Emperyalizm
Üzerine Notlar-8 : Emperyalizmin
özellikleri
Emperyalizm
Kapitalizmin Tekelleşme Evresidir
Yusuf Köse
Emperyalizme
kapitalizmin ekonomik olarak gelişmiş bir anlamı dışında çok
özel anlamlar yüklemek, çok olağanüstü bir fenomen gibi ele
almak, daha baştan onu nesnelliğinden koparmayı da beraberinde
getirmektir.
Emperyalizm,
kapitalist gelişmenin doğal bir sonucu, kapitalist gelişme
diyalektiğinin bir ürünü ve kapitalizmin serbest rekabetçi
döneminin bitimi ve tekelleşmenin başlamasıdır. Lenin’in
üstüne basa basa belirttiği gibi, emperyalizm tekelci
kapitalizmdir. Bu bağlamın dışında, emperyalizme çok özel
anlamlar yüklemek, bir kaç şanslı(!) ülkenin dışında kimseye
„nasip“ olmaz gibi, soruna, adeta mistik yaklaşmak, kapitalizmin
temel ekonomik yasalarının diyalektik gelişimini yarıda
kesmektir.
Bazı
küçük burjuva anlayışlar, emperyalizme o kadar özel bir anlam
yüklüyor ki, sanki kapitalist gelişmenin dışındaymış gibi
sorunu ele alıyorlar. Ve hatta yeryüzünden değil, kapitalist
ekonomik yapının gelişmiş halinin yüksek bir gelişim hali
olarak değil, dünyaya uzaydan gelmiş gibi, kapitalizmin bir üst
aşaması olan emperyalizmi tanımlamaya çalışıyorlar. Onu,
ekonomik özünden kopuk ele alınca, ortaya, ayakları yere basmayan
eklektik bir emperyalizm teorisi çıkıyor. Salt eklektizim değil
(2. Enteryansyonal oportünizmin 1914‘de yaptığı),
sosyal şovenizm gibi ağır siyasal sonuçları olan anlayışlara
sapmayı ya da teslim olmayı da bağrında taşıyor.
Böyle bir teori, Lenin’in emperyalizm teorisiyle bütün
ilişkisini de koparıyor. Emperyalizmin ekonomik özünün reddedip,
buna rağmen emperyalizm üzerine, pratikten kopuk „teori“
üretmeye çalışmak, kulakları tırmalayan boş sözlerin ötesine
geçmiyor. Sorunları ve şeyleri çözümleme yöntemi diyalektik
materyalist olmayınca, idealizm ve metafiziğin etkinlik alanından
teori üretimlemye çalışılır.
Her
siyasal gelişmenin bir ekonomik alt yapısı vardır. Yani, siyaset
ekonomiden bağımsız olamaz. Onun siyasal uzantısıdır. Birbiri
üzerinde etki eder ve nihayetinde belirleyici olanda ekonomik alt
yapıdır. Emperyalizm, salt bir siyasal eğilm değil, ekonomik bir
sistemdir.
Kapitalizm
kendi içinde evrimleşrek, serbest rekabetçi dönemin kapanması,
tekelleşme döneminin esas hale gelmesidir. Emperyalizm,
kapitalizmin ekonomik olarak gelişmesinin niteliksel bir ifadesidir.
Lenin, emperyalizmin ekonomik özünü, emperyalizmi incelediği
„emperyalizm“ kitabının daha giriş bölümünde ele alırken,
sorunun kaynağı olan bu bölüm nedense görmezden geliniyor.
Ve
nedense, bu bölüm, daha çok da Türkiye ele alınınca görünmezden
geliniyor. Bu „görmemezlik“, daha doğrusu siyasi körlük,
diğer yeni emperyalist ülkelerin -örneğin Hindistan- bazı
devrimci ve komünis örgütlerinde de var. Yani, kendi ülkeleri
olunca ince ulusalcılığın ideolojik damarları, gerçeklerin
önüne geçiyor. Bu düşünce tarzı da onların, sorunlara,
bilimsel bir analiz yöntemine yönelmelerine engel oluyor.
Kafalarında önceden sabitledikleri formtlara nesnelliğin uymasını
bekliyorlar. Ama, nesnelliğin kendini inceleyerek bir teori
üretmiyorlar. Teoriyi nesnellikten değil, metafizik dünyalarından
üretmeyi yeğliyorlar. Ve böylece teori ve pratiğin birliğini
birbirinden koparıyorlar.
