7 Temmuz 2012 Cumartesi

NEPAL DEVRİMİ’NİN ÖĞRETİLERİ (1)




NEPAL DEVRİMİ’NİN ÖĞRETİLERİ (1)

Yusuf KÖSE
Sosyalist ülkelerin yıkılmasından sonra, işçi sınıfı önderliğindeki devrimlerin oluşu ve yaşatılması konuları da sık sık tartışılır oldu. Bunların en başında proletarya diktatörlüğü gelmektedir. 

Nepal devrimi’nde de gördüğümüz gibi, uluslar arası küçük burjuvazi, “proletarya diktatörlüğü döneminin kapandığını, burjuvazi ile uzlaşı içinde, devletin sönüp gitmesine kadar birlikte barış içinde yaşanacağını” vaaz ediyor. Yani, seçimlerde hangi sınıf çoğunluğu kazanırsa, o hükümet olur diyorlar. Ya da buna benzer şeyler söylüyorlar. Tam da burjuvazinin yıllardır söylediğinin yeniden “icat etmiş”ler gibi, aşırı sömürü ve baskı altında yaşayan işçi ve emekçilere bunun bir “cennet” olduğunu söyleyecek denli ileri gidebilyorlar.

Marks, Engeles, Lenin, Stalin ve Mao’nun “proletarya diktatörlüğü” anlayışlarının günümüze uyarlanamayacağı, Marksizme yeni şeylerin eklenmesi gerektiğinin “derin bilimsel” propagandası yapılıyor. Marksizmin en temel öğretisinin bir kenara bırkılması, işçilere öğütleniyor. Aslında, bu tür “öğüt” verenlere, küçük burjuva “sol” liberaller demek daha doğru bir tanımlama olur. 

Hatta bazıları, “proleter devlet” olgusunu sadece Stalin ve Mao’’ya, özelikle de Stalin’e bağlayanlar mevcuttur. Amaç, Stalin şahsında MLM bilimi çürütme ve dejenere etme anlayışıdır. Marks ve Engels’in teorik haznesinden proletarya diktatörlüğü alındığında geriye hiç bir şey kalmaz. Burjuvazinin Marks’ı yeni kuşaklara sadece bir “ekonomist” olarak göstermeye çalışması boşuna değildir. Ne yazık ki, bu koroya, kendini Marksist gösteren bir çok küçük burjuva oportünist akımlar da katılmaktadır.

Diğer bir tartışma sorunu ise, buna bağlı olarak getirilen, burjuva devletini parçalamadan onu ele geçirme anlayışı. Bu iki anlayışta, proletarya diktatörlüğü ekseni etrafında dönmektedir. Burjuvazi, işçi sınıfının proletarya diktatörlüğünden vazgeçmesi için bütün propaganda kanallarını harekete geçirmiş durumdadır. Burjuvazi diyor ki; “her şeyi tartışın, her şeyi yapın, ama asla ve asla burjuva devletine dokunmayın, bunun yerine proletarya diktatörlüğünü aklınıza dahi getirmeyin, o tukakadır.” Bizim “sol liberallerimiz de, burjuvazinin bu ideolojik argümanını yenimiş gibi bize sunup duruyorlar.

Proletarya diktatörlüğü, günümüze özgü bir tartışma olmayıp Marks ve Engels’in ölümünden sonra da kendine “marksist” diyenler arasında tartışılmıştır. Anarşistler vb küçük burjuva oportünistlerini bir kenera bırakırsak, bunların başında Kautsky gelmektedir. Proletarya diktatörlüğüne karşı çıkanlar, onun yerine, burjuvazinin kurulu sistemini ve elbette burjuvazinin devletinin ayakta kalmasını savunur oldular. Anavatan savunmaları, emperyalist burjuvazinin yanında yer almalar da buradan çıktı. Proletaryanın  kritik siyasal dönemlerde yan çizme küçük burjuva oportünizmine ve troçkistlere özgü bir taktiktik olagelmiştir.

Küçük burjuva oportünistlerinin, “dikatörlüğün her biçimine karşıyız” demeleri boşuna değildir. Esasında, bunların karşı olduğu diktatörlük,  burjuva diktatörlüğü değil, proletarya diktatörlüğüdür. Bunların “diktatörlüğe karşı” olmalarının gerekçeleri ise; “proletarya diktatörlüğü yaşamadı, tekrar aynı yere dönmek cinayettir” diyorlar. Nepal’deki devrimi satanlar da aynı gerekçeleri getirdiler. “Burjuva devlet mekanizmasını yıkmak hatadır, onu alıp işçi ve emekçilerin yararına kullanbiliriz” diyerek, proletarya önderliğindeki devrimin nasıl da elimine edilebileceğinin iğrenç bir örneğini sergilediler. Birebir aynısını söylemediler, ama, söyledikleri; “biz o devleti yavaş yavaş ele geçireceğiz ve onu önce halk devletine sonra da proletarya diktatörlüğüne dönüştüreceğiz” şeklinde olmuştur. 

Sadece sınıf mücadelesinin varlığını kabul etmek Marksist olmaya yetmez. Bunun devamı olan proletarya diktatörlüğünü de savunmak Marksist olmayı getirir.  Burjuvazi de sınıfların varlığını kabul eder. Küçük burjuvazi de sınıfları ve sınıf mücadelesini kabul eder. Ama, onlar, proletarya diktatörlüğüne karşıdırlar. Marksizmin temel öğretilerinden proletarya diktatörlüğüne karşı çıkmak, onu reddetmek, burjuva sistemini savunmak ve desteklemek demektir.

Devleti, proletarya ya da daha eskilere gidilirse, ezilen sınıflar icat etmedi. Devleti, icat eden ezen ve sömürücü sınıflardır. “Ekonomik gelişmenin, toplumun sınıflara bölünmesiyle zorunlu olarak bağlı olan belirli bir aşamasında” (Engels) zorunlu hale gelip ortaya çıkan devlet, yine sınıfların ortadan kalkmasıyla da zorunlu olarak ortadan kalkacaktır. Ama, proletarya, devlet denen bu baskı mekanizmasını, sınıfları ortadan kaldırmak için bir süre kullanmak durmundadır. Kavranmayan, kavranılmak istenmeyen yan burasıdır. 

Lenin der ki;
“Devlet, sınıf çelişkilerinin uzlaşmazlığının ürünü ve tezahürüdür. Devlet, sınıf çelişkilerinin objektif olarak uzlaştırılamadığı yerde, zamanda ve ölçüde ortaya çıkar. Ve tersine: devletin varlığı, sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olduğunu kanıtlar.” (Lenin, Seçme Eserler, sf. 19, C.7, İnter Yayınları, açL)

Lenin’in bu söyledikleri sınıflar var olduğu sürece doğruluğunu koruyacaktır. Bu yaklaşım, Marks ve Engels’in de yaklaşımıdır. Ancak, küçük burjuvazi, “koşullar-zamanlar” aldatmacalarıyla, devlet olgusunu bilinçli bir şekilde çarpıtarak, proletarya devletini yadsıyıp, burjuva devletini kutsamaktadırlar.

Marks ve Engels, proletarya diktatörlüğünü, 1871 Paris Kömünü’nden sonra dilendirmişlerdir. Yani, bir devrimin deneyimlerinden çıkardıkları tarihsel bir derstir. Burjuva devletin parçalanması ve yerine proletarya diktatörlüğünün kurulmasını zorunlu görmüşlerdir. Devletin sönmesi burjuvazinin devleti değil, proletaryanın devletinin sönmesinden söz etmişlerdir.

Nepal Komünist Partisi (Maoist), daha sonra, Birleşik Nepal Komünist Partisi (UNKP) olan parti, devrime doğru zamanda ve doğru strateji ve taktikler üzerinde başladı. Ne zaman ki, burjuva-Monarşi ortaklığındaki devleti yıkabilecek duruma geldi, ondan sonra doğru yoldan, MLM çizgiden saparak, Marksizmin en temel tezini, burjuva devletini parçalayıp yerine (Nepal özgülünde) işçi-köylü devletini kurmayı reddeti. Başta savunduğu görüşlerin tersine, devrimi, Nepal Monarşisinin yıkılmasıyla sınırlayarak, Nepal burjuvazisi ile uzlaştı ve burjuva devletini parçalama yerine onun üzerine oturdu. Aksine, devrim mücadelesi sırasında oluşturduğu devrim kurumlarını (halk ordusu ve halk komünleri de dahil) yıkıp dağıttı. 

Nepal Devrimi’ni burjuvaziye hediye eden küçük burjuvazi, ezen ve ezilenleri uzlaştırmaya, daha doğrusu, başta Nepal proletaryası olmak üzere, ezilen sınıfları, Nepal burjuvazisiyle uzalştırmak için aracılık görevini üstlendi. 

Lenin;
“Devletin kendi karşı kutbuyla (kendine karşıt sınıfla) uzlaştırılamayacak olan belirli bir sınıfın egemenlik organı olduğunu, küçük-burjuva demokrasisi asla anlamayacaktır.” (Lenin, age, sf. 20, açL), der.

Nepal Devrimi’nin gerçekleştirenler, ezilen yığınları burjuva devleti ile uzlaştırmaya çalıştı ve hala bunu yapmaya devam ediyorlar. Ancak, artık UNKP, eski komünist  niteliğini yitirdi. 2005 yılında iktidarı alabilecekken, korkak küçük burjuva niteliğini öne çıkarıp, burjuvaziyle uzlaşmanın yollarını “marksizm” adına aradı ve hemen de buldu. Çünkü burjuvazi de bunu istiyor ve bu konuda emperyalist burjuvazinin de güçlü desteğini alarak baskılama yoluna gidiyordu.

