolü önemlidir. Şu anda ülkemizde sendikaların önemli bir bölümü, Türk egemen sınıflarının güdümü altındadır. En büyük sendika olan Türk-İş, işçi sınfının direnişlerini bastıma amaçlı hareket etmektedir. Türk-İş içinde örgütlenen Sendikal Güç Birliği Platformu (SGBP) bileşenlerinin mücadelesi işçi sınıfının kazanımı olarak önemli bir gelişmedir. Diğer yandan kamu emekçileri içinde örgütlenen KESK ve DİSK gibi sendikalar da AKP hükümetinin saldırıları karşısında yerlerini almışlardır.

İşçi sınıfı hareketinin önündeki en büyük engel hala sarı sendika ağalarıdır. İşçi sınıfı, bunları yıkıp geçmeden, kendi örgütlülüğünü geliştiremeyeceği gibi, ekonomik ve demokratik haklarını koruyamayacak, tersine her geçen gün daha büyük saldırı ve hak gaspları ile karşı karşıya kalacaktır.

Dinci AKP hükümeti, karşı cephesini de giderek genişletmektedir. Çünkü o, sadece Kürtlere değil, işçilere, emekçilere, kadınlara, öğrencilere, alevilere yani, tüm ezilenlere karşı saldırarak, kendi karşı cephesini de genişletmektedir. Bu, AKP için kaçınılmaz bir durumdur. Saldırmdan yaşayamayacağını bilmektedir. Sermaye birikimini artırmak ve egemenlik alanlarını güvence altına alabilmek için, daha fazla sömürüye ve bunun için daha fazla saldırıya gereksinimi vardır. Bir avuç burjuvazinin çıkarlarını korumak ve genişletmek için bunu zorunlu görüyor. Ancak, bu saldırıların bir bedeli de olacaktır ve bunun bir bumerang gibi sahibine geri dönmesi de kaçınılmaz gözüküyor.

Burjuvazinin bumerangı işçi sınıfı ve emekçilerin birleşik militan mücadelesi olacaktır. İşçi ve emekçiler pasif savunma ruh halinden çıkıp, daha kararlı ve burjuvazinin saldırılarını geriletici militan bir karşı saldırıya geçmesi gerekiyor. Bu bir sınıf savaşımıdır. Sınıflar arası savaşım ise kararlılık ve militanlık ister. Tersi, her geçen gün artan baskı ve aşırı sömürülerle karşı karşıya kalmak bir kader olacaktır. Bir avuç asalak burjuvazinin bencil çıkarları için böyle bir “kader” kabul edilemez.

Burjuvazinin tankları ve polis kaskları işçi sınıfının ayakları altına alınmadan özgürlükler kazanılamaz. Bu anlamda, işçi ve emekçilerin; kendi kaderlerini kendi ellerine almak ve sosyalizmin özgürlük bayrağını her alanda yükseltmek için, yeni 15-16 Haziran Direnişleri’ne gereksinimleri vardır.

***