Sorunun
ekonomik özünü göremeyenlerin gözünde emperyalizm sadece ve
sadece ABD’dir. Emperyalizm, salt, „vurduğunu kıran, her yere
askeri olarak müdahale edebilen bir güç“ olarak ele alınıyor.
Ama bu anlayış temelden eksik ve yanlıştır. Kapitalizm öncesi
toplumsal dönemlerde de dünyaya egemen olan bir çok imparatorluk
vardı. Ya da kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde de dünyayı
elinde tutan ya da egemen olan güçler vardı. Ama bu güçler
emperyalist değildi. Kapitalizm öncesi özel mülkiyetli
toplumlarda bunların örnekleri çoktur.
Emperyalizmin
Ekonomik Özü
Marx,
Kapital’i yazarken, kapitalizm, serbest rekabetçi kapitalizmin
egemen olduğu bir süreçte tekelleşmeye doğru gidiyordu. Ama, o
an tekelleşme egemen değildi ve Marx kapitalizmin bu eğilimini
belirtti. 1980‘lerin sonunda Engels’de tekelleşme olgusu daha
nettir. Çünkü tekelleşme etkin hale gelmeye başlıyordu.
Tekelleşme bir olgu olmaktan çok, belirginleşmeye ve esas hale
gelmeye başlamıştı. 1890‘ların sonu ve 1900‘ların başında
ise tekelleşme esas hale gelerek, kapitalizm emperyalist
(tekelcilik) aşamasına ulaştı.
Lenin’in
aşağıdaki belirlemesi serbest rekabetçi kapitalizm ile tekelci
kapitalizm (emperyalizm) arasındaki ekonomik ayrımın özlü
açıklamasınıo bize verir.
„Olgular,
kapitalist ülkeler arasında, örneğin himayecilik veya serbest
müdahale konusunda varolan fabrikaların, yalnızca tekellerin
biçimiyle ve onların ortaya çıkışlarının zamanıyla ilgili
önemsiz bir takım çeşitlilikleri belirlediğini
göstermektedir...“
ve
Lenin, devamında; oysa üretimdeki temerküzün bir
sonucu olan tekellerin doğuşu, kapitalizmin evriminin içinde
bulunduğumuz aşamasının genel ve temel bir yasasıdır.“
(açYk)
Lenin’in
emperyalizm teorisinin üzerine oturttuğu temel ve
emperyalizmin ekonomik özü, işte
budur!
Lenin,
burada, serbest rekabetçi dönemin kapitalizmi ile üretimin
toplumsallaşmasının bir sonucu olan tekelleşme (emperyalizm)
aşamalarını net olarak ortaya koymaktadır. Serbest
rekabetçi kapitalizmle, tekelci kapitalizm arasında niteliksel bir
fark vardır. Serbest
rekabetçilik -Lenin’in de belirttiği gibi-, üretimin
yoğunlaşmadığı kapitalizmin tekelleşme öncesi bir aşamasıdır.
Üretimin yoğunlaştığı ve buna bağlı olarak tekelleşmenin
ortaya çıkmasıyla birlikte, o aşama kapanmış ve tekelci aşama
hakim hale gelmiştir. Yani emperyalizm! Bu gelişme bize,
emperyalist dünya sistemini verir.
Tekelleşme,
1880‘lerden önce ortaya çıkamazdı, çünkü sanayi de
yoğunlaşma yoktu. Üretim belli alanlarda ve belli ellerde
yoğunlaşmamıştı. Sanayi ile banka sermayesinin birleşiminin
ekonomik koşulları daha tam olgunlaşmamıştı. Sanayi
olgunlaşmadığı (gelişmediği) için, banka sermayesi ticari
sermaye olarak faaliyet südürüyordu.
Küçük
burjuva düşünce tarzıyla hareket edenler, „Türkiye
emperyalist“ deyince, söylem yerindeyse, „dik oturup dik
kalkıyorlar“. Mübağlı bir şekilde söylersem: „nasıl olur
Türkiye gibi ‚uşak’ bir ülke emperyalist olur!“ „
emperyalizm sadece başta ABD olmak üzere bir kaç batılı ülkeye
nasip olmuştur.“ Onlara göre, emperyalizmin ekonomik sistemi
olmadığı için, niyeti kötü emperyalistler diğer ülkelerin
emperyalist olmasına asla ve haşa „izin vermezler!“ Aynen böyle
düşünüyorlar. Çünkü yazdıkları ortada.