Burjuva devlet mekanizmasını parçalayıp dağıtmadan, bu mekanizmayı aynı şekilde proletaryanın kullanması söz konusu olamaz. Arada nitelik bir fark vardır. Burjuva devleti, işçi ve emekçiler baskı yaparak sömürü üzerine kurulmuştur. Yani, o, özel mülkiyeti korumanın (ezilen sınıfları sömürmenin, Lenin) bir aracıdır. İşçi ve emekçilerin devleti ise, özel mülkiyeti kaldırma, sömürü ve baskıyı yok etmenin ve de sınıfları kaldırmanın bir  aracıdır. Bu iki devlet arasındaki farkı aynılaştırmak, doğal olarak proletarya diktatörlüğünü yadsıyıp, burjuva diktatörlüğünü korumaya dönüşecektir. Bugün, Nepal’de böyle olmuştur. 

Prachanda döneği ve ekibi, Nepal KP (M) içindeki komünistleri de, uzun bir süre oyalamasını bildi. Ne yazık ki, bunlarda UNKP’nin lideri Prachanda’nın gerçek yüzünü, onu “yolu”nun burjuva bir yol olduğunu 7 yıl sonra anlaya bildiler ve elbette çok geç kaldılar. Yine de UNKP’den ayrılıp NKP(M)’e sahip çıkmaları büyük bir başarıdır. Ancak, devrim treninin, şimdilik, Nepal’de kaçırıldığının bilincinde olunmalıdır. (yazı devam edecek) 07.07.2012
***

NEPAL DEVRİMİ’NİN ÖĞRETİLERİ (2)

Yusuf KÖSE
Sosyalist ülkelerin yıkılmasından sonra, genelde, Marksizme inananlar arasında; “devrimler yaşamıyor” güçlü yargısı oluştu. Elbette, bu yargıyı doğuran siyasal ve sosyal nedenler var ve böyle bir yargının güçlenmesini burjuvazi de körükledi ve körüklemeye devam ediyor. Küçük burjuvazi ise, sınıfsal yapısı gereği, proleter devrime karşı en büyük haçlı seferini başlattı. Devrimin “imkansızlıkları” konusunda yazmaya ve “derin” teorik eserler vermeye başladılar. Oysa, daha dumanları tütmeye devam eden Nepal devrimi direkten yeni dönmüştü. Hem de küçük burjuvazinin ihaneti sonucu.

 Nepal işçi ve emekçileri, korkak küçük burjuvazinin büyük bir ihaneti ile karşılaştı. Bu ihanet, salt Nepal ile sınırlı kalamayıp, uluslararası proletaryanın da tarihi kayıpların içinde yerini aldı. Nepal küçük burjuvazisinin bu ihaneti olmasaydı, dünyanın çatısındaki bu görkemli devrim, dünya işçi ve emekçilerine büyük bir moral verecekti.

Bütün bu olumsuzluklara karşın, devrimlerin devam edeceğini, proletaryanın kararlı bir şekilde devrimi yapacağını ve burjuva devlet mekanizmasını rahatlıkla –bütün emperyalist burjuvazinin baskısına rağmen- parçalayıp, kendi devletini kuracağının da derslerini vermiştir.

Nepal devriminin öğretilerinin başında; ezilen yığınların bir komünist partisine gereksinimi olduğu gelir. İşçi sınıfının partisi olmadan kitlelerin örgütlenerek devrime seferber edilmesi ve devrimi gerçekleştirmesi düşünülemez. Kitleler kendiliğinden burjuva devlet mekaniznasını yıkamaz. Bunu yıkacak olan, işçi sınıfı partisi önderliğinde örgütlenmiş işçi ve emekçilerdir. Nepal özgülünde işçi ve geniş yoksul köylü yığınlarıdır.

Devrimi gerçekleştirmek için, bütün ezilenleri işçi sınıfının partisi etrafında örgütlemek gerektiği bir kere daha kanıtlanmıştır.

Nepal devriminin en önemli öğretilerinden biri de; işçi sınıfının devrimci şiddeti olmadan burjuvazinin yıkılamayacağıdır. Marx’ın, zor, “yeni bir topluma gebe her eski toplumun ebesi olduğu” tezi, hala doğruluğunu korumaktadır. Emperyalist burjuvazinin güçlü olduğu ve bütün ülkelerin burjuvazinin elinde olduğu bir ortamda, burjuva devlet mekanizmasını parçalamak için devrimci şiddet (zor) olmazasa olmazlardan birisidir.
Nepal devrimi, her ülkenin ekonomik ve siyasal yapısına göre devrim taktiklerinin izlenmesi gerektiğidir. NKP(M), halk savaşı yolunu izlemiş, ve bunun saysinde iktidarı alacak duruma gelmiştir.

Ve iktidarı burjuvazi ile paylaşmanın devrimci bir yol olmadığını, bu yolun, burjuvaziyi yeniden iktidara taşımanın bir aracı olduğunu bir kere daha kanıtlamıştır. 

Proletarya partisinin devrim sırasında en küçük bir tereddütü, en küçük bir korkaklığı, devrimi tehlikeye atacağını ve bunun siyasal bir çizgiye dönüşmesiyle devrimi  burjuvaziye teslim edeceğini de göstermiştir.

Oportünizmin, işçi sınıfı içinde burjuvazinin ajanı olduğunu (Lenin), Nepal devrimi, en açık bir şekilde bir kere daha ispatlamıştır. Oprtünizm, tarihinde hiç bir zaman işçi sınıfının dostu olmamış; o, proleter devrimleri önlemenin, onu yolundan saptırmanın ideolojik, pratik ve örgütsel engeli olmuştur.

Burjuva devletin kendiliğinden sönmeyeceğini, burjuva devleti parçalayıp kendi devletini (yarı-devletini, Lenin) kurduktan sonra, bu devletin söneceğini bir kere daha göstermiştir.

Ayrıca, devrimden sonra, bürokratlaşan “işçilerin” devleti ele geçirerek yıkılacağının “kaçınılmaz” olduğunu söyleyenler de yanılıyorlar. Proletarya, geçmiş devrimlerden dersler çıkarmıştır. Yani, SSCB, Çin ve daha bir çok devrimlerin deneyimlerinden yaralanarak, gelecekte aynı hataları işlemeyecektir. 

Troçkistler ve bir çok oporünist akım; “tek ülkede devrim olmaz, olsa da yaşamaz” anlayışları sanki doğrulanmış gibi, propagan da yapıp duruyorlar. Önce belirtmek gerekiyor ki, troçkizm hayatında hiç devrim yapmamış, tersine esas olarak devrimlerin karşısında yer almıştır. Ve de ülkede proletaryanın kritik dönemeçlerinde burjuvazinin koltuk değneği olmaktan kurtulamamıştır. ([i]*) Aynı troçkistler, Nepal devrimi ile ilgili, „Maocular iktidarı ilk defa alabilecek mi“ diye de vaaz etmişlerdir. Bilmeyen de, Mao’cuların hiç iktidar almadığını sanacak. Mao ve Çin devrimini görmezklikten geliyorlar. Anarşizmin ve troçkizmin iktidarı alması bir yana, iktidarı alabilecek bir düzeye geldiği yer ve an var mı? Hayır! Troçkizm ve anarşizm işçi ve emekçileri iktidardan uzaklaştırmanın adıdır. 

Rusya’daki devrimin nasıl olduğu her kesçe malumdur. En azından bu konuyla ilgilenenlerce… Lenin, oportünizme karşı yoğun bir mücadele vermiştir. RKP(B) içinde de, ayaklanmaya karşı çıkanlara karşı amansız bir mücadele vererek, „ya bugün ya da hiç bir zaman“ diyerek, ayaklanma kararı aldırmış ve devrim başarıya ulaşmıştır.

Günümüzde de, karşı-devrimin propagandası etkisi altında kalanlar, işçi sınıfı önderliğinde devrimleri yadsır hale gelmişlerdir. „Sosyalizm“ ve „devrim“lerden söz edenlerin, nasıl bir sosyalizm ve devrim istedikleri tartışmalıdır. Ülkemiz de bunların örnekleri çoktur. Küçük burjuvazi, „güler yüzlü sosyalizm“ istiyor. Burjuvazi de bu söze bayılıyor. Ancak, „şu Stalinstler yok mu“ diye de hayıflanıyor, ve artık proletaryanın devrimci şiddet kullanarak burjuva devletini yıkıp kendi devletini kurmasının „modası geçmiş“ ideolojik argümanlar olarak görüyorlar ya da göstermeye çalışıyorlar. Bunlar, Alman devrimini önleyen dünün büyük döneği yeni Kautskycilerdir.

„Devrim, ne zaman yenilmeye başlar? Devrim, „Kurtaracağım“ sözüyle başlar yenilmeye.“ (M. Oruçoğlu, Nepal’de Devlet ve Devrim makalesinden,)

Anarşistlerin de buna benzer görüşleri söz konusu. Onlar da, işçi sınıfının önderliğine ve proletarya diktatörlüğüne karşılar. „Çoğulculuk“ dedikleri bir kitlenin devriminden yanalar. Bu „çoğulculuk“ ne demekse? İşçi sınıfının adından, onun devrimci dinamiğinden korkanlar, işçi sınıfının adını tarihten silmek istiyorlalar. Bu konuda ister istemez burjuvaziyle de bir nokta da birleşiyorlar. Ne var ki, burjuvazinin sermayeye sahip olması için işçiye gereksinimi var. 

Buna bağlı olarak, devrim üzerine o denli “tez”ler var ki, MLM düşünceler dışında ne aranırsa bulunur cinsten. Yeter ki, KP olmasın! Yeter ki, işçi sınıfının burjuvaziye karşı devrimci şiddeti olmasın ve yeter ki, proletarya devletinden, onun devrimci diktatörlüğünden söz edilmesin! Geriye ne kaldı? Burjuvazinin kutsanan “demokrat” devleti!