Küçük
burjuva düşünce tarzıyla hareket edenler tarafından kabul
edilsin ya da edilmesin, emperyalist dünya sistemi diye objektif bir
gerçeklik vardır. Kapitalizm tekelleşmiştir ve dünyaya tekelci
burjuvazi egemendir. Devletler tekelci burjuvazinin egemenliği
altındadır ve tekelci devlet kapitalizmi hakimdir. Tek tek
ülkelerde, üretimin toplumsallaştığı ülke ekonomilerine çok
az sayıda tekel egemendir. Geçmişin yarı-sömürge ve bağımlı
ülkelerin bir çoğu emperyalist ülke haline gelmiş ve
emeryalistleşme devam etmektedir. Bütün ekonomik veriler,
kapitalizmin toplusallaşması, ve özellikle de üretimin
uluslararsılaşmasıyla yeni emperyalist ülkelerin doğduğuna
tanık oluyoruz.
„Kapitalizmin
-der Lenin- en hızlı büyüdüğü yerler, sömürgeler ve
denizaşırı ülkelerdir. Deniz aşırı ülkeler aarsında yeni
emperyalist (örneğin Japonya) ortaya çıkmaktadır.“
Bugün kapitalizm daha da
gelişmiş ve üretim uluslararsılaşmıştır. Emperyalist sermaye,
sermayesiin büyüteceği her yere dağılmaktadır. Bu salt
spekülatif sermaye değil, aynı zamanda sanayi ve finans sermayesi
de sermaye yatırımnı için çırpınmaktadır. Ayrıca, finans
sermayesi sanayi sermayesi olmadan esasta büyüyemez ve spekülatif
sermaye'de, artı-değere, dolaylı el koymanın ürünüdür.
1960'ların başında yaklaşık 11 trilyon dolar olan dünyanın
GSYH'sı, 2024 yılında 117,3 trilyon ABD dolarını geçti.
Bu kapitalizmin derinlemesine ve enlemesine gelişmesini bize verir.
Birkaç
eski emperyalist ülke dışında emperyalist tanımayanlar,
emperyalistler arası eşitsiz gelişmeyi, teorik olarak kabul
etmelerine karşın, pratikte kabul etmiyorlar. Örneğin,
Türkiye’nin sermaye ihracını doğru olarak aktarıyorlar, ancak,
bunu daha büyük sermaye ihracı yapan ülkelerle karşılaştırıp,
„çok az“ diyerek, Türkiye’nin bu „az“ sermaye ihracını
emperyalizmin bir özelliği olarak kabule yanaşmıyorlar. Ama aynı
argümanı tekrarlayanlar, „emperyalist eşitsiz gelişme
yasalarını“da tekraralamaktan geri durmuyorlar. Ancak, bunu
gerçekten idrak ettiklerinden değil, Proletaryanın büyük
öğretmenleri sıkça tekraraladıklarından hareketle, bunlarda
„onaylamışlar“ gibi yapıyorlar.
Hatta
bazıları, Çin’i „sosyalist“ olarak değerlendiriyor. İnsan
söylemeden edemiyor, dünyanın istisnasız en büyük uluslararası
emperyalist -binlerce diyebileceğimiz-
kan emici, insan derisi soyucusu, soykırım destekcisi, savaş
kışkırtıcısı, doğa katliamcısı ve finansörü tekeli, Çin’e
büyük sermaye yatırımlarında bulunuyorlar. (Lenin, bu tür
uluslararası tekeller için o zaman „öküzü
iki defa soyarlar“
benzetmesini yapıyordu, bugün öküzün yanında daha fazla da
insan derisi soyar duruma geldiler). Bunlardan bir kaçının ismini
yazalım: Tesla, Amazon, Apple İnc, Mercedes, VW, BMW, BASF,
Samsung, Foxconn, Toyota, GM, Siemens, Nestle, P&G, Intel,
Microsoft, IBM, Coco-Cola, HP, PepsiCo, Honda, Unilever, LG
Elecetronik, Dell, Adidas, Pfizer, Johnson & Johnson, ABB Group,
Shell, ExxonMobil, Cagill, Danone vd. Bu tekeller, o kadar sosyalizm
seviciler ki; Çin tekelci burjuva iktidarının zoruyla, her türlü
sosyal haklardan mahrum bırakılan ve de söylem yerindeyse, üç
yuana çalışmak
zorunda bıraktırılan Çinli işçileri sömürerek kar etmeyi
bırakıp, Çin’de sosyalizmi geliştirmek için harıl harıl
üretim yapıyorlar(!) Nedense bu tekeller, kendi ülkelerinde
sosyalizm, komünizm düşmanlığı yapıyorlar ve hatta işçilerin
sendikalaşmasını ve asgari sosyal hak sahibi olmalarını
„komünizm“ olarak nitelemekten ve faşizmi desteklemekten imtina
etmiyorlar. Kapitalist tekellerin cenneti,
işçilerin ve emekçilerin cehennemi
bir (Çin) ülkeyi ya da ülkeleri „sosyalizm“ olarak adlandırmak
-Lenin’den ödünç alarak söyliyeyim- tam bir „namussuzluktur.“
Lenin,
„Emperyalizmin Tarihteki Yeri“
başlıklı bölüme kadar emperyalizmin ekonomik özünü ne
olduğunu açıklar.
Ve
o, şöyle der:
„Ekonomik
özü itibariyle, emperyalizmin tekelci kapitalizm olduğunu gördük.
Yalnızca bu, emperyalizmin tarihteki yerini belirlemek için
yeterlidir, çünkü serbest rekabet zemininde tamı tamına serbest
rekabetten doğan tekel, kapitalist düzenden daha
yüksek bir sosyo-ekonomik düzene geçiştir.“
Emperyalizm
neymiş; ürtetimin toplusallaşmadığı, bu nedenle de daha
şirketlerin tekelleşmediği serbest rekabetçi kapitalizm değil,
tersine onun yüksek bir aşaması olan „daha yüksek
bir sosyo-ekonomik“ yapıymış.
Lenin’in 1916 yılında incelediği kapitalizmden emperyalizme
geçiş süreci daha yeni sayılırdı. Daha kapitalizm bütün
dünyaya yayılmamıştı. Ancak, son 100 yıl içinde kapitalizmin
girmediği, derinlemesine gelişmediği (çok sayıda ülke hariç,
ki bunlarda emperyalist sermayenin tahkümü altındadır) bir ülke
kalmamıştır. Buna rağmen Lenin, materyalist diyalektik yöntemi
kullanarak gelişmenin yönünü ortaya koymuştur.
Lenin,
aynı yerde emperyalizmin özelliklerini 4 noktada özetler:
1-
Üretimin çok yüksek düzeyde temerküzünden doğan tekelleşme
2-
Üretim üzerinde tekellerin eğemenliği
3-
Serbest rekabetçi dönemde mütevazi birer aracı iken, bankalar
sanayi sermayesi ile birleşip finans sermayesi üzerinde tekel
kurarak ekonomi üzerinde belirleyici hale gelmişlerdir. Yani,
bankalar da tekelleşmiştir.
4-
„Sömürge
ve hammadde kaynaklarını ele geçirmek için dünyanın paylaşımı
ve yeniden paylaşımı için son derece çetin bir mücadele çağı
açıldı“
Bugün
Türkiye ve daha bir çok ülkedeki komünistler, emperyalizmin
ekonomik özünü (ki bu tekelleşmedir) yok sayıyorlar. Sorunun
niteliğine değil,
niceliğine
bakıyorlar. Emperyalist ülkeler arası eşitsiz gelişmenin mutlak
olduğunu unutarak, hepsini birbiriyle kıyaslıyorlar. Daha çok da
kendi ülkeleri ile eski büyük emperyalist ülkelerin ekonomik ve
sermaye ihracı düzeyini kıyaslamasını yaparak, buradan sonuca
varmaya çalışıyorlar. Bunlardan
biri de, 12 Eylül sürecinde İstanbul (Metris) cevzaevi arkadaşım
Devrimci Proletarya yazarı H. Selim Açan. Açan’a „Emperyalist
Türkiye“ kitabımı da hediye etmiştim.
Eleştiri
Mi Siyasi „Geviş Getirme“ Mi?