Oportünizm ve küçük burjuvazi, burjuvaziye her türlü şeyi layık görüyor, ancak, işçi ve emkçilere, iktidarı almayı layık görmüyor. Ne de olsa “baldırı çıplaklar!”

Oruçoğlu, her ne kadar kitlelerin örgütlenmesini reddetmese de KP’yi reddediyor. Yani, kendiliğinden olacak bir örgütlenme .... Bunun anlamı, bundan başkası değildir. Eğer, deyimi yerinde kullanmak gerekiyorsa; işçi sınıfı, bütün insanlığın kurtarıcısıdır. Kurtarıcı olan, onun ideolojisi ve devrimci dinamiğidir. Elbette işçi sınıfı, idelojik ve siyasal önderlik açısından bu görevi üstlenirken, ezilen yığınları kazanmadan, onları örgütlemeden de söz konusu “kurtarıcı” rolünü yerine getiremeyecektir. 

Ülkemizde ve uluslararası alanda kendini “sol” olarak adlandıran bir çok kesimin, Yunanistan’da sol birlik SYRIZA’nın “başarıları” üstüne bolca yazıp çizmesi, küçük burjuva oportünizmin ideolojik duruşunun dışa vurumudur. Oysa, SYRIZA ya da benzerleri, seçimle çoğunluğu ele geçirseler de burjuva devletini ele geçiremeyeceklerdir. Ele geçirmeye ve onu yönetmeye çalıştıkları anda, burjuvazinin bilinen şiddetiyle, tarihi sınıfsal “zor”uyla karşı karşıya kalacaklardır. Tarihte bunun örnekleri çoktur. Nedense, söz konusu bu kesimler, devrimci durumun yüksek olduğu bu ülkede, proletaryanın ve emekçilerin burjuva devletini paramparça etmeleri üzerine hiç de fikir yürütmüyorlar. Bu “tehlikeli bölgeye” yanaşmak istemiyorlar.

“Marksizm işçi partisini eğiterek, iktidarı ele geçirme ve tüm halkı sosyalizme götürme, yeni düzeni yönetme ve örgütleme, toplumsal yaşamlarını burjuvazi olmadan ve burjuvaziye karşı biçimlendirilmesinde tüm emekçilerin ve sömürülenlerin öğretmeni, yöneticisi, önderi olma yeteneğine sahip proletaryanın öncüsünü eğitir. Buna karşılık bugün egemen olan oportünizm işçi partisi içinden, kitleye yabancılaşan, kapitalizme oldukça iyi biçimde “uyma”yı bilen, büyük kardeşlik hakkını bir tas mercimek çorbasına satan, yani burjuvaziye karşı halkın devrimci önderi rolünden vazgeçen ücretleri daha iyi işçi temsilcilerini eğitir.” (Lenin, SE, C.7, sf. 37, İnter Yayınları, açL)

Lenin’in bu görüşü, Paris Komünü’nden bu yana Marks ve Engels’inde görüşü ve bu görüşler günümüzde de eskimiş değildir. Çünkü, hala sınıflar var ve hala burjuvazi ile proletarya arasında uzlaşmaz bir çelişki var. Ve proletarya sınıfsal durumu nedeniyle toplumun en devrimci sınıfı ve dinamiğidir. 

Marx, Engels ve Lenin’in proletarya diktatörlüğü üzerine söyledikleri eskimiş değildir ve geçerliliğini korumaktadır. “Proletarya diktatörlüğü” görüşünün ortaya çıkışından bu yana yüz yıldan fazla zaman geçmesine karşın, sınıflar arasındaki ilişkiler değişmemiştir. Yani, burjuvazi ile proletarya arasındaki uzlaşmaz çelişki varlığını korumaktadır ve bu iki sınıf arasındaki mücadele amansız bir şekilde, hayatın her alanında devam etmektedir.

Şu anda proletarya yenilmiş olabilir. Daha önceki bir çok sosyalist ülke kazanımlarını yitirmişte olabilir. Bu, var olan gerçekliği değiştirmye yetmez. İnsanlık geleceğini, burjuva diktatörlüğünü proletarya diktatörlüğü ile değiştirerek komünizmle taçlandıracaktır. Ara formüller bulmaya çalışmak, burjuvazi ile proletaryayı uzlaştırma çabalarıdır. Bunun toplumsal anlamı ise; burjuvazinin proletaryaya taviz vermesi değil, proletaryanın burjuvaziye taviz vermesi, boyun eğmeye devam etmesi ve burjuva diktatörlüğüne razı olması demektir.

Bugün, kitleler de ve de özellikle devrimin ileri unsurlarında sosyalizme karşı şüpheyle yaklaşılıyorsa, bunun günahı küçük burjuva oportünizmine aittir. Küçük burjuva oportünizmi, “Marksizm” kisvesi adı altında burjuvazinin kitleler içinde kiralık propagandıcıları, kitleleri devrim ve sosyalizm davasından soğutmanın aracı omuşlardır. 14.07.2012
-bitti-



([i]*) Örneğin, AKP hükümetinin 12 Eylül 2010’da „anayasa değişikliği referandumu’nda“,“yetmez ama evet“  „büyük buluşu“ troçkistlere aittir. AKP’de bunları her yönden desteklemiş ve referandumun sonunda başbakan Erdoğan’dan büyük bir teşekkür almayı başarabilmişlerdir. Faşist bir diktatörün ve eli kanlı faşist katillerin devrimcilere  teşekkür etmediği ve etmeyeceği açıktır. Troçkizm, kendi tarihi boyunca  bütün teşekkürleri ezen sınıflardan almıştır. Bu da, tarihin unutulmaz kayıtları arasında yer alan bir gerçeklik olarak yerini koruyacaktır.


16 Haziran 2012 Cumartesi

Küçük Burjuvazinin Sefil Halleri


Küçük Burjuvazinin Sefil Halleri

Yusuf KÖSE
9-10 Haziran tarihleri arasında 7. Kongresinin yapan ÖDP, kuruluşunda ki felsefesini koruduğunu bir kere daha ilan etti. Soruna ÖDP’nin sınıfsal yapısından bakınca, bundan başka farklı bir şey de beklemek saflık olurdu. Çok iddialı bir şekilde kongre yapan ÖDP, yaşanan gelişmelerden doğru dürüst bir dersler çıkarabilirdi. Ne var ki, küçük burjuvazinin yaşı ilerledikçe akllanıp sınıfsal yapısını terk etmiyor. Aynı düşünce yapısı gençliğinde neyse, yaşlılığında da o oluyor.

Burada ÖDP’nin savunduğu görüşlerinin ayrıntısına girmeyeceğim. Bir kaç noktaya vurgu yaparak, küçük burjuvazinin bir elinin büyük burjuvazi de oluşunun resmini çizmeye çalışacağım.

ÖDP’nin Kürt Ulusal Sorununa Yaklaşımı:
ÖDP’nin parti programına bakıldığında, bu konuda pek bir gelişme olmadığı hemen görülecektir. Yani, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı yerine, Kürt ulusuna “birlikte yaşamak” dayatılmaktadır. Alper Taş’ın Kongre konuşmasında da yeni olan bir şey yok. O, sosyal şoven görüşlerini bir kere daha vurguluyor ve Kürt ulusuna; “ya birlikte oluruz ya birlikte” diyerek başka bir seçenek olmadığını söylemeye çalışıyor.

O konuşmadan bir örnek:
“Biz Kürt kardeşlerimizle eşit ve özgür bir birlik temelinde bir arada yaşayabiliriz. Kürt kardeşlerimizin dil, kimlik, kültür talepleri ve bunların anayasada güvence altına alınması insani ve demokratik bir taleptir. Bu talepler karşılandığında ülkemiz bölünmez, daha da zenginleşir, daha da birleşir.” (açYK)

Marksist-Leninist-Maoistler açısından ulusal sorunun çözümü açıktır. Ulusların kendi kaderini tayin hakkını kayıtsız şartsız tanımak ve savunmak. Bunu savunmayan Marksist olamaz. Olsa olsa iyi bir soyal şovenist olur. “Ülkemiz bölünmez” diyerek yola çıkan ÖDP, de sosyal şoven görüşlerini Kürtlere dayatmaktadır. Aklına , Kürt ulusunun ayrılma, ayrı devlet kurma ve Türklerden ayrı olarak yaşamak isteyeceklerini getirmiyor, getiremiyor.

Türk egemen sınıfları da “kardeşlik”, “bölünmez bütünlük”, “birarada yaşam” vs. üzerine bolca nutuklar atıyorlar. Ne zaman ki, Kürtlerin ayrılma hakkı olduğu savunulduğunda, bunu savunanlara karşı vahşice saldırıyor. Kürtlerin üzerine ise bomba yağdırıyor. Egemen burjuva “kardeşliği” bu olsa gerek!

ÖDP, geldiği (Dev-Yol) köken olarak da, hiç bir zaman ulusal sorunu MLM temelde ele alamadı. Sosyal şoven yanları ağır bastı. “Vatan bölünmez” noktasında burjuvazi ile yan yana yürümekte bir sakınca görmedi, göremedi. Kürtlerin ayrı devlet kurma hakkını açıktan savunmadı, savunamadı.

Ülkemiz de ulusal soruna yaklaşım her zaman önem taşımıştır. Çünkü Türkiye çok uluslu bir ülkedir. UKKTH savunmayan demokrat dahi olamaz. Ülkemiz özgülünde Kürt ulusunun ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkını savunmayan bir siyasal yapının demokratlığı dahi sorunludur. “Ulusal haklarınızı anayasayla güvence altına alacağız, aman ayrılmayın” demek, ulusal sorunun çözümü olamaz. Bu tek taraflı bir yaklaşımdır. Daha doğrusu egemen ulus bakışlı bir yaklaşımdır. Doğrusu; ezilen ulusun, kendi kaderini özgürce tayin etmesidir. Bu, ister ayrılma yönünde olsun, isterse birlikte yaşama yönünde olsun, Marksistler, bu hakkı kayıtsız şartsız savunur ve savunmalıdır da. Ayrılmasını eleştirebilirsiniz, ama, eleştirinin ötesine geçemezsiniz.

Özellikle bugün, Türk sosyalistleri ve komünistleri, Kürtlerin ayrılma hakkını daha gür bir şekilde haykırmalı ve savunmalıdır. Kürt ve Türk işçi ve emekçileri arasında ki sınıf bağının güçlenmesi burdan geçer. Sosyal şoven yaklaşımlar, sınıfın birliğine zarar verir ve veriyor da.

ÖDP’nin Kürt Ulusal Hareketi’yle fazla birlikte hareket etmemesinin bir nedeni de, sosyal şoven bakış açısının içinde saklıdır. Bir taraftan “Türkiye Meclisi Kuralım” diyerek herkese çağrı yapan ÖDP, DHK’’inden (Demokratik Halklar Kongresi) uzak kaldı. Oysa, reformsit bir dünya görüşüne sahip olan ÖDP, aynı reformist taleplerle yola çıkan DHK’ya ortak hareket edebilirdi.

CHP’ye Uzatılan Kardeşlik Eli
Kürt ulusal hareketinden esirgenen “kardeşlik eli”, CHP’ye rahatlıkla uzatılabiliyor. ÖDP, kendi içinde tutarlı hareket ediyor. Ulusal sorunda sosyal şovenist bir yaklaşımın siyasal kökleri, kemalizme bakış açısında ve doğal olarak onun uzantısı egemen sınıf partisi CHP’ye bakış açısının içinde vardır.

A.Taş, konuşmasında; “Yerel seçimlerde geniş bir işbirliği ile AKP geriletilebilir. Dikkat edin, biz CHP’yi eleştirmiyor, hedef almıyoruz. Çünkü şimdi asıl sorunumuz bu iktidar ve onun uygulamaları. Biz bu kongremize CHP’yi davet ettik.”

“Asgari düzeyde de olsa eşitlikçi ve özgürlükçü bir yerde durursa, Kürt muhalefetini dışlamayan bir tavır alabilirse, en azından Ankara ve İstanbul’da üzerinde anlaşılan adaylarla yerel seçime gidilebilir. İzmir zaten CHP’nin. Ama Ankara ya da İstanbul’u almak AKP’yi ciddi ölçüde gerileten bir adım olacaktır” (Birgün Gazetesi, 08.06.12, A gazeteci L. Doğan Tılıç’ın A. Taş’la yaptığı roportaj’dan)

Alıntıda da görüldüğü gibi, A. Taş, CHP’yi yerel seçimlerde desteklemek amacında. Onunla işbirliğinden yanalar. Aslında bu yaklaşım, CHP’ye nasıl baktıklarını ortaya koyuyor. Onu “ilerici” bir parti olarak değerlendirdikleri ortaya çıkıyor. Bu, aynı zamanda, küçük burjuvazinin kendine güvensizliği, sıkça tekrarladıkları “kitlelere güvenin”in tersine, işçi ve emekçilere güvenmediklerinin bir göstergesini de oluşturur.

Burada CHP’nin niteliğini anlatmayacağım. CHP bir burjuva partisidir. İktidara geldiğinde faşizmi uygulamaktan kaçınmayacaktır. Ve iktidarda olduğu zaman işçi ve emekçilerin en büyük azılı düşmanı olmuştur. Bunun örneklerini saymakla bitmez. Türkiye’de ırkçılığın şampiyonluğunu bu parti yapmıştır. Kürt ulusuna karşı katliamların çoğunlu bu parti tarafından yapılmış ve uygulanmıştır.

Bugün ise ne değişti? CHP “ilerici” bir parti mi oldu? Hayır? CHP, muhalfette iken, özellikle kendine yönelik baskıların da yapıldığı bir süreçte “ilerici” gözükmeye çalışıyor. Daha doğrusu “demokrat” rolünü oynamaya çalışıyor.

CHP, 1950’ler sonundaki Menderes’e karşı yaptığı hamleleri şimdi yapmaya çalışıyor. O zaman da demokrat”gözükmeye çalışmıştı. Bugün de, İşçi ve emekçilerin düzene karşı tepkisini kendi potasına çekmenin yollarını arıyor. CHP’de, ırkçılığın kökleri o kadar derinlerde ki, Kürtlere, Kürt demeye dilleri dahi varmıyor.

CHP’den medet umanlar, ondan “demokrat” olmasını bekleyenler, geçmişte olduğu gibi, şimdi de yanılıyorlar. Devrimciler, komünistler, emekçiler, Kürtler ve aleviler, kısacası ezilenler, CHP’nin hep yumruğunu yemişlerdir. İşçi ve emekçilere CHP’yi “dost” göstermek, aptallık değilse, küçük burjuva sefilliğidir. Küçük burjuvazi, TC tarihi boyunca, CHP’nin kemalist balyozunu hep sırtında taşımıştır. Bizim küçük burjuvazinin, sınıf mücadelesindeki netsizliğinin bir kaynağı da buradan geliyor denebilir. O, burjuvazinin kendisine yüklemek istediği taşı taşımaya hevesli gibi...

Bir zamanlar, “karaoğlan” Ecevit’de “devrimcilik” keşfedip, onun peşinden gitmeyi hayatlarıyla ödeyenler, bir kere de Kılıçdaroğlu’nu denemek istiyorlar. Anlaşılan o ki, ÖDP, Kılıçdaroğlu’nda da “ilericilik” görmüş olmalı ki, “Ankara ve İstanbul’u da alsınlar” diyor. Yani, “biz onları destekleriz.” Kemalizmin sopası, şeritçıların sopasından daha eheven olmalı...

1789 ve 1923
ÖDP eş başkanı A. Taş şöyle buyuruyor:
“1789’u ilerici olarak gördüğümüzde nasıl bir burjuva devrimcisi olmadıysak, 1923’de kurulan cumhuriyeti ilerici olarak tanımlamamız bizi Kemalist yapmaz. Cumhuriyet ilerici bir gelişme olarak kurulmuş ancak geçen süre içinde gericileşmiştir.”

Marksistlerin bu iki tarih ve bu iki olay arasında bir benzerlik kurmalarının pek olasılığı yok. Biri gerçek anlamıyla ilerici bir burjuva devrimi. Diğeri ise burjuvazinin ilerici olmaktan çıkıp gericileştiği bir dönemde ortaya çıkan bir iktidar biçimidir. Kemalizm’in anti-emperyalist bir yanı yoktur. 1. Emperyalist paylaşım savaşı sonucu Osmanlı’nın paylaşılmasıyla, geriye kalan “Türkiye” denen toprak parçası olmuştur. Emperyalist burjuvazi burayı tamamıyle sömürgeleştirmek için her hangi bir çaba harcamamıştır. O günün emperyalistler arası güçler dengesi, Osmanlı’dan geriye kalan Anadolu’nun TC olmasını kabul etmişlerdir.

Kemalist burjuvazinin abarttığı ve şişirdiği gibi herhangi bir “kurtuluş savaşı” da olmamıştır. Kemalistler’in tek savaşı, Yunanlılara karşı “Büyük Taaruz” adını verdikleri 23 gün süren savaşları vardır. Gerisi ise, yalan propagandadan ibarettir. Kemalizmin tarihi katliamlar, baskılar ve yalanlar üzerine kurulmuştur. Kemalist burjuvazinin tarihi, Kürt ulusuna, azınlıklara, çeşitli milliyetlerden işçi ve emekçilere karşı savaşımın tarihidir.

Kemalistler, daha 1919’dan itibaren emperyalist burjuvaziyle uzlaştı. Aynı şekilde içerde de toprak ağalarıyla ve diğer feodal sınıflarla birlikte hareket etti. Kemalist devlet; işçi ve emekçilere karşı kurulan bir devlettir. “Güdük” anti-emperyalist bir yanı dahi olmamıştır. 1789 Fransız burjuva ihtilali ise, burjuvazinin feodaliteden iktidarı almasının adıdır.

Fransız burjuva devrimi aynı zamanda laiktir. Kemalizm’in ise laik bir yanı da yoktur. Kemalizm, dini kontrol altına almış ve onu kitleleri aldatmanın bir aracı olarak kullanmıştır. Öte yandan, sünniliğin her alanda etkin olmasını sağlarken, aleviliği yasaklamıştır. Kürtlere ve diğer azınlık uluslara yaptıklarını ise burada tekrarlamanın bir anlamı yok. Çünkü bu hala yaşanıyor.

Bizim küçük burjuvazi, kemalizm sevdalısı olmaktan hiç bir zaman kurtulamamıştır. Kemalist iktidar tarafından, hırpalanmış, haps edilmiş, katledilmiş ve her türlü zulme maruz kalmış, ama bir türlü kemalizm hayranlığından vazgeçememiştir.  Çünkü kemalizmin yalan tarihini, TKP’den dönme küçük burjuva “kadro”lar yazmıştır. Ondan sonra gelen küçük burjuvalarda bu “büyük abilerinin” yalanlarını gerçek sanarak, kitlelere karşı savunmaya devam etmişlerdir. Küçük burjuvazinin kendine ve halka olan güvensizliği, büyük burjuvaziye övgüye dönüşmüştür.