S.
Açan, Devrimci Proletarya Dergisi’nin 9,10,11,12 sayılarında,
„Türkiye Devriminin Karakteri Üzerine“
başlıklı yazılarıyla, TKP-ML’nin 2. kongre kararlarını
değerlendiriyor. Ben bu tartışmaya
burada girmeyeceğim. Ayrıca belirtmeliyim, Türkiye’nin
„kapitalist“ olduğu görüşüne, 1982‘den beri sahip olan
birisiyim. Daha sonra’da 2013 yılında yayınlanan „Tarihin
Önünde Yürümek“
adlı kitabımda Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısını kısaca da
olsa değerlendiriyorum. Bu bağlamda, benim için Türkiye’nin
sosyo-ekonomik yapısını tartışmak esasta kapanmıştır. Sadece
şunu söyleyebilirim, Türkiye kapitalizmindeki tekelleşmeyi
görmemek, kabul etmemek, nesnelliğin diyalektik gelişiminin inkarı
ve doğmatik düşünce tarzının ürünü olarak Marksist-Lenininst
bilimsel bir bakış açısından yoksundur. Doğmatik düşünce
tarzı; nesnelliği diyalektik gelişiminin reddi olarak, önceden
kafanın içinde çizilmiş teorik kalıplar ya da ilkelere uydurmaya
çalışmanın düşünce yöntemidir.
Yeni
emperyalist ülkeler üzerine 2017 yılından beri yazılar yazıyorum
ve bu konuda kapsamlı bir çalışmamın sonucu olan 380 sayfalık
„Emperyalist Türkiye“ kitabımda 2022 yılında yayınlandı.
Bunun dışında, bu konuyla doğrudan ilgili makale ve
araştırmalarım var. Bunların çoğu yayınlandı. Kendi bloğumda
(https://yusuf-kose.blogspot.com/)
en az yedi bölüm „Emperyalizm
Üzerine Notlar“
başlığı ile ve daha çok da, Türkiye’yi ve Türkiye’nin
emperyalist olup olmadığı ile ilgili Türkiye’li sol liberal,
devrimci ve komünistlerin değerlendirmeleri üzerine kendi
eleştirel
değerlendirmelerim yer almıştır.
Bunların yetmediğini biliyorum.
Son
zamanlarda bir çok sol dergi ve gazetelerde Türkiye’nin askeri
yayılmacılığı dışında sermaye yatırımı olarak
yayılmacılığı da yer almaya başladı. Ve hatta bazı
siyasetler „emperyalist olabileceğini“ kendi içinde tartışmaya
başladı. Bunlar olumlu
yönde gelişmelerdir.
Var olan gerçek bir olgu, eninde sonunda kendini, bu olguyu
irdeleyenlere ne olduğunu öğretecektir. Olguların
diyalektiğine ve ikna edici gücüne inanıyorum.
Özellikle emperyalist sistemi yıkıp sosyalizmi inşa etmek
isteyenlerin bunun dışında kalmaları söz konusu olamaz.
Şimdi,
kısaca da olsa, S. Açan’nın ne
söylediğine bakalım:
„Türk
tekelci burjuvazisi de sermayenin bu tarihsel eğiliminin dışında
kalmamıştır. Onu hâlâ emperyalist burjuvazinin basit
uzantısı-acentası anlamına gelen ‘komprador’ nitelikte bir
burjuvazi olarak gören zaman tünelinde donup kalmış tezleri
yalanlarcasına özellikle 1980 sonrası öyle geniş bir yayılma
göstermiştir ki, bu
dogmatizmin tam zıddı yönde bu kez de “emperyalist Türkiye”
tezlerinin üretilmesine kaynaklık etmiştir.
(açYK)
Açan,
doğrudan benim ismimi anmadan beni eleştiriyor. „komprador
kapitalizme“ tepki olarak (o „zıttı“ diyor) benim
„emperyalist“ dediğimi söylemeye çalışıyor. Ve benim,
Türkiye’yi „yeni emperyalist bir ülke“ olarak tanımlamama,
komprador kapitalizm savunuculuğunun „tepkisel sonucu olduğğunu“
ileri sürecek denli, bilimsel (!) „öngörüde“
bulunuyor. Yani
önemli görmüyor. Geçerken elinin tersiyle iterek „yeni
emperyalist ülkelerin oluşumu“ tezini „mahkum“ etmiş oluyor.