Genel de küçük burjuva kesimlerin, “kemalizm süreç içinde gericileşlti” demeleri, esas olarak 1950 DP iktidarını kast ediyorlar. Bunlara göre emperyalizm de Türkiye’ye DP ile geldi. Ondan önce “bağımsız bir ülke” vardı. Bir tarih ancak bu kadar çarpıtılabilir. Nazi yanlısı İnönü’yü bile savunmak zorunda kalıp, kendilerini neden bu tür zorlukların içine atarlar, anlaşılmaz!... Bu ayrı bir tartışma konusu olduğu için uzatmıyorum.

ÖDP vb. küçük burjuva reformist hareketler kitlelere, kırk satır yerine kırk katırı tercih etmelerini öğütlüyorlar. Bu nedenle, bunların anlayışlarının açığa çıkarılıp teşhir edilmesi önem kazanmaktadır.

 “Yunan Solunun Başardığını Biz Niye Başarmayalım?“
Küçük burjuva kesimler de bir SYRİZA tutkunluğu başladı. Yukarı da ki başlık da A. Taş’a ait. SYRİZA, bilindiği gibi Yunanlı küçük burjuva reformist örgütlerin kurduğu bir blok. Yunanistan’da bu dönemde güçlenmelerinden doğal bir şey de yok. Çünkü koşullar buna elverişli. Devrimci durum oldukça yüksek. Ancak, bir devrim durumu yok. Bunun en önemli ayağı olan Yunanistan işçi sınıfı partisinin sınıfı kucaklayamaması ya da ortada böyle ciddi bir partinin olmamasının da önemli bir etkisi olduğu bir gerçek.

SYRİZA, devrimci bir blok olmaktan çok reformist bir blok. AB’nin sömürgeci politikasına karşı çıkmak zorunda. Ancak, görülen o ki, kitlelerin devrimci dinamiğini de pasifize etmenin yollarını arıyor. Devrimci bir parti, devrim yapmak için mücadele eder. Onun görevi; burjuva düzeninin aşırı uçlarını törpüleyerek reformize etmek değildir,. SYRİZA, eğer, yarın ki (17.06) seçimlerde, hükümeti kuracak kadar oy alırsa ve hükümetin başına geçerse, o düzeni değil, düzen onu ehlileştirecektir. Devrimci gibi gözüküp devrimci olmayanlar ehlileşir. Bunu hep birlikte yaşayarak göreceğiz. Sorun deneme-yanılma sorunu değil, sınıfsal sorundur. MLM olmayanlar ya da bu çizgiden hareket etemeyenler burjuva düzeniyle uzlaşarak devrimin karşısında yerlerini alırlar.

ÖDP’nin savunduğu da böyle bir durumdur. Daha ötesi değil.
16.06.2012
***

10 Haziran 2012 Pazar

İşçi Sınıfının Yeni 15-16 Haziran’lara Gereksinimi Var




İşçi Sınıfının Yeni 15-16 Haziran’lara Gereksinimi Var

10.06.2012
Faşist AKP hükümeti ve arkasındaki sermayenin işçi ve emekçilere karşı yoğun saldırısı, olanca hızıyla devam etmektedir. Bir çok faşist ve gerici yeni yasaların çıkarılmasının yanı sıra, en son Hava iş kolundaki grevin yasaklanması, sermayenin işçi sınıfına yönelik en önemli saldırılarından birisidir. Bu yasak, salt Hava iş koluyla sınırlı kalmayıp daha başka iş kollarını da hedeflemektedir.

Dinci-faşist AKP hükümeti, işçilere, emekçilere, Kürtlere, alevilere ve tüm devrimci demokrat kesimlere yönelik faşist saldırılarını artırmasının nedeni; kendi yaşamını bu saldırılar da bulmasından kaynaklanmaktadır. Bu saldırıları yapmadan ayakta kalmayacağını, sermayinin aşırı sömürüsünün sağlayamayacağını görmektedir. Bu bağlamda, bütün sermaye kesimleri, AKP’nin ezilen kitlelere yönelik saldırılarını destekliyor.

Yeni palazlanan dinci faşist-sermayenin  ABD ve Batılı emperyalistlerin de desteğini alarak işçi sınıfına ve emekçilere yönelik saldırılarını geriletmenin, durdurmanın yolu yine işçi ve emekçilerin birleşik ve düzene karşı kararlı mücadelesinden geçmektedir.

Hükümet ve arkasındaki sermayenin güçlü gibi gözüken, ama aslında oldukça zayıf yanları da mevcuttur. Hükümeti güçlü kılan olguların başında, ABD ve Batılı emperyalistlerin yanı sıra, içerdeki işbirlikçi sermaye kesiminin AKP hükümetini açıktan desteklemeleridir. Emperyalistlerin desteği ise uluslararası dengeyle, yani emperyalisitler arası çıkar dalaşmasıyla yakından ilgilidir. Şu anda İran, Irak ve Suriye’deki durumlara bağlı olarak emperyalistlerin açıktan desteğini alan Türk devleti ve onun hükümeti, buralardaki taşların yerinden oynamasıyla, destek tersine de dönebilir ya da zayıflayabilir. Ancak, TC devleti her zaman emperyalizme bağlı olarak boynunda tasma taşımış ve tasmanın ipi ise emperyalist (ABD ve Batılı) burjuvazinin elinde olmuştur.

Bu baskı cenderesinin halkların lehine dönebilmesi için, işçi ve emekçilerin düzene karşı kararlı mücadelesinin boyutuyla yakından ilgilidir.

AKP’nin en önemli zayıf yanlarından biri de, Kürt ulusal sorunudur. Egemen sınıflar, Kürtleri baskı ve katliamlarla sindirme taktiğini esas alırken, yer yer “uzlaşır” görünümlü bir taktik de izliyorlar. Bu da, Kürt ulusal hareketininin saldırılarını yavaşlatma, eritme ve pasifize etme amaçlı olmaktadır.

Türk devletinin, Kürt ulusal hareketini bastırması oldukça zor. Eğer Kürt ulusal hareketi teslimiyeti seçmezse. Bu da zor gözüküyor. Kürt ulusal hareketinin Türk  işçi ve emekçilerin dostu olarak kalması, düzene karşı muhalefetin güçlenmesine hizmet etmektedir. Tabi, aynı şekilde Türk işçi ve emekçileri de Kürtlerin ulusal-demokratik haklarını desteklemesi ve dayanışma göstermesiyle, bu dostluk ve dayanışma pekişecek ve pratik bir hal alabilecektir. Tek taraflı bir dostluk olamaz.

AKP’nin diğer bir zayıf yanı ise, kendi içinde bir Gülenciler-Milli Görüşçüler şeklinde esasta iki parçalı olmalarıdır. Devlete egemen olma amaçlı ciddi bir dalaşma sözkonusudur. Ancak, Kemalist bürokrasiye ve geleneksel burjuvaziye karşı birleşmiş durumdadırlar. Aralarında birliği bozdukları anda devlet yönetimini kaybedeceklerini ve okun sivri ucunun bu kez kendilerine döneceğini de biliyorlar. Bu nedenle, aralarındaki iktidar dalaşında birliklerini parçalamadan sürdürmeye özen gösteriyorlar. Bu birlik, çok uzun sürmeyece benziyor. Devlete egemen olma ve sömürüden daha fazla pay alma yarışı birbirini açıktan tasfiyeye dönüşecebilecektir. Bu da, onları zayıflatarak, devrimci-demokrat muhalefetin güçlenmesine hizmet edecektir.

Tabi, AKP’nin en önemli zayıf yanlarından biri de, hiç kuşkusuz, işçi ve emekçi cephesinin mücadelesinin gelişmesidir. Şu anda bu mücadele güçlü değildir. Her ne kadar devrimci-demokrat kesimler AKP ve devlete karşı birleşmiş görünse de, bu yeterli değildir. İşçi sınıfının mücadelesinin AKP’nin faşist saldırılarını geriletecek boyuta ulaşamamıştır. İşçi ve emekçilerin Bir Mayıs’lar’da alanları doldurması, 23 Mayıs’ta ki kamu emekçilerinin kitlesel direnişlerinin varlığı, AKP hükümetinin saldırgan tavrını geriletmeye yetmemiştir. Bu da, daha büyük kitlesel hareketlerin ve bunun yer yer sokak çatışmalarına dönüşmesini zorunlu kılıyor. Böyle bir çatışma, işçi ve emekçilerin burjuvazinin saldırılarına boyun eğmeyeceğinin işareti olacak ve böylesi bir mücadele arenasında burjuvaziye geri adım attıralabilecektir.

İşçi sınıfının 42 yıl önce gerçekleştirdiği 15-16 Haziran Direnişi’nin yıl dönümünü kutladığımız bu günlerde, yeni işçi direnişlerinin olmaması için hiç bir neden yoktur. Bu tür direnişler de sendikaların rolü önemlidir. Şu anda ülkemizde sendikaların önemli bir bölümü, Türk egemen sınıflarının güdümü altındadır. En büyük sendika olan Türk-İş, işçi sınfının direnişlerini bastıma amaçlı hareket etmektedir. Türk-İş içinde örgütlenen Sendikal Güç Birliği Platformu (SGBP) bileşenlerinin mücadelesi işçi sınıfının kazanımı olarak önemli bir gelişmedir. Diğer yandan kamu emekçileri içinde örgütlenen KESK ve DİSK gibi sendikalar da AKP hükümetinin saldırıları karşısında yerlerini almışlardır.

İşçi sınıfı hareketinin önündeki en büyük engel hala sarı sendika ağalarıdır. İşçi sınıfı, bunları yıkıp geçmeden, kendi örgütlülüğünü geliştiremeyeceği gibi, ekonomik ve demokratik haklarını koruyamayacak, tersine her geçen gün daha büyük saldırı ve hak gaspları ile karşı karşıya kalacaktır.

Dinci AKP hükümeti, karşı cephesini de giderek genişletmektedir. Çünkü o, sadece Kürtlere değil, işçilere, emekçilere, kadınlara, öğrencilere, alevilere yani, tüm ezilenlere karşı saldırarak, kendi karşı cephesini de genişletmektedir. Bu, AKP için kaçınılmaz bir durumdur. Saldırmdan yaşayamayacağını bilmektedir. Sermaye birikimini artırmak ve egemenlik alanlarını güvence altına alabilmek için, daha fazla sömürüye ve bunun için daha fazla saldırıya gereksinimi vardır. Bir avuç burjuvazinin çıkarlarını korumak ve genişletmek için bunu zorunlu görüyor. Ancak, bu saldırıların bir bedeli de olacaktır ve bunun bir bumerang gibi sahibine geri dönmesi de kaçınılmaz gözüküyor.

Burjuvazinin bumerangı işçi sınıfı ve emekçilerin birleşik militan mücadelesi olacaktır. İşçi ve emekçiler pasif savunma ruh halinden çıkıp, daha kararlı ve burjuvazinin saldırılarını geriletici militan bir karşı saldırıya geçmesi gerekiyor. Bu bir sınıf savaşımıdır. Sınıflar arası savaşım ise kararlılık ve militanlık ister. Tersi, her geçen gün artan baskı ve aşırı sömürülerle karşı karşıya kalmak bir kader olacaktır. Bir avuç asalak burjuvazinin bencil çıkarları için böyle bir “kader” kabul edilemez.

Burjuvazinin tankları ve polis kaskları işçi sınıfının ayakları altına alınmadan özgürlükler kazanılamaz. Bu anlamda, işçi ve emekçilerin; kendi kaderlerini kendi ellerine almak ve sosyalizmin özgürlük bayrağını her alanda yükseltmek için, yeni 15-16 Haziran Direnişleri’ne gereksinimleri vardır.

***

15 Mayıs 2012 Salı

KAYPAKKAYA'YI ANARKEN




40 yıl
                      
                                                                                                                        15 Mayıs 2012
Kaypakkaya,  sosyalizm ve komünizmi hedefleyen partiyi kırk yıl önce kurmuştu. Türkiye Devrimci Hareketi içinde orjin Marksist görüşleri kırk yıl önce ortaya koydu.

Kaypakkaya’nın zamanında nüfusun % 70’ini köylülük oluşturuyordu.

40 yıl sonra, yani bugün köylülük % 23,2 oranına geriledi.

40 yıl önce şehirleşme oranı % 30’lar civarındaydı.

2011 yılı verilerine göre şehirleşme oranı, %76,8

Nüfusun % 18,2’si İstanbul’da yaşıyor.

17 338 576 kişi köy ve beldelerde yaşıyor

57 385 706 kişi il ve ilçelerde yaşıyor.

1968-1970 arasında köylüler yer yer toprak talebi ile direnişlere geçiyordu. Kaypakkaya’da bu direnişlerin bazılarında yer aldı. Köylülerin toprak talebi direnişini destekledi.

Kırk yıldır “toprak talebi” ile direnişe geçen köylüler yok. Ama, ara sıra,  traktörleriyle yol kapatıp eylem yapan köylüler var.

Kaypakkaya, köylülerin önemli bir kısmının “iç pazara bağlı” olmadığını, “kapalı ekonomi” içinde olduğunu söylemişti.

Günümüzde “iç pazara” bağlanmayan her hangi bir yerleşim birimi kalmadı. Kapitalist pazar her yeri kendine bağladı. Kapalı olanların bir bir bağlarını çözerek sermayenin hizmetine sınırsız bir şekilde sunulmasını sağladı.

Ve hatta  denebilir ki; kapitalizm, PKK’lı gerillalar’da iç pazara kopmaz bir şekilde bağladı. Gerksinimlerinin büyük çoğunluğunu kapitalist pazardan elde etmek durumunda kalıyorlar.

Kaypakkaya’nın sınıfsal bilincinde de büyük bir dönüşümler yapan 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi, nasıl o gün sesini meydanlara dökülerek duyurmuşsa, bugün de yine sokaklarda onlar ve diğer emekçiler var. Haklarını arayan, eylem yapan ve sokaklarda al al bayraklarla yürüyen yine işçi ve emekçiler oluyor.

Kaypakkaya’nın “devrimin temel gücü” dediği köylülükten ses seda yok.

Köyler boşaldıkça boşalıyor. Ama, silaha bir türlü sarılmıyorlar. Sarılan Kürt köylüsü oldu. Şimdi Kürt köyleri de boşaltıldı. Kürt şehirleri dolup taştı. Serhildanlar Kürt şehirlerinde oluyor. PKK’nın tabanı ve destekçisi Kürt işçi ve şehir emekçileri oldu.

Kaypakkaya’nın; KSİ (kızıl siyasi iktidarlar) için ortaya koyduğu temel şartlardan biri saydığı  “iç pazara bağlı olmama” şartı ülkemizde kalmadı. % 20’lere düşen ve bütünüyle kapitalist pazara bağlı olan köylülerin ise gerillaya katılması bir yana, gerillaya uzaktan destek olamsının dahi koşulları kalmadı. Çoğunlu şehirlere göçerek iş güçlerini pazarlamak durumunda kaldılar. Yani, işçileştiler. Kapitalizm ülkemizde de yaptı yapacağını. Her şeyi metalaştırdı. Kapalı ekonomi diye bir şey bırakmadı. Marks’ın dediği gibi “her şeyi kendine benzetti.”

İşçi ve emekçiler şehirlerde yoğunlaştı. Burjuvazinin köleleştirici zincirleri kırılırsa şehirlerde işçi sınıfının ayağa kalkmasıyla kırılabilecektir. Şehir, kırın değil, kır şehirin destekçisi durumuna geldi. Şehir bir uyanırsa dinamit kuyusunun patlamasından beter olur. Ne burjuvazinin kolluk güçleri ne de emperyalistlerin saldırıları uyanmış işçi ve emekçi şehirlerini zapt edebilir.

Kaypakkaya’nın 40 yıl önce söylediği, “devrimimizin karakteri demokratiktir” demesinin de geçerliliği kalmadı. Ortada çözülmeyen bir ulusal sorun var. Onu da, proletarya sosyalist devrimle çözer. Emperyalizme bağımlılık da sosyalist devrimle çözülür. 40 yıl önce devrimin demokratik yönü daha ağır basarken, bugün devrimin demokratik görevleri tali duruma düşmüştür.

Kaypakkaya, aramızdan 39 yıl önce ayrıldı.

Çok hızlı siyasal ve sosyal gelişmeler yaşandı ve yaşanıyor. Hiç bir şey yerinde durmuyor, akıyor. Ardılları tarafından Kaypakkaya’nın görüşleri canlı bir organizma ve bir eylem kılavuzu gibi değil, bir doğma olarak ele alındı. Kaypakkaya’nın bazı görüşleri, adeta donduruldu. Ve onların değiştirilmesi sosyal yaşama yanıt vermesi için Kaypakkaya bekelenir oldu.

Kaypakkaya, kısacak yaşamına çok şey sığdırdı. O okudukça derinleşti, derinleştikçe kendini geliştirdi. ML klasikleri okudukça kendini aştı. Bazıları “Mustafa Kemal milli kurtuluşculuğunda” kalırken, o onu aşmasını bildi.O bir teorisyen ve eylem adamıydı.

Lenin’in “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” kitabını okuduktan sonra, Kürt ulusal soruna yaklaşımı netleşti ve ilk defa, bu konudaki ML bir görüşü ülkemize getirdi. Yine, Mao’yu ve Lenini okuyarak burjuva devletin niteliğine ilişkin net ve doğru görüşleri ortaya koydu. Şunurof’u okuyarak Kemalist iktidarın komprador burjuvazi ve toprak ağalarının bir iktidarı olduğu görüşüne vararak, kemalist iktidarı “ilerici” gösteren küçük burjuva devrimcileri ile arasına kalın bir sınır çekti.

Kaypakkaya, Marks’ın Kapitali’ni ve Lenin’in “Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi” adlı eserlerini okuyamamıştı. Çünkü bunlar o zaman  daha Türkçeye çevrilmemişti. Bunları da okuyabilseydi, Kaypakkaya’dan günümüze daha büyük eserler kalabilirdi.

Kaypakkaya, sınıf bilinçli proletaryanın kızıl bayrağında ki yerini hep koruyacaktır.


                                                               ***

4 Mayıs 2012 Cuma

KAYPAKKAYACILAR HAİN HALİL BERKTAY’I İYİ TANIR


KAYPAKKAYACILAR
HAİN HALİL BERKTAY’I İYİ TANIR

04.05.2012
Halil Berktay, bir televizyon programında; „1 Mayıs 1977 olayları „solcuların kendi aralarındaki çatışmadır“ diyerek, „yeni“ bir „tartışma“ yarattı. Oral Çalışlar’da, 4 Mayıs tarihli Radikal’deki köşesinde yazdığı yazıyla bu koroya katıldı. Sermaye kesiminin kanatları arasına daha fazla sokuldukça devrimcilere yönelik düşmanlıklarda buna koşut artıyor. Bu iki liberal bay da, devrim ve devrimci düşmanlığında tescili kabarık Aydınlık okulu mezunları olunca, katliamcı devletinin imdadına yetişmekte onlara kalıyor.

Karşı devrimci koroda eksiklikler vardı, böylece tamamlanmış oldu. Liberalliğin solu olmayacağını Çalışlar‘da tescil etti. Bunlar üzerinden, devlet, polis ve bilimum burjuvazi ve karşı devrimci güruh yeniden, devrimcilere saldırı ortamı bularak kendilerini aklamaya çalışacaklardır.