Kapitalizmin eperyalizme evrilmesi özünde reddedilerek,
emperyalizm, 100 yılı aşkın bir süredir aynı ülkelerin
sınırları dışına çıkılmasına müsade etmiyor, Açan.
Oysa, Emperyalist Türkiye kitabımda, Alınteri Dergisi’nin
Türkiye’nin emperyalist değerlendirilmesine kaşı çıkan
anlayışlarının eleştirisi vardır.
Açan,
bir kısmı „Emperyalist Türkiye“ kitabımda olan ve bir kısmı
2023 yılına ait istatistiki verileri aktarıyor. Türkiye’nin
tekelleştiğini söylüyor. Yukarıdaki alıntıda da görüleceği
gibi, „Türk
tekelci burjuvazisi de sermayenin bu tarihsel eğiliminin dışında
kalmamıştır. Onu hâlâ emperyalist burjuvazinin basit
uzantısı-acentası anlamına gelen ‘komprador’ nitelikte bir
burjuvazi…“
(açYK) diyerek, doğru
bir belirleme de yapıyor. Ancak, emperyalist demeye dili varmıyor.
Şimdilik direnmeye devam ediyor. Burada, kendisi de, „doğmatik“
diye eleştirdiği anlayışların dışında kalamıyor.
DEİK
verilerinden hareketle ve toplamda 67,2
milyar ABD dolarlık sermaye ihracından ve en çok yatırımın ise
AB ülkelerine olduğunu söylemisine karşın, „sermayenin -bu
“tarihsel eğilimini“n gerçek adının emperyalizm olduğunu,
küçük burjuva ulusalcı bakış açısı söylemesine izin
vermiyor. Açan, sermayenin tarihsel
diyalektiğini
yarıda kesmeyi ve gerçekleri öznel düşüncesine kurban etmeyi
tercih ediyor. Emperyalizmin bir ekonomik (aynı zamanda siyasi) bir
sistem olduğunun görünmezliği var, bu anlayışta.
Açan,
devam ediyor:
„Uzun
sözün kısası bu tablo, artık „kompardor“ olarak
nitelenemeyecek ancak rakamların küçüklüğüne dikkat edilirse
„emperyalist“
olduğu da iddia edilemeyecek/gücü
o denli abartılamayacak bir burjuvazi gerçeğini çıkararır
karşımıza.“(açYK)
S.
Açan, adı geçen yazısında, Türk burjuvazisinini, tekelci
burjuva olduğunu, dışarıya (doğru rakamlar vererek) sermaye
ihraç ettiğini, Koç Holding gibi onlarca büyük tekelin yurt
dışındaki fabrikaları olduğu bilgisini vermesine karşın, bunu
(Türkiye özgülünde), kapitalizmin bir üst aşaması olan
„emperyalist
bir özellik“
saymıyor. Ama, emperyalist olarak kabul ettiği ülkelerin
tekellerinin bu tür yurt dışı yatırımlarını „emperyalist“
olarak kabul etmekte ise bir „çelişme“ görmüyor. Oysa,
tekelleşme, kapitalist üretimin yoğunlaşmasının sonucudur. Ve
tekellerin dış ülkelere sermaye ihracı aşamasına gelmesi,
kapitalist ekonomideki bir nitel
gelişmenin, yani, o ülkedeki kapitalizmin emperyalist aşamaya
ulaştığının göstergesidir.
Ve
şunu kendisine sormuyor; Türk tekelleri 2000 yılından önce bu
tür dış yatırımları var mıydı? Ben yanıt vereyim: bir kaç
büyük inşaat tekeli dışında dişe dokunur yatırımı olan
yoktu! İstatistiklere bakılabilir. Türk burjuvazisi, 1970‘lerin
ortasından itibaren tekelleşmeye (ülkedeki kapitalizmin
gelişmişlik derecesine bağlı olarak) başlamış ve 1980 askeri
darbesiyle -uluslararsı emperyalist sermayenin açık desteğini
alarak tekelleşmenin önündeki işçi sınıfı hareketini ve
devrimci-komünistleri, „engel olmaktan“ çıkarıp-, 1990‘larda
tekelleşme yoğunlaşmış ve ülkedeki özelleştirmelere bağlı
olarak da 1990‘ların sonunda tekelleşme aşaması tamamlanmış
ve esas olarak 2000‘li yılların başından itibaren dış sermaye
yatırımları yoğunlaşmıştır. Ve bir tarih vermek gerekirse,
Türkiye 2010 yıllından itibaren emperyalist bir ülke haline
gelmiştir. Erdoğan
rejmi, Türkiye kapitalizminin emperyalistleşmesinin ekonomik siyasal
aynasıdır.