Berktay tam bu günlerde neden salyalarını dışarı akıttı?

Bu yıl 1 Mayıs Türkiye’nin tam 110 noktasında kutlandı ve yaklaşık bir milyonu aşkın işçi ve emekçi meydanlarda istemlerini haykırdı. Bu burjuvziyi ürküttü. Kutlamalar, eskiden büyük şehirlerle sınırlı iken, şimdi daha bir yaygınlaştı, Devletin baskılarına, tehditlerine ve tüm kısıtlamalarına rağmen  küçük şehirlerde de kutlanmaya başlandı. Bu gelişmeler bazı kesimleri kaygılandırdı. Ayrıca, devrimci ve demokrat kesimlerin, Kürt ulusal hareketi de dahil, demokratik hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi mücadelesinde ortaklaşa mücadeleleri ve 1 Mayıs alanlarında tek yumruk olmaları devrimci motivasyonu olumlu yönde etkiledi. Bu gelişmeler egemen sınıfları kaygılandırdı. H. Berktay bunun ürünü olarak ileri sürüldü ve TV’de konuşturuldu.

Berktay, bunu durup dururken söylemedi. Ya da tartışmanın akışı içinde ağzından aniden ortaya saçılmadı. Bilinçli ve planlı bir şekilde söylenmiş bir sözdür. Burjuva devletini aklama, Faşist AKP ve Gülen cemaati kesimini „demokrat“ göstermenin bir gayreti olarak da ortaya atılmıştır. Ve aynı zamanda 12 Eylül’ün sahte de olsa „yargılandığı“ bir dönemde, Berktay’dan böyle bir „aklama“ gelmesi, şaşırtıcı değildir. Çünkü O, ABD’nin sadık uşağı başbakan Erdoğan’ın ideolojik manipülasyon aracı olarak çalışmaktadır.

Berktay, yıllardır Marksizmi lekeleyebilmek için yoğun bir çaba harcamaktadır. Ne var ki, her seferinde bütün çirkefliği akademik kariyerine sığmayarak teşhir olmuş, teşhir oldukça da devrimcilere ve komünistlere alçakça saldırılarını arttırmıştır.

Marksizmi lekelemeye gücü yetmeyince de devrimcileri katliamcı olarak gösterip, devleti ve kontrgerillayı temize çıkarmaya çalışmaktadır. Oysa devletin sicili oldukça kabarıktır. Sadece, yakın tarihimizin Alevi ve Kürt katliamlarını örnek olarak alsak bile, devletin katliamcı yüzünü açığa çıkarmak için yeterli olur. Bu kanlı yüzü, Berktay gibi ABD patentli „akademisyen“ kılıklı profları temize çıkaramaz.

Devleti aklama çalışmaları Berktay’ın idelojik duruşuyla uygunluk göstermektedir. Onda, devrimcilere yönelik bu tür yalan ve sahtekarlıklar çoktur. Yazı yazdığı Taraf gazetesinin önemli görevlerinden birisi de budur. Devrimcilere ve sosyalizme küfüretmek! Sermayesi Gülen cemaati tarafından karşılanan (ABD burjuvazisinin de elinin içinde olduğu) Taraf gazetesi,  devrimcilere yönelik her türlü karalamanın, yalan ve çirkefliğin yapıldığı bir yanıltma aracıdır. Kürt ulusal hareketine yönelik polisle ortak çalışma da dahil her türlü pisliğin döndüğü bir burjuva çarkıdır. Bir nevi MİT’in ve hükümetin yan kolu gibi çalışan, tekelci burjuvaziye sadakatla bağlı beşinci koldur. Taraf’ın çoğu yazarları dikkate alındığında hepisinin bu iş için seçilmiş ve yetiştirilmiş elemanlar olduğu rahatlıkla görülebilir.

Bu nedenle, H. Berktay bir istisna değil, tam da Taraf için biçilmiş bir kaftandır. Bu yazarların bazılarının gençliklerinin bir bölümünde „sol“culuğa bulaşmış olmaları, bazı söylemlerinin öne çıkarılmasına neden olabiliyor. Onlar da bunu bildikleri için, zırvalıkta sınır tanımıyorlar. Özellikle de „sol“ üzerine karalama kampanyaları, hemen hemen bütün burjuva basınında bilinçli olarak „manşet“ten veriliyor. Onlar, seslerini sola küfrederek duyurabiliyorlar. Sol da olmasa onların dağarcıklarında hiç bir şey yok. Onlar, ne kadar „sol“a söverlerse değerlerinin o kadar arttığına inandıkları için ya da salt bu nedenle basında yer alabileceklerini bildiklerinden, burjuvaziye yaltaklanmaktan belleri tutmaz olmuştur.

 Ayrıca, Berktay’dan önce bu tür söylemleri dönemin burjuva politikacıları ve en üst düzeydeki polis yetkilileri söylemişti. Herkes de biliyor ki, bu devletin katliamıdır.  Berktay, katil TC devletini aklamaya çalışan zavalı bir yalancıdır. O, Zarakolu ve Prof. Büşra Ersanlı'ya karşı da ispiyonculuk yaparak, "örgütün görüşlerini ders olarak vermeye“ çalıştığını söylecek kadar alçalmış birisidir.

 H. Berktay’ın „Ermeni soykırımını“ kabullenmesi ise kimseyi şaşırtmasın. Onun istediği, „bu işi üç paşalar (Talat, Enver, Cemal) yapmıştır. Onun dışında herkes temizdir.“ „Kabul edip, kurtulalım, TC’yi temize çıkaralım“ diyor. Burjuvaziye akıl veriyor. Kafatasçı Afet İnan ve Fuat Köprülü’nün tarihçiliği ile onun tarihçiliği arasında fazla bir fark yoktur. Kürt düşmanlığı yapan birisinin „Ermeni soykırımından“ söz etmesinin inandırıcı bir yanı da olamaz.

Bu açıdan bakınca, H. Berktay’ında söylemin de yeni olan bir şey yok. Yeni olan şey „tarihçi“ Berktay’ın bunu söylemiş olmasıdır. Bu nedenle de biraz gürültü kopardı. Oysa Halil Berktay, „solcu“ olduğu dönemde dahi yalancı ve sahtekar birisiydi. Örgüt içinde „yoldaşım“ dediği kişilere karşı komplo kuran ve onların öldürülmesine onay veren, İttihat ve Terraki’den  kemalizme devrolunan katliamcı okulunda yetişmiş bir komitacıydı.

Kaypakkaya, TİİKP yönetimini, yani başında Doğu Perinçek ve onun 1 numaralı yalakçısı ve yamağı olan Berktay’ların anlayışını eleştirdiği için öldürülmek istendi. Şimdi devrimcilere ve komünistlere „demokrasi düşmanı“, „özgürlük düşmanı“, diye çamur atan bu bay, dünkü konumunu unutturmaya çalıştığı gibi, emperyalist tekellerin neoliberal dünyalarını da pürü pak göstermeye, „demokrasi“ ve „özgürlük“ düzeni olarak tarihlemeye çalışıyor. Kendisi „tarihçi“ olunca, emperyalist burjuvazi ve onun yerli işbirlikçilerinin kan emici düzenlerini ve sistemlerini, işçi ve emekçilere karşı savunmasının bir değeri olduğunu sanıyor olmalı ki, bu tür zırvalıkları ortalığa salmakta bir sakınca görmüyor.

H. Berktay’ın, faşist Türk devleti’nin yaptığı  1 Mayıs 1977 katliamı için söylediklerini de bu çerçevede ele almak gerekiyor. Katliamcı devleti aklama alışkanlığının gençliğinden kalma olduğunu aşağıda ki notu kanıtlamaktadır.

Berktay, 2 Mart 1972 yılında Doğu Perinçek’e gönderdiği söz konusu nottan kısa bir alıntıyı buraya aktarmakta yarar var:

″Musa (İbrahim Kaypakkaya) ve Seyit (Muzaffer Oruçoğlu) bayrak açmışlar... Rüstem (Bora Gözen) oraya varınca hiç bir şey olmamış gibi Merkezin fikir ve eleştirilerini dinlemek için kendilerini çağırdığını söyleyecek, allem kallem edip, bunları Ankara'ya yollamayı başaracak. Biz onları Ankara'dan buraya kılavuz ile getireceğiz. Burada tevkif edip gerekeni yapacağız. ...Ankara'ya gelipte orada su koyarlarsa Hulisi Bey (Nuri Çolakoğlu) orada tevkif edip minübüsü istetecek, silahlı adamlar yollayıp buraya aldıracağız. ...Kemal (Ercan Enç) idam edilmeleri gerektiğini belirtti. Şahsen bu fikre çok sempati duyuyorum... ″ Ethem Direhşan, Fırtınalı Yıllarda İbrahim Kaypakkaya, Belge Yayınları, İstanbul, 1997, s. 27-28)

Bu mektubu Kaypakkaya geleneğinden gelenler iyi bilir ve H. Berktay’ı da iyi bilirler. Onlar, 40 yıl önce H. Berktay’ın hain olduğuna  karar vermişlerdi. 40 yıl sonra ise daha pişkin bir hainle karşı karşıyayız. Hepsi bu!
***

7 Nisan 2012 Cumartesi

„Kemalist“ Devletten „Ilımlı İslam“ Devletine Geçiş



AKP ve arkasındaki sermaye, emperyalistlerinde (ABD ve AB) desteğini alarak, ülkeyi yeniden dizayn etmeye çalışıyor. Bu konuda (burjuva liberal aydınların „ikinci cumhuriyet“ dedikleri) önemli adımların atıldığı söylenebilir. Bunu bir anayasa ile noktalamak ve meşrulaştırmak istiyorlar. Son olarak 4+4+4 diye bilinen eğitim yasasının yasallaştırılması ile sermayenin gereksinimlerine yanıt verebilecek bir düzenleme yapıldı. Bu düzenleme, aynı zamanda, işçi ve emekçilere din baskısıyla boyun eğdirilmeye çalışılmasının bir yöntemidir. Böylece işçi ve emekçilerin sınıf mücadelesini, zorun yanında ideolojik olarak dini de kullanarak pasifize edilmesini, bastırılmasını ve uykuda kalmasını hesaplıyorlar.

Bu program, 12 Eylül 1980’den beri egemen sınıfların gündemindeydi. Türk egemen sınıfları, işçi ve emekçilerin devrimci mücadeleye kalkışmasını engellemenin en güçlü ideolojik araçlarından biri olarak bunu görüyorlardı. Elbette devletin yeniden organizesi bir anda olmadı ve olamazdı. Çünkü egemen sınıflar içinde de bu konuda anlaşmazlık ve çatışma söz konusuydu. Türkiye’nin „ılımlı islam“ modeli altında sermayenin çıkarlarını yerine getirmesi, emperyalist burjuvazinin de çıkarlarına uygun düşüyordu. Irak işgali arifesi ve sonrası bu durum daha da netleşti ve emperyalist burjuvazi „din“ sunumlu Türk egemen sınıf kanadını ve onun partisi AKP’yi destekleyerek, önündeki diğer engellerin (TSK en büyük engeldi) kaldırılmasında büyük destek vererek kemalist asker-bürokrasi kesimin darbe yapmasını da önledi.

 Bu gelişmeler, salt „laik-islam“ çatışması değil, esas olarak burjuvazinin kendi içinde bir iktidar savaşıdır. Uzun bir zamandan beri Türk egemen sınıfları içinde süren bu iktidar çatışması, 1940 sonları ile 1950 başlarındaki CHP-DP çatışmasına, yeni palazlananla eski egemenler arasındaki iktidar savaşına benzemektedir. Tek bir farkla; AKP daha fazla din sunumlu olarak ortaya çıktı ve bu da emperyalist burjuvazinin bugünkü yönelimine uygun şeklide gelişti. O süreçte, DP’de „din“ söylemlerini öne çıkarmasına karşın emperyalist sermaye buna pek sıcak bakmadı. SSCB’nin varlığı biraz da buna engeldi.

AKP-TSK(Türk Silahli Kuvvetleri) arasındaki savaş olarak başlayan bu gelişmelerin bir tarafında yeni palazlanan sermaye ve eski sermaye kesimlerin bir kesimi varken, bir tarafta ise geleneksel egemen sınıflar ile TSK (ve kemalist bürokrasi) vardı. TSK’nın tavrı belirleyici idi. TSK’nın Türk devleti içinde gücünün bu denli ağırlıkta olması, Kaypakkaya’nın da 1970’lerin başlarında belirlediği gibi Türkiye’nin „yarı-askeri faşist bir diktatörlük“le yönetilmesinin yalın bir göstergesidir. TSK ve arkasındaki geleneksel sermaye de ABD’ci idi. Bu kesim, „1 Mart Tezkeresi“ vb. nedenlerle, ABD’nin yeni politikalarına ayak uyduramadılar. Böylece de gözden düştüler. Emperyalist burjuvazi AKP ile islam ülkelerini ve halkları daha kolay etkileyebileceğini düşünmektedir. AKP’de bu rolü en iyi şekilde yerine getirmeye çalışarak emperyalist sermayenin çok yönlü vurucu gücü rolünü oynamaya çalışıyor.

TSK’yı „millici“ olduğu için ABD’nin „harcadığını“ düşünenler esasta yanılıyorlar. Emperyalistler için uşaklık sınırı, emeperyalist tekellerin çıkalarıyla sınırlıdır. Emperyalistler, çıkarlarına uymuyorsa ve bir başka uşak kendine daha yararlıysa rahatlıkla eski uşağını kirlenmiş bir mendil gibi fırlatıp atar. Bu sermayenin genel karakteristiğidir.

ABD ve AB’nin İran, Suriye üzerindeki baskıları ve Ortadoğu üzerinde emperyalistler arası çıkar dalaşması ve bunun savaşa dönüşme olasılıklarının güçlü olduğu bir süreçte, AKP’yi harcamaları söz konusu değildir. Türkiye şu anda emperyalizmin en sadık uşağı ve ileri karakolu durumundadır. AKP, arkasındaki bu desteği içerdeki muhaliflerini ezmenin bir aracı olarakta kullanmaktadır. Gelinen bu süreçte, Türk egemen sınıflarının „laik“ diye bilinen kesimi de „ılımlı islam“ modeli ile uyuşmuşa benziyor. Burjuvazinin kendi aralarında her zaman çıkar çatışması olacağı gibi, işçi ve emekçilere karşı da birlikte hareket ettiği bilinen bir gerçektir. Türk egemen sınıflarının bu geleneksel kanadının AKP’nin sermayeyi açıktan kollayan politikası ile bir sorunu olmadığından, „islam“ motifli bir devlet örtüsüne ses çıkarmayacaklardır.

AKP, Türk devletini, bilinen geleneksel „kemalist devlet yapısını“ değiştirerek, „ılımlı islam devleti“ şekiline sokmaktadır. Bütün uygulamalar ve çıkarılan yasalar bu doğrultudadır. Bu konuda zorlanacağı yer, yeni bir anayasanın çıkarılması olacaktır. Yeni anayasa için de MHP ve BDP’nin dinci üyelerinden destek almayı bekliyor. Anayasa çıkarmak içinde fazla acele etmiyor; ortamın kendi lehine daha da olgunlaşmasını ve seçmen desteğinin daha da artmasını bekliyor.

Eğer yeni bir anayasa hazırlanır ve kabul edilirse, bazı kesimlerin beklenti içine girdiği gibi, bunun 1961 Anayasa’sı gibi bazı demokratik maddeleri dahi içermeyeceği, içerik olarak 1982 Anayasası’nın bir benzeri, yani faşist bir anayasa olacağı açıktır.

„Kemalist devlet“ ile „ılımlı islam devleti“ arasında sunum farkından başka bir fark olmayacaktır. Birincisi, M. Kemal‘i öne çıkararak sermayenin çıkarlarını savunurken, yenisi „islamı“, „din kardeşliğini“, „kuranı“ öne çıkararak sermayenin çıkarlarına hizmet etmeye devam edecektir.

AKP’nin 12 Eylülcü generalleri „yargılamasının“ sahte bir yargılama olduğu, esas olarak demokratik kamuoyunu oyalama ve kendi lehine çekmeye çalışma politikalarıdır. 12 Eylül anayasasının ürünü ve o yasaları fazlasıyla uygulayan faşist bir partiden „demokratik“ bir adım beklemek siyasal körlük ve de ahmaklıktır. Ayrıca, süreç içinde TSK’nın tutklu emekli generallerini de bırakacağı ve onlarla da uzalaşacağı güçlü bir olasılıktır. „Ergenekon“ davası ise, burjuvazi ve kemalist bürokrasi içindeki muhalifleri susturma, onları uzlaşmaya zorlamanın bir aracı yapılmıştır.

Kürt sorunu konusunda da AKP, Türk devletinin geleneksel baskı ve katliam seçeneğini öne çıkarmaktadır. Zaten, bu sorunu, şimdilik düşük-yoğunluklu savaş“ adını verdikleri çatışmalı bir şekilde sürdürmeyi, kendi çıkarlarına daha uygun görüyorlar. Arada bir „çözüm“ , „muzakere“ sözlerinin dolaştırılmasının nedeni ise, özellikle Kürt halkını oyalama, bir „umut“ verme ve beklenti içine sokarak pasifize etme, yıldırma taktikleridir. AKP’nin arkasındaki emperyalist güçlerinde; „Kürt ulusal sorununu demokratik bir şekilde çöz“ diye bir baskıları ve istemleri yoktur. Tersine, onlarda bu durumun çatışmalı bir şekilde sürmesini kendi çıkarlarına uygun görüyorlar.

Bazı „sol“ kesimlerin, faşist „ılımlı islam“ devleti yerine faşist „kemalist devleti“ yeğ bulmaları, onların geçmişten beri „kemalizmi sol“ görmelerinden kaynaklanıyor. „Sol kemalizm“ işçi ve emekçilere göz açtırmayan, Kürt ulusunun her türlü haklarını gasp ederek katliamlar yapan, bütün muhalif kesimlere baskı uygulayan, emperyalist ve yerli sermayenin çıkarlarını savunan bir devlet yapısıdır. „Ilımlı islam devleti“ modeli de birincisinden farklı değil, isimleri değişiktir. Öz aynıdır. Komünist ve devrimcilerin bu iki faşist klikten birini tercih etme durumları sözkonusu olamaz. İkisine karşı da mücadele etmeli, işçi ve emekçileri aydınlatmaya, harekete geçirmeye ve sermayenin oyunlarını bozmaya devam etmelidir.

Emperyalist ve yerli sermayenin kendi çıkarları doğrultusundaki tercihleri, işçi ve emekçilerin tercihleri olamaz, olmamalıdır. Onların kurtuluşları sosyalizmdedir. Yıllardır, küçük burjuvazi, işçi ve emekçileri, burjuvazinin bir kanadından bir başka kanadını tercih etmeye yönlendirmiştir. Bu küçük burjuva ve reformist anlayışlar da burjuvaziye hizmet etmekten başka bir işe yaramamıştır. AKP’nin kemalist devletin beslemesi olduğunu unutanlar, yarın bir başka beslemeyle karşı karşıya kalabilirler.07.04.2012
                                                                            ***