Türkiye’de
kapitalist üretimin tekelleştiği ve egemen sınıfın tekelci
burjuvazi olduğu kabul edilmesine karşın, peşinden bir,
oportünizmin, sık sık tekrarladığı „ama“sı, diyalektik
gelişmenin karşısına büyük bir engel olarak dikiliyor. Bu,
dogmatik oportünist anlayışların yeniye karşı, toplumsal
gelişmelerin (ve de nesnenin) içinde olan ileriye yönelik mutlak
eğlimine
karşı direnme halidir.
Emperyalizm
özünden koparılırsa, S. Açan’ın yaptığı gibi, sorun,
niteliğe
değil,
„güce“
indirgenir. Oysa, Açan’da bilir ki, günümüzde emperyalist
aşamaya ulaşmamış bir sürü bağımlı kapitalist ülke vardır
ve bunlar kapitalist olmasına karşın, kaptalizm gelişmişlikleri
açısında aralarında farklar vardır. Yani, „eşit“ değildir.
Ama kapitalist
nitelikleri açısından
aynıdır. Ayrıca, Türkiye’nin ekonomik büyüklük açısından
dünyanın ilk büyük 20 ekonomisi içinde yer aldığı ve
bunların hepisinin de emperyalist ülkeler olduğu unutulmamalıdır.
Bu, ülke içindeki tekelci kapitalizmin gelişimiyle doğrudan
bağlantılıdır.
S.
Açan, Lenin aşağıdaki alıntısını elbette okumuştur ve
belkide ezbere bilir. Ama, nedense mesele Türkiye olunca, Lenin’in
dedikleri Türkiye tekelci burjuvazisine „uymuyor“ diyor.
„Kapitalizmin
-der Lenin- sonuncu aşamasının belirgin özelliği, en büyük
müteşebbisler tarafından oluşturulmuş bulunan tekelci grupların
egemenliğidir.“
Lenin’den
daha fazla alıntı ile bu sayfaları doldurmayalım. Anlamak
isteyenlere bu kadarının yeterli olduğu inancındayım.
Hindistanlı
CPI/ML (Kızıl Yıldız)‘da aynı gerekçelerle Hindistan’ın
emperyalist olduğu tezine (MLPD’ni bu konudaki görüşlerini
eleştiri temelinde) karşı çıkış argümanları, S. Açan’ın
argümanıyla aynı. Ancak, S. Açan’ın bugünkü görüşleri,
2019 yılında Alınteri Gazetesi’nde çıkan aşağıdaki
görüşlerden bir adım daha ileri olduğunu söyleyebilirim. En
azından 6 yıllık bir süreç içinde doğruya yaklaşmada bir
ilerleme var. Bu teslim edilmeli.
„Sözgelimi
bir ülkenin kapitalist gelişmede yaşadığı niteliksel sıçrama,
dünya çapında örgütlenerek belirli bir biçim ve içerik
kazanmış, dünya ölçüsünde egemenlik kurmuş emperyalizmin bu
niteliğinin koyduğu sınırlara toslar.“
En
azından S. Açan, burada „emperyalizmin … sınırlarına
toslar“
demiyor. „Tekelleşme tamam,, diğer emperyalistlere göre „gücü“
çok az, yani, 67 milyarı aşkın sermaye ihracını „az“
buluyor. Bu da, emperyalizmi „güce“ indirmeye çalışmanın
anti-Leninist teorisidir. Oysa, aynı Lenin, İsviçre’yi ve
Japonya’yı yeni emperyalist ülkeler olarak değerlendiriyordu.
Günümüzde ise, İskandinav ve Lüxemburg gibi küçük emperyalist
ülkelerin emperyalist sistem içinde oynadığı rolle, Türkiye’nin,
emperyalist sistem içinde oynadığı ekonomik, siyasi ve askeri rol
kıyaslanamayacak kadar büyüktür. Tekelci burjuvazisinin siyasal
temsilcisi Türkiye Cumhurbaşkanı olarak Erdoğan’ın bir ay
önce Çin’in başkenti Pekin’de Şİ Jinping ve Putin ile boy
gösterirken,
bir ay sonra ABD’nin başkenti Vaşington’da Trump ile resim
vermesi, Türkiye’nin izlediği emperyalist siyasetin kendi
çıkarlarını esas alan pragmatist doğal bir görüntüsü olduğu
görülmelidir. Türk tekelci burjuva devleti, bir tarafın „uşağı“
olarak değil, gücü oranında, iki büyük emperyalist kamp
arasındaki çelişkileri kendi emperyalist çıkarları
doğrultusunda kullanma taktiği izliyor. Özellikle son 15 yıldır,
dış politikada bu taktiğin ağır bastığı görülebilir. Daha
önce bir başka makalemde bu konuyu ele almıştım: „İki
Emperyalist Kamp Arasında Şansını Arayan Tekelci Türk Devleti
“ Ancak, gelinen aşamda iki büyük emperyalist kamp arasındaki gri alan -Türkiye için- giderek daralmaktadır. Çelişmeler keskinleştikçe, saflarda netleşmektedir.
Burada
yeniden Türkiye’deki tekelleşmeyi, Türkiye ekonomisine çok az
sayıda tekellerin egmen olduğu verilerine girmeyeceğim. Bunlar
„Emperyalist Türkiye“ kitabımda var. Parekende gıda dalında
4-5 tekelin, beyaz eşya dalında yine en fazla 5 tekelin, Türkiye’de
üretilen demir çeliğin yarısını iki büyük (Oyak ve Tosyalı)
uluslararası Türk tekeli üretir ve çöp toplamanın bile
tekelleştiği ve bu alanda yabancı emperyalist tekeller ile yerli
tekellerin kıran kıran kapıştığı bir ülkeden söz ediyoruz.
Üretimin ve buna bağlı olarak tüketim malları üzerindeki
tekelleşmenin yoğunlaştığı, finans sermayesine bir elin
parmağını geçmeyen (Ziraat, Halkbank, Vakıfbank, İşbankası,
Akbank, Yapı Kredi ve Garanti Bankası) bankaların egemen olduğu
bir ülkeden söz ediyoruz. Bunun adı emperyalizmdir. Ve
emperyalistler, sermayelerine göre (sermayenin gücü oranında)
dünyayı paylaşırlar. Lenin zamanın’da da bu böyleydi,
bugünde.
Lenin
zamanında 4-5 (herkesin bildiği ve emperyalist olduğunu kabul
ettiği ülkeler) emperyalist ülke varken, bugün 50'nin üzerinde
emperyalist ülke vardır.
Bitirirken,
Lenin „çağımız emperyalizm ve proleter devrimler çağıdır“
betimlemesini, laf olsun diye değil, gerçeğin bu olduğundan,
varolan sistemin diyalektik gelişiminin ve sisteme egemen olanın ve
bundan hiç bir ülke ekonomik yapısının kaçamayacağını ve
dışında kalamayacağını görüğdü içindir. Yoksa, „çağımız
kapitalizm ve proleter devrimler çağı“ da diyebilirdi. Ya da
Marx, Kapitali yazdığı dönemde, o günün dünyasına bakarak
„çağımız feodalizm ve kapitalizm çağı diyebilirdi,“ Ama o,
kapitalist sistemin tarihsel diyalektiği gelişimini görerek soruna
yaklaştı. Marx’ı „MARKSİZM“
yapan da bu diyalektik materyalist yaklaşımdır.
Olguların
gersinde kalmış kalıplaşmış düşünce tarzları ile teori
üretmek, olguların doğru bir çözümlemesini vermez. Burada
„kuşun taşa çarpaması“ da pek gerçekleşmez. Olguların
gerçekliği her zaman galip gelir ve o, kalıplaşmış düşünce
yöntemleriyle zincire vurulamaz. Bu bağlamda, işçi sınıfının
kurtuluşunu belirleyen toplumsal olgular üzerinde (Engels’ten
borç alarak söyliyeyim) siyasi “geviş“ getirmenin, sınıfı
oyalamanın dışında başka bir anlamı da olmuyor. 10.12.2025